Şok edici tarih yazıları/Mustafa Armağan

Sponsorlu Bağlantılar

|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Leibniz: Padişah'a karşı Çar






Bu Leibniz muhabbeti de nereden mi çıktı? Birkaç ay önce şöyle bir dokunup geçmiştim ona; o kadar çok kişiden "Biz hazreti böyle bilmezdik" tepkisi aldım ki, biraz daha gayret edeyim de, Leibniz nam feylesofun karanlık kuytularına birkaç pare gün ışığı daha düşüreyim dedim ister istemez.

Önce eski bilgilerimizi bir tazelemeye ne dersiniz?Leibniz, Descartes sonrası felsefenin en önemli birkaç isminden birisi. Hatta mümkün olan dünyaların en iyisinde yaşamakta olduğumuza dair iyimser görüşü, "Candide" adlı eserinde Voltaire'in hiciv oklarına maruz kalacaktır.

İşte felsefe tarihlerindeki o soyut Leibniz, gerçekte hükümdarlara danışmanlık yaparak geçimini sağlayan biriydi. Alman hükümdar ailesi Welfenlerin hizmetinde bir ömür geçirmiştir. Siyasî ve hukukî meselelerde danışmanlıktan öte raporlar da yazan Leibniz, 1672'de hızını alamayıp Fransa Kralı 14. Louis'ye de bir rapor sunmuştur. Latince kaleme aldığı raporda Kral'a Mısır'ı almak için fırsat bu fırsat demektedir.

Çünkü Leibniz'e göre Osmanlı İmparatorluğu dağılma dönemindedir ve bünyesindeki halklar "bir kurtarıcı güç"ün gelip kendilerini azat etmesini beklemektedirler. (Ne tesadüf: Amerikalılar da Saddam'ın elindeki 'Irak halkları' için aynı şeyi düşünmemişler miydi?) Leibniz şu sözlerle kabartıyordu Kral'ın iştahını:

"Mısır savaşından beklenen başarı kazanılırsa, bu başarının, savaşın galibine denizlerdeki egemenliği, doğu ile ticaret yollarına hakimiyeti, Hıristiyanların başkomutanlığını, Türk imparatorluğunun yıkımını (bu başarının tek sahibi Fransa olacaktır) Hıristiyan dünyasıyla ilgili işlerin idaresini, 'Doğu İmparatoru' unvanını ve bunun şerefini ve 'evrenin hakemi' olmanın getireceği paha biçilmez şanı sağlayacağı muhakkaktır."

Bu satırlar, onun filozofluğuna yakışıyor mu? Buna siz karar verin ama Leibniz'in bu raporunda bile samimi olmadığını iddia edenler var. Buna göre hazret, aslında Fransızların dikkatini Almanya'dan uzaklaştırmak için böyle bir hileye başvurmuştur. ("Evrenin hakemi" olmak kimin ağzını sulandırmaz ki?) Allah'tan, 14. Louis bu oyuna gelip de Osmanlılarla arasını bozmaya kalkmamıştır. Lakin Leibniz'in Mısır'ı işgal projesi, tam 126 yıl sonra Napolyon eliyle yürürlüğe konulacaktır.

İşte Aydınlanma Çağı'nın filozoflarından biri. Doğrusu Aydınlanma Çağı'nda adam gibi "aydınlanmış" birisini aramayın boşuna. Zira bulamazsınız. Bir olgudan ziyade efsanedir çünkü bize anlatılan Aydınlanma.

En katı Aydınlanmacı görünenlerin bile ne marifetleri olduğunu ben değil, 10 ciltlik İngilizce Felsefe Ansiklopedisi'ne yazdığı maddede ünlü fikir tarihçisi Crane Brinton söylüyor.

18. yüzyıl Paris'inde halk, iyileştirici gücüne inandıkları için bir rahibin mezarına akın akın gitmektedir. Hayır, yaralarının üzerine pansuman yapmak için değil, düpedüz yemek için! Bu bâtıl inancın önüne geçmek isteyen Kral ise hızla bir başka bâtıl inanca sarılacaktır: Mezarın etrafı demir parmaklıklarla kapatılır ve üzerine de bir levha asılır. Levhada şunlar yazılıdır: "Kral'ın emriyle Tanrı bu yerde mucize gösterilmesini yasaklamıştır."

Türkiye'de Aydınlanma hakkında ahkâm kesen propagandistlerden siz hiç böyle bir Aydınlanma manzarası işittiniz mi?

Leibniz, kafasındaki ideal toplum görüşünü uygulayacak birilerini aramaktadır ısrarla. Tam bu sırada Rus Çarı Büyük Petro'yu keşfeder. Rus İmparatorluğu'nu kendi fikirleri için muazzam bir laboratuvar olarak gören Leibniz, sonunda Petro'nun danışmanı olmayı başarır ve ona, reform projesinde ilk işinin mektepler açmak olduğunu söyler. Ona, Osmanlıların müşfik kucağına sığınmış olan Demirbaş Şarl'ın yokluğunda bile İsveç'teki işlerin tıkır tıkır yürüdüğünü, bunun da o yıllarda Avrupa'da şöhret bulmuş İsveç okulları sayesinde başarıldığını yazar.

Zaten İsveç'le görülecek hesabı olan Çar'ın aklı bu işe yatar ve yeni başkenti St. Petersburg'da birbiri ardına okullar açar. Leibniz'in Bilimler Akademisi teklifi de Petro'nun hoşuna gider ve Akademi'yi kurmaya girişir. Bu arada Leibniz, Çar'dan beklediği 500 dükalık maaşını tahsil edemeden ölür (1716) ama Fransızlar daha garip bir şey yaparak Petro'yu o anlı şanlı Fransız Akademisi üyeliğine tayin ederler! Tabiatıyla Petro da çok hoşnut olur bundan ve saygıdeğer Akademi'ye bir teşekkür mektubuyla birlikte Hazar Denizi'nin yeni yaptırdığı haritasını gönderir.

Şimdi sıkı durun: Yıllar önce, Çar'ın can düşmanı olan Demirbaş Şarl, Petro'ya karşı Narva Savaşı'nı kazanmıştır. Zafer haberi gelir gelmez kaleme kâğıda sarılan filozofumuz, Şarl'a, Moskova'yı ele geçireceği ve Petro'nun işini bitireceği günü sabırsızlıkla beklediğini yazmıştır.

Ah bu Aydınlanmacıların dayanılmaz muğlaklığı!

15.06.2003


 


|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Bir dünya gücü olarak Osmanlılar

“Ordumuz, 1917’de trajik bir savaşın ardından terk ettiği topraklara şimdi barışı sağlamak için dönüyor. İçinde bulunduğumuz coğrafyada bu, kaçınılmaz tarihi bir görevdir… Bizim açımızdan 1917’de kapanan bir sayfa, başkaları tarafından yeniden açılıyor… Bu ordunun ne olduğunu, belki içimizdeki bazıları unutmuş olabilir. Ama emin olunuz ki, sınırın ötesindeki insanların hafızası bu konuda bizimkinden çok daha güçlüdür”
(Hürriyet, 8 Ekim 2003).

Ertuğrul Özkök, Irak topraklarına asker gönderilmesi tezkeresinin Meclis’ten geçmesi üzerine Yeni-Osmanlıcı üslubun dalgalanmasına bırakmış kendisini, Irak halkının Osmanlı/Türk askerî sürekliliğini “bazı” aydınlarımızdan daha iyi bildiğini hatırlatıyor.

Irak halkının bilip bilmediği konusunda bir fikrim yok ama en azından tarihçiler, özellikle dünyadaki Osmanlı tarihçileri tarihimize bizden daha komplekssiz, daha dürüstçe ve daha objektif bir şekilde yaklaşabiliyorlar tarihimize.


Örnek mi? Sık sık verdiğim pek çok ismin yanına bugünden itibaren
Palmira Brummett’i de kaydedin derim. Brummett, “Bir dünya gücü olarak Osmanlılar: Osmanlı deniz kuvvetleri hakkında bilmediklerimiz” başlıklı makalesinde (OM, 1, 2001) yaygın olan Osmanlı deniz gücünün hiçbir zaman bir dünya gücü haline gelemediği tezini çürütmeye girişiyor.

Soruyor: Bu imparatorluk doğu Akdeniz’i kontrolünde tuttu, Rodos’u fethetti, Venedik gibi asırların büyük bir deniz gücünü berhava etti, hatta Hint Okyanusu’na seferler başlattı ama Osmanlı bir dünya gücü değildi, öyle mi?


Dünya tarihçiliği Osmanlıların denizle ilgilenmesini arızî bir gelişme saymış ve İnebahtı yenilgisinden sonra bir daha Osmanlı yöneticilerinin denizle ilgilenmedikleri yazılıp çizilmiştir. Hatta Osmanlı askeri gücünün temelde bir kara gücü olduğu ve denizciliğe fazla yatırım yapılmadığı neredeyse bir dogma olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden de Osmanlıların Avrupalı “balina”ya karşı kendini savunan bir “fil” olduğu benzetmesi yapılmıştır.


Bu varsayımları şöyle sıralıyor yazar:
1. Osmanlı deniz gücü kısa ömürlüydü.
2. Osmanlı askerî gücü temelde bir kara gücüydü.
3. Osmanlı deniz gücü, tali önemdeydi.
4. Osmanlı deniz seferleri sadece cihad amaçlıydı.
5. Osmanlılar hiçbir zaman kendilerini hakiki bir deniz gücü haline getirecek teknolojileri uyarlayamadılar veya benimsemediler.

Brummett’e göre bunlar “defolu” kategorilerin eseridir ve gerçeklikten çok efsaneye hizmet ederler. Osmanlı deniz gücü hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında devede kulak kalır. Mesela Venedik’in deniz gücü hakkında bildiklerimiz ile Osmanlıların deniz gücü hakkındaki bilgilerimizi mukayese edecek halde bile değiliz. Arada o kadar azim bir bilgi farkı vardır.


Peki işin içerisinde bu kadar bilinmeyen boyut varken Osmanlıların bir dünya gücü olmadığını nasıl bu kadar rahatça ileri sürebiliyoruz? Oysa Osmanlıların Çin’e elçi gönderdiklerinden söz ediyor Brummett.
Kalküta halkının Portekizli sömürgecileri kovması için Osmanlı gemilerini nasıl özlemle beklediklerinden dem vuruyor. 1560-61’de Aden halkına, topraklarında depolanan onbinlerce tüfeğe sahip çıkmaları için para yardımı yapıldığını aktarıyor belgelerden.

Sonuçta pekala Osmanlıların bir deniz ve dünya gücü olduklarını ve bu gücün kara ordusuna zahire taşımaktan tutun da lojistik destek vermeye kadar pek çok alanda istihdam edildiğini söylüyor. Dahası, bir deniz gücünün sadece fetih amaçlı kurulamayacağını, aynı zamanda ticarî, kültürel, malî vb. çeşitli boyutlarla beraber ele alınması gerektiğini ekliyor.

Brummett daha pek çok şey söylüyor ama bu kadarı yeter. Asıl derdim başka:


Neden biz kendi tarihimize böyle “horgörü” ile bakmaya şartlanmışız? Neden ‘Biz adam olmayız’ teranesini ve yenilmiş bir medeniyetin çocukları olduğumuz dolmasını bu kadar kolay yutmuş görünüyoruz? Ve neden yenilmişlik psikozu bu kadar iliğimize kemiğimize işlemiş durumda?

Lafı şu başımızın belası olan “gerileme” söylemine getireceğim.
Okul kitaplarından itibaren çocuklara Kanuni’den beri sürekli gerileyen bir tarihin mensubu olduklarını öğretirsek, bugünkü dünyada başı dik dolaşma şansları olabilir mi? “Battık, bittik” edebiyatının zararlı sonuçlarını ve meydana getirdiği aşağılık kompleksinin ulaştığı marazî boyutları görmek için Süreyya-Tomaşova yarışını nasıl algıladığımıza veya Apo yakalandığında İtalyan marka buzdolaplarına nasıl davrandığımıza bakmak yeterli olacaktır.

Tarihimizi bir beceriksizlikler ve gülünçlükler sirki olarak sunmak yerine yenme-yenilme kıskacından kurtarıp kanlı canlı insanların, tıpkı bizim gibi yaşayan varlıkların macerası olarak anlatabilirsek hafızamız kendi gücümüz ve değerimiz konusunda daha donanımlı ve hazır olacaktır.

Özkök’ün yazısında dediği gibi,
sade Irak halkının değil, bizim de kendi gücümüze inanmamız ancak böylelikle mümkündür.

12.10.2003
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Osmanlı tarihinde maskeler ve yüzler



Zaman zaman tarihle ilgili sorular soruluyor. Bunlara tek tek cevap vermek yerine toplu bir değerlendirme yapmak istedim. Daha geniş bilgi almak isteyenler "Osmanlı: İnsanlığın Son Adası" adlı kitabıma (Ufuk Kitapları) başvurabilirler.

CELALİ İSYANLARI BİRER KONTRGERİLLA ORGANİZASYONU MUYDU?

Celali isyanlarının neden bu kadar uzun sürdüğü ve devletin bu isyanları bastırma konusunda neden tam bir kararlılık içine girmediği hep tartışılmıştır. Karen Barkey adlı araştırmacının "Eşkıyalar ve Devlet" adlı çalışması, konuya yeni bir boyut getirdi. Barkey'e göre Celali isyanları bizzat devlet tarafından organize ediliyor ve isyanlar devletin gerçekleştirmeye çalıştığı merkezî ve yerel kontrolün sağlanmasında kullanılıyordu. Bu çarpıcı iddianın sahibi Barkey, toplumdaki huzursuzluğu devletin Celali isyanlarını manipüle ederek başka alanlara aktardığını söylüyor. Nitekim Vezneciler'deki Kuyucu Murat Paşa türbesinde hem Celali isyanlarını bastırmakla görevli Kuyucu Murat Paşa, hem de ona karşı savaşan Abaza Mehmet Paşa yan yana yatarlar. Osmanlı mantığında isyanı çıkaran kişi ile onu bastıran kişinin resmî törenlerle bu kubbenin altına gömülmüş olması bir tesadüf değil.

CERVANTES VE OSMANLILAR

Cervantes, Osmanlıların eline 1575'te esir düşmüş ve 5 yıl kadar Cezayir'de kalmıştı. Esaret yıllarında Müslümanlığı ve Osmanlıları daha yakından tanıyan ve Müslüman entelektüellerle sıkı ilişkiler kuran Cervantes, Cezayir'de dost düşman pek çok kişinin hayranlığını kazanmıştı. Juan Goytisolo gibi çağdaş İspanyol yazarlar, şaheseri Don Kişot'un açık ve renkli dünyasını Osmanlılara borçlu olduğunu, bu esaret dönemi olmasaydı Don Kişot'un yazılamayacağını belirtirler. Yani Cervantes'in kaderi görünmez bağlarla Osmanlılara bağlıdır. Sol kolu İnebahtı'da Osmanlı cenahından atılan bir kurşunla çolak kalmıştır. Nihayet elleri ayakları zincirli vaziyette bir gemiyle İstanbul'a doğru yola çıkarılmak üzereyken İspanya'dan gönderilen 500 altın sayesinde özgürlüğüne kavuşmuştur.

MATBAA GELDİ DE NE OLDU?

Matbaanın ülkemize geç gelmesine din adamlarının veya sayıları 90 bini bulan hattatların sebep olduğu tekrarlanır durulur. Oysa o yıllarda nüfusunun 650 bin olduğunu bildiğimiz İstanbul'da yalnız hattatlıkla geçinen 90 bin kişinin (aileleriyle birlikte düşünürsek 450 bin kişinin) varlığı imkânsız. İstanbul'da sadece hattatlar mı yaşıyordu? Matbaanın geç gelmiş olmasının sebebi, bizim toplumun okumaya karşı merakının olmayışıdır. Nitekim ilk matbaamızın kurucusu İbrahim Müteferrika, sadece 17 kitap basabilmiş ve bu kitaplardan çoğunu satamamış, sonunda iflas noktasına gelmiş ve ölmeden üç yıl önce matbaayı kapatmak zorunda kalmıştı. Öldükten sonra da terekesinden basıp da satamadığı yüzlerce cilt kitap çıkmış olması bunu gösteriyor. Zannediyoruz ki, halk matbaa açıldığında kitap almak için kuyruğa girmişti. Müteferrika bütün parasını kitaplara yatırmış ama iflas etmişti. Çoğumuz bilmez, 1742 ile 1784 arasındaki 42 yıl yine matbaasız kalmıştık. Yani matbaa geldi, şakır şakır kitaplar basıldı, insanlar kitapları kapıştı, ilim irfan gelişti, kalkındık diye bir şey yok.

PATRONA HALİL BİR HALK KAHRAMANI MIYDI?

Hakkındaki efsaneleri bir yana bırakıp Destari Salih ve Abdi gibi çağdaşı tarihçilerin yazdıklarına bakılırsa, Patrona Halil çapulcu reisi veya baldırı çıplak eşkıyalardan değildi. Tam tersine isyan sonucunda tahta çıkarttığı I. Mahmud'un kendisine teklif ettiği binlerce altını ve yüksek makamları elinin tersiyle itmiş ve devletin parasında gözü olmadığını, kendisine verilen hediyeleri halka dağıttırarak göstermiş, gözü tok, o zaman İstanbul'da bulunan yabancı elçilerin bildirdiğine göre güzel konuşan, iri yarı, sözüne güvenilir, kimsenin parasında pulunda gözü olmayan biriydi. Nitekim isyan sırasında kargaşalıktan yararlanıp yağma yapmak isteyenleri herkesin gözü önünde cezalandırmış ve malları sahibine iade etmiş, 40 gün süren "Padişahlığı"nda İstanbul'un sokaklarında yalınayak yürümeye devam etmişti. Bugün devlet parası karşısında Patrona gibi asil davranışta bulunacak kaç kişi vardır acaba?

21.09.2003

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Halkın Valisi


Rahmetli Recep Yazıcıoğlu'nun fotoğraflarına bakıyorum da, gülerken bile acı sızıyor yüz çizgilerinden. Ve Edip Cansever'in mısraları gelip kuruluyor fotoğraflarının altına:


Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir.



Asırlık, hatta birkaç asırlık acılar dal dal sarkıyordu halkın göğsünden onun resmine doğru. Bu resimdeki yüzde tanıdık bir şeyler vardı. Epeyce eskilerden ama yine de tanıdık bir şeyler...

Yıl kaç mı? 1719 olmalı.

Musul'dan bir vali, adı Moralı Ali'dir, vergilerini henüz toplamıştır ki, tayini başka bir yere çıkmıştır. Şehri terk etmekteyken esnaf çevirir valinin etrafını. "Sen" derler, "çekip gideceksin ama yeni gelen vali de gelir gelmez bizden vergi toplamaya kalkacak. Topladığın vergileri iade et de iki defa vergi ödeyip belimiz bükülmesin."

Vali reddeder ahalinin bu arzusunu ve apar topar terk eder şehri.

Yeni vali şehre vardığında ayan, yani şehrin servet ü saman sahipleri çevirirler etrafını ve gereken vergiyi bir an önce toplamasını isterler. Sarı Mustafa ise adaletin saf şerbetini içmişlerdendir. Toplar ayanı ve onlara önce kuş eti ziyafeti çeker. Tabii karınları doymaz. Ardından içi pirinç doldurulmuş kuzu gelir önlerine. Bir güzel yumulurlar bu leziz taama. Tıka basa doyururlar karınlarını.


Artık sıra verilecek derse gelmiştir. Vali, onlara günün mana ve ehemmiyetini hikmet imbiklerinden damıtılmış şu sözlerle anlatır:

Esnaf ve zanaatkârdan toplayacağımız vergi, şu yediğiniz kuş eti gibidir, ne bizi doyurur, ne de esnafı memnun eder. Şu hassas durumda onlardan toplayacağımız her kuruş, bizim kursağımıza yetmediği gibi onlar için de tam bir yıkım olur. Ama aynı vergileri "kuş"lardan değil de doldurulmuş kuzuya benzeyen sizlerden, sadece üç kişiden toplamak daha kolay. Ne de olsa Kıyamet Günü'nde, üç bin kişiyle uğraşmaktansa üç kişiyle uğraşmak yeğdir.

Gözünü zanaatkârdan toplanacak paraya dikmiş olan zenginlerin nasıl bir şok geçirdiklerini tahmin edersiniz artık.

Washington Üniversitesi'nden Osmanlı tarihçisi Dina Rızk Khoury, bu olayı naklettikten sonra şunları ekler: Osmanlı sisteminin özü, halkın çıkarlarıyla devletin çıkarlarının bağdaştırılmasında yatmaktadır. Yani öyle bildiğimiz gibi, halkın bütün kaderi iki dudağı arasında olan zalim valiler kural değil, istisna idi. Hem de 19. yüzyılın üçte birine (1834) kadar yayıyor bu kanaatini araştırmacımız. Yani bizim gerileme dönemi diye tarihin çöplüğüne fırlattığımız yıllarda oluyor bunlar.

"Özünde erken modern dönemde Musul'daki devlet-toplum ilişkileri, uzlaşmaya dayanıyordu." Khoury'nin Musul örneğinden kalkarak çizdiği tablo, bizim devlet-merkezli tarihçiliğimizin yanılgılarını gösteren bir ayna adeta.


Bu aynaya yakalanan bir başka çarpıcı örnek, 1638'de Dördüncü Murad tarafından Safevilerden geri alınan Bağdat topraklarında çıkıyor karşımıza.

Gerek Naima'nın tarihine yansıyan ekonomi hakkındaki görüşleriyle, gerekse Bağdat Valiliği sırasında gösterdiği teşebbüs performansıyla sıradışı bir Osmanlı valisidir Derviş Mehmed Paşa.

Paşa, ilk işi olarak Bağdat'ta tarımsal üretimi artırmak için girişimlerde bulunmuş. Bedevi kabile şeyhlerini toplayıp onları boş durmakta olan toprakları tarıma açmaya ikna etmiş. Kuzey Irak'a adamlarını yollayıp sürülerle koyun aldırmış ve kendi açtırdığı dükkânlarda sattırmış. Ektirip biçtirdiği buğdaydan elde edilen unu işleyen fırınlar açtırmış.


Naima'ya göre onun 3 yıl süren valiliği sırasında herkes hayatından memnunmuş. Çünkü Vali, sayıları on bine varan adamlarını (Kapı Halkı) boş oturtacağına bu işlerde çalıştırmış, böylece onların şehir ekonomisine yük olmadan geçinmelerini temin etmiş. Hem koyunlarını satın aldığı şahıslar, hem de üzerine ufak bir kâr koyup uygun fiyata sattığı koyunları alanlar memnunmuş halinden. Ayrıca Hindistan ve İran'dan inci ve lüks kumaşlar ithal edip onları adamları vasıtasıyla imparatorluğun diğer bölgelerine pazarlarmış. Böylece "halk temel ihtiyaçlarını ucuza karşılayabildiğinden, tüccarlar kumaşı pazarlayıp kâr ettiklerinden, aşiretler koyunlarını satıp para alabildiklerinden, bedevi kabileler de tahıl üretiminden pay aldıklarından" hallerinden gayet memnunmuş
(Metin Kunt, Toplum ve Bilim, sayı: 2, Yaz 1977).


Rahmetli "halkın valisi" Yazıcıoğlu'nun yaptıklarını hatırlayınca, onun Sarı Mustafa ve Derviş Mehmed Paşa'nın soyundan geldiğini görüyor ve her şeye rağmen bu damarın kurumadığına seviniyorum. Bir örnek az gibi gelebilir size ama, bildiğiniz gibi "Az, çoktur".


14.09.2003
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Wagner'e opera binası yaptıran halife


7 Nisan 1869. İleride VII. Edward olarak İngiltere tacını giyecek olan Galler Prensi, görkemli atların çektiği parıltılı at arabalarından oluşan bir kortejle ilerlemektedir.


Arabanın iki yanına sıralanmış insanların yoğun tezahüratı, bandoların çaldığı İngiliz Milli Marşı’nın seslerine karışmaktadır. Nihayet kortej, muhteşem cephesinden süsler sarkan opera binasının kapılarından birinin önünde durur, üniformalı kıyafetiyle Prens Edward arabadan iner ve eşiyle birlikte salona girer. Salon tıklım tıklım doludur. Herkes İngiliz veliahtı ve zarif eşini görmek için can atmaktadır.

Aynı saatlerde opera binasının önüne daha muhteşem arabalar da bir bir yanaşmaktadır. Bu defa fesli, redingotlu üst düzey bazı bürokratların da aynı kırmızı halı üzerinden yürüyerek salona girdiklerini gören seyirciler, geceyi aydınlatan güneşin ışıklarını fark edince daha bir heyecanlanırlar. Bu defa opera binasını teşrif eden zat, Osmanlı Halifesi Abdülaziz’dir. Birazdan Meyerbeer’in “L’Africaine” adlı eseri sahnelenecektir.

Yanlış anlaşılmasın: Diplomatik çevrelerde günlerce konuşulan bu olay, Londra’da değil, İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde cereyan etmişti. Bugün yerinde yeller esen Naum Tiyatrosu’ndaki temsil ise Abdülaziz’in İstanbul’u ziyareti sırasında Prens Edward ve eşinin ziyareti şerefine düzenlenmiş kutlamalardan sadece biriydi.

Vals besteleyen halife
Abdülaziz, Tanzimat sonrası Osmanlı yüksek kültüründeki çatallanmanın bariz bir misaliydi. Mevlevi tarikatına intisaplıydı; ama resim yapmaktan geri kalmazdı. Yusuf Paşa’dan aldığı dersler sonunda neyzenlikte ciddi mesafeler kat etmişti; ama bu onun iyi bir lavta ve piyano icracısı olmasına engel teşkil etmemişti. Yetenekli bir “hafif müzik” bestecisiydi.

Abdülaziz’in Doğu ve Batı kültürlerine, özellikle musıkisine duyduğu derin alaka, sarayda pek çok yerli ve yabancı sanatkârı himaye etmesini semere vermiş, inişli çıkışlı geçen saltanatı, musıki tarihimizin “altın yılları” olarak selamlanmıştır. Abdülaziz, yukarıdaki sahnenin benzerini iki yıl önce Londra’da yaşarken, İngiliz kamuoyunu günlerce meşgul etmişti. Padişah, Kraliçe’nin şeref misafiri olarak Chrystal Palace’da opera seyretmiş, 1.600 kişilik İngiliz korosunun Türkçe olarak seslendirdiği, Luigi Arditi’nin özel olarak kendisi için bestelediği “kaside”yi gururla dinlemiş, özellikle eserdeki “Ey Padişah, Londra halkı sana ‘hoş geldin’ der” sözlerinin bu dev korodan yükselerek binanın duvarlarında yankılanması karşısında ister istemez göğsü kabarmıştı. İş burada da kalmamış, İngiliz alay bandoları, Londra sokaklarını günlerce Padişah’ın bestelediği marşlarla çınlatmıştı.

Dahası, Halife’nin bestelediği valsler ve polkaların notaları Avrupa ülkelerinde yayımlanmış ve askeri bandolar tarafından resmi törenlerde seslendirilmiştir. “La Gondole Barcarole” adlı bestesi, seyahati sırasında Londra’da icra edilmiş ve İngiliz basını, İslam Halifesi’nin Batı müziğine nüfuzu karşısında duyduğu hayreti günlerce beyan edip durmuştu.

Halife’den Wagner’e yardım
Dr. Emre Aracı’nın değerli yazısında Osmanlı tarihinin bilinmeyenlerine yeni bir sayfa daha ekleniyor (Andante, Aralık 03–Ocak 04). Alman besteci Richard Wagner, 1872’de, devasa boyutlarda bestelediği operalarını sahneleyecek yeni bir tiyatro binasının inşasına girişir. Bunun için de Avrupa aristokrasisinden yardım toplamayı planlar. Başvurmadığı kapı kalmadığı halde, bir türlü istediği desteği alamaz. Ümitli olmamakla beraber Osmanlı Sarayı’na da başvurur. Nerden bilsin ki padişah, Abdülaziz’dir ve Wagner’i gayet iyi tanımaktadır. Beklemediği bir şey olur ve yardım talebine İstanbul’dan derhal olumlu cevap gelir.

Wagner’in, Abdülaziz’in yapmış olduğu bağışlara karşılık gönderdiği imzalı şükran sertifikası Bayreuth’daki arşivde muhafaza edilmektedir. Bugünkü değeriyle 70 bin Euro tutan bu bağış Avrupalı pek çok aydın ve sanatkârın dikkat nazarlarını Padişah’ın ilginç şahsiyetine yöneltmiş, ünlü besteci Franz List, bir mektubunda Sultan’ın bu davranışının Avrupalı prenslere örnek teşkil etmesi gerektiğini belirtmek ihtiyacını duymuştur.

Nihayet 13 Ağustos 1876’da tiyatro binası tamamlanmış, sıra açılışa gelmiştir. Pek çok Avrupalı hanedan üyesi ve aristokratın katıldığı açılış gecesinde sadece bir koltuk boş kalmıştır. O koltukta oturması gereken kişi, Abdülaziz ne yazık ki hayatta değildir: 2,5 ay önce tahttan indirilmiş ve ardından, kapatıldığı odada ölü bulunmuştur. Ne var ki, aylar önce aldığı bilet, koltuğunun üzerinde onu bekliyor, gelmeyişi bile Halife’yi gecenin ilgi odaklarından biri kılmaya yetiyordu.

Dr. Aracı haklı olarak soruyor: ‘Bu bilgilerden habersiz kalmışsak, dahası, bu bilgiler karşısında şaşırıyorsak acaba istikbalimizi nasıl sağlam temeller üzerine inşa edebiliriz?’ Doğru söze ne denir?

Bunları öğrendikten sonra bir “parçalanma dönemi”nde Osmanlı halifesinin “Güneş Batmayan İmparatorluk”ta gururla çalınan bestelerini düşünün, bir de bugün nereye gitse İngilizce konuşmak için can atan yöneticilerimizi. Ardından da şapkamızı önümüze koyup düşünelim: Geçmişine bizim kadar haksızlık yığınağı yapan ikinci bir ülke var mıdır yeryüzünde?


25.01.2004

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
13 Kasım 1698 Cumartesi sabahı kuşluk vaktinde o zamanki Osmanlı-Avusturya sınırında bulunan Karlofça kasabası alışılmışın dışında bir hareketliliğe şahit oluyordu. O gün Habsburg, Polonya, Venedik ve Rus heyetlerinin karşısında Başdefterdar Rami Mehmed Efendi ve Divan-ı Hümayun tercümanı İskerletzade Aleksandr başkanlığındaki Osmanlı diplomatik heyeti görüşme masasına oturuyordu. Düşman kavi, dava çetin, meseleler yüklüydü. Sırtlarında tarihin kurşun yükü, karşılarında burnu havada Kutsal İttifak diplomatları, önlerinde işgal edilmiş Osmanlı topraklarının hazin haritası, 1 yıl önce uğranılan Zenta hezimetinin ivil ivil kanayan yaralarıyla koyun koyuna oturuyorlardı masalara.

“Masasına” demedim dikkat ederseniz, “masalarına” dedim, zira Karlofça’da 1 değil, tam 4 ayrı müzakere masası açılmıştı. II. Viyana kuşatmasına kadar yeniden dirileceğinden korktukları Osmanlı Devleti’ni, önce Orta Avrupa’dan sürüp atmak için işbirliğine gitmiş olan Kutsal İttifak güçleri “Büyük Türk” ile ayrı ayrı hesaplaşmayı tercih etmişti. Velhasıl, Osmanlı heyeti, nasıl ordusu 4 ayrı cephede savaşmışsa, masada da 4 ayrı hasımla güreşecekti. İşin ilginç tarafı, Karlofça’ya gidecek diplomatlarımız hele böylesi kapsamlı bir müzakere için tecrübesizdi. Buna rağmen antlaşma sonunda dost düşman gördü ki, heyettekiler, Osmanlı Devleti’nin çıkarlarına ve şerefine, kendi deyişleriyle “ırz ve nâmusuna” halel getirmeden bu karmaşık işin içinden sıyrılmayı bilmiş, ehil diplomatlar olduklarını ispatlamışlardır.

Hakkında bu kadar kolayca ahkâm kestiğimiz Karlofça Barışı üzerine Türkçede hâlâ bir tek kitap olmaması garip gelmiyor mu size de? Madem bu antlaşma Osmanlı’nın sonunun başlangıcıydı, en azından düştüğümüz yeri iyice tanımak için gayret sarf etmemiz gerekmez miydi? “Karlofça’dan itibaren…” nutukları çekmeye bayılırız da, bugün Karlofça’ya gidebilmek için kaç tane ülkeden vize almamız gerektiğini bilmeyiz. Ve yerini dahi bilmekten aciz olduğumuz o ırak memleketleri, beğenmediğimiz “geri kafalı adamlar”ın yüzyıllar boyu nasıl büyük bir ustalık ve dirayetle yönettiklerini anlamaya çalışacağımıza, beceriksizlikle suçlamaya kalkıyoruz; itiraf edelim ki bu, tembelliğimizi örtüyor, kolayımıza geliyor. 30 senedir bir avuçluk Kıbrıs meselesini çözemeyen bir ülkenin çocukları olarak Orta Avrupa’yı karış karış bilen Osmanlı heyetinin Kutsal İttifak diplomatlarına hangi coğrafya ve diplomasi derslerini verdiklerini görmek için bile olsa Karlofça’yı lif lif çözmemiz, sonra da şapkamızı önümüze koyup kesif düşünce bulutlarına dalmamız gerekiyor.

Karlofça’daki Osmanlı diplomasisi üzerine Princeton Üniversitesi’nde hazırlanan ve ne yazık ki hâlâ dilimize çevrilmemiş olan doktora tezi (1963), Osmanlı heyetinin masalara hangi halet–i ruhiye içinde oturduğunu ve müzakerelerin nasıl cereyan ettiğini bütün safhalarıyla anlatıyor. Ayrıca Rami Mehmed Paşa’nın tuttuğu günlük, kendi el yazısıyla kütüphanelerimizin raflarını sızlatıyor ama maalesef okuyan eden yok. Gelin görün ki “Karlofça’da Osmanlı’nın gerilediği tescil edildi” nutuklarıyla mangalda kül bırakmamayı iyi biliyoruz.

Baksanıza, sevgili Dışişleri Bakanlığı’mız bile internet sitesinde müzakere yeri olarak Karlofça’nın seçiminin Avusturya İmparatoru’nun tercihi olduğunu yüzü kızarmadan yazabiliyor. İnsaf yahu! Oysa sırf bu yer meselesi için bile kıyametleri koparan taraf Osmanlı heyeti değil miydi? Monşerlerimiz kusura bakmasın, Karlofça, Osmanlıların tercihi, hatta dayatmasıydı. Üstüne üstlük kendileriyle müzakerelere girecek heyetlerden “ehliyet, ruhsat” soran taraf da Osmanlı idi.
(Bilmiyorlarsa pirleri Rami Mehmed Paşa’nın kitabını okusunlar. Ama kitap Türkçe olduğu için okuyamazlar! Korkarım Fransızca veya İngilizce tercümesi çıkana kadar mevcut yalan yanlış bilgilerle idare etmeleri gerekecek!)

Biliyorum, belki bütün bilgileriniz alt üst oluyor ama artık tarihimize, yani kendimize karşı giriştiğimiz linç kampanyasından ya da Haçlı seferlerinden utanıp bir an önce hakikati öğrenmeye sıvanalım lütfen. Bu köşe, tek bir şey için, tarihimizin hakikat fedailiği için var çünkü.


Karlofça’n mı var, derdin var!

Kan ve sızı akıyor kütüphane raflarından okul sıralarına, Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesine, koca koca ansiklopedi ciltlerinin sayfalarına. Bir sabah uyandığında her şeyi kırmızı görmeye başlayan göz tansiyonu hastaları gibiyiz. Tarih bizim için hep kızıl renkte. Savaşları kazanırken de, kaybederken de.

Oysa insan sıcaklığı tütmeli değil mi tarih kitaplarından? Ilık bir süt gibi taravetinden rayihalar dökülmeli değil mi dimağımıza? Kalbimiz o tarihi yapan insanların kalbiyle aynı nabız vuruşlarına yakalanmalı değil mi ökseye yakalanmış saka kuşları gibi?

Yazmamak geliyor insanın içinden; duyarsızlığımızı gördükçe susmak ve kaynakları susturmak isteği kaplıyor içimi. ‘Bu tarih bize çok’, diyesim geliyor. ‘Nahif omuzlarımız bu sıkleti taşıyamayacağı için susmuş bütün kitaplar’, diyesim geliyor. Amaa…

Ama o sırada Rami Mehmed Paşa’nın perde arkasından sesini işitiyorum. Karlofça’da ancak bir araya gelince bizi masaya oturtabilen Kutsal Lig temsilcilerine karşı şu halis muhlis Osmanlı cümleleri onun ağzından saçılıyor önümdeki sayfalara:

“Avn–i Hakk ile Devlet–i Aliyye’nin kudretini siz de biliyorsunuz. Kuvvetimizi her geçen gün karada ve denizde artırıyoruz. İttifakınıza aldanmayın. Çünkü kendi kuvvetine güvenmek, iânetle [başkasının yardımıyla] kuvvetlenmekten daha mühimdir.”

Bu hikmetli ve yürekli sözlerin, güya yenik taraf olarak masaya oturan Osmanlı heyetinin reisinin ağzından çıktığına gelin de inanın. Ya kitaplarımız yalan söylüyor, ya da bu köşe.

“Kendi kuvvetine güvenmek…” Sahi, bu sözlerin manasını unutalı ne kadar oldu dersiniz? Kendimize güvenmek, her şeyden önce de herhangi bir devlet ve milletin değil, Osmanlı’nın varisi olduğumuzu hatırlamak neden bu kadar zorlaştırıldı dersiniz?

Kıbrıs’taki vaziyetten ve Washington–Telaviv patentli Büyük Ortadoğu’nun piyonlarından biri olmaya can atmamızdan belli değil mi?


Rami Mehmed Paşa kimdir?

1654’te Eyüp semtinde doğar. Günün birinde Cafer Efendi adında birisiyle karşılaşır ve Divan–ı Hümayun kalemine kâtip yamağı olarak girer. Şair Nabi’nin sohbet halkasına dahil olur ve onun vasıtasıyla Padişah’ın yakınlarından Musahip Mustafa Paşa’nın şahsî hizmetine geçer. 1686’daki ölümüne kadar gerek İstanbul’da, gerekse Mora ve Çanakkale’de Paşa’nın hizmetinde bulunur. Nabi ile birlikte geçirdiği uzun yıllar, kendisine yalnız dünyayı tanıma fırsatını değil, aynı zamanda Türkçe ifade kudretini, şiir zevkini ve üslupçuluğunu da kazandırır. Divan’ı vardır.
(Onu Hac yolculuğunda Nabi’nin yoldaşı olarak görüyoruz.)

Paşa’nın ölümünden sonra Divan–ı Hümayun’a dönen Rami Mehmed Efendi, kendisini Karlofça’ya uçuracak Reisülküttablık dairesine atanır. Burada bütün yazışmalar elinden geçtiği için devletin girdisini çıktısını tanır. 1694’te, 40 yaşındayken Reisülküttablığa atanır. 4 yıl sonra onu Karlofça’da görürüz. 1702’de Sadrazamlığa kadar yükselir. Müteşebbis bir devlet adamı olduğu anlaşılan Rami Mehmed Paşa’nın iktidarında, uzun zamandır unutulmuş olan bazı dokumacılık kollarını ihya etmeye, Fransa’dan çuha alımını engellemeye, yerli üretimin kalitesini artırmaya ve atalet kesbetmiş olan tersaneyi ayağa kaldırmaya dönük tedbirler aldığını biliyoruz.
(İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Osmanlı Tarihi”, c. IV/I, s. 20.)

22.02.2004

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Hürrem Sultan'ı nasıl bilirsiniz?



Hürrem Sultan'ı nasıl bilirsiniz? Yıllar önce sınıf arkadaşlarımdan biriyle İstanbul'daki Süleymaniye külliyesini gezmeye gittiğimizi hatırlıyorum.


Soğuk bir kasım günüydü, Haliç’in pusları üzerimize yapışıyor, biz karmaşık duygular eşliğinde bağdaş kurmuş Sinan’a benzettiğim camiden türbelere doğru seğirtiyorduk. Arkadaşım da, kardeşi de “hızlı” İslamcı. Bir yandan Kanuni türbesini geziyoruz, bir yandan da onların, Kanuni’nin hatırasına aşkettikleri lekeleri zihinlerinden silmeye uğraşıyorum. İddiaları pek bildik gelecek size: Yok Kanuni “zirvedeki cüce” imiş, yok “Osmanlı esas onun zamanında batmaya başlamış”, yok devlet işlerinde “Hürrem Sultan’a teslim olmuş”.

Ekşi bir yüzle çıkıyorlar Kanuni türbesinden. Yandaki türbenin kapısında ise vaziyet iyiden iyiye vahamet kesbediyor. Arkadaşımın kardeşi, türbenin kapısında “Hürrem Sultan” yazısını görür görmez bırakın içeriye girmeyi, afedersiniz, yere tükürerek tepkisini koçyiğitler gibi ortaya koymuştu. Öyle anlaşılıyordu ki, Hürrem Sultan’ın onun gözünde bir fahişeden farkı yoktu!
(İşin tuhafı, türbenin kapısına tüküren bu “hızlı” gencin memurluk hayatından sürekli kötü kokular yükseldiğini bizzat kardeşinden dinlemiştim sonraları.)

Nedenmiş efendim? Osmanlı sarayına kadın parmağı onun zamanında girmiş, Kanuni’ye oğlu Mustafa’yı öldürterek devletin bahtını karartmış, türlü dolaplar çevirerek kendi oğlu Selim’i tahta çıkartarak duraklama devrini başlatmış.
Hayır, hemen bu genci kınamayın. Tarih karşısında benzer tavırlar hangimizden sadır olmadı ki? Bu bizim “hüzn-i umumi”miz aslında. Gülben Ergen’in başrolü oynadığı son Hürrem Sultan melodramı da aynı önyargıların yatağından pijamalarıyla kaçmış değil miydi?

Bu nasıl bir kaderdir Hürrem abla?

Olumsuz bir imaj sağanağına tutulmuş bulunan Hürrem Sultan’ın cömertlik ve hayırseverlik cephesi neredeyse silinmiştir tarihlerden. Öyle ki, İstanbul, Aksaray’daki Haseki semtinin, ismini bir zamanlar Haseki olan Hürrem’in hayır eserlerinden aldığını semt sakinleri bile bilmez. Oysa İstanbul’un sur içindeki en büyük hastanelerinden birisi olan Haseki Hastanesi’nin temellerini, yaptırdığı Darüşşifa ile Hürrem Sultan atmıştır. Aynı semtte cami, medrese, sibyan mektebi ve imaret yaptıran da ondan başkası değildir. Keza Ayasofya ile Sultanahmet Camisi arasındaki Haseki Hamamı da bu hayırsever kadının hayratı cümlesindendir.

Lakin Hürrem, eserlerini sadece başkente yığmamış, taşra şehirleri de onun hayırseverliğinden nasiplerini almıştır. İsrailli Osmanlı tarihçisi Amy Singer’ın “Constructing Ottoman Beneficence” adlı kitabı (SUNY Press, 2002), bize Hürrem Sultan ve onun Kudüs’te yaptırdığı imaret hakkında ilginç bilgiler sunuyor.
(Türkçeye tercüme edilmekte olan bu kitap hakkında yazarıyla yapılan bir konuşma için bk. Toplumsal Tarih, Kasım 2003.)

En büyük patroniçe
Singer, bizi iki şaşırtıcı olguyla yüz yüze gelmeye davet ediyor. Birincisi, hayırseverliğin Osmanlı toplumunu anlamada çok önemli bir boyut teşkil ettiği. Osmanlı toplumunun zenginlerinin, nasıl olup da, bir zorlama olmadan, adeta bir farzı eda ediyorlarmışçasına mal ve paralarını bu yoğunlukta fakir fukaraya dağıttıkları, üstelik bunu yaparken dinî bir coşku ve heyecan duydukları sorusu üzerinde duran yazar, hayırseverliğin Osmanlı toplumunun merkezinde yer aldığını söylüyor. Dahası, bunu adeta bir hayat tarzı haline getiren hayırseverlerin hiç de az olmadığını sözlerine ekliyor.

Singer’ın yakaladığı ikinci önemli nokta ise Hürrem Sultan’ın o zamana kadar başka Müslüman yöneticilerin bile aklına gelmeyen bir devlet aşevi (matbah-ı âmire) kurmayı nasıl akıl ettiği. Hürrem Sultan’ın, yalnız Harem’deki kadınların aklını devlet işlerine çelmekle kalmadığı (bu, çoğumuzun sandığı gibi kötü bir şey olmayıp aslında bir tür saray devrimidir!), aynı zamanda kendisinden önce ve sonra gelen bütün Osmanlı saray kadınlarını geride bırakacak derecede hanedanın toplumla temasını sağladığı, Osmanlı tarihinde hayır ve imar işlerinde en aktif ve görünür “patroniçe” unvanını haklı olarak kazandığı ortadadır.

Hikâyenin gerisi de ilginç: Meğer tam Hürrem’in imareti yaptırdığı yerde vaktiyle Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena’nın da bir hayratı varmış. Hatta onun kurduğu hastane, Hürrem Sultan tarafından Darüşşifa olarak ihya edilmiş ve bu hastanede müslim-gayrimüslim kim gelirse geri çevrilmeyeceği vakfiyesinde kayıtlıymış. Daha da ilginci, Orta Asya’dan köle olarak Kudüs’e getirilen Sitti Tunşuk adlı kadının, 14. yüzyıl sonlarında aynı yerde büyük bir ev yaptırmış olması. Evin mutfağında pişen yemekler sufilere olduğu kadar halka da ulaşırmış.

Böylece Hürrem Sultan, aşevini kurmakla Helena ile Tunşuk ile birlikte Kudüs halkının hayır dualarını alma geleneğine ortak olmayı tercih etmiş. Tarihin bir şehrin içine ördüğü çözülmesi zor düğümlerden birisi daha.

Osmanlı toplumunun karşısına geçip “Kimse yok mu?” programını sunan, dahası, yapacağı yardımı en güzel şekilde yerine ulaştıran bu hayırsever ve akıl dolu kadına yaptığımız onca iftirayı boşaltacak “temiz” bir arsa gözünüze çarpıyor mu yakınlarda?

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Ramazan'ın yakılan yüzü


Kantolar, ortaoyunları, düetler, tiyatro kumpanyaları, Hayalî Küçük Ali'ler, Jerfin Hanımlar, Direklerarası'nın türlü eğlence mekânları ve kadınların göz süzerek gönül avladıkları, erkeklerin piyasa yaptıkları Ramazan akşamları...
Önce radyo, sonra TV'nin Türk ailesine pompaladığı geçmiş Ramazan imajı aşağı yukarı böyle bir şey. Sanki bütün İstanbul halkı sokaklara dökülüp o tiyatro salonu senin, bu kantocu benim, tur atmaktadır.

"İyi güzel de, bunların içinde Ramazan nerede, gören var mı acep?" diye sormak gerekmez mi? Nerde şu otobüslere doluşup camileri, türbeleri, yatırları ziyaret eden Anadolu kadınları, her zaman oruca saygı için olmasa bile azalan müşteriler yüzünden yılın bir ayında kapanan meyhaneler, çocuk iftarlarının doyumsuz heyecanları, tam iftar vakti komşunuzun mutfağından kanatlanıp sofranıza konan sıcacık çorbalar, mahyaların şehrin karanlık gecesine açtığı nur menfezleri, o uzun; ama bittiğinde içimize bir insan gibi bağdaş kurduğunu hissettiğimiz teravihler, fakir fukaranın hatırlandığı yardımlaşma seferberliği, bütün yıl kirden pastan kapanan manevî gözeneklerin Ramazan ayı boyunca yavaş yavaş açıldığının hissedilmesi?


Orwell'in "1984"ündeki gibi, adeta Ramazan'ın hakiki görüntüleri arşivlerde imha edilmiş ve yerine adı Ramazan olan sahte birtakım nesneler konulmuştur.


Oysa İstanbul'u Ramazanlarda "bir özgürlük sisi"nin sardığını söyler Théophile Gautier. Özgürlük, hem de Ramazan'da? Hepimize biraz dudak büktüren bu sözler, bu romantik babanın bizi yanıltmak için seçtiği bir kurgu olabilir mi? Bir yasak ve haram çetelesine indirgenmiş olan hakiki Ramazanlarımız, bu gezginin satırları arasından bize selam yolluyor olabilir mi?



François Georgeon, sorularımıza "Evet özgürlük" diye cevap veriyor, "çünkü öncelikle Ramazan ayında daha fazla 'boş zaman' vardır. Ramazan şehirde çok daha büyük bir hareketlilik demektir. İstanbul sakinleri için gezme fırsatları artmıştır."

Ama Ramazan yalnız bedensel özgürlük değil, zihinsel özgürlük ayıdır da. Özgürlüğüne kavuşturulmuş sözlerin ayıdır. Paslanmış diller politikadan fıkha, ticaretten yaz ve kış Ramazanlarının mukayesesine kadar yığınla sözü Ramazan akşamlarında İstanbul semalarına azad ederdi.

Kimi seyyahlar Ramazan'a "âşıklar ayı" ismini takmış, kimisi de onu hoşgörü idealinin heykeli olarak alkışlamışlardı: "Bu kozmopolit şehirde, bu şölen gecelerine her dinden insan katılır... Bütün dinler Müslüman neşesine iştirak eder."

Üç semavî dinin mensuplarının iftar sofralarında nasıl yan yana diz çöktüklerini görmek isteyenlerin 19. yüzyılın orta halli bir memuru olan Said Bey'in hayatına bakmaları yeterlidir. Nitekim padişahlar da iftar ve bayram sofralarına diğer dinlerin reislerini davet etmekte bir beis görmezlerdi.

Oruç ayı, 'Kutsal'ın özgürlük alanının genişlediği bir zaman dilimini işaret eder. Ramazanlar, insanın iç özgürlüğüne, fani âlemin geçiciliğine ilişkin aslî bilincin yeniden diriltildiği ve insanı özüne yabancılaştıran ne kadar eklenti varsa bir bir temizlendiği özel bir arınma dönemi, Kur'ân-ı Kerim'in ve İslam Peygamberi'nin gönüllerimizi, evlerimizi, şehirlerimizi şereflendirdiği bir aydı. Bu duyguyu en iyi yansıtan metin, rahmetli Süheyl Ünver'in sadık kaleminden taşmıştır sayfalara: "(Ramazanlarda) sanki Peygamberimiz şehirlerimize gelir, hepimizin saadet ve fakirhanemize ruhen misafir olur.

Asıl bayram, Ramazan bittikten sonra değil, bizzat Ramazan'da olur. Öyle ki bu bayram, senede bir ay gelir ama onun gelmesi tam 11 bayram sevinci içinde geçer. Her hakiki Müslüman'ın gönlünde Allah korkusu kadar Ramazan sevgisi de yer etmiştir. Bayram değil, Ramazan düğün ayıdır. O düğüne herkes müştaktır. 'Ramazan'a çok şükür 10 ay kaldı' diye (ona) bir ay daha yaklaşmanın sevinciyle gözleri yaşaranları bilirim.

"Hay Allah, Ramazan da gelmiş" sözünü bu kadar sık duyduğumuz bir dünya ile onun bütün bir hayatı çekip çevirdiği zamanları kıyaslamak ne kadar mümkündür, siz karar verin.


Özetle Direklerarası eğlenceleri, sadece 1860'lardan 1920'lere kadar devam etmiş olup İstanbul Ramazanlarının bütününü kapsamaz; ve dahi bütün İstanbul halkının değil, daha çok orta sınıf, alafrangalaşmış Osmanlı memurlarının Ramazan'ın getirdiği özgürlük havasından yararlanarak takıldıkları orta halli bir eğlence anlayışıdır. Gerek ondan önce, gerekse aynı yıllarda İstanbul'da bambaşka Ramazan eğlenceleri mevcuttu ve bu eğlenceler Reşid'in kahvesindeki dumanlı şiir akşamlarından Beyazıt Camii'ndeki Mesnevi halkalarına kadar uzar giderdi. Ne yazık ki sahip çıkılmadıkları için hafızamızdan bir bir kayıp gitti bu görüntüler ve yerini bu yoz eğlence imajına bıraktı.


02.11.2003

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Çanakkale geçilmişti aslında!

Çanakkale'de bazı gerçekler, kesif bir efsane bulutunun arkasında kalmıştır. Tıpkı "Çanakkale geçilmez!" sözünde olduğu gibi. Aslında Çanakkale geçilmiş, hatta 1915'de bir ara Marmara Denizi İngiliz ve Fransızların denetimine bile girmişti. Gerçekler bazen efsanelerden daha ilginç olabiliyor.


"Çanakkale geçilmez!" Bu her 18 Mart'ta sıkça tekrarlanan sözü mutlak manada alıyorsanız, '1915 yılında hiçbir düşman gemisi veya askeri Çanakkale Boğazı'nı geçemedi, Marmara Denizi'ne adımını atamadı' şeklinde yorumluyorsanız, korkarım bu yazıyı okuduktan sonra büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Diyeceksiniz ki, zaten bu köşe züccaciye dükkânına dalan file döndü, her hafta birkaç hayalhanemizi berbat ediyor. Doğrudur, filimiz maalesef pek yaramaz. Huyu kurusun. Bu defa dizginlerine asılacağım var gücümle ama yine de okumaya niyetliyseniz dikkat edin derim, kırık camlar batmasın gözlerinize.


Efendim, "Şeyhülmuharrirîn" Burhan Felek'in (1889-1982) bereketli ömrü ve neredeyse bir o kadar verimli geçen yazı hayatı, yakın dönem tarih ve kültürümüz açısından son derece önemli bir kaynak haline getirmiştir yazdıklarını. 60 yıla yakın süren yazı hayatında günlük fıkraları kadar "Hayal Belde Üsküdar" (İstanbul 1988) adlı hatıraları da hafızamızdan silinen bir ok karanlık noktayı aydınlatmaktadır.


Burhan Felek'in müthiş ifşaatına göre, Çanakkale Savaşı sırasında bazı düşman denizaltıları Çanakkale Boğazı'nı denizin altından geçmiş ve Üsküdar önlerine kadar yanaşarak bazı mahalleleri topa tutmuştur. Kendi ağzından dinleyelim mi bu müthiş ifşaatı?


"[1915'de] Marmara'ya düşman denizaltıları girmişti.… Nitekim günün birinde, güpegündüz, bu denizaltılardan biri, Üsküdar'ı topa tuttu. Topa tuttu dersem, birkaç mermi attı. Bunlardan biri bizim mahallenin [Selimiye Kışlası civarındaki İhsaniye Mahallesi- M.A.] batı kısmında bir yere, Paşakapısı civarına düştü. Bir diğeri de, Selimiye'ye düşmüştü… O sebeple idi ki, Marmara Denizi'nde, bizim alelâde vapurlarımız sefer etmezlerdi. Ancak Kızılay gemileri, hastane gemileri, sefer yapabilirdi. Onları da arada bir bu düşman gemileri kontrol ederdi. Yani bizim Marmara'da, deniz hakimiyetimiz yoktu."


Şaşırtıcı gerçekten de: Felek'in anlattıklarına bakılırsa düşman gemileri Çanakkale'den geçmekle kalmamış, üstelik Marmara Denizi'ne postu sermiş ve gelen geçen gemilerimizi durdurup kontrol etmeye başlamışlardır.

Nasıl, şaşırdınız mı? Ama sıkı durun, çünkü dahası var.

Burhan Felek, Kumkapı, Yenikapı sahillerinde bu denizaltılardan birinin güvenliği sağlamakla görevli bir Türk torpidobotuyla savaşına bile şahit olmuştur:



"Torpidomuz görülen bir torpidobot idi. Küçük topları vardı. Bir şey kovaladığı belli idi. Derken düşman denizaltısı yüze çıktı. Ve bizim torpidobot ile savaştı, güpegündüz. Bizim torpidobot kaçmadı, ama düşman denizaltısı da batmadı. Birbirlerine ateş ede ede ayrıldılar."


Bu gibi sahnelere sık sık şahit olan İstanbullular, hele ilk hedef durumunda olan İhsaniyeliler, korku içindedirler. Çanakkale'yi deniz üstünden değil de, altından geçmiş olan düşman denizaltıları yüzünden halkın huzuru iyiden iyiye kaçmış, kendilerini emniyette hissedemez olmuşlardır. Felek, denizaltıların Adalar ve Bandırma civarındaki ücra koylara gidip dinlendiklerini, gerektiği zaman da dışarı çıkıp şehre korku saldıklarını ekliyor sözlerine.


Bunları okuyunca insan sormadan edemiyor: Ya bizim tarihlerimiz yalan söylüyor, ya da Burhan Felek. İyi de koskoca adam neden uydursun ki? Bu zaten o dönemi yaşayan pek çok görgü şahidinin bildiği bir şey değil midir?



Marmara'da devam eden "Boğaz Harbi"!



Burhan Felek'i ciddiye almayanların kaçış yollarını tıkamak için bu defa bir tarihçiye başvuracağım. Boğaziçi Üniversitesi'nden değerli tarihçi Prof. Zafer Toprak, "Toplumsal Tarih" dergisinin Mart 2003 tarihli sayısında Felek'in çocukluk hatıralarına dayanarak anlattığı Çanakkale'nin deniz altından geçilmesi olayına şöyle ışık tutuyor:


"Marmara'da [Çanakkale'de hastalanan ve yaralananları taşıyan gemilerin oluşturduğu - M.A.] yoğun bir trafik vardı. İtilaf devletleri bu trafiği kesmek ve Beşinci Ordu'yu cephanesiz ve silahsız bırakmak amacıyla Marmara'ya denizaltı soktular. İngiliz ve Fransız denizaltıları Boğaz'dan sızmış ve Marmara'daki taşımacılık etkinliklerini vurmaya başlamıştı. Özellikle İngiliz[lerin] E-11 ve E-14 denizaltıları etkin oluyordu. Bir süre sonra İtilaf hava güçleri de denizaltı saldırılarını desteklemeye başladı… Marmara iki ucundaki müstahkem boğazlar sayesinde kapalı bir deniz konumundaydı. Ama gizlice giren denizaltılar ve hava gücü sayesinde [bir] savaş meydanı olmuştu."


Demek ki, Burhan Felek'in anlattıklarının eksiği var, fazlası yokmuş. Demek ki, Çanakkale, bize öğretildiği gibi "geçilmez" değilmiş! Geçilmiş, hatta o kadar ki, Marmara Denizi, 1915 Ağustos'unda ciddi ciddi deniz savaşlarına sahne olmuştur!


Payitaht İstanbul'un güvenliğini tehdit eden ve ahalinin yüreklerini ağızlarına getiren denizaltı tehdidi karşısında Osmanlı donanması, sonunda Marmara Denizi'ndeki Fransız ve İngiliz denizaltılarına karşı büyük bir karşı taarruza geçmiştir. Bu, Çanakkale Savaşı'nın bilinmeyen perdelerinden biridir ve adı da "Marmara Denizaltı Savaşı"dır. Prof. Toprak, bu savaşın bilançosunun Çanakkale Savaşı'ndakinden hiç de hafif olmadığını söylüyor bize:


"Fransızlar dört, İngilizler dokuz denizaltı yitirdi. Marmara denizaltı savaşında Osmanlı donanması da Barbaros Hayrettin Paşa zırhlısını, Peleng-i Derya topçekerini, Yarhisar torpidosunu ve birçok küçük gemiyi yitirdi."


Özetle, karadan veya denizin üstünden olmasa bile, denizin altından Çanakkale Boğazı geçilmiş, hatta İngiliz ve Fransız denizaltıları Üsküdar'a kadar sokulmuş ve dışarı çıkarak Selimiye Kışlası civarını bombalamış, Boğaz'da Çanakkale cephesinden yapılan hasta ve yaralı nakliyatına engel olmaya çalışmış, Türk denizaltıları ve savaş gemileriyle Marmara Denizi'nde vuku bulan savaşma sonucu her iki taraf da ağır kayıplar vermiştir.


Bu kadar malumat yeterli sanırım. Yeni bir hayalhanenizi berbat eylediysem, affola!


20.03.2004






 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Osmanlı'ya iftira sağanağı


Osmanlıların dünyayı tanımadıkları, kendilerini dünyaya kapattıkları söylenip durulur ya kitaplarımızda, bu söylentinin kaynağının kim olduğu bir türlü sorulmaz.


Bazen soranlar çıksa da, karşılarına bir “
Batılı kaynak” konulunca sus pus olurlar. Nedendir dersiniz?

Daha önce de bir vesile ile Oryantalist tarihçiliğini eleştirdiğim Bernard Lewis’i hatırladınız değil mi? Lewis’in “Müslümanların Avrupa’yı Keşfi” adlı kitabı, ilginç bilgiler içermesine rağmen maalesef birçok hatalı yorumla maluldür ve son derece dikkatle okunmalıdır. Kitaptaki sözde bilgilerin vahametini anlatabilmek için bir ara Mehmed Niyazi Bey’in de kısmen değindiği
(Zaman, 20 Ocak 2003) bir misali zikretmek istiyorum. Bilindiği gibi, 1770 yılında Rus filosu Akdeniz’e girmiş ve İnebahtı civarında Osmanlı donanması ile karşılaşmıştır. (Bu karşılaşma, o feci Çeşme Baskını’na mal olacaktır.) Lewis’e göre, bunun üzerine Osmanlı yönetimi derhal Venedik elçisine ültimatom vermiş ve neden Rus filosunun Adriyatik’e çıkmasına izin verdiklerini sormuştu. Güya şunu demek istiyor hazret: Osmanlılar o kadar kara cahil yöneticilerin elinde zebun idiler ki, Rus filosunun Baltık Denizi’nden Adriyatik’e çıkan bir kanaldan geçerek Akdeniz’e girdiklerini zannediyorlardı. Oysa Ruslar, Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek Akdeniz’e girmişlerdi!

Bu misal, Osmanlıların 18. yüzyıldaki cehaletinin timsali olarak pişirilip pişirilip önümüze konulur. Gelin görün ki, Lewis’in Hammer ile el ele vererek kurdukları bu tuzağın aslını faslını bize devrin vakanüvisi
Vâsıf Efendi gayet net bir dille anlatmış aslında ama okuyan nerde! Rus denizciliği hakkında bir miktar bilgi verdikten sonra mealen şunları kaydediyor tarihçimiz:

“
Rusların Akdeniz şartlarında gemileri yetersiz, kaptanları da eğitimsiz olduğundan Venedik ve İngiliz kaptanları kiraladılar ve denizcilik ilminde donanımlı hale geldiler. Ruslardan nefret eden bazı milletler ise gizlice Devlet–i Aliyye’yi Rusların niyetinden haberdar ederek cenge hazır olmaları tavsiyesinde bulundular. Bunun üzerine devrin ileri gelenleri bu haberin bir şaşırtmaca olduğunu ve Rusların Baltık’tan Akdeniz’e onların söylediği şekilde gönderilmesinin mümkün olmadığını düşündüler. Bunu saçma bularak tavsiyeye uymadılar. Öte yandan Ruslar aniden İnebahtı önlerinde Osmanlı donanmasının karşısına çıkınca da dehşete kapıldılar. Rus başarısını imkânsız bulan bu kişiler utanç denizine yuvarlandılar…”

Görüldüğü gibi Vâsıf bambaşka bir olay anlatıyor, Hammer ile Lewis ise tam anlamıyla sözü koz anlıyorlar. Baltık’tan Adriyatik’e inen bir kanal olduğundan tek kelime bahis yoktur Vâsıf’ta. Daha çok, devrin ileri gelenlerinin “
Yok canım, taa oraları dolaşıp da Akdeniz’e nereden gelecekler?” şeklindeki aymazlıklarından bahsediyor ve bu aymazların sonunda nasıl utandıkları, gelen ihbarlardan bu kadar şüphe etmemeleri gerektiğini öğrendikleri söyleniyor.

Vâsıf’ın cümlelerinden aynı zamanda şunu da anlıyoruz: Osmanlı yöneticileri, kendilerine gelen her ispiyonun üzerine atlayıp ona göre bir tavır geliştirmiyor, haberin doğruluğundan şüpheleniyor ve aralarında tartışıyorlardı. Dahası, yukarıdaki olayda bütün yöneticiler değil, ancak bir kısmının bu haberi şüphe ile karşıladığını anlıyoruz. Nitekim gelecek haftaki yazımda sözünü edeceğim sürpriz bir mektup, tüccar kılığına girmiş bir Osmanlı casusuna aittir ve İtalya’dan saraya gönderilmiştir. 1530 tarihli bu mektupta, Martin Luther’in Avrupa’da meydana getirmeye başladığı derin çatlağı Osmanlı yöneticilerinin nasıl yakından takip ettiklerini görüyoruz. Nitekim Kanuni’nin Protestanları siyaseten desteklemesinin altında bu tür mektupların yattığını biliyoruz.


16.05.2004​

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Kardeş Katli'nin içyüzü
Padişahım; kardeşimi öldürürüm!


Tarih sohbetlerine çağrıldığımda anlatıyorum dilim döndüğünce. Tarihin bize yabancı bir ülke haline getirildiğinden, bu 'yabancı ülke'yi yeniden fethetmenin gerekliliğinden, tarihimizi yapan aktörlerin de bizler gibi birer insan olduklarından dem vuruyorum.


Ne var ki, her sohbetin sonunda dallanıp budaklanan sorulardan birisi, özellikle dikkatimi çekiyor: “Bir türlü Osmanlı’ya yakıştıramıyoruz onu” diyorlar. “Ama bir realite olduğunu da biliyoruz. Peki adalete ve hukuka bu denli riayetkâr olduğunu söylediğiniz Osmanlı padişahları nasıl böyle bir insanlık dışı muameleyi gözünü kırpmadan icra edebilmişlerdir?”

İstisnasız konferans salonlarının tavanına bir yıldırım gibi düşüyor bu ağır soru. Öyle ya, elimizde Fatih’in Kanunname’si var, orada da padişahların öz kardeşlerini “nizam–ı âlem” için katletmeleri “münasip” görülmüş, üstelik ulemanın da tecviz ettiği belirtilmiş değil mi?

Evvela Çetin Altan’ın yaptığı gibi, işi boğuntuya getirmeden soğukkanlılık ve ciddiyetle bakmamız şart. Bir defa Kanunname metninin esas ve tam nüshasından mahrumuz. Elimizdeki nüshalar ise sonraki asırlara aittir ve çeşitli tutarsızlıklar içermektedir. Nitekim Kardeş Katli gibi son derece önemli bir hüküm o kadar tuhaf bir yerde karşımıza çıkar ki, ruznamecilerin nasıl el öpecekleri ve hocaların hangi kaftanı giyecekleri gibi teşrifatla ilgili kuralların yanında zikredilmektedir.

Hocam Mertol Tulum’un dikkatli etüdlerine bakılırsa Fatih bir anayasa yazdırmamış, önceki teamüllerin bir dökümünü yapıp zaten var olan uygulamaları kâğıda geçirmekle yetinmiştir. Bir bakıma saray ve idare hayatı hakkındaki bir “tüzük”tür Kanunname.

Aslında “kardeş katli” tabirinin sadece padişahların kardeşlerini öldürmesinden çok daha geniş bir manada kullanıldığımızı unutuyoruz. Yani amca, baba, yeğen, torun gibi hanedan mensuplarının her ne suretle olursa olsun (isyan, başkaldırı, komplo dahil) öldürülmesi gibi pek çok ayrı başlık altında toplanması gereken uygulamaların hepsini kardeş katli çuvalının içine tıkarak anlatmaya çalışıyoruz. Tabiatıyla bu da akıl almaz bir karışıklık doğmasına sebebiyet veriyor. Halbuki Fatih’in Kanunname’sinde sadece “karındaşlar”ın katli münasip görülüyor; baba, amca, yeğen ve diğerlerinin öldürülmesinden söz edilmiyordu. O zaman tam olarak neden söz ettiğimizi belirlemekte fayda yok mu?

Konunun tarihî boyutlarını Abdülkadir Özcan, hukuki boyutlarını Ahmet Akgündüz, dil ve mantık boyutunu da Mertol Tulum yeterince aydınlatmış bulunuyor. A. D. Alderson ise “
Osmanlı Hanedanının Yapısı” adlı eserinde meselenin pek fazla dikkat çekmeyen bir boyutunu önümüze açıyor. Alderson, merhametiyle şöhret bulan II. Bayezid’in, Cem Sultan kendisine isyan bayrağını açmamış olsaydı kardeş katli hükmünü yürürlükten kaldıracağını yazmaktadır ki, dikkate şayan bir iddiadır. Devletin bölünmesi ve tahtın güvenliğinin tehdidi gibi vahim bir krizin patlaması üzerine Fatih’in hükmü yaklaşık birbuçuk asır daha yürürlükte kalmıştır. Bence Osmanlı tarihinin tamamı az biliniyor ama bazı dönüm noktaları daha da az biliniyor maalesef.

İşte bu dönüm noktalarından birisi, 21 Aralık 1603 tarihinde gelip çatmıştır.

III. Mehmed vefat etmiş ve tahtın iki varisi kalmıştır geride: 14 yaşındaki Şehzade Ahmed ve 16 yaşındaki Şehzade Mustafa. Akli dengesi yerinde olmayan Mustafa, büyük kardeş olduğu halde tahta çıkartılmamış, “seçim” yapılmak suretiyle (seçim? hem de Osmanlı’da?) Ahmed 14 yaşında, 14. Osmanlı padişahı olarak 14 yıl oturacağı tahta çıkarılmıştır. Fatih Kanunnamesi’ne uyarak kardeşini öldürmesi gerekirken, tam bu noktada devreye özellikle hanedanın soyunun devamından kendilerini sorumlu sayan saray kadınları girmiş ve I. Ahmed’i baba ve dedesinin acı bir şekilde uyguladığı bu kararından vazgeçirmeyi başarmışlardır. Gerekçeleri de son derece akla yakındır.

1) Ahmed henüz çocuk yaştadır ve yaşayıp yaşamayacağı belli değildir.
2) Yaşasa bile çocuğu olup olmayacağı belli değildir.
3) Çocuğu olsa bile yetişkin yaşına kadar yaşayıp yaşamayacağı belli değildir.
4) Çocuğu olup yetişkin yaşa erişse bile erkek çocuğu olacağının garantisi yoktur.

Bu çok bilinmeyenli denklem, sarayda biriken aklı, ister istemez Fatih’in Kanunname’sini askıya almak zorunda bırakmıştır. Kardeşi Mustafa’yı öldürmüş olsa, hanedanın tek erkek üyesi olarak kalacak olan Ahmed’in genç yaşta, belki çocuğu olmadan ani ölümüyle hanedanın soyu tükenmiş olacaktı. Bu tehlike karşısında Fatih’in emri bile uygulanmazdı ve nitekim öyle yapıldı. Kardeş Mustafa, Ahmed’in vefatından sonra kısa bir süre tahta çıktı. Fakat Mustafa da o sırada 12 yaşındaki Osman’ı, 8 yaşındaki Murad’ı ve 2 yaşındaki İbrahim’i öldürtmedi. Sebep, aynıydı: Hanedanın erkek soyu tükenebilirdi. Aynı şey, IV. Murad’ın ölüm döşeğindeyken hayattaki tek erkek hanedan üyesi olan kardeşi İbrahim’i öldürme emrinin Kösem Sultan’ın bir oğlunu öbüründen koruma manevraları sonucu engellenmesi olayında da karşımıza çıkar. Demek ki, kardeş katlinde filmin sonlarına gelinmiştir.

Şöyle toparlayalım:
Kardeş katli konusunda üç dönem ayırt edebiliriz: 1) Fatih’e kadarki “Güçlü olan kazanır” dönemi; 2) Fatih’in getirdiği kurallı dönem; 3) I. Ahmed’le başlayan en büyük erkek hanedan üyesinin tahta geçme uygulaması ki, bu uygulama, Osmanlı hanedanında “Hanedan Reisliği” şeklinde halen devam etmektedir.

O zaman şu sonuçları çıkartmak mümkün:
1) Kardeş katli, bütün Osmanlı tarihinde uygulanmış değildir.
2) 1603 yılından sonraki hanedan içi öldürmeler, istisnai niteliktedir ve 300 yıl boyunca öldürülenlerin sayıları iki elin parmaklarını geçmez.
3) Osmanlı hanedan sistemi birçok kurum gibi evrim halindedir ve bu alanda da dengeyi birçok çağdaşı monarşiden önce bulmuştur.

İyi de, yine eksik bir şeyler kaldı içimizde diyorsanız, sorularınızı yazın. Zaten benim de söyleyeceğim bir yığın şey kaldı geriye. Konuya dönmeme vesile olur belki. (not: bu konu iki ayrı yazı ile devam edecektir)


18.04.2004​


 
qirL1903

qirL1903

Üye
Yazının hepsini okumadım ama nasıl böyle bir sey düşünebilirler ki ? Sırf Osmanlı Devleti'nde coğrafi keşiflerden sonra Batı yakından tanınmadığı için mi bunu söyleyebiliyorlar ?
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Yazının hepsini okumadım ama nasıl böyle bir sey düşünebilirler ki ? Sırf Osmanlı Devleti'nde coğrafi keşiflerden sonra Batı yakından tanınmadığı için mi bunu söyleyebiliyorlar ?

ygs mağduru beşiktaşlı tuğçe yazıyı anlayamamış olsan bile merak etmen dahi çok güzel bir gelişme ablacım.
bu vesileyle teşekkür ediyorum. ancak yazının tamamını okuyabilirseniz anlayacağınızdan eminim. az bi daha gayret gösterirseniz cevabını bulacaksınız. eğer yine de zorlanırsanız ben size anlatacağım inşaallah. söz!
:)
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Kardeş katli maddesi Fatih'in midir?


Yığınla kavramı tek bir çuvala doldurarak tartışmanın iflah olmaz tiryakileriyiz. Kardeş katli de Osmanlı tarihi alanındaki bu "metafizik çuvallar"dan birisi; belki de birincisi. Baba da öldürülse, torun da, yeğen de, amca da; hepsini torlayıp toplayıp kardeş katli çuvalının içerisine dolduruyoruz. Fark etmiyor bizim için. Devlete isyan sebebiyle de öldürülse, suçu sebebi yokken de öldürülse, adı kardeş kardeşi öldürdü oluyor. Metafizik çuvallarımız dolup taşıyor. Uzaktan bakarak tarihin bir "mezbaha"yı andırdığını düşünmeye başlıyoruz. Bütün aksine iddialarına rağmen
Çetin Altan da bu mezbaha meraklılarından biri. Ona göre Osmanlı tarihi, "kanlı bir antoloji"dir.

Bu rötar yapmış aydın profiline sesleniyorum: Tarihi rahat bırakın artık. Tarihe “playback” yaptırma alışkanlığınızdan vazgeçerek, Engin Akarlı’nın bayıldığım deyişlerinden biriyle, metinlerde korunmuş seslere kulak verin!

Yine de bir gölgeyi ortadan kaldırmanın en güvenli yolu, o bölgeye ışık tutmaktır. Bakalım fenerimizdeki ışığın gücü, bu kalın gölgeyi kaldırmaya yetecek mi?

Fatih’in kendisinden sonraki padişahlara kardeşlerini öldürmeyi emrettiği söylenen madde aynen şöyle: “
Ve her kimesneye ki evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem için katl etmek münasib görülüp ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir. Onunla âmil olalar.”

Geçenlerde başarılı bir ameliyat geçiren sevgili Halil İnalcık hocama göre bu madde bir emir veya zorunluluk içermiyor. “Münasiptir” denilmesinden de anlıyoruz ki, daha çok bir tavsiye niteliğinde olup kesinlikle, zannedildiği gibi, bir kanun maddesi değildir! Metinde kardeş katli, zaruretler karşısında
(bundan ülkenin düzeninin bozulmasını, hatta parçalanma tehlikesini kasdettiği, “nizâm-ı âlem için” ibaresinden anlaşılıyor) başvurulacak bir seçenek olarak sadece caiz görülmüştür. Yani ülke bir kaosa yuvarlanacaksa, ancak bu şart gerçekleşirse cevaz verilmiştir kardeş katline.

Nitekim dikkat edilirse “Onunla âmil olalar” cümlesi, müeyyidesi olmayan bir ifadedir. Yani kardeş katli uygulanmazsa cezasının ne olacağı meçhuldür.
(Müeyyidesi olmayan kanun, hele ceza kanunu olur mu?) Bu da, zaten maddenin amacının bir kanun getirmek değil, tavsiyede bulunmak, cevaz vermek, açık kapı bırakmak olduğunun en güzel delilidir. Ama madde, aynı zamanda meseleyi bir şarta bağlamayı da ihmal etmemektedir ki, bu da gelişigüzel öldürmelerin önünü almaya dönük bir tedbirdir.

Buraya kadar söylediklerimiz “eğer metin sıhhatli ise” geçerlidir. ‘Kanunname ve içinde yer alan kardeş katli maddesi ne kadar sıhhatlidir?’ sorusu henüz cevabını bulamamıştır. Elimizdeki kanunnamenin ne tür bir metin olduğu, ne için yapıldığı ve bu kadar önemli bir hukukî belgenin aslının ya da resmî nüshasının hangi sırra kadem bastığı gibi hususlar henüz karanlıktadır.
İ. Hami Danişmend’in dediği gibi bu bir “Osmanlı anayasası” ise ulema çocuğunun kaç kuruş cep harçlığı alacağı veya vefat eden şehzadelerin cenazelerinde kimlerin bulunacağı gibi teşrifatla ilgili bir dolu hususun bir anayasa metninde ne aradığı, çok ciddi bir sorudur.

İyi de bu bir kanunname midir elimizdeki metin yoksa bir saray içtüzüğü mü? Bence daha çok ikincisine yakışıyor. Zira gerek maddelerin düzenlenmesindeki savrukluk ve sistemsizlik, gerek maddelerin yeterince kapsamlı ve genel olmayışı ve kaleme alınışında gözlenen acemilikler, gerekse bir kanunname için vahim sayılacak pek çok “teknik” kusuru barındırması, metnin hem eksik, hem de muhtemelen daha geniş bir tür saray içtüzüğünün özeti olduğunu gösteriyor. Bu, Fatih devrindeki diğer “gerçek” kanunnamelerle yapılacak basit bir kıyas sonucunda dahi anlaşılabilecek bir şeydir.

Üstelik kardeş katli maddesi de, solakbaşı ve peykbaşının bir küçük sandık cep harçlığı alacağını belirleyen madde ile padişahın Has Oda oğlanına yılda 4 defa kaftan verilmesini isteyen madde arasında, yani gerçekten de akıllara zarar bir yerde karşımıza çıkmaktadır. Anlaşılan, elimizdeki metin ya bir saray içtüzüğünün karalamasıdır, ya da aslında daha kapsamlı gerçek bir “kanunname”nin sarayla ilgili kısımlarının özetidir.

Bir ihtimal daha var: Kardeş katli gibi bazı maddeler, muhtemelen sonradan asıl metne eklenmiş olmalıdır. Nitekim kanunnamedeki bazı tutarsızlıklar bu ihtimali kuvvetlendirmekte ve metnin belli kısımlarının ancak sonraki yüzyıllarda kaleme alınmış olabileceğini düşündürmektedir.

Bu iddiayı önce Ali Himmet Berki ve ardından Alman araştırmacı Konrad Dilger dile getirmiş, ancak yeterince ilgi görmemiştir. Hatta bazıları kanunnamenin sahte olduğunu ileri sürmüşler. Bence metin sahte olmamakla birlikte tamamı Fatih devrine ait değildir. Zaten sonradan ekleme ve değişiklikler yapıldığını, metni bize nakleden tarihçi Bosnavî Hüseyin Efendi de açıkça beyan etmekte değil midir?

Bu tüzük metni, Fatih’in onayından geçmişse de, anlaşılan onu derleyip düzenleyen
Karamanî Mehmed Paşa’nın ciddi müdahalelerine maruz kalmıştır. Paşa’nın Fatih’i nasıl etkisi altına aldığı ve ömrünün son yıllarında ona bazı isteklerini nasıl yaptırdığını bizzat Şeyhülislam İbn Kemal, tarihinin 7. cildinde (s. 473) sözünü sakınmadan anlatıyor. Kindar, gaddar ve tezvirci olarak nitelenen Paşa’nın, kanunname metninin hazırlanması sırasında geleceğin padişahı olarak kendisine yatırım yapmakta olduğu Cem Sultan’a geçtiği “kıyak”, metinde onu “veliaht” ilan etmesinden de bellidir. (Fatih’in böyle bir niyeti olsa, Cem’i, daha önceki padişahların gözdelerine yaptığı gibi, İstanbul’a daha yakın bir sancakbeyliğine ataması gerekmez miydi?)

Nitekim Paşa, Cem Sultan’ı tahta geçirmek için kurduğu komplonun bedelini, hayatıyla ödeyecektir.






Sonuç: Kardeş katli maddesi, Fatih’e değil, ya sonraki müdahalelere, ya da Karamanî Mehmed Paşa’ya aittir ve kanunnamenin yeni bulunan nüshalarında, mesela Hezarfen Hüseyin Efendi’nin “Telhîsu’l-Beyân”ında kardeş katli maddesinin (nedense!) mevcut olmayışı, iddiamızı kuvvetlendiren delillerden biridir.

Öyleyse kardeş katli tartışmasına yeni baştan başlıyoruz demektir.




25.04.2004






 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Kardeş katilinin sırrı


Kardeş katli meselesi, gerçekten de birçok önyargımızı kendisine -kimi zaman şehvetle- boşalttığımız bir tür çöp kutusu işlevini görmüştür. Bu çöp kutusunda yanılgılarımız kadar tarihe söyletmek istediklerimiz de yan yana durmaktadır.

Geçen hafta Fatih’in Kanunname’si üzerine şüphe bulutları düşürmüş ve kanunname metnindeki kardeş katlini münasip gören maddenin sonradan eklenmiş olması gerektiğini ifade etmiştim. Lakin yazıyı okuduktan sonra ‘İyi de söyledikleriniz kanunname “maddesi”yle ilgili. Halbuki bizim asıl karnımızı ağrıtan, Osmanlı tarihinde örneklerini bolca gördüğümüz kardeş katli “olgusu”. Asıl bunu aydınlatın da görelim’ diyenler olmuş. Ah olgular! Dile gelseler de “olgu” mu yoksa “kurgu” mu olduklarını bir haykırabilseler!

Osmanlı veraset sistemi, Türk-Moğol devlet geleneğinden önemli bir kopuşu gerçekleştirmiş ve bu sayededir ki, devlet klasik dönemi büyük oranda iç karışıklıklar ve savaşlar yaşanmadan kapatabilmiş ve dikkatler büyük ölçüde dışa yönlendirilebilmiştir. Kardeş katlinin olmadığı bir düzende nelerin yaşanacağını Selçuklu Devleti’nin başına gelenler yeterince açıklamaktadır.

İbrahim Kafesoğlu’nun sözlerine kulak verelim:
“Selçuklularda da, tıpkı eski Türk devletlerinde olduğu gibi.. bütün hanedan mensupları hükümdar olmak hak ve salâhiyetine sahipti. Saltanat makamında inhilâl vuku bulduğu zaman, oğullar bu salâhiyet ve hakka dayanarak, tahtı işgal mücadelesine girişirler ve Türk çevrelerinde, muvaffak olanın daha yüksek ilahi kudretle donatılmış bulunduğu kabul edilir ve o, hükümdar tanınırdı... Denebilir ki, SALTANAT KAVGALARI SELÇUKLU TARİHİNİ DOLDURAN HÂDİSELERİN YARISINI MEYDANA GETİRECEK ÖLÇÜDEDİR.”

Demek ki saltanat rejiminde hanedan mensuplarının tamamının taht üzerinde “eşit” derecede hak sahibi olmalarından gelen bir kaos, kaçınılmazdır. Zaten Selçuklu tarihinin bize Osmanlı tarihinden daha karmaşık ve zor anlaşılır gelmesinin asıl sebebi de, yer yer bir iç savaş halini alan taht mücadelelerinin bolluğudur.

Osmanlı ortak aklı, başlangıçta bu geleneğe bir miktar açık bir görüntü arz ederken (Cem Sultan ile Bayezid arasındaki sıcak çatışmada ya da Kanuni ile oğlu Mustafa arasındaki soğuk gerilimde görüldüğü gibi) iktidarın kimde olacağının kesin kurallarla belirlenmemiş olduğu hak eşitliğine dayalı bir düzeni yürütmüştür. Bu düzen sayesindedir ki, doğum tarihi hesabıyla tahta çıkılacak olsa sıranın kendisine gelmesi hayal olan Yavuz gibi yetenekli bir şehzade, babasına “isyan” ederek tahta çıkmış ve ülkenin Fatih’ten beri eğri duran belkemiğini düzeltmeyi başarmıştır. Halbuki bize daha “insanî” gibi gelen “ekberiyet” sisteminde ne ruhen, ne de yaş olarak bir Yavuz’un yetişmesi kolay kolay mümkün olamayacaktır.

O zaman soralım: Saltanat savaşlarını mı tercih edersiniz, kardeş katlini mi, yoksa hanedan içi öldürmelerin istisna haline getirildiği ekberiyet sistemini mi?

Bir kere mükemmel, kusursuz bir yönetim biçimi varmış gibi konuşuyoruz. Bütün yönetimler kusurludur ve bu kusurları en fazla kabul eden ve telafi etmeye açık olan yönetim şekline demokrasi diyoruz. Siyaset her zaman paradokslarla doludur ve kimin yöneteceği (aslında “kimin yönettiği”) sorusu bugün bile karanlıktadır.

Osmanlı yönetim anlayışında da kimin yöneteceği sorusuna 1603 tarihinde ekberiyet + kafes sistemiyle bir çözüm getirilmiştir. Artık bir padişah tahta oturduğunda sarayın öbür kapısından çocuk tabutları çıkmamaktadır; ama bu defa da delilerin, mecnunların, hastaların (I. Mustafa, Deli İbrahim, V. Murad) ve yaşlıların (unutmayalım ki, Sultan Reşad tahta çıktığında 65 yaşındaydı), devleti yönetmeye ehliyetli olsun olmasın her hanedan mensubunun doğum sırasıyla tahta geçtiği bir sisteme razı olmak durumunda kalınmıştır. Bize o kadar kanlı görünen taht kavgaları ve kardeş katlinin yaşandığı dönemlerde bir akıl hastasının tahta geçmesini düşünmek dahi mümkün değildi oysa.

Kardeş katlinin alternatifi olan taht kavgaları sırasında hem ülke ciddi bir bölünme tehlikesini yaşıyor (Cem’in ağabeyi Bayezid’e yaptığı “Anadolu benim olsun, Rumeli senin!” teklifini hatırlayın lütfen), hem de savaşlarda binlerce, on binlerce “masum” insan telef oluyordu. Ne için peki? Kimin tahta geçeceğini belirlemek için! Bu tahripkâr sürecin ne zamana kadar devam etmesine izin verilebilirdi ki? Hedefini cihan hakimiyeti olarak önüne koymuş bir devletin, çağdaşı Avrupa devletlerinin sık sık kucağına yuvarlandıkları iç savaşların pençesine düşmeden ve ülkeyi böldürmeden yüzyıllar boyu yaşayabilmesi, biraz da o “meş’um” kardeş katli sayesinde değil midir?

Kaldı ki, kardeş katli uygulaması, ülkeyi kimin yöneteceği meselesinin toplumsal kesimler tarafından bir taht kavgası sonucunda karara bağlanması uygulamasına son vermekte ve onu hanedan içi bir mesele haline getirmektedir. Böylece kimin padişah olacağını belirlemenin topluma olan maliyetini ortadan kaldırmakta ve faturayı topluma değil, hanedan üyelerine ödetmektedir. Yani bir bakıma ‘Bu bizim iç meselemiz, kendi aramızdaki bir hesaplaşma konusu’ denilmiş; siyaset, toplumsal denetimden giderek uzaklaşmış ve iktidar ancak saray içindeki temsilcileri vasıtasıyla toplumsal meşruiyetini sağlama yoluna gitmiştir.

Kardeş katliyle birlikte hanedan, kendileri yüzünden doğan iktidarın kutsal şiddetini topluma yöneltmek yerine hanedan kendi mensupları üzerine döndürmüş oluyordu. İktidarın nimetini de külfetini de hanedan üstleniyor, eline geçirdiği şiddet tekeliyle kendi neslini imhaya yöneliyordu. Bunun bir intihar demek olduğu ancak III. Mehmed 1603 yılında ölünce anlaşıldı. Saltanatın iki varisinden Ahmed’i tahta çıkaran saraydaki “iktidar çekirdeği”, Mustafa’nın öldürülmesine izin vermedi ve böylece hanedanın tükenmesine yol açacak tehlikeli gidişat durduruldu. Bu süreç, 1876’da anayasal bir veraset usûlüne bürünecek; ama yüzyıllar önce Osmanlıların diğer Türk devletlerinden yollarını ayırarak temellerini attığı vatanın bölünmezliği ilkesi, Cumhuriyet’in ülkenin “bölünmez bir bütün” olduğu söylemine bile sirayet edecektir. Kardeş katlinin devlet yönetimin kişisel olmaktan çıkarak soyutlaşması gibi bir sonucu olduğuna bundan tam 46 yıl önce işaret eden Halil İnalcık hocayı bir anlayabilsek...

02.05.2004







 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
İstanbul 29 Mayıs'ta değil, 7 Haziran'da fethedildi!


İstanbul'un fethi üzerine çok laf etmemize rağmen fetih muhabbetinin Ulubatlı Hasan'ın elindeki sancağı sırtında kaç okla surlara diktiği veya Fatih'in gemileri karadan yürütüp yürütmediği gibi fantastik olaylara kilitlendiğini görüyoruz.

Gemiler karadan yürütülmemiş olsaydı konuşulanların neredeyse yarısının buharlaşacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Doğrudur, efsaneler olmadan tarihi sevdiremeyiz ama efsanelerle de 500 sene gidilmez ki! Bir yerde tarihin gerçeğine dönmek ve onunla yüzleşmek zorundayız. Aksi halde birileri çıkar ve yüzleşmekten kaçındığınız gerçekleri gözünüze sokuverir. Ondan sonra, Ermeni Tehciri meselesi gibi, işiniz yoksa çıkartmak için uğraşın durun.

Neredeyse 10 yıl önce acı bir soru sormuştum, İstanbul’un fethi hangi “tarihte”dir? diye. Beklenebileceği gibi ilk cevap, 29 Mayıs 1453 oluyordu. Elbette bunu sormuyordum. “Hangi tarihte?” derken, bir kelime oyunu yapıyor ve “takvimlerin dini” problemini gündeme getiriyordum. Nitekim Yahya Kemal yıllar önce sorunu gayet isabetle teşhis etmişti. Üstad diyordu ki: İstanbul’un fethini 1453’te görenler, İsa’nın doğumundan 1453 yıl sonra “Konstantinopolis’in düştüğü”nü, 857’de görenler ise Hz. Muhammed’in (sas) Medine’ye hicretinin üzerinden 857 yıl geçtikten sonra Müslümanların Hıristiyanlığın kalbini fethettiklerini anlatmak isterler.

Takvimler, tıpkı haritalar gibi, sadece teknik birer alet değil, içinden geldikleri medeniyetin birikimini ve bakış açısını yansıtan birer prizmadır çünkü. Bir başka deyişle, bana takviminizi söyleyin, size kim olduğunuzu haykırayım!
İstanbul’un fethiyle ilgili tarihî hata

Şu tarihçi milleti hiçbir şeyden çekmemiştir takvimlerden çektiği kadar. Tarihteki bir olayın tam olarak ne zaman vuku bulduğunu tespit etmek, sorunun sadece bir tarafı. Asıl zor olan, olayın tarihinin “hangi takvimde” geçtiğini tespit etmek. Neden peki? Bilimdeki bunca ilerlemeye rağmen gerçekten de neden bir türlü çözümlenemiyor şu takvim sorunu? Mesela hicrî tarihleri miladî tarihlere çevirirken düşülen hataların en büyüğü, miladi takvimin kesintisiz devam ettiği yanılgısından çıkıyor. Oysa gerçekte miladi takvimde bir kesinti, kelimenin tam anlamıyla bir “kesik kısım” vardır ki, hikâyesi ilginçtir.

Roma İmparatoru Jül Sezar’ın devrinde yapılan takvim, Sezar’ın ismine izafeten Jülyen Takvimi diye bilinir ve kendisine başlangıç tarihi olarak Roma’nın kuruluşunu almıştır. Miladi takvimin esası bu takvime dayanır. 6. yüzyılda Bodur Denis adlı keşiş tarafından bu takvim İsa’nın doğumu eksen alınarak yeniden düzenlendi ve Hz. İsa’nın doğduğu yıldan önce ve sonra diye ikiye bölündü (İsa’dan Önce ve İsa’dan Sonra). Gelin görün ki, bu takvim, yılı 365 gün olarak görüyor ve 4 yılda bir şubat ayını 29 gün çektirerek meseleyi hallediyor, bundan öte bir düzeltmeye gitmiyordu. İyi de güneş yılının günleri tam 365 gün 6 saat değildir ki! 365 gün, 5 saat, 48 dakika…

Şimdi sakın bana “Başa kaktığın topu topu 12 dakika mı?” demeyin. Çünkü bu 12 dakika uzun vadede o kadar önemlidir ki, 10 yılda 2 saat, 100 yılda 20 saat, 120 yılda ise tam bir gün kaymasına sebebiyet vermektedir takvimin. Diyelim ki, 1453’e geldiğinizde 9 günlük bir fark oluşmuştu. Takvimin yüzyıllar içinde bu şekilde kayması hep o 12 dk.nın başının altından çıkmaktadır işte.

Bu kayma en fazla din adamlarını kızdırmaktadır çünkü kozmik zamana endeksli dinî yortu ve paskalyalar yaklaşık her yüzyılda bir gün öne kaymış ve kaya kaya 1582’ye gelindiğinde aradaki fark tam 10 günü bulmuştur. İki arada bir derede kalan Papa 13. Gregor’un imdadına bir Cizvit matematikçi (Clavius) yetişmiş ve bu hatanın düzeltilmesini teklif etmiştir. Önerdiği çözüm gerçekten de tuhaftır. Clavius, takvimi zaman denizinde sarhoş bir gemiye çeviren o 12 dakikanın Hıristiyanlardan aldığı intikamı bu defa bir rövanşla geri almayı, yani takvimden gün atmayı teklif ediyordu. Evet, gün atmayı!

İşin tuhafı, bu yapılmıştır da. 1582 yılının 5 Ekim’inden 14 Ekim’ine kadarki tarihler Papa Hazretlerinin yüce emirleriyle takvimden bir kumaş gibi kesilip atılmış ve 5 Ekim’in bundan böyle 15 Ekim olmasına karar verilmiştir! (Tabii bu arada sevgili hicrî takvimimiz 17 Ramazan 990’ı gösteriyor ve komşu takvimdeki bu kesikten habersiz bir şekilde yoluna devam ediyordu.) Bize komik görünen Papa’nın bu kararı, bakın İstanbul’un fetih tarihini nasıl etkilemiş?

İsmail Hami Danişmend 1953’te İstanbul Fetih Derneği başkanıdır ve hiç değilse 500. yıl kutlamalarında İstanbul’un miladi fetih tarihi olarak tespit edilen 29 Mayıs’ın yanlış hesaplandığını birilerine kabul ettirmek için kapı kapı dolaşmaktadır. Ne yazık ki, bulduğu vesikaları götürüp gösterdiği kişilere bile derdini anlatamamış ve sonunda içini yazıya dökmüştür. Danişmend’e göre, 29 Mayıs 1453, Papa’nın makası eline almasından önceki takvime, yani Sezar’ın takvimine göre hesaplanmıştır ve “o zaman için” doğru bir tarihtir. Ama fetihten 129 yıl sonra gerçekleşen bu takvim makaslama eylemi sanki hiç olmamış farz edilerek fetih tarihi, o zamanki 29 Mayıs’ın üzerinden Papa’nın makası geçirilmeden bugüne postalanmıştır. Dolayısıyla 1453’te henüz 9 gün olan bu takvim farkını hesap etmeden fethin 29 Mayıs’ta gerçekleştiğini söylemek bugün kullandığımız “atlanmış” takvim açısından hatalıdır ve düzeltilmesi gerekir.

Öyleyse fethin doğru tarihini nasıl bulacağız? Aynen Papa Hazretlerinin yaptığı gibi elimize makası alıp 1453’teki 9 günü yine bir kumaş keser gibi takvimden eksilterek. 29 Mayıs’ın üzerine 9 günü ilave ettiğimizde 7 Haziran 1453 çıkar ki, fethin doğru tarihi budur.


7 Haziran 1453… İnanın benim bile dilim henüz alışmadı bu tarihe ama çocuklarımıza sağlam bir tarih bilinci vermek için bu tarihin değiştirilmesi gerekiyor. Böyle bir düzeltme yapmak belki birçok başka olayın tarihini de alt üst edecektir ama en azından bir tarih ve takvim bilincinin doğmasına da hizmet edecektir.


Maruz kaldığımız her şok bizi yeni bir düşünme hamlesine hazırlar çünkü.




30.05.2004





 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Osmanlı'ya iftira sağanağı

"Osmanlıların dünyayı tanımadıkları, kendilerini dünyaya kapattıkları
" söylenip durulur ya kitaplarımızda, bu söylentinin kaynağının kim olduğu bir türlü sorulmaz.

Bazen soranlar çıksa da, karşılarına bir “Batılı kaynak” konulunca sus pus olurlar. Nedendir dersiniz?

Daha önce de bir vesile ile Oryantalist tarihçiliğini eleştirdiğim Bernard Lewis’i hatırladınız değil mi? Lewis’in “Müslümanların Avrupa’yı Keşfi” adlı kitabı, ilginç bilgiler içermesine rağmen maalesef birçok hatalı yorumla maluldür ve son derece dikkatle okunmalıdır. Kitaptaki sözde bilgilerin vahametini anlatabilmek için bir ara Mehmed Niyazi Bey’in de kısmen değindiği (Zaman, 20 Ocak 2003) bir misali zikretmek istiyorum. Bilindiği gibi, 1770 yılında Rus filosu Akdeniz’e girmiş ve İnebahtı civarında Osmanlı donanması ile karşılaşmıştır. (Bu karşılaşma, o feci Çeşme Baskını’na mal olacaktır.) Lewis’e göre, bunun üzerine Osmanlı yönetimi derhal Venedik elçisine ültimatom vermiş ve neden Rus filosunun Adriyatik’e çıkmasına izin verdiklerini sormuştu. Güya şunu demek istiyor hazret: Osmanlılar o kadar kara cahil yöneticilerin elinde zebun idiler ki, Rus filosunun Baltık Denizi’nden Adriyatik’e çıkan bir kanaldan geçerek Akdeniz’e girdiklerini zannediyorlardı. Oysa Ruslar, Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek Akdeniz’e girmişlerdi!

Bu misal, Osmanlıların 18. yüzyıldaki cehaletinin timsali olarak pişirilip pişirilip önümüze konulur. Gelin görün ki, Lewis’in Hammer ile el ele vererek kurdukları bu tuzağın aslını faslını bize devrin vakanüvisi Vâsıf Efendi gayet net bir dille anlatmış aslında ama okuyan nerde! Rus denizciliği hakkında bir miktar bilgi verdikten sonra mealen şunları kaydediyor tarihçimiz:

“Rusların Akdeniz şartlarında gemileri yetersiz, kaptanları da eğitimsiz olduğundan Venedik ve İngiliz kaptanları kiraladılar ve denizcilik ilminde donanımlı hale geldiler. Ruslardan nefret eden bazı milletler ise gizlice Devlet–i Aliyye’yi Rusların niyetinden haberdar ederek cenge hazır olmaları tavsiyesinde bulundular. Bunun üzerine devrin ileri gelenleri bu haberin bir şaşırtmaca olduğunu ve Rusların Baltık’tan Akdeniz’e onların söylediği şekilde gönderilmesinin mümkün olmadığını düşündüler. Bunu saçma bularak tavsiyeye uymadılar. Öte yandan Ruslar aniden İnebahtı önlerinde Osmanlı donanmasının karşısına çıkınca da dehşete kapıldılar. Rus başarısını imkânsız bulan bu kişiler utanç denizine yuvarlandılar…”

Görüldüğü gibi Vâsıf bambaşka bir olay anlatıyor, Hammer ile Lewis ise tam anlamıyla sözü koz anlıyorlar. Baltık’tan Adriyatik’e inen bir kanal olduğundan tek kelime bahis yoktur Vâsıf’ta. Daha çok, devrin ileri gelenlerinin “Yok canım, taa oraları dolaşıp da Akdeniz’e nereden gelecekler?” şeklindeki aymazlıklarından bahsediyor ve bu aymazların sonunda nasıl utandıkları, gelen ihbarlardan bu kadar şüphe etmemeleri gerektiğini öğrendikleri söyleniyor.

Vâsıf’ın cümlelerinden aynı zamanda şunu da anlıyoruz: Osmanlı yöneticileri, kendilerine gelen her ispiyonun üzerine atlayıp ona göre bir tavır geliştirmiyor, haberin doğruluğundan şüpheleniyor ve aralarında tartışıyorlardı. Dahası, yukarıdaki olayda bütün yöneticiler değil, ancak bir kısmının bu haberi şüphe ile karşıladığını anlıyoruz. Nitekim gelecek haftaki yazımda sözünü edeceğim sürpriz bir mektup, tüccar kılığına girmiş bir Osmanlı casusuna aittir ve İtalya’dan saraya gönderilmiştir. 1530 tarihli bu mektupta, Martin Luther’in Avrupa’da meydana getirmeye başladığı derin çatlağı Osmanlı yöneticilerinin nasıl yakından takip ettiklerini görüyoruz. Nitekim Kanuni’nin Protestanları siyaseten desteklemesinin altında bu tür mektupların yattığını biliyoruz.

16.05.2004


 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Atatürk, Lenin'e yardım etmişti!

Tarih önce mat yüzünü gösterir. Sanırsınız ki, bütün anlatacağı bu kadardır. Tarihçilik biraz da o aldatıcı tabakayı kazımaya başlayıp altta gizlenen harareti meydana çıkarma becerisidir.

Tarih, zannedilenin tersine, görünenle değil, görünmeyenle ilgilidir. Kitapların anlattıklarına bakarsanız Ruslarla olan münasebetlerimizin hemen tamamen barut ve kan üzerine kurulmuş olduğu izlenimine kapılırsınız. Oysa bu izlenim fena halde yanıltıcıdır. Halil İnalcık hocanın Cambridge'ten çıkan kitabından birkaç satırı beraber okuyalım da kararınızı ondan sonra verin isterseniz: "Osmanlı İmparatorluğu ile Büyük Moskova Dükalığı arasındaki hatırı sayılır siyasî ve ekonomik çıkarlar 1492'de III. İvan ile II. Bayezid arasında bir yakınlaşmanın yolunu açtı.

Kırım Hanı Mengli Giray'ın hâmisi olarak hareket eden Osmanlı Padişahı, Polonya ve Litvanya ile ittifak kurmuş olan Altın Ordu hanlarının hücumlarına karşı ona destek verdi. Mengli Giray ise ortak düşmanlarına
[yani Altın Ordu-Polonya-Litvanya ittifakına] karşı Moskoflarla işbirliğine gitti ve İstanbul ile Moskova arasındaki dostluk ilişkilerinin tesisi için gayret gösterdi. Rus yönetimi, Bursa'dan değerli kumaşlarla diğer egzotik malları ithal etmek istediği için İstanbul'dan ticaret imtiyazları almaya çalışıyor ve 1495'te Kırım Hanı'nın aracılığıyla İstanbul'a bir elçi gönderiyordu."

İnsan hayret eden bir varlık. Tarihçinin ise iki defa hayret etmesi gerekiyor. Osmanlıların Kırım Hanı üzerinden Rusları desteklemesi, kısa bir süre sonra Altın Ordu Devleti'nin tarihe karışmasıyla sonuçlanacak, böylece Rusya ile Osmanlı devletlerinin Karadeniz'in kuzeyinde önleri açılacaktır.

Bir başka deyişle tarihte olmaz, olmaz.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Bolşeviklerin bize yardım ettikleri, para ve askerî teçhizat verdikleri, hatta General Furunze gibi bazı Kızıl Ordu stratejilerinin Ankara'ya kadar gelerek üst düzey temaslarda bulundukları, resmi inkılap tarihi kitaplarında nedense gizlenir. Hatta bu komutanlardan ikisinin heykellerini Taksim Cumhuriyet Anıtı'nda, hem de Atatürk'ün hemen arkasında görebilirsiniz. Her şey gözümüzün önünde yazılı aslında ama "göz" lazım görmek için.


Umutlar Moskova'da!

Bugün size mevcut bilgilerimizi tersine çevirecek bir olayı anlatacağım: Türkiye'nin Rusya'da komünist rejimin yerleşmesi için yaptığı yardımı. Mart 1921'de Petersburg yakınlarındaki Kronştadt deniz üssünde Kızıl bahriyelilerin isyanı patlak verir. Sovyet rejimi, ayaklanmayı bir türlü bastıramaz. Diyeceksiniz ki, koca çarlığı deviren Kızıl Ordu, avuç içi kadar bir adayı mı ele geçirememiştir? Evet, çünkü ayaklananlar savaş gemilerine sahip bahriye kurmaylarıdır, daha da önemlisi, Kızıl Ordu askerleri, devrimi omuz omuza gerçekleştirdikleri Kronştadt'daki subaylarına kurşun sıkmayı reddetmektedirler.

İsyanla sarsılan Lenin yönetimi kara kara düşünürken Ali Fuat Paşa, Sovyetler ile Barış ve Kardeşlik Antlaşması imzalamak ve askeri yardım temin etmek üzere Mustafa Kemal Paşa tarafından büyükelçi sıfatıyla Moskova'ya gönderilir. Tarih, 27 Şubat 1921'dir ve Kronştadt ayaklanmasının şafağıdır. (Ali Fuat Paşa'nın, Mustafa Kemal Paşa ile Harbiye'den sınıf arkadaşı olduklarını ve Filistin'de İngilizlere karşı kahramanca direndiği için general yapıldığını hatırlayalım.)

Moskova'ya ayak basar basmaz o zamanlar Milletler Komiseri olan Stalin, Ali Fuat Paşa'ya haber göndermiş ve görüşmek istediğini bildirmiştir. İki taraf da alabildiğine sıkışık bir konumdadır. Koskoca ihtilali başaran Bolşevikler, ufacık bir adadaki isyanla başa çıkamadıkları için dünya kamuoyuna rezil olmak üzeredirler. Zaten Fransız destekli Polonya ordusunun Minsk'e girmesi an meselesidir. Türk ordusu Batum'a girmiştir. İsyan bir an önce bastırılmalı ve rahat bir nefes alınmalıydı. Türk heyeti de işgal altındaki vatanını kurtarmak için bir an önce kuzey komşusunun maddi ve manevi desteğini arkasına alacak bir antlaşma imzalamak istiyor, en azından Batı cephesinde düşmanı denize dökebilmek için Doğu ve Kuzey cephesinden emin olmak istiyordu.

Atatürk'ün Lenin'e yardımı

Stalin, isyanı bastırma işini, kendi subaylarına kurşun sıkmak istemeyen askerler yerine daha tarafsız bir konumda olan Tatar birliklerine yaptırmak istiyordu. Fakat biri Moskova'da, öbürü de Kazan'da bulunan Tatar birliklerine Kızıl Ordu'nun Başkomutanı Troçki'nin bile bu konuda sözü geçmiyordu. Rus askerlerine karışmasınlar diye farklı birlikler altında örgütlenmiş bulunan Tatarlar, her iki tarafa da eşit mesafede durdukları için biçilmiş kaftan olarak değerlendiriliyordu. Öyleyse Tatar süvariler, Kronştadt'a, ileri! İyi ama onlara kim söz geçirebilecekti?

Stalin sihirli formülü bulmuştu: Bu işin altından en iyi Türkler kalkabilirdi, yani ancak Ali Fuat Paşa gidip Tatar birliklerinin komutanlarıyla görüşürse onları ikna eder ve isyancıların üzerine sevk ettirebilirdi. Oturdular, anlaştılar. Ruslar Kars, Ardahan ve Iğdır üzerinde hak iddia etmekten vazgeçecek ve Milli Mücadele'ye katkıda bulunacaklar, buna mukabil Türkiye, ayaklanmanın bastırılması için Tatar birliklerini örgütleyecek ve Batum'dan askerlerini çekecekti. Kozlar ve talepler ortaya sürülmüş, düğmeye basılmıştı. Rus bahriyelilerine karşı herhangi bir önyargıları olmayan Tatar birlikleri, Ali Fuat Paşa tarafından ikna edildi. Troçki'nin Savaş Komiserliği'nde ve Tuhaçevski'nin operasyon komutanlığında Kronştadt Kalesi kuşatıldı ve ayaklanma 10 gün içerisinde bastırıldı. Türk elçilik heyeti de aynı günlerde Petersburg'da operasyonu izlemekteydi!

Kronştadt kurtarılmış, buna karşılık aynı günlerde Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması imzalanmıştır. Alan memnun, satan memnundur kısacası. Talihin cilvesine bakın ki, Sovyetler Birliği, başındaki en büyük gailelerden birisini, yıllarca kanlısı olduğu Müslüman ve Türklerin bir komutanı sayesinde atlatabilmiştir. Tarihin asla göründüğü gibi olmadığını daha çarpıcı bir örnekle anlatamazdım herhalde.


25.07.2004

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Sabetay Sevi'yi Müslüman yapan Vanlı hoca




Ilgaz Zorlu
'nun "Ben Bir Selanikliyim" adlı kitabıyla hareketlenen "Dönmelik" tartışması, yakın geçmişimizin, üstü bilinçli olarak örtülmüş sayfalarını birer birer açıyor. Bu gidişle son 350 yılın saklı yüzlerini de deşifre edecek bir tartışma bu. Hayır, ben sadece Sabetayistler, yani Dönmeler açısından ele almıyorum olayı.

Bu tartışma, Osmanlı’yı Cumhuriyet’e bağlayan en güçlü damarlardan birisini ortaya koyacak ve Osmanlı geçmişine yönelik “redd-i miras” çabalarının ne kadar fuzuli olduğunu gösterecek niteliktedir. Bu kadarla da sınırlı değil bu tartışmanın faydası. Osmanlı tarihini de yeni bir gözle değerlendirme fırsatını sunacak bize. Osmanlı idaresinin sözüm ona “bağnaz” denildiği dönemde, kendisini Mesih ilan etmiş bir “sapkın”a nasıl bir hoşgörü şampiyonu gibi davrandığını ve meseleyi nasıl asıp keserek değil, bir uzlaşma, yani orta yol arayışı içerisinde çözmeye çalıştığını da görme imkânımız olacak. Nihayet Tanpınar’ın dediği gibi 17. yüzyılımızın bütün büyükleri kadar çok-renkli bir adamla, Vanlı bir hocayla karşılaşacak ve onun delişmen ruhunun macerasını zorlanarak da olsa sökeceğiz silik satırlardan.

Ama önce devrin “Süperstarı”ndan söz etmeliyim size. Bu “Süperstar”, Osmanlı tarihinin en dirayetli ve bilgili sadrazamlarından Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa’dır. O sadece bir yıldız gibi Osmanlı ufuklarında parlamakla kalmamış, etrafına yoğun bir yıldız yağmurunu da başlatmış adamdır. Niyazi-i Mısrî’yi Bursa’dan, Vani Mehmed Efendi’yi de ta Van’dan fark ederek başkente davet eden bu âlim sadrazam, siyasî ve askerî başarıları yanında bilim ve sanat patronluğuyla da göz alıcı bir döneme imza atmıştır. Sabetay Sevi, onun iktidarında Mesihliğini ilan eder, buna mukabil İzmir ve İstanbul Hahambaşılığı, yine onun devrinde Sevi hakkında idam fetvası çıkartırlar. Girit, yıllar süren bir kuşatmadan sonra nihayet fethedilmiştir ve bunun bedeli, devletin taşradaki kontrolünün zayıflaması olmuştur.

O sıralar Yahudiler arasında Mesihçi fikirler iyice alevlenmiş olmalıdır ki, 44 yıl önce, 1622’de Meşhed Yahudileri de İran şahı tarafından zorla Müslüman yapılır. Bunlar “Yeni Müslümanlar” (Cedîdü’l-İslam) olarak bilinir ama çoğunluğu, gizliden gizliye kendi dinlerini yaşamaya devam ederler. İlginçtir, Osmanlı idaresi, hiçbir dinin etlisine sütlüsüne karışmadığı halde, mesele siyasi bir mahiyet arz etmeye başlayınca ve dinler arasında kurmaya özen gösterdiği dengenin sarsılmakta olduğunu fark edince duruma el koyar. Yani iş ayyuka çıkmadan ve bizzat Yahudi milleti içinden anarşi homurtuları yükselmeden müdahalede bulunmak ihtiyacını hissetmez. Hem Yahudi hahamların, hem de bir başka sahte Mesih’in ihbarı üzerine Sevi, Edirne’ye çağrılır. Kaynaklar Edirne Yahudilerinin Mesihlerini görmek için yollara döküldüklerini ve götürüldüğü sarayın etrafında toplandıklarını kaydediyor.

Sarayda bir odaya alınan Sabetay Sevi’nin karşısında Sadrazam Vekili Mustafa Paşa, Şeyhülislam Minkârizade Yahya Efendi ve Vanî (yani Vanlı) Mehmed Efendi oturmaktadır. Tabii bir de sahte Mesih iyi Türkçe bilmediği için ona tercümanlık yapan Yahudi Hekimbaşı Mustafa Fevzi Efendi (eski adıyla Moşe ben Rafael Abravanel) vardır aralarında. (Kuşkusuz oturumu padişah da kafes arkasından izlemektedir.)

Önce bir Mesih testine tabi tutulduğundan söz edilir Sevi’nin. Kendisine üç adet ok atılacak, eğer hakikaten bir Mesih ise bu oklar vücuduna işlemeyecek, böylece Mesihliği test edilip onaylanacakmış. Bu ürkütücü testi reddeden Sevi’nin önüne bir seçenek daha konulur. Bizzat hahamların ölüm fetvası tepesinde sallanırken, Sabetay Sevi’ye canını kurtarması ve muhtemelen Yahudi milleti içerisinde İslamiyet’in yayılmasına hizmet etmesi ümidiyle Müslüman olması teklif edilir. Bu formülün Vani Mehmed Efendi’nin eseri olduğu anlaşılıyor. Çünkü bazı kaynaklar, Vani Efendi ile Sabetay Sevi’nın kıyasıya bir ilmî ve dinî tartışmaya giriştiklerini, onun bu formülü, karşısındaki zeki ve bilgili insanı kurtarmak için ortaya attığını ve divanda kabul gördüğünü söylerler.

Nitekim Sabetay Sevi’nin Müslüman olmayı kabul etmesi üzerine ona kelime-i şehadet getirten ve imanın şartlarını (âmentü) tekrarlatan zat yine Vani Mehmed Efendi olmuştur. Sonradan bazı Sabetayist kaynaklar, biraz paparazzicilik gayretiyle -o zamandan iliklerine işlemiş demek ki!- bu değerli âlimin, güya karısına aşık olduğu için Sabetay Sevi’ye yumuşak davrandığı ve onun canını kurtardığı iftirasını atmışlardır ki akla zarar bir ihtimaldir. Hele Vani Efendi’nin sert mizacı göz önüne getirildiğinde bu iddianın ne kadar gülünç kaçtığı görülecektir.

Görünüşte Müslüman olan Sevi’nin takipçileri, Sabetaycılar Osmanlı’nın zengin dokusu içerisinde benzeri görülmemiş bir kültür ve hayat tarzı, giderek bir ideoloji geliştireceklerdir. Böylece Osmanlı idaresi, hem bünyesindeki dinî bir krizi kansız bir şekilde halletmiş, hem de Yahudiliğin geleceğini kurtarmıştır. Nitekim Yahudi tarihçi Avram Galanti, Yahudilerin bu hizmetlerinden dolayı padişaha şükran borçlu olduklarını, zira onun, dinlerini bir facianın eşiğinden döndürdüğünü söyleyecektir. Aynı yıllarda Fransız Katoliklerinin bırakın diğer din mensuplarını Vanlı hocanın Türkçe Kur’an tefsiri!

Sufi şair Niyazi-i Mısrî’nin en büyük hasmı olan Vani Mehmed Efendi, Sultan IV. Mehmed’in nezdindeki itibarını kullanarak onu sürgünden sürgüne göndertmiş, böylece divanına ve “Mevâdü’l-İrfan” adlı tasavvufî eserine kadar girmeyi başarmıştır!


Mısrî, bozguna uğrayacağımız 1683 Viyana Seferi’ne çıkılmaması için ne kadar çalışmışsa, Vani Efendi de çıkılması için o kadar propaganda faaliyetinde bulunmuş ve sefer sırasında ordu vaizliği yapmıştır. (Ne dersiniz, padişah Niyazi-i Mısrî’yi dinlese miydi?)


İsmail Hami Danişmend, Vani Efendi’yi “Türkçülük bayrağını tefsir ilminin tepesine diken yegâne Türk âlimi” ilan eder. Dayanağı ise “Arâisü’l-Kur’an ve Nefâisü’l-Furkân” adlı tefsiridir. Danişmend’in aktardığına göre bu eserde Kur’an-ı Kerim’de geçen Zülkarneyn’in aslında “Oğuz Han” olduğu yazılıymış. (Merak eden ilahiyatçılar Danişmend’in “Türklük Meseleleri” adlı kitabının 110. sayfasına bakabilirler.)


Boğaziçi’nin en güzel semtlerinden birisi olan Vaniköy, adını Vani Mehmed Efendi’ye, yani bir Vanlı medrese hocasına borçludur. Protestanları bile nasıl “rosto” yaptıklarını anlattırmayın bana şimdi…


18.07.2004

 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
İtalya sokaklarında Müslüman köleler!


Viyana bozgunumuz üzerine Venedik ve müttefikleri, eski liman ve şehirlerini Osmanlılardan geri almak için kolları sıvamıştır. 1685'te Koron limanı fethedilir, büyük bir kısmı kadın ve çocuklardan oluşan 1300'ün üzerinde Müslüman, esir alınır ve müttefikler arasında pay edilir.


Bin kadarı Venedikliler, Toskanalılar ve Vatikan'ın, geri kalanı ise Malta şövalyelerinin hissesine düşer. İşe bakın ki, köle yapılmak üzere gemilerle İtalyan şehirlerine götürülen bu esirler arasında karnı burnunda hamile bir Müslüman kadın da bulunmaktadır. Kadın, o heyecanla erken doğum yapar. Tam bu sırada görenlerin ağzını hayretten bir karış açık bırakan olay gerçekleşir. Annesi, bebeğin Hıristiyanların eline esir düşmesindense ölmesini yeğleyerek tuttuğu gibi denize fırlatır.


Ertesi yıl Venedik ve müttefik donanması, işgallerine devam eder. Ağustos sonunda ganimet ve kölelerle dolu Venedik gemileri Livorno limanına halat atarken, esir alınanlar arasında 6 siyah kadın da karaya çıkmaya hazırlanmaktadır. Aslında esirlerin sayısında ufak bir düzeltme yapmak gerekmektedir, çünkü bir kadın kucağında yolda doğurduğu bebeğiyle inmeye çalışmaktadır. Belgenin bize söylediği gibi dersek, çok güzel bir "bebecik"… Hatta bu tatlı bebek hakkında birçok hayal ürünü söylenti de yayılmıştır denizciler arasında. Güya doğduğunda beyazmış ama siyah kadınlar onu yağladıkları için rengi kararmış! Bunlar, İtalyan tarihçi Ordinaryüs Profesör Salvatore Bono'nun "Yeniçağ İtalya'sında Müslüman Köleler" (İletişim, 2003) adlı muhteşem çalışmasındaki binlerce örnekten sadece ikisi. Peki benzerlerine kitapta bolca rastladığımız bu örneklerle yazar ne yapmak istiyor dersiniz? Hangi tabuları yıkmaya çalışıyor? Hangi yazılmamış şafakların iniltilerini sağıyor kulaklarımıza? Gözlerimizden hangi perdeleri kaldırmak için o rüzgâr gibi nefesiyle üflüyor pencerelerimize?


Avrupa tarihçiliğinde dilleri kesilmiş bir topluluğun, modern Avrupa'daki Osmanlı-Müslüman kölelerin yazılmamış, üstelik silinmiş tarihini ilmek ilmek dokuyor cesaret ve sabırla. Meslektaşlarından alacağı tepkileri hiçe sayarak hem de.


Bono'ya göre, modern çağda kölelik denilince Avrupalıların ilk aklına gelen bölge, Doğu oluyor nedense. Haremler, köle pazarları, devşirmeler… Kölecilik, Doğuludur Avrupalılarca. Adeta Müslümanlara mahsus bir uygulamadır. Evet, antik Yunan ve Roma'da ya da Amerika'da kölelikten söz edilir edilmesine ama sıra modern Avrupa'ya geldi mi, bu "medeniyetin yeni kıblesi"ne kölelik zinhar yakıştırılmaz. Oysa Braudel'in demiş olduğu gibi, Akdeniz bir bütün değil midir? İç içe geçmiş adetleriyle, inanç sarmallarıyla, insan tipleriyle, hatta yemekleriyle aynı ortak havuzda yüzmekte değil midir Akdeniz insanı? Öyleyse kölelik bahis mevzuu olduğunda bu yekpare coğrafyayı nasıl bıçakla kesebilir, köleliği Doğu "hapishanesi"ne tıkar da Batı'yı ondan azad edebiliriz?

Üstelik de elimizde bunun aksini kanıtlayan on binlerce belge varken… Tarihçi, Vatikan'daki sansürlü belgelere kadar inerek Rönesans'ı doğuran bu "uygar" topraklarda köleliğin ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Sayıları yüz binlerle ifade edilen ve çoğu Müslüman olan bir köle ordusunun İtalyan şehirlerinde yaşadığını, öldüğünü, hatta bazı yerleşim birimlerinde kendilerine mahsus mezarlıklarının bile bulunduğunu ve hatırı sayılır bir kısmının da Hıristiyanlığı kabul ederek İtalyanlaştığını söylüyor. Hayret ki, hayret! Bono, bugünkü İtalyan nüfusu içerisinde Schiavo, Libero, Moretti, Moro, Turchetti ve benzeri soyadlarını taşıyanların çok büyük bir ihtimalle Müslüman köle kökenli olduklarını da ekliyor sözlerine. (Burada aklıma 1978'de Kızıl Tugaylar örgütü tarafından kaçırılıp öldürülen eski İtalya Başbakanı Aldo Moro geliyor. O da bir Müslüman kölenin torunu olabilir mi dersiniz? Meraklılarına benden ufak bir ipucu.)

Roma, Floransa, Napoli ve Cenova'da Osmanlılardan esir alınan kölelerin yaşadığını; Galile çağında bile Müslüman kölelerin bir fırsatını bulup İtalyan sokak ve limanlarında gıda maddesi ve tuhafiye eşyası sattıklarını; hamamlarda, evlerde hizmetçi; gemilerde ise forsa olarak bizzat devlet hizmetinde çalıştıklarını, hatta bunların zaman zaman isyan ettiklerini de öğreniyoruz Bono'nun kitabından. "Demek ki" diyor yazarımız, "Biz Avrupalılar ve Hıristiyanlar da… aslında köleliği kabul etmeye ve uygulamaya devam etmişiz. 16. yüzyıldan 19. yüzyılın ilk yıllarına kadar İtalya'da Müslüman kölelerin bulunuşu… bizim başkalarını küçümseyen ve tartışılmaz bir biçimde üstün sayılan "uygarlığımıza" dayanarak yarattığımız imajla çelişen bir unsur olarak ortaya çıkmakta ve -başka pek çok şey gibi- düzeltilmesi gerekmektedir."


Ancak Salvotore Bono, bu yaklaşımını günümüzle ilişkilendirmeyi de ihmal etmiyor. Eğer İtalya gibi modern uygarlığın beşiği sayılan bir ülkede Osmanlılardan esir alınan kölelerin varlığı ve emeği bu kadar ileri bir kertede ise, AB tartışmalarında sık sık Türkiye'nin de karşısına çıkartılan "Avrupa'nın içi" ve "dışı" gibi kavramlar da anlamlarını yitirmiyor mu biraz? Tarihlerini daha yakından tanımak, Avrupalıların Müslümanları Avrupa'nın dışında tutma konusundaki ısrarlarının manasızlığını gösterebilir onlara. Bono, mert bir dille şunu ortaya koyuyor: "Avrupa Birliği dışındakiler zaten bizim aramızdaydı, evlerimizde dolaşıp durmuşlardı, daha birkaç yüzyıl öncesinden bizlere karışmış ve bizlerle kaynaşmışlardı."


Alın bakalım! Meğer İtalya'daki Müslüman köleler bizden önce AB'ye girmiş de haberimiz yokmuş! Bono'nun kitabından sonra İtalyanların yüzlerine daha bir farklı bakacağım galiba. Tabii ki, bu yüzlere acaba hangi Müslüman gölgeleri yansımış diye… 20. yüzyılın en büyük tarihçilerinden Marc Bloch öyle diyor çünkü: "İyi tarihçi masallardaki insan yiyen deve benzer: İnsan etinin kokusunu aldığı yerde avının olduğunu bilir."


Tarih, insan temelindeki bir diyalogdur ve ancak onu yüzeysel olarak okuyanlar kavga eder.



11.07.2004
 

Benzer Konular

Tuna-TR
Cevap
0
Görüntüleme
475
Tuna-TR
marist
Cevap
9
Görüntüleme
711
marist
HeiLmasTer®
Cevap
0
Görüntüleme
888
HeiLmasTer®


Üst Alt