Şok edici tarih yazıları/Mustafa Armağan

Sponsorlu Bağlantılar

|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
"Osmanlı kiliseleri" veya Abdülhamid sinagog yaptırmış mıydı?

Osmanlı toplumu tabiri, aslında bugün zannettiğimizden çok daha geniş ve biraz da 'karışık' bir manzara arz etmekteydi.

Bugünkü daraltılmış ufkumuza sığmamakta direnen bu kavimler kazanında, bir de gayrimüslimler vardı ki, onları nedense "Osmanlı" başlığı altına yazmak gelmez içimizden. Hatta bir mimarlık tarihi sempozyumunda "Osmanlı kiliseleri" terimi ortaya atılınca kızılca kıyamet kopmuştu: 'Vay, nasıl olur da Osmanlı ile kiliseyi yan yana getirirsin?' Neden gelemez peki? Osmanlılar döneminde yapılan camilere "Osmanlı camileri" diyoruz da, yine Osmanlı yönetiminde başka dinlerin mabetleri yapılınca onları "Osmanlı olmayanlar", yani uzaylılar mı yapmış oluyor bu hesapça? Nasıl bu kadar kısır bir Osmanlı yorumuna saplanıp kaldığımıza her gün biraz daha şaşıyorum.


Oysa daha 100 yıl öncesinde hem de dindarlığı ile öne çıkan bir Osmanlı padişahı, İstanbul'da yaptırılan bir Musevi ibadethanesini koruması altına almıştı. Aynı arsaya talip olan Rumların saldırıları karşısında II. Abdülhamid'in özel himayesi altında inşa edilen bu sinagoga (1899) Yahudiler "Hemdat İsrael Sinagogu" adını verdiler. "Hemdat İsrael" ne demektir, bilir misiniz? "İsrail'in Hamdi (Şükranı)" ve "İsrail'in Hamid'i" (Sultan Hamid'i kastediyorlar). Yani Osmanlı sultanına 'Yahudi Ülkesinin Padişahı' demektedir Yahudiler. Bir Musevi sinagogu, belki de tarihte bir ilktir bu, bir Müslüman hükümdarın adını şükran nişanesi olarak mabedinin ismine koymuştu.


Osmanlı biraz da buydu sevgili okur; ve "bu" olmaktan çıktıktan sonradır ki, onun engin ufukları bir balon gibi sönüp havsalamız üzerine çökmeye başladı. Yani anlayacağınız, Osmanlı çökmeye devam ediyor; zihinlerimizde elbette. Belki de asıl başarılmak istenen şey, buydu. Başardılar mı dersiniz? Görelim bakalım…

Kır zincirlerini Osmanlı kadını!

Osmanlı toplumunda bir Ermeni veya Rum ailesinin bünyesi ile bir Müslüman Türk ailesinin bünyesi, tahminimizden daha fazla benzerdi birbirine. Bir İngiliz görgü şahidi, Lucy M. Garnett Hanım, 1911'de basılan kitabında 20. yüzyılın başlarındaki "Osmanlı kadınları" hakkında şu 'içeriden' bilgileri veriyor:

Garnett, ışığa düşkünlükleri ve açık havaya olan meraklarının, Osmanlıları, Avrupalılara gereğinden fazla pencereyle donatılmış gibi görünen aydınlık evler yapmaya sevk ettiğini söylüyor. İslam her ne kadar erkeğe dört kadınla evlenme ve sayısız cariye alma hakkı tanımışsa da, diyor ve ekliyor: Bir Osmanlı evi hiçbir şekilde efendisine kadınlık yapan dişilerin cirit attığı bir yer değildir. Aslında Türkler arasında tek-eşlilik (monogamy) geçerlidir ve çok-eşlilik istisnaidir. İslam hukukunun kadınlara verdiği yasal haklar oldukça fazladır ve bunu anlamak için onların durumlarını Yahudilik ve Hıristiyanlık idaresinde yaşayan diğer kadınlarla karşılaştırmak gerekir.

Garnett'i okuyunca insan bu kadını Türklerin parayla tutup ona kendilerini öven bir kitap yazdırdıklarını zannediyor. İşte bizi böyle düşünmeye sevk eden bir başka sözü: "Türk kadını halen genel olarak Avrupa kadınınkinden üstün değilse bile kendilerini onlarla eşit hale getirecek bütün yasal, kişisel ve mülkî haklara sahiptir; dahası, kadınların haremin sınırlamalarından kurtulmalarına yönelik itirazlar şeriattan çok örf ve adetler ile önyargıların eseridir."

Ermenilerde kaç göç, Rumlarda recim cezası!

Yazar, Arnavutluk'ta Müslüman mahallelerinde oturan Hıristiyan kadınların da peçe takıp çarşaf giydiklerini belirttikten sonra Ermeni kadınlarına getirir sözü. Ermeni kadınlarının yüzlerine kırmızı yünden bir peçe taktıklarını, töreler gereği evli bir kadının, oğulları oluncaya kadar kaynana ve kayınbabasına hitap etmeye dahi kalkışmaması ve eşine anne ve babasının yanında tek kelime etmemesi gerektiğini, bunları ancak aile reisinin izin vermesi halinde yapabileceğini belirtiyor (s. 224). Kapadokya ve Çukurova bölgesindeki Ermeni kızların, Müslüman hemcinsleri gibi erkeklerden uzak durduklarını, yani mutlak bir kaç göç yaşandığını ve nişanlı bir çiftin bile kural olarak birbirlerine birer yabancı gibi davrandıklarını söylüyor Garnett. Bununla birlikte, diyor, İzmir ve İstanbul Ermenilerinde durum biraz farklıdır ve buralarda yaşayan birçok Ermeni ailede Avrupa adetleri etkili olmaya başlamıştır. Onlarda bile nişanlıların her türlü temasları dinen kesin olarak yasaktır.

Ya Rumlarda durum nasılmış? Garnett onların durumunun da Osmanlı idaresindeki diğer Hıristiyanlarınkinden farklı olmadığını söylüyor. Çeyiz hadi neyse ne ama ya şu "başlık" parası uygulamasının Rumlarda işi ne? Yazar, varlıklı bir Rum köylüsünün, kızları için 30 paunddan 100 paunda kadar başlık parası istediğini söylüyor. Rum kadını, kocasının bir dediğini iki etmemelidir. İzmir gibi yerlerde kısmen serbest olan kadınların durumu, dış dünya ile teması olmayan taşra şehirlerinde sıkılaşır. Özellikle Girit'in dağ köylerindeki Rum kadınlar, İzmirli Müslüman kadınlardan bile daha mutaassıptır:


"[Girit'te] kadınların zina yapması hâlâ en sert şekilde cezalandırılmaktadır, hatta geçen yüzyılın [19. yüzyılın] başları gibi geç bir tarihte bile zina işleyen kadın ölümle cezalandırılırdı. "Ne zaman ki" diyor yazar Mr. Pashley [Travels in Crete adlı kitabında], "evli bir kadının eşini aldattığından veya günahkâr olduğundan şüphe edilirse o andan itibaren kadının sayılı saatleri kalmış demektir ve akıbeti, her türlü teessür duygusuna sahip insanı, gerçekteyse bütün normal insanlık kavramlarını altüst edecek kadar trajik olur. İnsanın, medenî Avrupa'nın sınırları dahilinde ve 19. yüzyılda, üstelik de bir Hıristiyan halk tarafından bu işlemin yapıldığına inanması neredeyse imkânsızdır. İlk başta zina yapan kadının en yakın akrabaları, sonra yargıçlar, sonra da cellatlar onu suçlar..." (s. 228).


Tabii zinayla suçlanan Rum kadının öldürüldüğünü söylemeye gerek yok. Zihnimizi allak bullak eden bu bilgiler bizim "Osmanlı kadınları" (kadını değil) hakkındaki önyargılarımızın ulaştığı kalınlığı bir kere daha önümüze sermektedir. Peçe, tam da şimdi açılmaktadır. Ama kadının peçesi değil, tarihin peçesi...

(1) Lucy M. Garnett, Turkey of the Ottomans, Londra 1911, Sir Isaac Pitman & Sons, Ltd., s. 207.


29.08.2004


 


|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Katerina'nın 'baltası' tarihimizi nasıl kesti?

Prut'ta Rus Kraliçesi Katerina'nın kocasını ve ordusunu kurtarmak için Baltacı Mehmed Paşa'nın çadırına kadar geldiği ve orada Paşa'yı "ikna ettiği" söylentisi yeni bir raunduyla yine gündemde. Aslında büyük bir gazetede çıkan Putin'in Rus kaynaklarında hadisenin başka türlü anlatıldığı yolundaki açıklaması da, bizim söylentimiz kadar hatalıydı. Göz göze dahi gelmemiş olan Baltacı ile Katerina'nın etrafına ördüğümüz bu ateşten çemberi ne zaman kıracağız?

Tarihimizin karanlık bir sayfasını daha aralıyoruz bugün...


Putin ülkemize gelemedi ama tarihteki tartışmaları, akıncı kolları olarak medyamıza göndermiş görünüyor. Koskoca bir devlet başkanına sorulan soruya ve alınan cevabın yansıtılmasına bakan biri, bu ülkenin tarihle yatıp tarihle kalktığını sanır. Galiba sorulması gereken soru tam da burada gizli: Tarihi nasıl bu kadar kolay kurban ediyoruz?

Ne zaman Rusya'dan bahis açılsa diller çözülüverir ve Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa'nın Deli Petro'nun karısı Katerina ile nasıl "iş pişirdiği" ve elbirliğiyle Osmanlı'ya nasıl ihanet ettikleri ballandırır sohbeti. 'Keşke Baltacı, o zevk gecesi uğruna avucuna düşmüş olan Petro'yla ordusunu serbest bırakmasa ve gelecekteki büyük kuzey tehlikesini oracıkta imha etseydi vs.'

Tarihteki hadiseleri tek değişkenle izaha bayılmamızın anlaşılır bir sebebi var: Zihin tembelliğimiz. Bu yüzden bir televizyon reklamı süresini aşan açıklamalardan köşe bucak kaçıyor, 'İşin içerisinde fark etmediğimiz incelikler olamaz mı?' sorusunun yanımıza yaklaşmasına zinhar izin vermiyoruz. Bu da, "Baltacı-Katerina derbisi"nde olduğu gibi muhteşem bir sığlıkla ödüllendiriyor bizi.

Putin de yanılır


Ertuğrul Özkök, 2 Eylül 2004 tarihli Hürriyet'te Putin'le aralarında aynen şu konuşmanın geçtiğini yazmış:

"Sohbetin sıcaklığına ve samimiyetine sığınarak bir şaka yapıyorum: -…Şu Katerina-Baltacı Mehmed Paşa olayı. Bize anlatılana göre, Osmanlı ordusu, Rus ordusunu imha edecekmiş. Ama Katerina ile Baltacı arasında bir mesele olmuş ve Katerina Rusları kurtarmış. Ama siz böyle değil diyorsunuz. Başkan Putin yüz hatlarını hiç değiştirmeden, aynı ciddiyetle bu olayı izah ediyor: -Bizde bu olay başka türlü biliniyor. Rus ordusu kuşatma altındayken, Katerina kuşatmayı yöneten komutana rüşvet vermiş. Tüm kadınların takılarını zorla toplatmış ve kendi mücevherleriyle birlikte paşaya rüşvet olarak vermiş. Böylece Türk kuvvetleri, Rus askerlerini savaşmadan serbest bırakmış. Bu olaydan sonra Petro, özel olarak kadın nişanı çıkarmış. Adını da 'Kutsal Katerina' koymuş. Petro, Moskova'ya döndüğünde ilk eşini manastıra sürgüne gönderip Katerina'yı kendisine eş olarak almış."

Ben Rusların tarihlerini iyi bildiklerini sanırdım ama yanılmışım. Şimdi Putin'in bu konudaki hatalarını tek tek düzeltelim:


1) Katerina'nın bırakın rüşvet vermeyi, Baltacı Mehmed Paşa'yla görüştüğü rivayeti bile bizim "aşna fişna" iddiamızdan daha sağlam değil. Bir Kraliçe'nin kalkıp da Sadrazam'ın çadırına gitmesi, en başta güvenlik mülahazasıyla sakıncalıdır. Gerisini siz düşünün.


2) Kocasını ve ülkesini kurtarmak için harekete geçen Katerina'nın -kendi mücevherleri haricinde- zengin subaylardan borç istediği, onların da eşlerinin mücevherlerini toplayarak kendisine verdikleri doğru. Ama onun bu "hediyeleri" Paşa'ya rüşvet olarak verdiği yanlış. Her şeyden önce Dışişleri Bakanı Şefirov gibi aracılar devredeydi. Sonra görüşmelere Baltacı'nın çadırında değil, yardımcısı Osman Ağa'nın çadırında nokta konulmuştu. (Sadrazamı barış yapmaya ikna eden, hatta zorlayan kişi, yardımcısı Osman Ağa'ydı.) Nitekim İstanbul'da Osman Ağa'nın hazinesi içinde Katerina'nın yüzüğü ile Moskova'da basılmış 20 bin altın bulunmuştu. Yani rüşveti alan kişi Baltacı değil, yardımcısı Osman Ağa'dır ve bunu bize, olayları o sırada Osmanlı çadırında bulunan İsveç Kralı'nın yaveri Ponyatovski'den dinleyen Voltaire haber vermektedir! (Allah'tan ki Baltacı'nın Voltaire gibi bir Doğrucu Davut'u varmış.)


3) Petro'nun Moskova'ya dönüşünde Katerina'yla evlendiği doğru. Doğru olmayan taraf ise ilk eşini "bu sırada" manastıra kapattığı bilgisi. Putin unutmuş olabilir lakin bu manastıra kapatma olayı, Prut'tan tam 11 yıl öncedir. İlginçtir, Evdoksiya Lopuhina adını taşıyan bu ilk eşi, Petro'nun "gâvur" adetlerini Rusya'ya getirmesine şiddetle karşı çıkıyor, onun Avrupaî kıyafetler giymesine, bir "Rus" gibi davranmayışına, dil ve zihniyetindeki değişmeye sürekli itiraz ediyordu. Bir başka deyişle Petro'nun "delilikler"ine tahammül edemiyor, onun Rusya'yı dejenere ettiğine inanıyordu. Yatak odasındaki bir muhalefete tahammülü olmayan Petro da onu 1700 yılında Suzdal'da bir manastıra kapattırmış ve bir rahibe gibi çarşafa sokmuştu! Üstelik de saçlarını sıfıra vurdurarak!


Baltacı'yı yakan kim?



Gelelim "bizimkiler"e! Henüz güllelerin vızır vızır başların üzerinden uçtuğu bir ortamda, üstelik bir Kraliçe, düşman ordusunun karargâhına kadar gelecek ve Sadrazam'la, orada olduklarını bilen on binlerce insanın içinde baş başa bir gece geçirecekler! Bunu düşünmek dahi komik geliyor insana. Bir evde bile çoluk çocuktan saklanan bir ilişkiyi, 200 bin kişilik mahşerî bir kalabalığın ortasında, üstelik yaşını başını almış bir Sadrazama yakıştırmak kadar manasız bir durum tasavvur edilebilir mi?

Son derece hassas birisi olan Baltacı Mehmed Paşa, kendisiyle görüşmek için gelen Dışişleri Bakanı Şefirov ve Mihail'in hediyelerini dahi özellikle bir iftiraya kurban gitmemek için herkesin ortasında almış ve bu hediyeleri de dönüşünde hazineye beyan etmiştir. Nitekim şüphe üzerine yapılan soruşturmada, Osman Ağa'nın rüşvet aldığı ortaya çıkmış ve derhal idamla cezalandırılmıştır. Malum "mesele"den dolayı Baltacı'ya tek bir sual dahi sorulmadığı anlaşılıyor.

Bütün bunlardan sonra 'İyi güzel de Baltacı-Katerina söylentisi nereden çıkmış öyleyse? sorusu hâlâ cevaplanmadı' diyorsanız, söyleyeyim: Bize Rusları ezdirmek isteyen, böylece Baltık Denizi'nde rakipsiz kalmaya çalışan İsveç Kralı Demirbaş Şarl'ın, en büyük hasmı Petro'yu yok edeceği sırada serbest bıraktıran Sadrazam'a attığı bir iftira olduğu açık değil mi bunun? Nitekim Demirbaş Şarl, Prut'tan dönüşte Baltacı'yı saraya şikayet ede ede başını yiyecektir. Baltacı'nın suçu, Prut'taki antlaşmaya, Demirbaş Şarl'ın İsveç'e dönmesi için hususi bir madde koydurmuş olmasıdır! Bilmem anlaşıldı mı şu "mesele"?

Petro, Vahideddin, Atatürk aynı kaplıcada

Prut'ta yapılan antlaşma, diplomatik bir başarı sayılmazsa da, Rusların Karlofça'da bizden kopardıkları Azak ve Taganrog kalelerinin geri alınması, Karadeniz'den Rus filosunun temizlenmesi gibi küçümsenmeyecek kazançlar da getirmişti. Nitekim bu antlaşma, Petro'nun sıcak denizlere inme hayallerine son vermiş ve ona Osmanlıların kolay lokma olmadıklarını göstermişti. Petro, bundan sonraki bütün gayretini kuzeyde İsveç ve güneyde İran'a yöneltecektir.


Petro, "güneydeki Petersburg" yapmaya hazırlandığı Azak kalesinin elinden çıkmasına fazlasıyla üzülmüş ve geçirdiği depresyondan sonra soluğu Avusturya'daki Karlsbad kaplıcalarının şifalı sularında almıştı. İki yüzyıl kadar sonra Karlsbad kaplıcalarında Osmanlı şehzadesi Vahideddin ve yaveri Mustafa Kemal'in de sıkıntılı demlerinde beraberce şifa aradıklarını görüyoruz. Böylece bir mekân parçası Petro, Vahideddin ve Atatürk gibi üç farklı kişiliği kendisinde buluşturmuş oluyordu.















 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi



Aradan 300 yıla yakın bir süre geçmiş ama bir türlü unutamamışız Prut'u. Sonradan karşısında ağır yenilgilere uğrayacağımız ve bir anlamda Osmanlı Devleti'nin ikbal yıldızını karartan bu kuzey güneşini söndürmek elindeyken, fırsatı tepen Baltacı Mehmed Paşa'ya atmadığımız iftira kalmamış: Yok rüşvet aldı, yok Petro'nun nikâhsız eşi Katerina'yla beraber oldu, yok budala, yok hain, hatta "hıyanet üstü bir felâket seciyesinin sahibi" (bu hükmü vereni eminim hemen tanımışsınızdır).


Bizim talihsizliğimizin, tarihteki olayların neden-sonuç zinciri üzerinde durup mantığını kavramaya çalışmaktansa manşetlere takılmak olduğu, "Katerinalı" köşe yazılarında her geçen gün biraz daha düşen seviyeden belli değil mi? Baltacı-Katerina örneği bu talihsizliğin bariz bir misali olarak sakız gibi çiğneniyor. Putin'in gazetecilerimize verdiği demeç de buna tuz biber ekti.


KİM İFTİRA ATTI?
Tarihteki hadiseler bir boşluk içerisindeymişcesine çevresinde kopan kıyametlerden jiletle temizlenerek ele alınamaz, alınırsa böyle kötürümleşir işte. Bir defa Osmanlı'da kendine mahsus bir siyaset dünyası olduğunu bilmemiz gerekir. Belki partiler, dernekler, baskı grupları yoktu bugünkü anlamda. Ama iktidarın olduğu yerde kavga da, kavganın tarafları da eksik olmadığından siyasî dengeler her an değişebiliyor, arkasına daha büyük sosyal, askerî, siyasî, diplomatik veya saray-içi güçleri alabilen paşalar ("parti başkanları") hükümeti kuruyor, bu arada iktidardakileri ve onlardan nasiplenen kadroyu tasfiye ediyorlardı.

Ezeli iktidar savaşı, tıpkı bugün olduğu gibi, zaman zaman geriliyordu.

Bu savaşta yer alan tarafların temsil ettikleri çıkar grupları, ümitlerini onlara bağlamış kesimler vardı ve her şeyden önce, AKP gibi güçlü bir destekle iktidara gelmiş olsa bile desteği korumak ve muhalefete aman vermemek için tetikte durmak gerekiyordu. En ufak bir açık verdiğinizde partilerin, mesela yeniçerileri kullanarak, muhalefeti ayağa kaldırması, an meselesiydi; sonuçta yaptığınız iddia edilen şey, ihanet kapsamında değerlendirilirse kelleyi vermek işten bile değildi. Bu yüzden iktidarın merkezi olan padişahı belli bir yönde etkilemek için çeşitli kampanyalar düzenlenir, buna, rakip cephe karşı kampanyalarla cevap verirdi. Yükselmek ve muktedir olmak isteyenler ile onlara aman vermemek için çırpınan güçlerin ezelî dansını seyrederiz tarihte. Osmanlı tarihi de bu "danslar" bakımından son derece zengin bir repertuvar sunar bize.


PRUT VE AB'YE GİRMEK!

Şunu belirtelim ilk olarak: Baltacı'ya atılan iftiraların Rusya'ya savaş açma yanlılarından geldiği açık. O zaman temel sorumuzu soralım: Rusya'ya savaş açılması kimlerin çıkarınaydı? Stanford Shaw ve İ. H. Uzunçarşılı okunduğu zaman bu rakip partinin kimlerden oluştuğu anlaşılıyor:

1) Demirbaş Şarl: Rusya'yı Osmanlı'ya ezdirip Baltık'a tek başına egemen olmak istiyordu. Ama Şarl'ın ikide bir burnunu hükümet işlerine sokmasından hoşlanmayan Baltacı, onun Osmanlı'nın başından gitmesi için hususi bir madde koydurmuştu Petro'yla yaptığı antlaşmaya.

2) Devlet Giray: Rusya içlerine yaptığı akınlardan ganimetle dönmeye alışmış olan Kırım Hanı, Karlofça'da kaybettiği bu hakkı geri almak istemiş ama Prut'taki antlaşmayla ondan yine mahrum kalmıştı.

3) Rusya'nın genişleyip kendi topraklarını ele geçireceğinden korkan Lehistan ve Venedik elçileri.

4) Baltacı partisinin ayağını kaydırmak için fırsat kollayan Gürcü Yusuf Paşa ve Damat Ali Paşa ekibi.
Bu ana muhalefet partisinin karşısında Rusya ile savaşmanın değil de, Venedik'le savaşıp Karlofça'nın intikamını almanın devletin daha büyük çıkarı bulunduğu tezini savunan Baltacı ve ekibi ise III. Ahmed'in annesi Gülnuş Emetullah Sultan ile Venedik'in kendi nüfuz alanlarına tecavüzünü önlemeyi planlayan Fenerli Rumlardan oluşuyordu.

İşte Osmanlı iktidarının bu iki cephesi Prut'ta karşı karşıya geldi ve çarpıştı. Hiç ümit edilmediği halde Baltacı, savaşı kazandı. Baltacı'nın kafasındaki Viyana Bozgunu'nun acı hatıraları, onu barış teklifini hemen kabul etmeye zorladı. Böylece muzaffer bir Sadrazam sıfatıyla dönecekti İstanbul'a. Büyük bir koz elde etmişti ve döner dönmez Damat Ali Paşa ve ekibinin tasfiyesine girişecek, Şarl'ı ülkesine gönderip ondan kurtulacak, Devlet Giray'ı görevden alabilecek ve nicedir Mora yarımadası ve Yunanistan'ı işgal etmiş olan Venedik üzerine yeni bir sefer açabilecekti.. Petro, onun dış politikasında bir parantez olmuştu ama artık bu parantezi kapamıştı. Şimdi nasıl AB'ye girersek elimize içeride büyük bir koz geçer diye düşünülüyorsa, 1711'de de Prut böyle bir avantajdı Baltacı'nın elinde.


PRUT'TA İKTİDAR SAVAŞLARI

İşte iftira kampanyası, zafer kazanmış Sadrazam daha Edirne'ye gelmeden başlamıştı bile. Cevdet Paşa İstanbul'da nasıl bir oyun döndüğünün pekala farkındadır:

"İstanbul'da bulunan erkân-ı devlet ve tahta yakın olanlar Baltacı’nın tasfiyesine uğrayacaklarından korkarak
‘Böyle fırsat ele girmiş ve Rusya ordusu bütün bütün imha olunabilecek surete gelmişken Sadrazam Rusyalıdan rüşvet alarak sulha rıza verdi' diye görevden alınması için çalışmışlardı. Lakin Sultan Ahmed Han hazretleri ‘Böyle gazada bulunmuş vezirin ödüllendirilmesi gerekirken azli münasip değildir' diye reddetti. Bunun üzerine akla hayale gelmedik iftiralar ilave ederek nihayet İstanbul'a gelmeden Baltacı'yı azl ve sürgün ettirdiler. Gerçi o bu iftiralardan uzak ise de…"

Baltacı görevden alınmış ve Rusya'ya savaş açma taraftarları kazanmıştır şimdilik. Ancak bu ekibin hükümetteki ömrü sadece birkaç ay sürmüş, Padişah, Şarl ve yandaşlarının İstanbul'daki iktidarını kırmak gerektiğine karar vererek işin başına geçmiş ve yeni bir sefer açmış ama sonuçta bir antlaşmaya imza atmıştır Ruslarla. Baltacı'nın maddelerini netleştirmekle yetinen bu antlaşma, İstanbul'daki İsveç-Venedik-Lehistan-Kırım Bloku'nu parçalayacak ve ardından tasfiyelere başlanacaktı. Önce Demirbaş Şarl ülkesine yollandı, Devlet Giray görevinden alınıp Sakız'a sürgün edildi.

Böylece Osmanlı sarayında Rusya ile savaş isteyen ve bunun için Baltacı'ya iftira atıp onu gözden düşüren partinin beli kırılmıştı. Venedik'le savaş isteyen grup, yoluna, Baltacı olmadan devam edecekti. Baltacı'nın iktidara yürüyüşü engellenmişti ama onun politik hedefleri, daha o ölmeden yeniden iktidara taşınmıştı. Ya, sevgili okur, anlamak istiyorsak, geçmişe böyle cıvıltılı bakışlar fırlatmamız gerekir. Böyle bakmayınca tarih tat vermez ve her şey ya mat ve heyecansız ya da karmaşık görünür.

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
"O dokuz kişi!"

Tek söz, tek bir söz kalede bir uğultu halinde duyuluyordu artık: "Allah'a emanet olun kardeşlerim." Güneş bir mızrak boyu yükselmiş ve kale komutanı, nöbetçilere kapıyı açmalarını emretmişti. İstolni Belgrad kalesinin devasa kapıları gıcırtıyla açıldığında dokuz atlı askerin bir yay gibi gerilmiş bedenleriyle karşılaştı düşman ordusu.


O sabah Macaristan’daki İstolni Belgrad kalesinde tanyeri bir türlü ağarmak bilmiyordu. Dokuz er, abdest alacak su bulamadıkları için teyemmümle kıldıkları sabah namazından çıkışta, ellerinde meşaleler tutan arkadaşlarının boyunlarına sarılıyordu teker teker. Helallik dileyen dillerine gözyaşının tuzu karışıyor, günlerdir yıkayamadıkları yüzlerinde, sakallarına doğru ıslak iki çizgi iniyor, düşen damlalar toprağın tenini sızlatıyordu.

Lakin ağlayanlar o dokuz kişi değildi. Onlar bilakis yüzlerinde tunçtan bir ifade, kendileriyle göz göze gelmemeye özen gösteren muharip yoldaşlarını teselli ediyor, metin olmalarını istiyorlardı. Gidenler kendileriydi ama kalanlar ağlıyordu. Pastırma yazı gibi bir sıcak yakıp kavuruyordu Macaristan ovalarını. İşte nihayet güneş, ıslak gözbebeklerine karşıki dağın üzerinden ilk mızraklarını göndermeye başlamıştı. Tek söz, tek bir söz kalede bir uğultu halinde duyuluyordu artık: “Allah’a emanet olun kardeşlerim.” Güneş bir mızrak boyu yükselmiş ve kale komutanı, nöbetçilere kapıyı açmalarını emretmişti.
İstolni Belgrad kalesi'nin devasa kapıları gıcırtıyla açıldığında dokuz atlı askerin bir yay gibi gerilmiş bedenleriyle karşılaştı düşman ordusu. Atlarını ağır ağır dışarı sürdüler, biraz sonra kapının arkalarından sürgülendiğini ve demir mandalın yerine yerleştiğini duydular. Kalede kim varsa herkes surlara tırmanmış, tarihin çıldırdığı bu ana tanık olmak için sabırsızlanıyordu.

Başlarında Budin’in yeniçeri ağası bulunuyordu. Kendisine “Âdem Ejderhası” adını takmıştı arkadaşları.
Yahya Ağa olan asıl ismi ancak resmi yazışmalarda kullanılıyordu. Kuşatılan kaleye yardım için koşup gelmişti yanına aldığı birkaç ‘deli’yle birlikte. Ne ki, geleli daha bir hafta bile olmadan kalenin sarnıcındaki suyun tükenmesi, bütün planlarını altüst etmiş, demir kuşaklı cihan pehlivanlarını mecalsiz bırakmıştı. Güneşin tepelerinde kazan kaynattığı anlarda kuyuların mermerlerindeki nemi yalayarak hararetini gidermeye çalışanlar bile görülüyordu. Girdikleri savaşların sayısını unutan askerler, surlarda bir süre cenk ettikten sonra yere yığılıyor, bayılacak hale geliyorlardı.

Peki bunun sonu nereye varacaktı? Ya kaleyi teslim edecekler ya da susuzluktan kırılacaklar mıydı? 10 bin askerin savunduğu bir kaleyi teslim etmekten ar duyuyordu İstolni Belgrad komutanı. Ama Almanlar kaleyi düşürünce kuyu başlarında kıvranan zavallı bahadırlar bulması daha mı onurlu bir manzara olurdu?

İlk teklif, düşman komutanından gelmişti. Kaleyi ‘vire’ ile teslim ederlerse hiçbirinin kılına dokunulmayacak, eşyalarıyla birlikte çekip gitmelerine izin verilecekti. Danışıldı, konuşuldu, tartışıldı ve barış görüşmesi yapmak için bir heyetin kaleye gelmesine karar verildi. Bunun için iki Osmanlı askeri Almanlara rehin verilecek, buna karşılık iki Alman askeri de kaleye alınacaktı. O zamanlar bir tür garanti anlamına geliyordu bu.

Heyet gelmiş, görüşmeler yapılmış ve ‘vire’ ile teslim şartları üzerinde mutabık kalınmıştı. Görüşmelere Budin Yeniçeri Ağası olan Âdem Ejderhası da katılmış, ama misafir olduğu için komuta kademesinin işlerine karışmamayı tercih etmişti. Anlaşma imzalandı. Ertesi sabah kale teslim edilecekti. Lakin o zamana kadar ağzını açmayan Yahya Ağa, tam bu sırada söz aldı ve od düşürdü meclise:

“Kusura bakmayın, siz kabul edebilirsiniz ama ben sadece şahsım adına bu
‘vire’yi kabul etmiyorum. Başımı eğmiş, önüme baka baka kaleyi düşmana bırakıp gidemem; ama kalede kalıp susuzluktan köpek gibi de ölemem. Yarın sabah önce ben tek başıma kaleden çıkacak ve düşmanla savaşacağım. Vire anlaşması, ancak benim mukadderatım belli olduktan sonra yürürlüğe girer. Tamam mı?”

Meclise bir meteor düşmüş gibi oldu. Alman heyeti, garip sözler sarf eden bu iki metre boyundaki adamın ağzından çıkanların tercümesini dinliyor, kale komutanı ise başını eğmiş, trajedisinin, başka hangi burçlara savrulacağını bilemediği satırlarını alnının kırışıklıklarıyla yazıyordu. Ama gerçek taş gibi ortadaydı: Yahya Ağa, ta Budin’den yardımına koşup gelmiş bu ‘Âdem ejderhası’,
‘Ben çıkacak ve tek başıma düşmanla savaşacağım’ diye diretiyordu. Onun bu çıkışı, etrafındaki adamları da etkilemiş ve sekiz yiğit daha, ölene kadar onun yanında olduklarını haykırmışlardı. Göz kapakları kelebek kanatları gibi açılıp kapanıyor ve anlaşmaya bir madde daha ekleniyordu: Bu anlaşma, Yahya Ağa ve sekiz arkadaşı kaleden çıkıp savaşlarını bitirdikten sonra yürürlüğe girecektir.

İşte şimdi kalenin kapısı önünde, düşman ordusunun karşısındaydılar.

Kaleden yanlarına aldıkları 500 tane demir okun bir tanesini dahi zayi etmeden etraflarını bir demir duvar gibi çevirmiş bulunan düşman askerinin üzerine boşaltıyorlardı. Her bir ok, çift kat zırhları bile deliyor, Alman askerlerinin kalplerini, ciğerlerini paralıyordu. Çember giderek daralıyor ve oklar tükeniyordu. Oklar biterse, kılıçlar devreye girerdi. O dokuz er, bu defa kılıçlarını çekip tam 40 bin askerin içine çılgınca daldılar. Ya vuruşarak safları yaracaklar ya da şehit olacaklardı. Alman komutanların hayret ve hayranlık dolu bakışları önünde dokuz koldan safların arasına dalan erlerin attığı sayhalar burçlarda yankılandı, yankılandı ve sonunda bir telin kopması gibi aniden kesildi. Budin Ejderhası’nın kolları budanmış gövdesi yerde yatıyor, son kez gözlerini açtığında başında birikmiş elleri mızraklı ve kılıçlı askerleri değil, hatta artık tepesine çökmüş güneşi de değil, Cânan’ını seyrediyordu.

Olanları kaleden ağlayarak seyredenler, utançlarından başları önlerinde topladılar denklerini ve çıkıp gittiler. Arkalarına son bir kez baktıklarında, Alman komutanın, bu muhteşem yeniçerilerin cenazelerini toplattığını ve saygıyla eğilmiş sancakların önünden geçirterek kalenin yakınlarındaki bir tepeye törenle gömdürdüğünü gördüler.

Ya o dokuz er, 90, 900, 9000 er olarak çıksaydı kapıdan, önlerinde kim durabilirdi dersiniz?

Osmanlı’yı o dokuz er yaşattı ve yaşatmakta bugün. Kaleyi ‘vire’ ile düşmana terk edenlerin yüzleri artık silik bir hatıradır şimdi. Ve o dokuz kişinin bize anlattığını hangi kütüphaneler hangi okyanuslarda yıkansa anlatabilir ki?

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
sevgili arkadaşlar, merak ettim... bu yazılar hiç okunuyor mu acaba diye...
şayet içinizden okuyan birileri varsa, "okuduk, teşekküre layık bulmadık" deyin.
hiç olmazsa bu kadarını deyiverin olur mu?
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
sevgili arkadaşlar, merak ettim... bu yazılar hiç okunuyor mu acaba diye...
şayet içinizden okuyan birileri varsa, "okuduk, teşekküre layık bulmadık" deyin.
hiç olmazsa bu kadarını deyiverin olur mu?

vay be!
tarih... öyle mi?!
boşver gitsin, bu ülkede senin geçmişinin üç kuruşluk bozuk telefon kadar değeri yoksa sen ne diye uğraşır durursun boşuna be adam!
 

Benzer Konular

Tuna-TR
Cevap
0
Görüntüleme
477
Tuna-TR
marist
Cevap
9
Görüntüleme
712
marist
HeiLmasTer®
Cevap
0
Görüntüleme
890
HeiLmasTer®


Üst Alt