♥GÖZ YAŞARTAN ☼ YÜREK BURKAN ☼ DÜŞÜNDÜREN ☼ ATEŞLEYEN ☼ HiKÂYELER♥

Sponsorlu Bağlantılar

sanal hacker

sanal hacker

Üye
güzel
 


Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
SUSARAK İLETİŞİM

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi.
Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim.
Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir,
'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama gönderirdi.

Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan,
'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım
ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım.

Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor;
'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. 'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem halimi.

Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem
'Odanı topla!'diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum .

Annem odama gelip
'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım. ' dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden
alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım.
Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi
'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi. Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim. O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi.
Ben yine
'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi.
Heyecanla başladım anlatmaya.
Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım.

Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda iş yerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.'
diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye.

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Duyduklarına inanamıyorlardı .. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi.

Farkında' Olmalı İnsan...

Kendisinin, Hayatın Olayların,
Gidişatın Farkında Olmalı.

Ömür Dediğin Üç Gündür, Dün Geldi Geçti Yarın
Meçhuldür, O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, O Da Bugündür.




ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
IV. MURAT ve DERİCİ



Birgün 4. Murat Sadrazamıyla birlikte tebdil-i kıyafet gezerken bir deri dükkanın önünde dururlar.
Dükkan son derece kötü bir durumdaydı ve dericinin hali ise içler acısıydı.
İhtiyar derici sandalyesini çekmiş dükkanın önünde oturmaktadır.


Padişah: Selamun Aleyküm derici der.
Derici şöyle gelenlere göz atar ve hemen toparlanarak:
-Aleyküm Selam Ya Cihan-ı Serdar
der.

Padişah: Yazı Kışa hiç katmadın mı?

Derici : Kattım ama hiç bir şey tutturamadım der..

Padişah: Peki geceleri hiç çalışmadın mı?

Derici: Çalıştım ama el aldı der.

Peki der Padişah sana bir kaz göndersem yolar mısın?

Derici yolarım der hem de hiç bağırtmadan..

Padişah dericinin yanından ayrılarak saraya döner. Sadrazam dayanamaz..

Haşmetlim der derici ile yaptığınız konuşmadan hiçbir şey anlamadım.
Padişah kızar, Sadrazama dönerek.
- Sen nasıl sadrazamsın der ne demek bir şey anlamadım. Derhal o dericinin yanına gideceksin ve ne konuştuğumuzu anlayacaksın. Eğer anlamazsan tez zamanda kelleni vurdururum
der.

Korkuya kapılan sadrazam soluğu dericinin yanında alır.

Derici sadrazamın koşarak geldiğini görünce doğrularak.

—Hoş geldin der.

Sadrazam
– Çabuk bana Padişahla ne konuştuğunuzu anlat
der.
Derici
- Anlatırım ama bir kese altın vereceksin der.

Sadrazam kelle korkusuyla kabul eder ve sorar
—Söyle bakalım gelenin padişah olduğunu nasıl anladın?
Derici
- Padişah kılık değiştirmişti ama yeleğini değiştirmeyi herhalde unuttu üzerinde öyle kıymetli deriden yapılmış bir yelek vardı ki o yeleği ancak padişahlar giyebilirdi.

Peki der sadrazam Yazı kış katmadın mı ne demek?

Derici
- Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin
der.

Sadrazam mecburen kabul eder.

Derici
- Padişah yazı kışa katmadın diye sordu yani yaz kış çalışıp kazanmadın mı ki sen ve dükkânın bu haldesiniz dedi bende çalıştım ama hiçbir şey tutturamadım dedim.

Peki der Sadrazam. Geceleri hiç çalışmadın mı? Diye sordu.

Derici
-Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin
der.

Sadrazam biraz da kızarak kabul etmek zorunda kalır.

Derici
-Yani padişah geceleri çalışıp çocuk filan yapmadın mı özellikle oğlun yok muydu sana yardım edecek demek istedi. Bende yaptım ama oğlum olmadı kızlarım oldu onları da elin oğlu aldı dedim…

Peki der sadrazam Padişah sana bir kaz yollasam yolar mısın dedi, o ne demek?..

İhtiyar derici elindeki altın keselerini şöyle hafifçe havaya atıp tuttuktan sonra…

Eeeee.. Onu da artık sen anla sadrazamım
der……….



ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Haydar

Haydar

Emekli Yönetici
bütün hikayeler şahane eline yüreğine sağlık Hidayet abicim
 
  • Beğen
Tepkiler: Emrgncy
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
"BUNDA DA BİR HAYIR VAR!"





Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:


"Bunda da bir hayır var!"

Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar.
Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu.
Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.
Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi:


"Bunda da bir hayır var!"

Kral acı ve öfkeyle bağırdı:"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"

Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.

Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu.
Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler.
Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar.
Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.
Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler.
Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu.
Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı.
Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler.
Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.

"Haklıymışsın!" dedi.

"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi"

"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.

"Bunda da bir hayır var"

"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.

"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir"

"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?"

“Ve sonrasını düşünsene...”




ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
BORU YETMEDİ AĞAM...


Bir araştırma için bir araya gelen fizikçi,kimyager,matematikçi ve tarihçi açık bir arazide araştırma yapmaktadır.

Aniden bastıran yağmurdan korunmak için bir köylünün barınağına sığınırlar.

Köylü bir şeyler ikram edebilmek için dışarıya çıkar.

İçerideki herkesin dikkatini bir şey çeker.

Soba yerden 1 metre yüksekte ve altında taş kalıplar bulunmaktadır.

Fizikçi hemen yorum yapar.
-Adam sobayı yükselterek konveksiyon akımını güçlendirmiş ve odanın daha çabuk ısınmasını sağlamıştır.

Matematikçi buna itiraz edip,
-Hayır! Adam sobayı odanın tam merkezine koyarak her tarafın eşit ısınmasını sağlamıştır.

Kimyacı ise
-Bu mümkün değil! Adam sobayı yükselterek hem daha çabuk yakılmasını sağlamış hem de aktivasyon enerjisini düşürmüştür.

Tarihçinin yorumu ise daha farklıdır.
-Adam ilkel benlikten kalan ateşe tapma biçimini modernize ederek onu yükseltmekle saygısını göstermiştir.

Tartışmalar sürerken köylü içeriye girer.Dayanamaz ve köylüye neden sobanın yüksekte olduğunu sorarlar.

Cevap çok basittir.

-Boru yetmedi ağam!


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
PADİŞAH ve TABİRCİBAŞI



Padişah, bir gece rüyasında tüm dişlerinin döküldüğünü, yemek bile yiyemez hale geldiğini görür. Sıkıntı içinde uyanır. Vezirini . çağırıp sarayın rüya tabircisinin hemen huzuruna getirilmesini buyurur.

Uyku sersemi tabircibaşı yanına gelince, padişah düşünü anlatıp sorar:

"Tabircibaşı, bu rüya hayır mıdır, şer midir? Neye işarettir, hele bir söyle."

Tabircibaşı biraz düşünür; sonra utana sıkıla:
"Şerdir, Padişahım" der.
"Uzun yaşayacaksınız; ama ne yazık ki, tüm yakınlarınızın gözlerinizin önünde birer birer ölüp sizi yapayalnız bıraktıklarını göreceksiniz."

Bir an sessizlik olur; ardından padişah kükrer:
"Tez atın şunu zindana, felaket habercisi olmak neymiş öğrensin!"

Tabircibaşı, yaka paça götürülüp zindana atılır. Padişah bir başka tabircinin bulunmasını emreder. Huzura getirilen ikinci tabirciye de rüyasını anlatıp sorar:
"Hayır mıdır, şer midir?" der.
İkinci tabirci de
Önce biraz düşünür; ama sonra yüzü aydınlanır:
"Hayırdır, Padişahım!" der. "Bu rüya, tüm yakınlarınızdan daha uzun yaşayacağınızı gösterir. Daha nice seneler boyu ülkenizi yönetebileceksiniz."
Padişah, ağzı kulaklarında buyurur: "Bu tabirciye iki kese altın verin!"

Başından sonuna durumu izleyenler, tabirciye sorar:
"Aslında sen de tabircibaşı da aynı şeyi söylediniz. Neden onu cezalandırdı da seni ödüllendirdi?"

Tabirci güler:
Elbette aynı şeyi söyledik; ama önemli olan NE söylediğin değil, NASIL söylediğindir...


ALINTIDIR...

 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi


MEHMET'İN DÖNÜŞÜ






İki katlı bir evin çatısı içinde, sacdan imal edilen bir su deposu vardı. Hiçbir sorun
çıkarmadan çalışıyordu ama çok kötü bir yalnızlık çekiyordu. Üstelikte gün ışığı görmeden. . .
Su deposu, takıldığının ikinci yılında, yalnızlığını gidermenin yolunu buldu ve
kendisine bağlanan galvaniz boruya:

-Ucundaki musluğa rica et de, evde olup bitenleri bize aktarsın, dedi.

Bu teklif, musluğun da işine geldi. O da zaten sıkılıp duruyordu. Kısa bir süre içinde
sohbetler koyulaştı. Artık depo, bazen suyunun neden fazla harcandığını biliyordu. Bunlardan ilki, Kurban Bayramı'na yakın günlere rastlamıştı. Ev tepeden tırnağa temizlenmiş ve kesilen hayvan için bol su gerektiğinden, depoyu kısa sürede tam takır boşaltmıştı.

Üç ay sonra musluktan, ev sahibi gencin düğün haberi geldi. Ve düğün günü tıka basa
dolu olduğu halde, gelen kalabalığa fazla dayanamadı.

Depo daha sonradan, acil durumlar için bir çözüm yolu buldu. Çok sayıda misafir
geldiğinde, suyunu azar azar gönderiyor ve herkese yetmeye çalışıyordu.

Su deposu, çatıdaki dördüncü senesinde, musluktan sevinçli bir haber daha aldı.
Evde artık üç kişiye hizmet edilecekti. Ev sahiplerinin bir çocukları olmuş, ismi Mehmet konmuştu.
Birkaç gün sonra musluktan:
-Mehmet'i yıkıyorlar, müjdesini duyunca biraz heyecanlandı. Onun ilk banyosu için
çok hassas davranmalı ve suyunun en berrak kısmını göndermeliydi. Depo aynı titizliği Mehmet'in her banyosunda göstermeye çalıştı ve onun büyümesini sürekli takip etti. Musluktan gelen haberle saçlarının milim milim uzamasını, emekleyip yürümeye başlamasını, büyük bir hızla serpilip koşuşmasını ve sonraki yıllarda okula gitmesini hayalinde canlandırıp ona duyduğu hasreti gideriyordu.
Yıllar peş peşe geçti. Su deposu eskimiş, Mehmet ise büyüyüp askere gitmişti.
Depo sanki ilk defa yalnızlık çekiyor ve Mehmet'e kavuşmak için, suyunun her damlasıyla dualar ediyordu.
Mehmet'in dönmesi aylar aldı. Ve bu sürede depo hiç zorlanmadı, Koca evde iki kişi
kaldığı için her zaman dolu idi.
Bir gün ev sahipleri, suyu çok fazla kullanmaya başladılar. Bu durum yaşlı deponun
gözünden kaçmamıştı.
Sebebini musluğa sorduğunda, yirmi yıl önceki gibi:
-Mehmet'i yıkıyorlar! cevabını aldı. Doğu sınırlarında askerlik yaparken, şehit düşen
Mehmet'i yıkıyorlar. . .


- Cüneyt SUAVİ -

 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
EMEĞİN DEĞERİ



Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış.

Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş ve onu 'Renklerin Ustası' anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş.

Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş.

Ranga Guru ise;


- Sen artık ressam sayılırsın Raciçi.
Artık senin resmini halk değerlendirecek
,
diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş.
Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.
Raciçi denileni yapmış ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor.
Çok üzülmüş tabi.
Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki.
Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş.

Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş.
Raciçi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru'ya götürmüş.
Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru.
Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte...
Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.

Raciçi denileni yapmış.

Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış.
Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.

Ranga Guru ise;


Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün.

Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.

Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin.
Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi.

Sevgili Raciçi, mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın.
Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın.
Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur.

Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma!




ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
İki Derviş



İki derviş, yolculukları sırasında bir dere kenarına varmışlar.
Genç bir kadın dere kenarında karşıya nasıl geçeceğini bilemez halde ağlamaktaymış.

Dervişlerden biri, genç kadını kucaklayıp suyun öteki tarafına bırakmış.
Öteki derviş, arkadaşının bu davranışını hiç hoş karşılamamış ancak sesini de çıkarmamış.

Dervişler dere kenarından bir kilometre kadar uzaklaştıklarında; diğer derviş daha fazla dayanamamış ve arkadaşına hışımla dönmüş:

- Sen, böyle bir şeyi nasıl yaparsın? Biz dervişiz!
Bırak bir kadını kucaklayıp karşıya geçirmeyi, onlara bakmamız bile yasaktır! Hatta seni baştan çıkarabilirdi.


Öteki derviş oldukça sakin karşılık vermiş:

- Dostum ben o kadını bir kilometre geride bıraktım. Sen? Sen ise hala onu taşıyorsun . . .



ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
SEVGİ


Küçük kız, annesiyle yürürken birden durdu.
Yağmur damlacıklarıya ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu.
Bisikletin arka tarafındaki minder üzerine oturan kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı.
Adamın ara sıra dönerek söylediği sözler, küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.


Kaldırımdaki kız bisikletin arkasından bakarken, annesi durumu fark edip:
-Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde, diye çıkıştı.Ama eğer beğendiysen, baban ondan da alır.
Küçük kız, yumuşak bir sesle:
-Bisiklet değil kıza bakmıştım, dedi. Babası o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da…
Annesi, küçük kızı duymamış gibiydi. Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:
-Arkadaşların, bu havada bile okula yürüyerek geliyor,dedi. Halbuki baban, işe giderken de olsa, birkaç dakikasını ayırıp seni mersedesiyle getiriyor.
Kızın gözü yine bisikletteydi.Kadın alaycı bir ifadeyle:
-İstersen baban da seni bisikletle getirsin, diye devam etti. Ne de güzel yakışır, öyle değil mi?
Küçük kız, inci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:
-Çok isterdim,diye cevap verdi. Belki de öylelikle, babama sarılırdım…






Alıntıdır...

 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi


- Gel oğlum kalk bakalım tahtaya, sana bi sorum var.

+ Buyurun, sorun öğretmenim.

- Canlılar kaça ayrılır?

+ Dörde ayrılır öğretmenim.

- Bana yanlış gibi geldi ama say bakalım..

+ Bitkiler, hayvanlar, insanlar, çocuklar.

- Çocuklarda insan değilmi oğlum?

+ Haklısınız, o zaman canlılar üçe ayrılır öğretmenim.

- Peki, şimdi yeniden say bakalım..

+ Bitkiler, hayvanlar ve çocuklar..

- Oğlum insanlara ne oldu?

+ "Kalplerinde sevgiyi yeşertip düşünebilenler hep çocuk kaldılar, Diğerleri de hayvanlaştılar öğretmenim!"
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
FatoŞ

FatoŞ

Üye
Unuttuğum Bu konuya Adım Attım Nede Uzun Olmuş Gelmeyeli .. Hatırlarım konuyu açtığın günü..
Affeyle .. Affeyle ki Bu mücevherleri okuyamadım ..
Cansın Abim .. Allah Diline , ellerine , gönlüne dert vermesin..
Mükemmel Yahut muazzam az kalır be abim bu konu için..
Çok Teşekkürler..
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
Unuttuğum Bu konuya Adım Attım Nede Uzun Olmuş Gelmeyeli .. Hatırlarım konuyu açtığın günü..
Affeyle .. Affeyle ki Bu mücevherleri okuyamadım ..
Cansın Abim .. Allah Diline , ellerine , gönlüne dert vermesin..
Mükemmel Yahut muazzam az kalır be abim bu konu için..
Çok Teşekkürler..

Estağfirullah kardeşlik..

okuyan gözlerine sağlık...
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
BIRAKIN OYNASIN ÇOCUKLAR...
(Tüm Anne Babaların mutlaka okuması gereken süper bir yazı. şiddetle tavsiye ediyorum.)



Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi,
Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.
O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır.”Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek!Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum.
Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı?
Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi.
O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık.
Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık.
Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.
Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım.
Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
“Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi.
Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi.
Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum.
Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı.
Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı.
“O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.
Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU



 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
AŞK ve ÖLÜM




9.SINIF:
Şu an dersteyiz yanımda dünya tatlısı bir kız oturuyor.
Yüzüne bakmaya kıyamıyorum onu ne kadar çok sevdigimi bilmiyor.
O benım en yakın arkadaşım sadece arkadaşı olarak görüyor.
Nedenini bilmiyorum ama kendimden çok utanıyorum.

10.SINIF:
Evdeydim beni aradı erkek arkadaşıyla tartışdığını ve bana ihtiyacı olduğunu söyledi
Sonra bize geldi. Bana sıkı sıkı sarılıp ağladı.
Şu an dizimide uyuyor. Saçlarını okşayıp o gül yüzünü doya doya seyrediyorum.
Ben onu o kadar çok severken o beni sadece arkadaşı olarak görüyor.
Nedenini bilmiyorum ama kendımden çok utanıyorum

11.SINIF:
Onunla çocukluktan beri arkadaşız 8. sınıftayken biribirimize soz vermiştık.
Lise sonda mezuniyet balosuna gidecek eşimiz olmazsa beraber gidecektik.
Beni aradı erkek arkadaşı hastalanıp gelemeyeceğini söledi
Ve beraber gidebilirmiyiz diye sordu. Kabul ettim.
Ve onu evinden aldım. Balodaki en güsell kız oydu. Bembeyaz elbisesiyle tıpkı bir melek
Gece boyu dans ettik
Kollarımdayken hep aynı şeyi düşündüm onu çok seviyordum
Gece sonunda evine bırakdım.Beni yanağımdan öpüp en iyi arkadaşı olduğunu söyledi
Onu gerçekten seviyorum ama o beni arkadaşı olarak görüyor.
Onu sevdiğimi nasıl söylerim
Nedeni bilmiyorum ama kendımden çok utanıyorum...

ARADAN YILLAR GEÇTİ.

Şimdi canımdan çok sevdiğim meleğimi toprağa verdim
Özel eşyalarının arasından kara kaplı bir defter çıkmış bana verdiler
Okuyup okumamakta kararsız kaldım. Açtım bir günlüktu.
Ve bir sayfasında şöyle yazıyordu;
Şu an dersteyiz yanımda dünya tatlısı bır çoçuk oturuyor.
Yüzüne bakmaya doyamıyorum. Onu ne kadar çok sevdiğimi bilmiyor
Beni arkadaşı olarak görüyor
Ona sürekli erkek arkadaşım yalanını söyleyerek yanında olabiliyorum.
Onu canımdan çok seviyorum
Bana bir kere "Seni Seviyorum" deseydi dünyalar benim olurdu
Ben bu satırları okurken meleğimi çoktan gömdüler hıçkırıklarımı tutamıyorum
Gözümü mezardan alamıyorum
MERAK ETME MELEĞİM BENDE SENI ÇOK SEVIYORUM BENDE SENİN YANINA GELİYORUM...



 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-
aLoNE aSSasSiN

aLoNE aSSasSiN

Üye
güzel hikayeler hepsini okudum saol böyle hikaye sevenler için çok güzel bir kitap : "kendi kutup yıldızını bul"
 
  • Beğen
Tepkiler: Emrgncy


Üst Alt