Şok edici tarih yazıları/Mustafa Armağan

Sponsorlu Bağlantılar

|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Şok edici tarih yazıları/Mustafa Armağan
Yeniçerilerin son yürüyüşü


Askerî Müze'de rastladığımız bazı kıyafet örnekleri, savaşlarda koyunlarında taşıdıkları sararmış En'am cüzleri, şurda burda nadiren örneklerine rastladığımız "orta nişanları"nı taşıyan mezar taşları ve tarihin mermer alnına kazıdıkları şevket ve satvet hatıraları...


Yeniçerilerin günümüze bıraktığı miras, ne yazık ki üç aşağı beş yukarı bunlardan ibarettir. Tabii bir de kendilerine reva gördüğümüz haksız aşağılamalar...

Efendim, ilk zamanlar askerî ve ahlâkî yücelikle dolu olan bu ocak zamanla bozuldu. Eşkıyalığa, ihtilalciliğe, zorbalığa başladılar. Patrona Halil, Kabakçı Mustafa gibi âsilerin yaptıkları mel'anet ortada. Memleket bir haşarat sürüsünden temizlenmiş oldu, ellerine sağlık II. Mahmud!


Artık tarih hakkında yazılanlara tarihin kendisi gibi bakma alışkanlığımızı terk etmemiz gerekiyor. Bir başka deyişle tarih, gerçek tarih olduğunu iddia eden söylemlerle doludur. Tarih hakkında anlatılanları tarihin kendisi gibi değerlendirme şaşkınlığından kurtulmalıyız bir an önce; arşiv vesikalarında yazılı bile olsa...

Yeniçerilik hakkında yazılanlara da böyle yaklaşmadıkça bu ocağın hakiki kimliğine nüfuz etmek kabil olmaz.

Efendim, zamanla esnaflaştılar, savaşmayı unuttular. Evlenmeye, çoluk çocuk sahibi olmaya başladılar. Ondan sonra savaşlarda yenilmeye başladık...

Peki yeniçeriler devlet istemediği halde mi evlendiler, kaçak dükkân mı açtılar çarşı pazarda? Bu işi devlete rağmen mi yaptılar? Hayır. Yeniçerilerin sivilleşmesinin idarî bir kararla, bir strateji değişikliği sonucu gerçekleştiği anlaşılıyor. Bizzat devlet, onların esnaflaşmasını teşvik ediyor, tek geçim kaynağı olarak hazineyi gören bir zihniyeti yıkmaya çalışıyor.

Biliniyor ki 17. yüzyıldan itibaren savaşlar artık kalabalık ordularla yapılmaya başlanıyor. Yüzbinlerce askerle çıkılıyor artık seferlere. Ne var ki bu defa, bu muazzam kalabalıklıktaki orduların barış dönemlerinde iaşe ve ibatesi sorun olmaya başlıyor. Dahası, devşirme usûlü, problem doğurmaya başlıyor.


Osmanlı idaresi 1670'lerde devşirme usûlünü kaldırıyor (sonra geçici olarak bir süre tekrar deneniyor; ama devam etmiyor). Dolayısıyla idare, bürokrasi, giderek Müslüman ve Türk unsurların eline geçiyor. Son devşirme sadrazamın Tarhuncu Ahmed Paşa (ölümü 1653) olduğunu bilen, dahası dile getirene rastladınız mı şimdiye kadar?


Dolayısıyla idare, yeniçerileri kışlanın dışına çıkmaya, yani sivilleşmeye teşvik ediyor. Bu noktadan itibaren yeniçerilerin esnafla sıkı bir bağ kurduklarına şahit oluyoruz. İşte yeniçeri isyanlarının 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşmasının altında, onların esnafın nefes alışverişlerini bile hissetmesi yatıyor.


Dışarıdan ucuza giren İngiliz, Fransız malları yerli zanaatkâr ve esnafa kan ağlatıyor, imalat sanayii zor günler yaşıyor. Yeniçeriler ise bu noktada, yükselen şikayet dalgasını devlet katına iletmek üzere bir baskı grubu olarak devreye giriyorlar. Şikayetlerine devlet katından cevap gelmeyince de isyan ediyorlar.


Halep'ten Edirne'ye kadar hemen bütün Osmanlı şehirlerinde meslekler kopmaz biçimde yeniçeriliğe bağlanmış durumdaydı. "Ecnebî" tüccarın iç piyasaya ucuz mal arz etmesi sonucu durumu kötüleşen esnaf ve zanaatkâr, hoşnutsuzluklarını yeniçerilik vasıtasıyla yönetime aksettiriyordu.


Hatta ünlü yeniçeri "düşmanı" vak'anüvis Es'ad Efendi, Üss-i Zafer adlı kitabında "gönüllü ya da zoraki olarak" bütün esnafın yeniçerilerin "koruması altında" olduğunu yazmıştı. Badanacı, taşçı, tütüncü, marangoz, rençber, hamal veya kayıkçı olarak hizmet veriyorlardı topluma seferler haricinde.


Gördüğünüz gibi son derece beşerî ve açıklanabilir sebepleri varken isyanların, bunları "baldırıçıplaklar güruhu"nun muzırlıkları olarak göstermek kadar büyük bir aymazlık olabilir mi?

Yeniçeri Ocağı 1826'da topa tutuldu, rivayetler muhtelif; ama binlerce (Cevdet Paşa'nın "resmî" rakamlarına göre 6 bin) yeniçeri katledildi, geri kalanı kaçtı ve saklandı yıllarca ormanlarda. Kalanı da sürgüne yollandı. Şüphesiz hepsi asker değildi bunların. Hamallar da, kahveciler de, kayıkçılar da yeniçerilikle iç içeydi.

1826'da II. Mahmud'un topları yeniçeri odalarını bombaladıktan sonra 20 bin kadar hamal ve kayıkçının İstanbul'dan sürülmesine ferman çıkarır. Sürülenlerin çoğunluğu, ne gariptir ki Türk'tür! II. Mahmud, onların geride bıraktıkları boşluğu kimlerle doldurmuştur biliyor musunuz? Ermenilerle. Ermeni Patriği'ne gönderdiği emirle 10 bin işçi istemiş ve onları sürgüne gönderilenlerin yerine ikame etmiştir.


Limanlarda ecnebi tüccara zorluk çıkaran ve yerli esnafın çıkarlarını savunan bu Türk hamalların yerine Ermenilerin getirilmiş olması, 1838'de İngilizlerle yapılan ticaret anlaşmasının maddelerinde gerçek açıklamasını bulmaktadır.


Reşat Ekrem Koçu, yeniçerilerin seferlerde yaya olarak koca imparatorluğun her santimini arşınladıklarını daha beliğ olarak anlatmak için "yürüdüler, yürüdüler, yürüdüler" der. 1826'da yeniçeriler bu defa tarihin suskunlaştırılmış tabakaları arasındaki yerlerini almak için son kez "yürüdüler" ve gözden kayboldular. Tarihin kara talihini bir zırh gibi neredeyse hiç çıkarmamacasına üstlerine giyerek hem de...


12 eylül, '00/zaman







 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet


|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Mustafa Kemal versus Atatürk


Düşünmek, şaşırmaktır. Düşünce, her zaman bir düşme ile, bir sarsıntı ile başlar. Bilim, bu sarsıntıyı anlama ve kanunlara bağlama çabasıdır. Tarihle birlikte düşünmeye başlayınca, sarsıntının şiddeti de artıyor ister istemez.


İşte bir soru size: 1935 yılında neler olup bitti gerçekten de?

1935 yılının ikinci yarısının gazetelerini, Ulus'u, Kurun'u, Cumhuriyet'i taramıştım bir zamanlar. Haftalar geçiyor, Atatürk'ten tek satır bahis yok! Evet, yok!


Arada sırada kibrit kutusu büyüklüğünde bir haber çıkıyor karşınıza: Atatürk dün filan elçiyi Florya Köşkü'nde kabul etti. Ya da Yalova'ya geçti. O kadar.
İnanmazsanız gidin karıştırın gazeteleri. Taksim'deki Atatürk Kitaplığı'nda tam tekmil var o günlerin gazeteleri.

Mesela, 30 Ağustos törenleri yapılacak; ama bugünkünden çok farklı. Kutlamaları Atatürk kabul ediyor zannediyorsunuz değil mi? Yanıldınız. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak katılıyor kutlamalara ve tebrikleri o kabul ediyor. Atatürk kendisini sivil bir konuma çekmiştir çünkü. 30 Ağustos törenlerine bile katılmaması bu yüzden.

Bir tek eylül ayında Atatürk'e Çerkez Ethem taraftarlarınca bir suikast düzenlendiği ihbarı üzerine birinci sayfaya çıkabiliyor Atatürk. Halkın toplu olarak postanelere gidip Gazi'ye geçmiş olsun telgrafları çektiğini ve Gazi'nin cevabını okuyoruz. Sonra yine her şey "normale dönüyor".

Bugün bu durumu tasavvur bile etmekte zorlanıyoruz. (Kim bilir, bunları açıkladığım için fişlenmiş bile olabilirim!) Oysa 30 Ağustos 1935 tarihli resmî Ulus gazetesinde Abidin Daver tam sayfa Başkumandanlık Meydan Muharebesi'ni yazıyor ve Gazi'nin adı bir iki yerde, o da satır aralarında geçiyordu: Yazıdaki vurgu hep Mehmetçik üzerineydi.



Düşünün, bunlar Atatürk'ün sağlığında oluyor.



1935 yılında bir şeyler mi değişmekteydi? diye sormuştuk. Evet, çok şey değişmişti o yıl. Özellikle Mustafa Kemal Paşa için.

Bu nedenle Atatürk soyadını alana kadarki Mustafa Kemal Paşa veya Gazi ile Atatürk soyadını aldıktan sonraki arasında ciddi bir kırılma görenlere katılıyorum.
Bir imparatorluk bakiyesinden bir ulus-devlet çıkartacak inkılapları yapan ekibin başındaki enerjik Mustafa Kemal ile geri plana çekilmiş -veya itilmiş- olan Atatürk arasında belirgin farklar var.

Kültür devrimleri, dil ve tarih başta olmak üzere, 1930'ların asıl işiydi. Siyasî, hukukî ve sosyal devrimler tamamlanmış, iş kültüre gelmişti. Koskoca Saltanat ve Hilafet kurumları kaldırılmış, harf ve kılık kıyafet inkılapları yapılmış ve tekke ve medreseler kapatılmış, eski rejimle olan bütün sosyal ve siyasi bağlantılar kopartılmıştı.

Bunlarda pek büyük bir direnişle karşılaşılmamıştı; ama iş tarih ve dile, yani kültüre gelince, mesafe almak o kadar kolay olmamıştı. Önce bütün kelimelerin Öztürkçeleştirilmesine ve bütün tarihin Türk tarihine bağlanmasına girişilmişti; ama bu bilim dışı tavır, birkaç yıl içerisinde geri tepecekti.

Acı tecrübelerle görülmüştü ki, kültür alanı, devrim kabul etmiyordu. 1935-36, Falih Rıfkı Atay'ın anlattığı olayda görüldüğü gibi bir rücu, geri dönüş dönemini temsil eder. Dilimizdeki bütün "yabancı" kelimeleri temizlemekle işe başlayan Türk Dil Kurumu, zamanla o hale gelmiştir ki, dünyadaki bütün dilleri Türkçeden türetmeye girişir olmuştur. Bunun anlamı, Öztürkçeleştirmenin bir çıkmaza girdiğiydi.


Keza tarihin de başına bunlar geldi. Birinci Türk Tarih Kongresi'nde Türklerin dünyaya medeniyeti öğrettikleri savunulurken, vurgu yavaş yavaş zaten bütün milletlerin Türk oldukları noktasına kadar geldi. Tabii bu durumda neden milliyetçi olmak gerektiği -çünkü "dışarıda" hiçbir millet kalmamıştı- sorusu cevapsız kalıyordu ama olsun. Yine de bir çıkış yolu bulunmuştu; ama başlanan noktanın epeyce uzağına düşerek.


İkinci dil ve tarih tezlerinde, dikkat edilirse, dar milliyetçilikten evrenselciliğe, beynelmilelciliğe doğru bir değişim gözüküyordu. Aşırı milliyetçilik üzerindeki vurgu, 1935 yılındaki bir başka olayla pekişiyordu. O yıl, Şevket Süreyya'nın başında olduğu Kadro dergisi Atatürk'ün emriyle kapatılıyor ve Avrupa medeniyetini hedef olarak gösteren evrenselci dergi Yücel, aynı yıl çıkmaya başlıyordu.


Kadro kapatılıyor, Yücel çıkıyor...

1935 yılında neler oluyor?...


14 kasım, '00/zaman
 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Nazım'ın hikâyesi


Vatandaşlığının iadesi ile başlayıp iade-i itibara varan resmî süreçte Nazım Hikmet tartışmaları kızışıyor. MHP'liler başta olmak üzere sağ, Nazım'ı yeniden keşfediyor. Zamanı gelmiştir.


Türkiye, Bediüzzaman'ı da, Nazım'ı da 1930'ların özel gözlüğünden görmek zorunda olmadığını günün birinde fark edecekti, bu tartışmalar hiç değilse buna yardım ediyor.

Nazım Hikmet, herkesin hizaya çekildiği ve susturulduğu 1920'lerin ikinci yarısının hizayı bozan adamıydı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir dönüm ve kriz noktası teşkil ettiği giderek daha iyi anlaşılıyor Şeyh Said ayaklanmasının. Nazım'a, bu ayaklanmanın ardından çıkarılan Takrir-i Sükûn'u [bu noktada Robert Olson'un Şeyh Said İsyanı hakkındaki son derece önemli analizini atlarsam yanlış olur: Öz-Ge Yayınları, Ankara 1992] "yayın yoluyla" ihlâl ettiği gerekçesiyle birbiri ardınca mahkûmiyetlerin verilişi, bunu açıkça gösteriyor. Toplam 61 yıl hapis giyen Nazım, gariptir, TKP'cilerce de "fazla yerli" (yani fazla Türk) bulunuyor ve Troçkistlikle suçlanarak Moskova'ya şikayet ediliyordu.


Nazım Hikmet bu dramdan, zaten susmuş olan etrafının kendisini da susturmaya çalıştığı bu kritik dönemeçten geçerken zorlandı. Salkım Söğüt'te davaya ihanet edenleri yazdı. Vâ-Nû'nun, Vedat Nedim'in yeni rejimle anlaştıklarını ve yalnız bırakıldığını gördü. Ve sonunda Şevket Süreyya Aydemir'in, kendisini zamanın Emniyet Umum Müdürü Şükrü Sökmensüer'le görüştürme teklifine dayanamadı. Bu görüşme çok ilginçtir. Sökmensüer'in kendisi anlatıyor:

"İstanbul Üniversitesi'nde Nazım Hikmet'in şiirleri okunuyor ve geniş propaganda yapılarak, Nazım Hikmet taraftarlığı her gün biraz daha çoğalıyordu… Düşündüm taşındım, yahu şu Nazım Hikmet ile bir de ben temas edeyim dedim. (Sadri Etem Ertem'i) Çağırdım dedim ki, yahu beni Nazım Hikmet ile temas ettir... Nazım Hikmet karşımdaydı... Ben Nazım Hikmet'e, Nazım Hikmet dedim, kıymetli bir şairsin, güzel şiirlerin var. Bunlar gençlik üzerinde müessir. Siz fikren hakim olmaya çalışıyorsunuz üniversiteye ve halka. Size bu hususta söyleyeceğim şu nokta var dedim. Komünizm Türkiye'yi ortadan kaldırır. Türkiye diye bir memleket kalmaz... Komünizm eğer devletin iktisadî alanda müdahalesini geniş ölçüde uyguluyorsa, ben size söyleyeyim Türkiye Cumhuriyeti'nin tabiatına, Türk milletinin tabiatına uygun olarak CHP'nin devletçilik umdesi vardır. Bu devletçilik umdesi sizi de tatmin etmesi lazım gelir... Senden ricam bunlardan vazgeç, bizim devletçiliğimizi ele al."

Sökmensüer'in anlattıkları doğruysa Nazım uzun bir cevap verir kendisine. Konuşma güneşin doğduğu saate kadar devam eder. Sonunda Nazım teslim olmuştur: "Beyefendi" der, "Bana ne emrin vardır?" Ardından da yeni ikna olmanın sıkıntısını şu sözlerle dile getirir: "Ben gençlik tarafından sevilen bir şahsiyetim. Gençlik benim etrafımdadır. Birdenbire bu komünist, sol neşriyatından vazgeçip size iltihak edemem. Ama tedricen sizin davanızı müdafaa ederim."

Nazım, sisteme raptedilmiş, hizaya çekilmiş, rejim için çalışmaya ikna olmuştur.

Fakat Sökmensüer'in iddiası burada kalmıyor. Bir bomba daha patlatıyor. Nazım'ın 1937'de kendisine bir "eser" getirdiğini söylüyor ki gerçekten şaşırtıcı. Bu rivayete nazaran Nazım, eserini, "İşte sizin devletçiliğinizi müdafaa eden bir nevi tiyatro eseri yazdım" diye takdim etmiştir Sökmensüer'e. Yıllar sonra bunu yazmak isteyen Sökmensüer'e Şevket Süreyya Aydemir yalvarır yazmaması için "Nazım'ın değeri düşer" gerekçesiyle.

Buradan gidilince, Şevket Süreyya'nın, "Nazım komünist değildi" yargısı haklılık kazanıyor. Gerçekten de Nazım'ın komünizm anlayışı son derece çocukçadır, naiftir. Nitekim hatıralarını yazan dostları Nazım'ın okumayı pek sevmediğini söylüyorlar.

Peki 1937'de devletle arasını düzelten Nazım nasıl oluyor da 1938'de 28 yıla hüküm giyebiliyor? Bu sorunun cevabını, devletle iş yapan herkesin bilmesi lazım aslında. Devletin bir kanadıyla arasını düzelten, başka kanatların nefretini davet etmiş oluyor. İktidar, ileri gidenlerden hiçbir zaman hoşlanmıyor.


Aslında Nazım'ın, kendisini ziyarete gelen Bahriyeli Ömer Deniz'i, Emniyet Müdürlüğü'nün Komünist Masası'na ihbar etmesi, bir bahane oluyor. (Sadece davranışı bile Nazım'ın "komünist ve devrimci olamayacağını yeterince gösteriyor sanıyorum.) Önce Harbiye, sonra da Donanma davalarından yargılanıp içeri giriyor...


Bu "özel" dönemin röntgenini çekmeden Nazım Hikmet hakkında hüküm vermek, yanıltıcı sonuçlara götürebilir bizi.



20 şubat, '01/zaman
 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Sağ, Nazım'ı eleştiremedi!


Bana göre sağ henüz Nazım Hikmet'i eleştirememiştir. Eleştiremeyişlerinin çok açık bir sebebi var: Okumayınca, nasıl eleştirebilirler ki! Okumuyorlar, daha çok da kalıplaşmış rivayetlere istinad ediyorlar.


Bunlar da tartışılmadan elden ele aktarılıp duruyor. Vatan haini, Sovyet uşağı, asker kaçağı, kendisini Stalin'in yarattığını söyleyebilen cibilliyetsiz... En çok da Peyami Safa'nın hicvine maruz kalmış bir "öteki".
Bunların son derece sığ, siyasal ve toplumsal analizden yoksun birtakım yaftalardan ibaret olduğunu tekrarlamama gerek yok herhalde.

Oysa Nazım'ı en kıyasıya eleştiren yine de sol oluyor. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kerim Korcan, Şevket Süreyya Aydemir ve Yalçın Küçük… sol aydın, olayların içindedir ve getirdiği eleştiriler hedefe tam isabet ediyor.

Sol içindeki bir hesaplaşmanın (TKP hesaplaşmasının) hedefidir Nazım ve bu hesaplaşmadan bir Nazım biyografisi için değerli ipuçları elimize geçiyor.

Sol, kendisi için hayatî önemdeki olaylarla hesaplaşıyor; sağ saldırıyor sadece. Eleştiriyor. Ama bu hesaplaşmanın dışında kaldığı için eleştirileri her defasında 'hafif' kalıyor!

Soldaki bu yaman hesaplaşmanın uçlarını toplamayı deneyelim. İşte Yalçın Küçük'ten bir alıntı (Yürüyüş, Akış Yayıncılık, 1996):



Bir: Şairler hiçbir dilde dili iyi kullanmazlar… Bir dili "en iyi kullanmak" düz yazı yazarlarının işidir ve Nazım Hikmet ise düz yazı yazmasını bilmeyen bir kişidir. İki: Nazım, dünyada uzun hapis yatan ve bir tek kitabı yasaklanmayan bir yazardır. Bu bir rekordur. Nazım'ın hiçbir şiiri ve hiçbir kitabı hiçbir zaman dava konusu olmamıştır. Üç: Çünkü, Nazım, bir kavga ve örgüt adamıdır, bir kavga şairi değildir. (s. 158)

Nazım'ın Moskova yılları utanç vericidir. (s. 160)

Bir: Nazım "dünyaca ünlü" bir şair değildir. Nazım'ı Moskova'ya gittikten bir süre sonra Sovyet Komünist Partisi, "kardeş parti" çevrelerinde bir ölçüde tanıtmış ve bir ölçüde de pompalamıştır. Fransız komünistleri tanıyordu ve şimdi dünyada şiir uzmanlarının dışında kimse tanımıyor. İki: Hiç önemli değildir, "bizim" şairimizdir ve bu yetiyor. Üç: Fakat şimdi Nazım da Yunus Emre türünden, Türk gericiliği ile Türk ilericiliğinin ortak değerlerinden birisi haline getiriliyor. Dört: atv'nin Nazım menüsü ile solun Nazım'ı bir ve aynıdır. Beş: Ayıp ve yazıktır. (s. 161)


Aynı kitaptan birkaç satır daha okuyalım isterseniz:

Nazım kısa bir dönem hariç, bir dönemdeki etki aslında Mayakovskiy'dir, Türk şiirini hiçbir zaman etkileyememiştir. Uygun sözcükle şiirde Nazım'ın cemaati olmamıştır; kimse Nazım'ın şiir yolunu izlemiyor. Nazım'dan sonraki Türk şiirinin önde gelen isimlerinden [Fazıl Hüsnü] Dağlarca, [Cemal] Süreya, [Ahmet] Arif ve [Attila] İlhan'dan hiçbirisi Nazım'ın yolunu izlemiyor. Bu çok kötü bir ölümdür.… (s. 183)


Şu satırlar da Kerim Korcan'dan:



Nazım Hikmet'in –çoğu komünistlikten dönme– devlet adamıyla Ankara'da, ilk defa bu kadar içli dışlı, araya hiç mesafe koymadan, doğrudan doğruya ilişkiye girmesi, neresinden bakarsak bakalım, yüz kızartıcı oluşu bir yana, onun kesinlikle, kendisinin de aleyhinedir. (Harbiye Kazanı, İst. 1989, s. 118.)


Bir de 19 yaşından beri dostu olan Şevket Süreyya Aydemir'i dinleyelim:

…Suyu Arayan Adam'da Nazım komünist değildi demişimdir. Bugün de aynı fikirdeyim. Çünkü komünizmi yazmak, şunu yapmak, bunu yapmak başkadır, komünizmi bir dünya görüşü gibi alıp, o dünya görüşüne dayanan, dünya ölçüsünde bir eylem. Bu eylemin ülkelere göre şartlarının araştırılması, tespiti ve nihayet ona göre taktik ve stratejik bir hareket tarzı Nazım'ın zaten dışındaydı. (Arı İnan, Tarihe Tanıklık Edenler, 1997, Çağdaş Yayınları, s. 244)

Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın tespitlerini de dinlemek istemez misiniz?
Çankırı cezaevinde, mahalli polisçe resmen ve altı Nazım Hikmet imzalı mühürlü makbuz karşılığı Nazım'a 30 lira "aylık" teselli yardımı getirildi. Bu utanç vericiliğe karşı ben isyan ettim.
"Dayı Paşa"sı (General, eski Moskova Büyükelçisi Ali Fuad Cebesoy), Nazım'ı, İstanbul'a yakın, zenginlerin kaplıca kenti olan Bursa'ya naklettirdi. Ben önce Amasya, sonra Kırşehir cezaevine sürüldüm." (Zikreden: Sadık Göksu'nun Doğu Batı'nın 11. sayısındaki yazısı: Mayıs–Temmuz 2000, s. 209)

Ya da şu cümlesine ne demeli Doktor Hikmet'in: "Varna kıyılarından kedi miyavlamalarıyla yurt hasreti gösterilerine kalkışacak anlayışta ve mizaçta değilim." (Doktor Hikmet, Nazım'ın "Bir vapur geçer, Varna önünden" diye başlayan şiirine atıfta bulunuyor.)


Bugünlerde Nazım Hikmet'i eleştirmek isteyenler, sağ kaynakları değil, sol kaynakları okumalıdırlar bence. Böylece onun içinden çıktığı ve en kıyasıya bir şekilde eleştirildiği ortamı da tanıma şansını yakalayacaklardır.



 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Osmanlı'da tüfek tartışması


Tartışma, Prof. Mete Tunçay'ın Sabah gazetesine verdiği bir beyanatla başladı. Tunçay'a göre, İstanbul'un fethinde Osmanlı ordusunda tüfek yoktu.


Osmanlılar tarafından tüfek ilk defa 60 yıl kadar sonra, 1514'te Çaldıran'da Safevilere karşı kullanılmıştı.
Ardından Hürriyet'ten Gülden Aydın, önceki pazar günü tartışmayı daha genel bir düzleme taşıyarak bir dosya oluşturdu. Mete Tunçay, Feridun Emecen ve şimdi bakan olan Yılmaz Karakoyunlu fetih sırasında tüfeğin kullanılmadığını savunuyorlardı; ben ve emekli Albay İsmail Özdilek kullanıldığını savunuyorduk.

Bu haberde tüfeğin İstanbul'un fethinde kullanılmadığını savunanların konuya yaklaşım tarzları, eski tabirle "müdellel", yani delillere dayalı değil, tahminler ve çıkarımlardan meydana geliyordu. Mesela Tunçay iddiasını şöyle temellendiriyordu: "Tüfek ağır olduğu için saldırıda değil savunmada kullanılan ilk tüfekler minyatür top gibi. Taşınması, doldurulması bela...… İstanbul'un fethiyle ilgili kitaplarda tüfeklerle ilgili bir şey görmedim."

Aynı ifadelere tarih profesörü Emecen'de de rastlayınca iyice şaşırıyorum: "Kaynaklarda doğru dürüst bilgi yok... İstanbul'un fethinde kullanıldığına ilişkin bilgi yok." Nihayet Karakoyunlu, Tunçay'ı savunuyor ama bir delil sunarak değil, "herhalde bir bildiği vardır" mantığıyla! Birazdan açıklayacağım deliller kendisine sunulunca da, "Tüfekler vardır ama fetihte kullanılmamış olabilir." yorumunu yapıyor ve şu sözleri ekliyor: "Ama kocaman tüfeklerle kale fethedemezsiniz, o tüfekleri taşıyamazsınız… Hem o tüfeği bir kere atıp yeniden doldurana kadar okçular kırk tane ok atar."


Gördüğünüz gibi üçü de herhangi bir delil sunmuyor, sadece böyle bir bilgiyi görmediklerini ve kullanılmış olamayacağı yönündeki kanaatlerini serdediyorlar. Türkiye'deki tarih tartışmalarının neden ciddi bir mesafe alamadığını gösteren çarpıcı bir misal karşısındayız.


Bir kere, mesele sadece İstanbul kuşatmasında tüfeğin kullanılıp kullanılmadığı gibi kısır bir noktaya kilitlenmemeliydi. Bunun yerine, Osmanlı askeri silahlarının gelişim seyri, Avrupa ile mukayeseli olarak ele alınmalıydı. Tarihçilere yakışan buydu. Ancak bu şekilde, Osmanlı ateşli silahlarının gelişim mantığı kavranıp ortaya konulduktan sonra top ve tüfeğin kullanılıp kullanılmadığı meselesi arızî bir tartışma konusu olmaktan çıkar, bir genel gelişim şemasına oturtulabilirdi. Tarihteki herhangi bir hadise, birdenbire ortaya çıkmayacağına göre, sadece o spesifik hadiseyle ilgilenmek yerine, onu hazırlayan şartları ve gelişim mantığını anlamaya yönelmemiz gerekirdi, doğru hükme ulaşabilmek için.



İkinci bir üzücü nokta şudur: Kaynaklar bizzat tarihçilerce bile yeterince incelenmemekte; daha doğrusu, ne sahih Osmanlı kaynaklarına, ne de dünya tarihçiliğinin günümüzde ortaya koyduğu belgelere inilmektedir. Bir tarihçi "görmedim" diye işin içinden sıyrılamaz. Zira tarihçi olmak demek, görülmeyeni gören kişi olmak demektir. Daha 1430'larda, hatta 1420'lerde kaynakların varlığından bahsettiği tüfek eğer İstanbul kuşatmasında kullanılmamışsa bile –ki kullanılmıştır– neden kullanılmaya gerek görülmediğini de açıklamalıdır tarihçi.


Sizi fazla yormadan Osmanlı ateşli silah teknolojisinin gelişim seyrini göz önünde tutarak ve sadece birkaç kaynağa başvurarak İstanbul'un fethinde silah kullanıldığını belgelemekle yetinmeyecek, aynı zamanda kullanılması gerektiği sonucuna varacağım.


1. Ateşli silahlar tarihi uzmanı Kelly Devries, 1420'lerden itibaren Osmanlıların barutlu silahları kullandıklarını söyler, tüfek kullanımıyla ilgili olarak da şu tespitte bulunur: "Osmanlı Türkleri 1440 ile 1443 arasında elde taşınan barutlu silahları edinmişlerdir." İstanbul'un fethine şahit olan Avrupalı gözlemcilere dayanarak kuşatma sırasında tüfeklerin kullanıldığını da sözlerine ekler.
("Gunpowder weapons at the siege of Constantinople, 1453", ed. Y. Lev, War and Society in the Eastern Meditteranean, 7th–15th Centuries, E. J. Brill, 1997, s. 354–355.)


2. Hadidî'nin Tevârih–i Âl–i Osman'ında daha 1390–91'de Yıldırım Bayezid'in İstanbul kuşatmasında ve ondan sonraki kuşatma ve savaşlarda top ve tüfeğin kullanıldığı kayıtlıdır.
(Haz.: Prof. Necdet Öztürk, İst. 1991, s. 112.)


3. Yazılışı 1492'de tamamlanan Neşrî'nin Kitâb–ı Cihannümâ'sı bu konuda bütün şüpheleri giderecek kadar kapsamlı bilgiler vermektedir. 1421 Düzmece Mustafa'nın ordusu ile yapılan savaşta ("top ve tüfenk yağdırıp"), Selanik'in fethinde (1430), Karamanoğullarına karşı Sivrihisar savunmasında (1442) ve nihayet İstanbul'un fethinde geniş çapta tüfek kullanıldığını açıkça yazmaktadır Neşrî. Pek çok yerde geçen tüfek kullanıldığına dair ifadelerden birinde, Osmanlı ordusunun işi oyuna kadar vardırdıkları anlaşılıyor: Burçlara örümcekler gibi tırmanan tüfekli askerler birbirlerine Bizanslıları parmaklarıyla gösterip onları vurup vuramayacaklarına neredeyse bahse girmektedirler ("Tüfengle ölecek kâfirleri ıraktan parmakla gösterip")
(TTK Yayınları, 1987, s. 695–697).


Bu kadar açık, net ve kesin bilgilere rağmen, nasıl oluyor da birileri çıkıp "İstanbul'un fethinde tüfek kullanılmadı", diyebiliyorlar, şaşıyorum doğrusu.



12 haziran, 01/zaman
 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Mesut Yılmaz ve matbaa savaşları


Mesut Yılmaz'ın 10 gün önceki ANAP kongresinde yaptığı konuşma, Türkiye'nin sıcak gündeminin baş sırasına oturdu. Konuşma çeşitli açılardan tartışıldı. Ama satır arasına sıkıştırılmış bir cümle es geçildi.


Yılmaz, değişime direnenlerden söz ederken, bunların bir zamanlar matbaaya direnenlerle aynı safta bulunduklarına dikkat çekti.
Bu vesile ile matbaanın Türkiye'ye geç gelmiş olması ile ilgili -Mesut Yılmaz'inki de dahil olmak üzere- yanlış bilgileri tashih etmek istiyorum.


Matbaaya karşı iki direniş olduğundan söz ediliyor. Birincisi ulemadan, ikincisi ise hattatlardan gelmiş direniş.

Hattatlardan başlayalım. Bir rivayete göre sözde matbaa kurulacağını haber alan ve sayıları 90 bini bulan hattatlar, bir tabutun içerisine divit ve hokkalarını koyarak yürüyüş yapmışlar. Bu hadisenin "canlı" şahidi olan Kont de Marsigli'nin verdiği 90 bin hattat yalanı asırlardır tekrar edilegeliyor.


Bir kere nüfus 550-600 bin dolayındaki bir şehirde 90 bin hattatın bulunduğuna kim ve nasıl inanır? Bu rakamı, aileleri ile birlikte düşündüğümüzde o zamanlar İstanbul'un bir tür "hattatistan" olduğu sonucuna ulaşmaktayız. Başka kimse yaşamıyor muydu, o zamanlar İstanbul'da yoksa?

Kaldı ki bu hadisenin bir diğer şahidi Karacsan bir Katolik rahibidir ve Niyazi Berkes'e göre matbaa ile ilgili hemen bütün yanlış anlamalar bu rahip ile İtalyan Kont de Marsigli'nin yazdıklarının adam gibi tahkik edilmeden benimsenmesinden kaynaklanmıştır.

Görüyorsunuz tarihimizin temellerini kimlerin ağzına emanet ettiğimizi...


Ulemanın tepkisine gelince. Artık biliyoruz ki ulema, ne Müteferrika matbaasına ne de önceki ve sonraki matbaa girişimlerine karşı bir tepki göstermiş değildir. Aksine, bu tür girişimleri teşvik edip desteklemişlerdir. Nitekim ilk basılı kitabımız olan Vankulu Lugati'nin başına Şeyhülislam, Yenişehirli Abdullah Efendi dahil tam 11 alim, matbaanın faydasını ve önemini belirten "takrizler" yazmıştır. Ve kitap bu kalkanlarla çıkabilmiştir.

En büyük hatamız, yeterince soru sormayışımız, soruları olduğu gibi kabul edişimiz. Şu Cevdet Paşa'daki şuur düzeyine ne kadar muhtacız halbuki!

Tarihinin birinci cildinin başında dini kitapların basılmaması yönünde ulemanın bir sınırlaması olmadığını bildirenlerin tam tersine, bu talebin Müteferrika'dan geldiğini o müthiş Osmanlı rahatlığı içinde anlatır. Ve zaten der, bir süre sonra "Dinî kitaplar da basabilir miyiz?" diye sorulduğunda, ulemanın cevabı olumlu olmuştur.


Mesele bu kadar basit, basit olmasına; ama ulu sözde geçtiği gibi bir hayaletle uğraşmak bir gerçekle uğraşmaktan kat kat zor oluyor!



14 ağustos, 01/zaman

 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Darwin yargılanıyor!


Bilim, her şeyden önce soru sormayı bilmektir. Weber'in dikkati önemliydi bu bakımdan: Bilimin niçin daha değerli olduğunun bilimsel bir gerekçesi ve açıklaması olamaz.


Yani bilimin bilimsel bir temeli yoktur, olamaz da. Matematikçi Kurt Gödel, bunu matematik için göstermişti yüzyılımızın ilk çeyreğinde. Sonra arkası geldi ve bilim felsefesi çevrelerinde bilimin, ancak bir metafizik çatı içinde anlamlı ve geçerli olabileceği tezi yaygınlık kazandı.

Gelin görün ki, bizde hâlâ birçok konunun çocuksu bir naiflik içinde tartışıldığına şahit oldukça insanın canı yanıyor. Yok bilim gerçeği açıklamanın tek yoluymuş da, yok bilimin görüşüne başvurmadan hiçbir tez kabul edilemezmiş de, yok Batı 16. yüzyıldan itibaren bilimi dinden kurtararak laikleştirmiş ve bugünkü başarılarına ancak bu sayede erişebilmiş de...


Biz de kös dinler gibi dinliyor, hatta zaman zaman bu “bilimsel” koroya destek veriyor, işin içyüzüne eğilme zahmetine katlanmıyoruz.

Geçen hafta Galile'nin engizisyonda yargılanmasının öyle sanıldığı gibi dogmatik bir şekilde cereyan etmediğini gördük. Hatta şunları da eklemek istiyorum: Galile'nin kendisi Kilise mektebinde okumuştur, kız kardeşi ve iki kızı rahibe olmuştur, kendisini yargılayan kardinaller ve hatta papa çok yakın dostudur. Din adamlarını kızdıran asıl neden ise kitabında doğrudan Papa'nın savunduğu bir görüşle dalga geçmek istemesidir (en azından bardağı taşıran damla budur, yani mesele büyük ölçüde kişiseldir!).

Bunları bilmeden Galile konusu tartışılamaz. Eldeki bilgilerin çoğu sakat ve tek yanlıdır. Galile'nin bile düşünmediği şeyler kendisine mal edilmiş durumdadır.

Aynı şeyler Darwin için de geçerli.
Bilim tarihi ile ilgili popüler kitaplarda Galile ile Darwin'in yargılanmalarını beraber işlemek neredeyse âdet olmuştur. Fakat orada da pek çok bilinmeyen ve karanlık nokta mevcut. Bu yazıda amacım, doğrudan doğruya Darwin etrafında oluşturulan bilim–din çatışması efsanesinin hangi temellere istinat ettiğini ortaya koymak. Bu konudaki rehberim ise ciddi bir bilim tarihçisi ve teolog olan Willem B. Drees'in Din, Bilim ve Natüralizm (Cambridge, 1998) adlı çalışması.

Aslında Darwin 1859'da Türlerin Kökeni adlı eserini yayınladığında henüz insanın maymundan geldiğini iddia etmemişti. Bu iddiayı ortaya attığı İnsanın Türeyişi adlı ikinci kitabı ise bundan 12 yıl sonra, 1871'de yayınlanacaktır.

Türlerin Kökeni'nin belli bir tepki çekmesi normaldi. Zaten kendisi de epeyce tereddüt geçirmiş ve kitabının neşrini 20 yıl kadar ertelemiştir. Fakat dikkat edilsin, 1859'dan söz ediyoruz, 17. veya 18. yüzyıldan değil. Hani o sözde laikleşmiş olan Avrupa'dan! 1859'da Kilisenin bilim adamlarıyla ne alıp veremeyeceği olabilirdi ki, değil mi?

Söyleyeyim de şaşırın: Zamanın süper gücü İngiltere'de bilim hayatını kontrolünde tutan kurumların en önemlilerinden British Association for the Advancement of Science, yani Britanya Bilimi Geliştirme Cemiyeti, hem bilimsel otoriteyi, hem de kiliseyi temsil ediyordu! Yani kilise mi bilimin içinde, bilim mi kilisenin içinde belli değildi. Üstelik bu cemiyetin 41 bilim şubesinin başında, 1865 yılına kadar papazlar bulunmaktaydı
(ancak 20. yüzyılın başlarında bu rakam 3'e indirilebildi!)

İşte, diyor Drees meselenin bam teline dokunarak, bilimin bağımsız bir meslek haline gelişi sürecinde örgütlü din olan Kilise'nin bütün mücadelesi, özellikle eğitim kurumlarında elinde bulundurduğu tekeli kaybetmemek içindi. Yani son sözü kim söyleyecekti? Bilimi tekelinde tutan Kilise mi yoksa bilimi Kilise'nin elinden kurtarmaya ve bağımsız bir meslek haline getirmeye çalışan bilim adamları mı?

Meselenin bam teli burasıdır. Burasını anlamadıkça da, Darwin'in teorisinin niçin din adamlarını bu kadar ilgilendirdiğini anlamak da mümkün olmayacaktır. Çünkü Darwin, teorisini Kilise'ye kabul ettirmek zorundaydı, daha doğrusu Kilise'nin elindeki bilim kurumlarına. Başka türlü, kendi kendini kandırmak olurdu yaptığı. Kendi çalar, kendi dinlerdi aksi halde.


Nitekim 1860 Haziran'ında yapılan ve büyük yankılar uyandıran tartışmaya Kilise iyi hazırlanmıştı. Ne var ki, biraz münzevi bir tip olan Darwin, hastalığını bahane ederek müzakerelere katılmadı, onu savunmak ise dostu ve destekçisi Thomas Huxley'e düştü. Bu ünlü tartışma ile birlikte artık Darwin–Kilise, yani bilim–din çatışması rahatlıkla sahneye konulacaktı. Nitekim öyle de oldu ve sonraki bilim tarihçileri tamamen tek yanlı olarak ve Huxley'in 20 yıl sonra kaleme aldığı hatıralarına dayanarak bu tartışmayı ısıtıp ısıtıp önümüze getirdiler. Oysa pek az insan biliyor gerçeği: O tartışma sırasında Darwin'i eleştiren meslekten bilim adamları olduğu gibi, destekleyen Hıristiyan din adamları da mevcuttu. Yani mesele, bugün bildiğimizden daha karmaşıktı.


Öyledir zaten. Gerçekler, bizim bildiğimizden daha karmaşık ve inanın, daha ilginçtir!



31 temmuz, 01/zaman


 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Galile’nin hatası


Tarihte bazı garip sözler veya olaylar var ki, “şuyuu vukuundan beter” hale gelmiştir zamanla. Siz istediğiniz kadar böyle bir söz söylenmemiştir diye kendinizi paralayın, belgeler, kanıtlar arayın ve yayınlayın, o sözler nesiller boyu tekrarlanıp gidecektir.


En son öğrendiğim bu sözde–sözlerden birisi, Fransa Kralı XIV. Louis’ye atfedilen “Etat ces’t moi”, yani “Devlet benim” sözüydü. Araştırmacılar böyle bir sözü XIV. Louis’nin söylemediğinde birleşiyorlar fakat ne çare! Fakat bu sözü Güneş Kral’a da kim yakıştırmışsa iyi yakıştırmış doğrusu!
Bu sözde–sözlerden bir diğeri, Galile’ye aittir. (Asıl adı Galileo Galilei olmasına rağmen Türkçede soyadının son harfi düşürülerek kullanılmaktadır.) Galile de, yargılandığı Engizisyon Mahkemesi’nden çıkarken, bir rivayete göre şöyle demiş: “Dünya yine de dönüyor” (Eppur si move).


1960’larda Stillman Drake adlı bir Galile uzmanı bu konuyu araştırdı ve böyle bir sözün kayıtlarda yer almadığını, çok sonraları ortaya çıktığını ortaya koydu; ama hâlâ bilim–din çatışmasından bahseden herkes bu sözü diline peleseng etmekten vazgeçmiyor. Şimdilerde Engizisyon arşivleri açıldıkça yeni yeni belgeler ortaya çıkıyor ve abartılan balonlar bir bir patlatılıyor.


Bilim–din çatışması söz konusu olduğunda kendilerinin “aydınlık” tarafta bulunduklarına adları gibi iman etmiş kişiler, “karanlık”ı temsil eden Ortaçağın ve kilisenin işkencelerine karşı direnen(!) bu soylu kahramana alkış tutarlar. Bertolt Brecht'in Galile adlı oyunu da bu mizanseni devam ettirmektedir. Ancak Brecht'in, kitabının müteakip baskılarında ilave etmek ihtiyacını duyduğu gibi Galile burada saf iyiliğin, kilise de saf kötülüğün timsali değildir. Aslında Galile'nin dostu olan Kardinal Bellarmino da kendisiyle hemfikirdir; ancak ufak bir çekincesi vardır Galile'nin teorisiyle ilgili.


Bir bilim adamı olan dostuna yazdığı mektupta Kardinal Bellarmino şöyle diyordu: “Siz de, Bay Galile de, mutlak anlamda değil de, varsayımlar düzeyinde kalarak konuşmakla yetindiğiniz sürece basiretli bir davranış göstermiş olursunuz. Yerin hareketli ve güneşin hareketsiz olduğu varsayılarak tüm göksel olayların dışmerkezli ve çevremerkezli çemberler teorisinden daha iyi açıklanabildiğini söylemek mükemmel bir sağgörülü konuşma örneğidir ve hiçbir sakınca yaratmaz.”

Ünlü bilim felsefecisi Paul Feyerabend, Akla Veda (Ayrıntı Yayınları: 1995) adlı kitabında Kardinal’in bu ifadelerini modern bilim adamlarının diline şöyle çevirir: “Astronomiciler belli bir modelin öndeyide (tahminde) bulunma açısından diğerinden daha üstün olduğunu söyleyebilirler, bunda hiçbir sorun yoktur; ancak bu yüzden o modelin gerçekliğin sadık bir sureti olduğunu iddia ederlerse başlarına iş alırlar. Ya da daha genel bir deyişle, modelin işliyor olması, tek başına, gerçekliğin onun gibi yapılanmış olduğunu göstermez.”

Bırakın Ortaçağları, günümüzde bile bir bilim adamının çıkıp da bir varsayım ortaya atması durumunda bilim camiası, o varsayımı hemen can u gönülden kabul ediyor mu? Hemen baş tacı mı ediyor yoksa varsayımı iyice sınayıp deneylerden geçirdikten sonra mı kabul ediyor? Zakkumu kansere olarak sunan Doktor Ziya Özel'e yapılan aşağılayıcı muamele Galile'ye yapılandan farklı mıydı sanki?

Anlayacağınız, bugün de durum fazla değişmiş değil. O zamanki kilisenin yerini ‘bilim kilisesi’ almış, aynı hiyerarşik zihniyet bu defa üniversitelerin bünyesine kurmuştur demir otağını. Feyerabend, lafını sakınmadan söylüyor: “Modern bilim adamının tabi olduğu idarî kısıt(lama)ların Galile dönemine oranla şüphesiz hiç de aşağı kalır bir yanı yoktur.”

Kaldı ki Galile bizzat “kilisenin adamı”dır ki bu hemen hiç bilinmez. Siz Galile’nin kendisini yargılayan Kardinal’den, aleyhindeki söylentileri susturmak üzere bir belge rica ettiğini ve aldığını biliyor muydunuz, hem de yargılanmasından sonra? Galile, sanıldığı gibi bu fikirleri ortaya atar atmaz kilisenin doğrudan bir suçlamasına maruz kalmamıştı. Ancak kitabını, kilisenin tavsiyelerini kabul etmeyerek yayımlayınca başı derde girdi ve malum yargılamaya tabi tutuldu.

Bu yargılamalar sırasında iki rapor tutulduğu anlaşılıyor. Birincisinin imzaları eksik. İkincisi ise resmi rapor. İlk raporda Galile, bildiğimiz gibi görüşlerini değiştirmeye zorlanırken, ikinci rapor bize böyle bir şeyden bahsetmiyor: Galile özür dilemiş, güneş–merkezli görüşten vazgeçtiğini söylemiş ve Papalığın tavsiyelerine uyacağını taahhüt etmiştir. Kaldı ki itirazlar, güneş–merkezli görüşün henüz kanıtlanmamış yönleri üzerinde odaklanmaktadır ki, Bellarmino’nun itiraz ettiği bazı hususlar (mesela yıldızların paralaksı), değil 1610’larda, 1810’larda bile halledilememişti. Bu mesele 1838’de yapılan bir gözlemle düzeltilecekti.

Efsanelerin Ortaçağlarda kaldığını düşünen sözde modernlerin ne kadar parıltılı efsaneler ürettiğine Galile’den daha öğretici bir örnek bulunamazdı.



24 temmuz, '01/zaman
 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Osmanlı'yı kim batırdı?


Bu köşeden sık sık Osmanlı Devleti'nin asıl önemsememiz gereken dönemlerinin o bizim ''çöküş'' ya da ''yıkılış'' diye adlandırıp da küçümsediğimiz dönemleri olduğunu söyleyip duruyorum ya, kimi okuyucuların bu yazılara burun kıvırdığını biliyorum gelen tepkilerden.


Elbette moral açısından Fatih, Yavuz ve Kanuni dönemlerini okuyalım, öğrenelim. Buna en ufak bir itirazım olamaz. Fakat o dönemleri de fazla abartmadan, ayakları yere basar bir tarzda ele almakta fayda var.


Bence tarihin abartılmaya ihtiyacı yok. Hem neden olsun ki? Bir şeyin büyüklüğü, onu olduğu halinden büyük gösterip yere göğe sığdıramayınca artıyor mu ki?

Zaten ben artık her şeyin kendi çapında olağanüstü taraflar taşıdığına inanmaya başladım. Sıradan diye adlandırdığımız olaylar veya nesneler, aslında onun sıra-dışı yönlerine yeterince âgâh olamadığımız için öyle gözükmektedir bize. En basit bir olayı veya nesneyi yeterli hassasiyeti sarf ederek incelediğimizde, örtülerini bir bir açar; ilginçliğiyle büyüler bizi.

Tarih de böyledir. En ilginizi çekmeyeceğini düşündüğünüz bir konuyu gerçekten yeniden yaşamaya başladığınızda, şaşılacak insanî ayrıntılarla örülü olduğunu görür, merakınızı yenemezsiniz.


Türk Edebiyatı dergisinin ekim sayısında Yağmur Atsız'ın ''Osmanlı'yı kim batırdı?'' başlıklı yazısına getireceğim sözü. Atsız, esas itibariyle 14 Ağustos 2001'de Cumhuriyet gazetesinde Orhan Bursalı'nın ''Osmanlı'yı hattatlar çökertti'' başlıklı yazısını eleştiriyor. Haklı da eleştirilerinde. Hattatlar ile müstensihler (yazı kopya edenler) arasındaki ayrımı bilmeden konuşanların tipik temsilcilerinden olan Bursalı'nın Osmanlı'dan Cumhuriyet'e ''sıfıra yakın'' bir miras kaldığı yolundaki görüşünü çürütüyor Atsız ve sözü matbaa meselesine getirerek Türkçe matbaanın Osmanlı ülkesine geç gelişinin geri kalmamızdaki payının fazla abartıldığını ekliyor.

Matbaa meselesi o kadar sakız gibi çiğnenmiştir ki, İspanya'nın matbaayı icadından hemen sonra, 1474'te kurduğu halde, 18. yüzyılda nasıl olup da çöktüğü göz ardı edilmiştir hep. 'Madem matbaa her derdin devasıdır, o zaman matbaaya ilk kapı açan ülkelerden İspanya'nın çöküşüne neden mani olamadı?' diye soruyor haklı olarak sayın Atsız.

Yalnız bir noktada sayın Atsız'a katılamıyorum: İstanbul'da 18. yüzyılda 90 bin hattat olduğu rivayetini sorgulamadan kabul ediyor ki, bence asıl bu rivayet sorgulanmalıdır çağdaş kaynaklarla mukayese edilerek. Çünkü, ağustos ayındaki bir yazımda belirttiğim gibi, böyle bir rakama aklı başında bir insanın inanması mümkün değildir. En basit bir hesapla, her hattatın 5 kişilik bir aileyi temsil ettiği düşünüldüğünde 450 bin kişilik bir İstanbul nüfusu karşımıza çıkar ki, bu rakam neredeyse o devrin İstanbul'unun bütün nüfusudur. Yani Comte de Marsigli'nin ''değerli''(!) rivayetine inanacak olursak, o devirde İstanbul'da hattatlardan başkasının yaşamadığına kanaat getirmemiz gerekecektir!


Madem sorgulayacağız tarih hakkındaki iddiaları, sorgulama işlemini bir noktada kesmek ve ondan sonrasını olduğu gibi kabul etmek, ciddi bir hata olur. Zira ünlü İngiliz tarihçi Buckle'ın dediği gibi ''Tarih, çizilecek bir tablo değil, çözülecek bir problemdir''. Bulmacayı son karesine kadar çözmek için sürekli teyakkuz halinde olmak gereklidir. Bu bakımdan, sayın Atsız'ın, bir İtalyan kontunun rivayetini sorgulamadan kabul etmesini doğrusu yadırgadığımı söylemek istiyorum.


Fakat görüyor musunuz Orhan Bursalı gibilerin tarihi tahlil ederken içine düştüğü zavallılığı (aslında bu söylemin ne kadar yaygın olarak paylaşıldığını hatırlatmama gerek yok herhalde): Koskoca tarihin içindeki bir değişkeni, mesela matbaanın geç gelişini bütün bir olaylar ağının tek açıklayıcısı haline getirmek, ancak karmaşık olayları basite indirgeyerek, popülerleştirerek anlayabilecek kadar zihni tembelleşmiş olanların becerebileceği bir işlemdir ki, neredeyse son bir asırdır aydınımızın içine sürüklendiği sefaleti gözler önüne sermektedir.


Oysa tarih ne kadar karmaşık bir ilişkiler yumağıdır!


Bunlar hep tarihin bizi haklı çıkarması gerektiği gibi basit bir saplantının eseri. Biz, tarih okurken aslında sahip olduğumuz kanaatlerin, ideolojilerin, dünya görüşlerinin tarihte doğrulandığı örnekleri ''görürüz''. Gariptir, tarihte herkes de kendine göre doğrular bulmayı başarır. Hobsbawm'ın dediği gibi, ''Amaca uygun bir geçmiş zaman yoksa her zaman için yeniden icat edilebilir.''


Ben tarihe tek bir noktadan bakmanın bizi fena halde yanıltacağını düşünüyorum. Onun için 'Osmanlıyı kim batırdı?' gibi bir sorunun da, muhtemel cevaplarının da bizi bir yere ulaştırmayacağını düşünüyorum. Sistemi tahlil etmek; sistemin eksi gibi görünen artılarını, artı gibi görünen eksilerini bir arada düşünme alışkanlığını kazanmak; ve tarihin bizi doğrulamak zorunda olmadığını işin başında kabul etmek zorundayız.



9 ekim, '01


 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
' KalendeR '

' KalendeR '

Üye
Hocam bunların hepsini okudunuz mu ya hu
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Hocam bunların hepsini okudunuz mu ya hu

önce okur, beğenir, sora da buraya alıntılarım sevgili kalender...
bu yazıların hepsi birden okunması zordur elbet. ama bir gün biri, bir gün diğeri şeklinde okununca hazmedilebilir, anlaşılabilir... :)
 
  • Beğen
Tepkiler: ' KalendeR '
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Osmanlı’nın batışı da muhteşemdi!


Bir yazımda, Osmanlı Devleti’ni “insanlığın son adası” diye nitelemem bazı dostlarıma biraz abartılı bir ifade gibi gelmiş olmalı ki, tepki vermekte gecikmediler: Osmanlı’nın hiç mi suçu yoktu? Onu, melekleştirmeye mi çalışıyordum? vs. vs.


Yine sözde “çöküş” veya “gerileme” dönemimizden çarpıcı bir misali zikrederek hem dostlarıma ne demek istediğimi daha iyi anlatmak fırsatını bulacağım, hem de bu yaz sıcaklarında bir Osmanlı nefhasıyla serinletmeye çalışacağım sizi.


1828–29 Osmanlı–Rus Savaşı, tıpkı 1768–74 savaşı gibi çok önemli bir dönüm noktasıdır tarihimizin. Zira 1826’da, yani bu savaşın başlamasından 2 yıl önce yeniçerilik kaldırılmıştır ve düzenli ordu denilen Asâkir–i Mansure–i Muhammediye’nin ilk ciddi sınavını verecektir. Savaşları kaybetmenin faturası eskiden yeniçerilerin laubaliliklerine bağlanırdı, bu defa onlar da “temizlenmişlerdir” ama sonuçta yine yenilmişizdir. Rumeli ve Doğu Anadolu’da büyük toprak kayıpları söz konusudur.


Bu işgalin ardından Edirne Andlaşması yapılarak bir kısım topraklar geri alınmıştır alınmasına ya, reayanın çoğunun yerinde yeller esmektedir. Çünkü Ruslar, Edirne ve çevresi de dahil olmak üzere girdikleri topraklara ve zahireye el koymanın ötesinde halkı da göçürmüşlerdir.

Göçün bir kısmı, Rusların korkusundan Anadolu’ya kaçış şeklinde olmuştur. Kendi topraklarında kalan Rum ve Bulgar reaya ise Ruslar tarafından “asıl Rus toprakları”na sevk edilmişlerdir. Bir kısmı teşvik ve ikna yoluyla götürülmüştür ama cebir uygulananlar da olmuştur. Amaç, Rusya’nın nihayetsiz topraklarını iskân etmek ve verimliliği artırmaktır.

II. Mahmud, Edirne Andlaşması’yla geri aldığı topraklarda önce bir tesbit yaptırmıştır. Kimler gitti? Kalan reayanın zararı ne kadardır? Boş kalan evler ve tarlalar hangileridir? Bundan sonra ise sıra boş kalan ev ve tarlaların işgaline izin vermemeye gelmiştir. Bu toprak ve evlerin “sahipleri dönene kadar” kiraya verilmesi ve toplanan kira bedellerinin bir sandıkta biriktirilmesi düşünülmüş ve asıl sahipleri dönünce kendilerine teslim edilmesi karara bağlanmıştır. Yani “Giden gitti, kalan sağlar bizimdir” gibi bir ulus–devletin canına minnet bir uygulama nedense asla akıllarına gelmemiştir Osmanlıların.


Gidenlerin şöyle ya da böyle gidebileceği ama gittikleri yerde, kendisinin sağlayacağı imkânları bulamayıp döneceğinin bilinciyle hareket eden Osmanlılar onlara ne “hâin” muamelesi yapmış, ne de mallarını müsadere etmeyi düşünmüştür. Tam tersine, sanki onlar hâlâ kendi topraklarındaymışçasına normal muamelesine devam etmiş ve sandıkta toplanan paralar, yıllar içinde biriktikçe birikmiş, bu paralara el sürmek isteyenler ise en ağır bir şekilde cezalandırılmıştır.


Bu kadar da değil. Gidenlerin arkasından nasihatçılar göndermeyi de ihmal etmemiştir Osmanlılar. Nasihatçılar, Osmanlı sınırları içindeki topraklarını bırakıp giden eski reayaya, döndükleri zaman hiçbir şekilde sorgulanmayacaklarını, topraklarının ve mülklerinin kendilerine aynen, hatta sandıkta birikmiş paralarıyla birlikte iade edileceğini, hatta birikmiş vergilerinin de kendilerinden alınmayacağını, hatta hatta dönerlerse eğer, topraklarını yeniden işleyebilmeleri veya hayvancılığı yürütebilmeleri için kendilerine kredi verileceği, öküz ve tohum sağlanacağı ve diğer gerekli yardımların yapılacağı vaadedilmişti.


Kuşkusuz Osmanlı’nın vaadleri bizim politikacılarımızınkine benzemez. Topraklarında kalan akrabalarının mektuplar yazarak devletin kendilerine yaptığı iyilikleri akrabalarına ve hemşerilerine duyurması üzerine yavaş yavaş dönüşler başlamış, dönenler dönmeyenlere duyurmuş ve böylece 1830–1844 arasında gidenlerin büyük bir kısmı peyderpey dönmüşlerdir. Bir Osmanlı belgesinde denildiği gibi dönenler “memnunen ve mesruren yüzlerini yere sürerek” padişahlarının hayırlı ömürlerinin devamı için dua etmişlerdi. Bu yazının kapsamına sığdırabildiğim kadarıyla Osmanlı Devleti’nin neden “insanlığın son adası” olduğunu bir kez daha vurgulamaya çalıştım. Aynı zamanda da “yıkıldı yıkılıyor” derken Atom Çağı’nın şafağına kadar nasıl ayakta durduğunun da sırrı, işte bu hak hukuk gözeten tavrında gizlidir Osmanlı’nın. Bilmem yeterince ifade edebildim mi bu defa meramımı?




(Bu hadiseyle ilgili daha geniş bilgi için Ufuk Gülsoy’un Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri’ne sunduğu arşiv belgelerine dayalı tebliğine bakılabilir: İ.Ü. Ed. Fak. Yay., 1990, s. 21–35.)












 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
' KalendeR '

' KalendeR '

Üye
Hocam kanaatimce Osmanlı'nın çöküşü yeni Türkiye Cumhıriyeti'nin filizlenmesinde muhakkak kaçınılmaz bir rol oynamıştır ve bu rol istisnasız yerli yerince '' Kendi etti kendi buldu '' deyişiyle birebir örtüşmektedir.Çünkü biz otobüsünü çoktan kaçırmış bir millettik.Ya durağı değişecektik ya güzergahı...
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
“Baba”sız bir neslin dramı"



Galiçyalı bir Yahudi ailesinden gelen Freud’un Abdülhamid’e nasıl baktığını merak ettiniz mi hiç? Meğer Freud’a, başta Ödip Kompleksi olmak üzere belli başlı teorilerini ilham eden anahtar şahsiyet, II. Abdülhamid’den başkası değil miymiş? Yine meğerse bizim Jön Türkler, annelerini, yani vatanı babalarından kıskanan “oğullar” olarak isyan bayrağını açmışlar ve “zalim Baba”yı, yani Abdülhamid’i tahtından indirip iktidarını elinden alarak onu manen “öldürmüşler” imiş. Böylece meydanı boş bularak Baba’nın kendilerine yasak ettiği ne kadar zararlı oyuncak varsa hepsiyle birden oynamaya kalkan oğullar, çok geçmeden (1913 Ocak’ındaki Babıali Baskını ile), Baba’nın yönetim biçimine çok daha zalimce bir dönüş yapacaklar ama Baba’daki dirayet ve tecrübeden mahrum bulundukları için de yalnız kendilerini değil, anneyi, yani vatanı da düşman çizmelerinin altına sereceklerdir.

Tabii Freud’un görüşüne katılmak zorunda değiliz. Fakat burada altını çizmek istediğim husus, Abdülhamid’in, imaj düzeyinde, onun iktidarında yaşamış Osmanlı aydınlarının kâh bilinçlerinde, kâh bilinçaltlarında mutlak iktidar sahibi bir “Baba” otoritesini temsil etmekte olduğudur. Kendisine en hafifinden “Müstebid” diyenlerin bile Jön Türk–İttihad ve Terakki istibdadını yaşadıktan ve imparatorluğun 7–8 yıl içinde nasıl darmadağın olduğunu gördükten sonra kafalarındaki kudretli “Baba” imajının nasıl yeniden fışkırdığını en iyi gösterecek metin, sanırım Rıza Tevfik’in “Sultan Hamid’in Rûhaniyetinden İstimdat” adlı şiiridir. İki kıtası bile Rıza Tevfik’in şahsında dönemin aydınının bilinçaltında Abdülhamid’in teşkil ettiği “Baba” figürünün nasıl köklü bir yer edinmiş olduğunu göstermeye yetecektir:

Nerdesin, şevketli Sultan Hamid Han / Feryâdım varır mı bârigâhına? / Ölüm uykusundan bir lahza uyan, / Şu nankör milletin bak günahına! / Tarihler ismini andığı zaman, / Sana hak verecek hey koca Sultan; / Bizdik utanmadan iftira atan, / Asrın en siyasî padişahına!

Çürük ipliğe hülya dizdiğini neden sonra anlayan bir nesil için Abdülhamid’in bilinçaltındaki sarsılmaz ve mutlak yeri bir türlü doldurulamamıştır. 1918’e gelindiğinde ise artık vatan işgale uğramış, Mütareke yılları ise Türk aydınının bilinçaltındaki “Baba” figürünü iyiden iyiye aşındırmış ve Ana’ya, yani toprağa, yani vatana ve vatanın, o Baba’nın terekesinden çıkan mirasına dönmek zorunda hissetmiştir kendisini.

Nitekim Mütareke döneminde yazılanlara bakarsanız, Anadolu ve İstanbul’un “Baba”dan kalma mimari eserlerinin nasıl yeniden bir kimlik verici öge olarak adeta müştereken ve birdenbire hatırlandığına şahit olursunuz. Hamdullah Suphi’yi Süleymaniye Camii’ne, Nazım Hikmet’i Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’ne koşturan ve bu camilerin ruhlarıyla dertleştiren, Tanpınar’ın deyişiyle Osmanlı’dan kalma her taşın değerini idrak etmelerine yol açan bir yetimlik psikolojisidir bu. Öksüzlük ise kapıdadır. Aslında Anadoluculuk akımının ortaya çıkışını hazırlayan sosyal ve psikolojik zemin bu şekilde oluşmuştur.

Anadoluculuk, Hilafet ve Devlet’i temsil eden Baba’nın yerine Vatanı ikame etme gayreti olarak değerlendirilmelidir. Cumhuriyet’in ilk nesil aydınları, giden ve gelip gelmeyeceği bilinmeyen bir Baba’yı umutsuzca beklerken Ana’nın kucağında teselli aradılar. Onu bulup bulamadıkları konusunda ise rivayetler muhteliftir.


zaman/08.01.2002



----------Eklendi @ 20:50:31 ---------- Yazıldı @ 20:42:52 ----------

Hocam kanaatimce Osmanlı'nın çöküşü yeni Türkiye Cumhıriyeti'nin filizlenmesinde muhakkak kaçınılmaz bir rol oynamıştır ve bu rol istisnasız yerli yerince '' Kendi etti kendi buldu '' deyişiyle birebir örtüşmektedir.Çünkü biz otobüsünü çoktan kaçırmış bir millettik.Ya durağı değişecektik ya güzergahı...


belki haklısınızdır sevgili kalender,
ne ki, osmanlının batışı uzun hikayedir. "kendi etti, kendi buldu" ile izah edilemiyecek kadar büyük bir hikaye!
emperyal güçlerin bu yıkımı uzun asırlar boyunca ilmek örer gibi bir sabır ve gayretle tasarladıklarını, keza bunda da ilanihaye muvaffak olduklarını esefle müşahade etmek mümkündür abim.
 
  • Beğen
Tepkiler: Mehmet
' KalendeR '

' KalendeR '

Üye
Dış kuvvetlerin elbetteki ezeli planları asıl sebeptir bunlara fakat oynanılan oyunların farkına varamamak,zevke ve sefaya dadanıp sürekli şanlı tarihimize sığınarak garbın ilmini takip etmeyip lale devirlerinde rüyalarda yaşamak ve nitekim yine çöküşün son safhasında manda ve himayeye boyun eğip İngilizleri bir kurtarıcı olarak görüp milli direnişten uzak olup; dini hunharca kullanıp mücadele edecek olanları vatan hainliğiyle suçlamak da '' Kendi kendini bitirmek '' değil midir hocam.
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
sevgili kalender,
sana bu konuda büyük islâm sosyoloğu ve mütefekkiri ibn-i Haldun'un "Mukaddime"sinden cevap vermeye çalışacağım abim.
İbn-i Haldun kurulu bir medeniyeti canlı bir organizmaya benzetir ve ömrünün takriben 120 yıl sürebileceğini belirtir... akabinde de,
"nedensellikle ilgili olarak nedenler üzerindeki araştırılmaların fazla ileri götürülmemeleri gerektiğini, çünkü nedenlerin eserleri üzerine olan etkilerinin çoğunlukla bilinmediğini söyler. nedenler ve nedensellik hakkındaki bilgimizin kaynağının alışkanlıklarımız olduğunu, onların ise bize görünen dünyada olaylar arasında birtakım bağlantıların (iktiran) olduğunu gösterdiğini, ancak bu etkinin doğasının ve hakikatinin ne olduğunu göstermediğini, bundan dolayı nedenselliğin hakikatini ve özünü bilemeyeceğimizi belirtir".

bu cümleden olarak osmanlı medeniyeti 600 küsur yıllık ömrüyle sosyolojik kalıpların çok ötelerinde büyük bir direnim ve başarıyla ayakta kalmış ve ilanihaye mukadderatına teslimiyet göstermiş diyebiliriz. ilmi, irfanı ve teknolojisi yüksek seviyelerde medeniyetler dahi onun yarısı kadar yaşama şansı bulamamışken -yine tekraren ifade edeyim abim- "etti buldu" telakkisi biraz haksızlık olabilir diye düşünmekteyim.
 
' KalendeR '

' KalendeR '

Üye
Etti - Buldu nedenselliğine sıkı sıkı bağlanıp bir görüşte bulunmadım hocam.Bunu söylememdeki asıl gaye - aslında tartıstıgımız konununda uzağındadır bu -
sürekli eskilerin şahaneyitene sığınıp bununla övünüyoruz.Sözüm meclisten dışarıdır.Bu durumdan ilham alıp geçmişimizdeki başarıların tekrarı için yine geçmişe basıp ileriye sıçramak elbetteki temennimizdir.Fakat hala görmekteyim ki biz şanlı tarihimizle övünüp ona sığınırken -çöküşümüzün bile ihtişamına bakıp yalnızca cesaretlenmekle kalıp, batı medeniyetleri gibi büyük girişimlerde bulunmamaktayız.Yine Osmanlının gerileme ve çöküş dönemleriyle de bu durumu ilişkilendirmemiz mümkünse de yine nihayetinde etti buldu demesek de müstehaktır desek uygun olmaz mıdır hocam
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Matbaanın mucidi Gutenberg miydi?

Şu matbaanın icadı konusuna bizim kadar takmış başka bir memleket var mıdır? Matbaa, ileri, gelişmiş Avrupa medeniyetinin sembollerinden biri sayılırken, bizim bu icadı 270 yıl gibi oldukça uzun sayılabilecek bir süre sonra kullanmaya başlamış olmamızı, “geri kalmışlığımızın” baş sorumlusu ilan eden değerli fikir mahsullerine adım başı rastlıyoruz.


Türkiye’ye matbaanın geç gelişinin ne din adamları, ne de devlet adamları eliyle engellendiğini; bunun çok daha karmaşık ve toplum yapımızda mündemiç sebeplerinin bulunduğunu; bugün bile Türk halkının okuma–yazma oranındaki düşüklüğün zaten matbaanın neden ülkemize geç geldiğini yeterince açıkladığını yazmıştım bir seferinde. Bugün ise matbaanın mucidi hakkında bazı ilginç ayrıntılara eğileceğim. Bilgide küreselleşmenin başlatıcısı kabul edilen Johann Gutenberg, aydınlattığı yüzyılların aksine, hayatı ve buluşu hakkında pek de berrak bilgilere sahip olmadığımız biridir.

Almanya’nın Mainz Başpiskoposluk bölgesinde yaşayan bir ailede dünyaya geldiği bilinen Gutenberg’in hayatının sadece bazı sahneleri hakkında bilgimiz vardır. Asıl mesleği, kuyumculuk veya mücevher–tıraşlıktır. Sonraları gittiği Strazburg’da bir basımevine ortak olmuştur.

Gutenberg, basımevinde çalışmaya başladığı zaman basım işlerinin yavaş ilerleyen ve aşırı emek isteyen bir iş olduğunu gördü. O zamanki baskı tekniğine göre, her yeni sayfa için yeni kalıp oluşturmak gerekiyordu. Ağaç kalıplara oyulan bu sayfaların işi bitince atılıyor, bu defa yeni sayfa için yeni bir kalıp hazırlamaya geçiliyordu. Gutenberg, ilk defa olarak alfabenin her harfi için ayrı metal kalıplar hazırlamanın yollarını araştırmaya başladı.


Ne var ki, üstesinden gelinmesi gereken bazı engeller de yok değildi. Mesela, düşük ısılarda eriyebilecek bir alaşım bulmak gerekliydi, ta ki harf kalıplarına kolayca dökülebilsin. Ayrıca, mürekkep de o şekilde olmalıydı ki, metalden kâğıda kolayca basılabilsin. Kâğıt üzerine bu izleri geçirebilmek için hangi gücü kullanmalıydı? Gutenberg’in aklına, üzüm ezmekte kullanılan bir presi matbaacılığa uyarlama fikri geldi.

Fakat bunları gerçekleştirecek sermayeden yoksundu ve bu buluşuna yatırım yapacak birisini bulması gerekiyordu. Mainz’a geri dönen Gutenberg, 1448’de, kuyumcu ve avukat Johann Fust’u buldu. Onu ikna etmek için önce bu problemleri halletmeyi başardı. Fakat daha ilk kitaplarını basar basmaz Gutenberg ile Fust’un arasının açıldığını görüyoruz. Fust, mahkeme açtığı davayı kazanmış, Gutenberg’in yaptığı ve kendisinin paralarını ödediği alet edevata el koymuş ve önce kendisi, ardından da damadı ile birlikte matbaayı işletmeye devam etmiştir. Şimdi burada işler çatallaşıyor. Matbaayı gerçekte kuran kişi kim? Gutenberg mi; yoksa Fust mu?

Fust diyenler, ‘Sermayedarın bu işe aklı yatmasaydı Gutenberg büyük buluşunu nasıl gerçekleştirebilirdi?’ sorusunu soruyorlar haklı olarak. Gutenberg cephesi ise Fust’u paragöz olmakla suçluyor ve adını Goethe’nin ünlü eserinin kötü kahramanı olan Faust’a çevirerek söylüyorlar. İşin aslına bakılırsa, sonraki matbaacılık serüvenleri açısından bakıldığında Fust’un daha başarılı olduğu ortada. Damadı ile birlikte bastığı “Mezmurlar” (1457), basımcının ve yayımcının, basım tarihi ve yerinin yazılı olduğu ilk kitap olarak sunulmuştur piyasaya.


Üstelik Gutenberg, Fust’un sağladığı imkânlarla bastığı Latince İncil’den sonra bir daha doğru dürüst kitap çıkartamamış, İstanbul’un fethinin ardından bastığı ve Avrupa’yı Osmanlı tehlikesine karşı uyaran “Türk Takvimi” (1454), bazı Endülijans mektupları (hani şu Hıristiyanlara cennette tapu satan belgeler) ve bazı dilbilgisi kitapları dışında pek fazla bir varlık gösterememiş, zaten hayatının son yıllarında görme melekesini kaybederek sefalete düşmüş ve son yıllarında bir başpiskoposun himmetiyle karnını doyurabilmiştir.

Gutenberg efsanesi de yeniden sorgulanmayı bekliyor.


28.05.2002

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Bizans'ın Müslüman yüzleri

Ben doğmadan tam bin yıl önceydi. Bizans, 135 yıldır Müslümanların elinde bulunan Girit adasını ele geçirmek için son defa hücum ediyordu. Lakin Abbasiler, Akdeniz'de kurdukları alternatif şehir ağının merkezindeki bu adayı kolay teslim etmeyeceklerdi.

Adayı savunanların büyük bir kısmı, Halife Me’mun tarafından Girit’in fethedildiği yıl olan 826’da bir isyanı bastırmak amacıyla Endülüs’ten gemilerle getirilip adaya yerleştirilen Araplardan oluşuyordu.Bizans, uzun mücadeleler sonunda fethetmişti Girit’i. Takvimler 961’i gösteriyordu. Adayı kahramanca savunan ünlü Arap komutanı Kurtubalı (Cordobalı) Emir Abdülaziz esir alınmış, çoluk çocuğuyla birlikte II. Romanus’un hüküm sürdüğü İstanbul’a götürülüyordu. Girit’in fethi, bir zafer şenliğini hak edecek kadar önemliydi Bizans için.

İstanbul, yeni gelen Kurtubalı komutanı, ilk defa o zafer şenliğinde gördü. Elleri zincirliydi ama upuzun beyaz elbisesi Bizans’ta rastlanmayan türden, epeyce gösterişli bir şeydi. Yol boyunca toplanmış olan kalabalık, yalnız bu elleri zincirli mağrur komutanı değil, arkasından yürüyen hanımlarını ve çocuklarını da meraklı gözlerle izliyordu. Kara yağız bir delikanlı olan en büyük oğlu da ardı sıra geliyordu. Hal ve tavırlarının zarafeti seyircilerin dikkatini üzerinde topluyor, zafer geçidinin en görkemli tablosunu çiziyorlardı Konstantinopolis’in asırlık yollarına.

Rivayete göre İmparator bu değerli esire iltifat etmiş ve kendisine kötü davranılmamasını istemişti. Nitekim törenden sonra serbest bırakılan Emir Abdülaziz, Başkentin civarında bir arazi satın almış ve son günlerini burada huzur içerisinde geçirmişti. Evi, o sıralarda İstanbul’da var olduğunu bildiğimiz Arap tüccar kolonisinden dostlarıyla dolup taşıyordu. İnancına da karışılmamış, bir Müslüman olarak Ortodoksluğun merkezi Bizans’ın göbeğinde rahatsız edilmeden yaşamasına imkân tanınmıştı. 1899 tarihli “Bizans İstanbul’u” (Byzantine Constantinople) adlı kitabında bu bilgileri aktaran A. Van Millingen, Emir Abdülaziz için, eğer atalarının dininden çıkıp Hıristiyanlığa dönmüş olsaydı, rahatlıkla şehrin senatörlerinden biri olabilirdi, demektedir.

Emir Abdülaziz’in büyük oğlu ise Hıristiyan olmuş ve ismini Anemas olarak değiştirmişti. Senatörlüğe lâyık bir babanın soylu oğlu sıfatıyla İmparatorluk ordusuna rahatlıkla girmiş ve kısa zamanda yükselmeyi bilmişti. Zamanın Bizans İmparatorunun henüz Hıristiyan olmamış pagan Rus kuvvetlerini durdurmak için Silistre’ye gönderdiği ordunun ön saflarında Anemas da vardı. Nitekim 972 yılında yapılan bu savaşta cesaretiyle sivrilmiş ve Rus saflarına kahramanca hücum ederek Kral’la burun buruna gelmişti. Manzara gerçekten etkileyicidir: Kurtubalı Abdülaziz beyin Hıristiyan olan oğlu, o zaman henüz putperest olup sonradan Ortodoksluğun en büyük hâmisi olacak olan Rusların Kralıyla karşı karşıyadır. Amansız bir mücadele sonunda Kral’ın bir kılıç darbesiyle yere yığılmıştı Anemas; “şehid” (martir) olmuştu. Ne var ki, savaş Bizanslıların zaferiyle sonuçlanacaktır.

Emir Abdülaziz’in Endülüs kökeninden getirdiği kahraman ve şehitliğe susamış ruhu, torunlarına da miras kalacaktı. Mihael Anemas ve üç erkek kardeşi, Aleksius Komnenos devrinde soylarının şecaatini devam ettirmişlerdi. Bu arada İmparatora karşı bir darbe düzenleme işine adları karışmıştı. Ancak darbe planları ortaya çıkartılınca hapse mahkûm edilmiş ve daha da kötüsü, gözlerine mil çekilmesine karar verilmişti.

Mihael, tıpkı yıllar önce dedesi gibi halkın meraklı bakışları arasında şehrin zafer takının bulunduğu bugünkü Bayezit ile Aksaray arasındaki Mese Caddesi’nden geçiyordu. Siyah gözleri şehirlerin bu ölümsüz kraliçesini bir daha göremeyecek miydi? Halk gözlerini kaybedeceği için üzülüyordu bu cesur delikanlıya. İmparatorun bilgili ve merhametli kızı Anna Komnena, sarayın balkonundan bakarken Anemas’ın elleri zincirli halini görünce gözyaşlarına boğulmuş, delikanlıya karşı hâlâ mahiyeti tam olarak bilinmeyen bir gönül bağından dolayı onu kurtarmak için annesine koşmuştu.

Zavallı Anemas’ın hali karşısında duygulanan Kraliçe de hemen saraya giderek kocasına ricada bulunmuş, sonunda hapis cezası baki kalmak şartıyla Anemas’ın gözlerine mil çekme cezasının kaldırıldığına dair imparatorun fermanını çıkartmayı başarmıştı. Ferman tam zamanında yetişmiştir. Mihael’in gözleri kurtulmuş ve bugünkü Ayvansaray civarındaki bir kuleye hapsedilmiştir. Kulenin içindeki zindan onun adıyla meşhur olmuş ve bu Kurtubalı Arabın torunu, Bizans’ın başkentine ismini silinmez bir hatıra olarak emanet bırakmıştır. Daha sonra bu hapishane Anemas Zindanı diye meşhur olacak ve asırlar boyu Konstantinopolis’in soylu mahkûmlarını ağırlayacaktır.

Şehirler böyledir işte! Bir hayattan veya mekândan yola çıkarsınız, bunların soğan zarları gibi iç içe örülü hikâyeleri, sizi çağların bu yerlerde nicedir birikmiş olan ve günün birinde kapağının açılmasını bekleyen uğultusuyla karşı karşıya getirir. Kurtuba’dan başlayan bir macera, kıtalar üzerinde bir şarapnel gibi parçalanarak Girit’e, İstanbul’a, Kiev’e sıçrayabilir. Değdiği her mekânda en azından bir çizik olsun bırakarak tarihin karanlık dehlizlerine doğru sırlı yolculuğuna devam eder.

Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu’ndaki müthiş sezgisi, şehrin mimarisinin anlamlı bir yazı gibi okunabileceğini varsayıyordu. Oysa sadece mimari sergisi değil, eski sâkinlerin hayat maceralarının sergilendiği büyük bir “heykeller galerisi” olarak da okunmayı beklemekte değil midir şehirler?

19.04.2003


 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Bir İngiliz generalini esir aldık!


Savaş teknolojinin güdümüne girerse...
Ölü sayısının artmasından endişe ediliyormuş. Tabii bir günde BİN Iraklıyı öldürdüklerini gururla anlatan Amerikalı komutanın sözlerinden de anlaşılacağı gibi endişe ettikleri, kendi ölüleri. Çölde esir düşen oğlu için “Oğlum şimdi üşüyordur” diye gözyaşı döken Amerikalı annenin dramını anlıyoruz ama kafası yumurta gibi ikiye ayrılmış çocuğun annesinin gözyaşları tarihin hangi mülevves yüzüne akıyor acaba? diye de sormadan edemiyoruz.

“Üçüncü Dalga” adlı kitabıyla gündeme gelen Alvin Toffler, Heidi Toffler ile birlikte yazdıkları “Savaş ve Anti–Savaş” adlı kitapta vaktiyle Vietnam’da savaşmış bir Amerikalı komutanla görüşmelerini anlatır. Don Morelli, Amerikan ordusunun en büyük probleminin teknoloji saplantısı olduğunu söyler bu konuşmada. Artık, der, strateji teknolojiyi yönetmiyor Amerikan ordusunda, teknoloji stratejiyi güdümlüyor. Amerika hâlâ teknolojiye bağımlı bir askeri yapılanma içinde. ‘Strateji yolda düzülür’ mantığıyla hareket ettikleri, ilk 3 gün içerisinde ortaya çıktı zaten.


Strateji, insan demek; akıl, kalp ve duygu sahibi insanın düşüncesi demek bir yerde. Teknoloji, bu savaşta, bütün bunları bir kara delik gibi emiyor ve ortaya, ağırlıklı olarak sivillerin öldürüldükleri bir “kıtâl” çıkıyor. İnsansız silahların, insanlığın göreceği en insanlık dışı savaşlara gebe olduğu açık.


Bir de bizim cepheye bakalım


Savaşın sesleri ve kum fırtınası, Bağdat semalarında petrol dumanlarıyla karışarak Turner’ın tablolarına misilleme yapar da, medyamız tarihe geçecek tablolar yapma fırsatını kaçırır mı? Beyaz bayraklarıyla teslim olurken vurulan iki Iraklı asker resminin altına utanıp sıkılmadan, “Teslim olmaya fırsat bulamadılar” diye yazmaktan tutun da “meşhur” popüler tarihçimiz Murat Bardakçı’nın, “Zaten Arapların dedeleri de İngilizleri çiçekle karşılamışlardı” tarzı bir yorumla hem tarihi, hem de bugünü çarpıtmasına varıncaya kadar yüzlerce utanç levhası kol geziyor medyamızda.


Aslında 1914’ün şartlarını düşünürseniz İngilizlere böyle bir “hoş geldin” faslı, hiç inandırıcı değil. Bazı işbirlikçiler olmuştur; kuşkusuz her yerde olabilir. Kurtuluş Savaşı’nda olmadı mı sanki? Araplara “giydirmek” için çırpınanlar bu tür kurguları bize “olgu” imiş gibi sunabiliyorlar. Demek ki, gazeteciliği ve bu sözde tarihçiliği senaryoculuktan ayıran sınır iyice belirsizleşiyor.

Oysa 1914’ü yaşayanlar böyle demiyorlar. Fav yarımadasını savunanlardan Uceymi Paşa’nın bedevilerine kadar Irak halkının emperyalizme direnişleri ne çabuk unutuldu?

Uceymi Paşa’nın Arap desteği!


Uceymi Paşa, aşiret kuvvetleriyle İngilizlere kök söktürmüş bir çöl kahramanı. Kasım 1914’te, Fav yarımadasının düşüşünün ardından Adil Bey komutasındaki güney birliğimizi, kuzeye doğru çekilmesi sırasında, Amerikan ve İngiliz tanklarının bile tökezlediği kuş uçmaz kervan geçmez yollardan geçirerek kurtaran Uceymi Paşa, yolda Türk askerlerine tecavüz etmeye kalkan bedevileri sert bir şekilde cezalandırmasıyla da ünlenmişti. Basra önlerinde yapılan Şuaybe muharebesinde düşman süvarilerinin kuşatma tehlikesi altındaki birliklerimize uzanan yardım eli de yine Uceymi Paşa’nınkiydi. Bir görgü şahidine kulak verelim:


“Uceymi Paşa o gün de birkaç yüz atlının başında olduğu halde yıldırım süratiyle düşman ateşi altında sağ cenahtan sol cenaha koşmuş gelmişti. Onun emsali nadir görülen bu cüretkârâne hücumu, kıtalarımızın bir kısmını ve sağ cenah karargâhını muhakkak bir tehlikeden kurtarmıştı.”


Osmanlı ordusuyla birlikte Basra kapılarından Urfa’ya kadar İngilizlerle vuruşa vuruşa çekilen bu çöl şeyhi, Milli Mücadele günlerinde güney sınırlarımızda önemli hizmetlerde bulunmuş, Cumhuriyet kurulduktan sonra ise Urfa’ya yerleşerek tarımla meşgul olmuş ve İngilizlere bıraktığı çöllerine dönmeyi asla düşünmemiştir. İngiliz emperyalizmi altında yaşamaktansa Urfa’daki tarlasından sevgili çöllerine hasret ve melâl dolu bakışlar yöneltmeyi tercih etmiştir.


Ya Kutu’l-Ammare unutulur mu?


Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun Irak ordusu komutanı General Townshend, Selman–ı Pak’ta Osmanlı kuvvetleri önünde 4500 ölü verdikten sonra bozgun halinde Kutu’l–Ammare’ye çekilir. Burada Halil Paşa komutasındaki Türk kuvvetleri tarafından kuşatılır İngilizler. Kuşatma adım adım daraltılırken Townshend’e yardım edecek büyük bir İngiliz birliğinin yola çıktığı haberi gelir. Tarih yazmanın tam zamanıdır.


Enver Paşa’nın amcası olan Halil Paşa, 5 ay süreyle koca İngiliz ordusunu erittikten sonra teslim olması için haber gönderir generale. Kendisiyle şahsen görüşmek isteyen Townshend, görüşmede, titreyen sesi ve kırılan gururuyla Halil Paşa’ya “Yeter ki ordumu esir etmeyin ve askerlerimle birlikte Hindistan’a gitmeme izin verin. Ben de silahlarımı size teslim edeyim; istediğiniz bir banka aracılığıyla tam 1 milyon sterlin ödemeye hazırım!”


Halil Paşa, kendi deyişiyle, gülüp geçmiştir bu “ucuz” teklife: “Bizim topa tüfeğe ihtiyacımız yok generalim. Teklif ettiğiniz parayı ise derhal reddedeceğimi tahmin etmeliydiniz!” General, paranın az geldiğini zannederek teklifini 2 milyon sterline çıkartır. Cevap, aynıdır. Çaresiz kalan Townshend, elindeki bütün silahları bir gece içinde tahrip ettirir ve ertesi günü Türk kuvvetlerine teslim olur. Kendisiyle birlikte tam 5 general, artık Türklerin esiri değil, misafiridir!


Bağdat yalnız evliyaları ve halifeleriyle değil, Uceymi Paşa, Halil Paşa gibi gizli kahramanlarıyla da nice ruh yüceliğinin izlerini saklamaktadır bağrında. Bu yüzdendir ki, Moğollar gelir geçer ama Bağdat hep bizimdir!
29.03.2003
 

Benzer Konular

Tuna-TR
Cevap
0
Görüntüleme
475
Tuna-TR
marist
Cevap
9
Görüntüleme
711
marist
HeiLmasTer®
Cevap
0
Görüntüleme
886
HeiLmasTer®


Üst Alt