♥GÖZ YAŞARTAN ☼ YÜREK BURKAN ☼ DÜŞÜNDÜREN ☼ ATEŞLEYEN ☼ HiKÂYELER♥

Sponsorlu Bağlantılar

Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
Uşak'lı Osman Efendi'nin Hastalığı



Osman Efendi bir sabah müthiş bir başağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.

Doktor çağrılır.

Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi’nin başağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük başağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar.

Başka doktorlar çağrılır…

Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, başağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi’yi İstanbul’a götürmeye karar verirler.

İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır… Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir.

Oysa dayanması gittikçe zorlaşan başağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir. Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür.
O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih’e gidilir.

Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.

Sonuç: Osnam Efendi’ye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi’ye ağrı kesici
iğneler verilir, altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini -evinde- geçirmesi tavsiye edilir.

Osman Efendi bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.

Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi’nin eski berberi “Berber Mehmet” çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi’yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.

Berber Mehmet bir an düşünür. “Beyim”der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?”


Bir bakar, “Hah işte” der “Kıl dönmüş.”


Osman Efendi’nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.
Ev halkı Osman Efendi’nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar.
Berber Mehmet, Osman Efendi’nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.

Osman Efendi’nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır.

Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Başağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder.

Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir.

Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.


ALINTIDIR
 
Son düzenleme:
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, Byhaydar ve FatoŞ


Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
KISMET



:bablik: :bablik: :bablik: :bablik:

Yaşlı ve spor giyimli bir adam, son model arabasını deniz kenarına çekmiş, portatif şezlonguna kurularak yurt dışından yeni getirttiği oltasını denemeye başlamış.
Fakat kısmetli bir adam sayılmasına rağmen, her nedense tek bir balık bile tutamıyordu.

Yaşlı adam, hemen yanıbaşındaki büfeden aldığı sosisli sandviçini soğuk kolası eşliğinde yerken, yan tarafına genç bir balıkçının yanaştığını farketti. Giyinişinden çok fakir olduğu anlaşılan adamın bir poşet içinden çıkarttığı oltalar yer yer düğümlenmiş ve herbiri farklı boylarda olan iğneleri paslanıp körelmişti.

Yaşlı adam, can sıkıntısını giderecekbir eğlence bulmuş olmanın mutluluğuyla balıkçı arkadışını seyrederken, onun bir anda heyecanlandığını fark ederek gülümsedi.

Alel acele çekilen misinanın ucunda mutlaka delik bir postal olmalıydı.
Ancak yaşlı adam biraz sonra hayretinden şaşkına döndü. En az yarım kiloluk bir kefal balığı, oltanın ucunda çırpınıp duruyordu.

Genç adam, besmeleyle çıkarttığı balığı temiz bir poşete koyduktan beş on dakika sonra, ikincisini de yakaladı.

Yaşlı balıkçı, etrafa parıltılar saçan polyester oltasını boşuna sallayıp dururken yan gözle arkadaşına bakıyor ve böyle bir tesadüfe bir türlü ihtimal veremiyordu.
Fakat adam üçüncü kefali yakaladığında, merakını yenemeyerek ayağa kalktı ve ona doğru yaklaşarak:
"Bu kadar kötü bir oltayla nasıl balık yakaladığınızı anlayamadım" dedi. "Bu işin sırrını söyler misiniz?"


Genç adam, tuttuğu balıkları yeterli bulmuştu. Oltasını yavaş yavaş toparlarken:
"Bu işin sırrı, balık tutmam için Allah'a dua eden yavrularımdır efendim" diye cevap verdi. "İki gündür ekmekten başka bir şey yiyemediler de..."



Cüneyd SUAVi
 
Son düzenleme:
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, Byhaydar ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
Bir "MÛCiZE" alabilirmiyim...



Sally, küçük kardeşi George'un amansız hastalığı hakkında anne ve
babasının konuşmalarını duyduğu tarihte, yalnızca sekiz yaşındaydı...

Annesi, George'un önemli bir ameliyat geçirmesi halinde yaşayabileceğini, ancak ameliyat için çok para gerektiğini söylerken,
babası, "Bu durumda oğlumuzu ancak bir mucize kurtarabilir" diyordu.

Bu sözleri duyar duymaz, usulca odasına yürüdü Sally. Kumbarasındaki
tüm parayı döşemeye döktü. Tek tek saydı: Bir dolar on bir senti vardı.

Paraları cebine koyduğu gibi hızla evden çıkıp doğru sokağın başındaki eczaneye koştu.

Yorgun görünüşlü yaşlı eczacı, bir müşterisine sattığı ların nasıl kullanılacağını anlatıyordu.

Neden sonra Sally'ye döndü: "Evet"
dedi, "Ne istiyorsun?"

Gözleri dükkâna yeni giren iyi giyimli, zengin görünüşlü, orta yaşlı
adama takılınca, acele acele ekledi: "Çabuk söyle, beyefendiyle
ilgileneceğim."


Sally, üzgün ve kırgın bir sesle konuştu: "Hasta kardeşimin
iyileşmesi için bir mucize gerekiyormuş, sizden bir mucize almak istiyorum. Parası neyse veririm."

Avucunda sımsıkı tuttuğu bozuk paraları gösterdi.

Eczanede bekleyen iyi giyimli, zengin görünüşlü, orta yaşlı adam,
cevap vermeye hazırlanan eczacıyı bir el işaretiyle susturduktan sonra, gülümseyerek Sally'ye döndü:
"Kardeşinin iyileşmesi için ne tür bir mucize gerekiyor bakalım küçük hanım?"

"Bilmiyorum" dedi Sally.
Gözlerinden süzülen yaşlara aldırmadan devam etti:
"Bildiğim şu ki; küçük kardeşim George çok hasta. Bir mucize olmazsa
ölecekmiş. O zaman ben de kumbaramdaki tüm paraları çıkarıp mucize satın almak için bu eczaneye geldim. Böyle durumlarda herkes elinden
geleni yapmalı değil mi efendim? Biz bir aileyiz ve birbirimizi çok seviyoruz."


"Ne kadar paran var?" diye sordu orta yaşlı, iyi giyimli adam.

"Bir dolar ve on bir sent" dedi Sally, avucundaki paraları
göstererek, "Ve dünyadaki tüm param bu kadar!"

"Bu aslında iyi bir para" derken hüzünle gülümsedi adam, "Kardeşini
kurtarmak için gerekli olan mucizeyi bu parayla rahatça satın alabilirsin."


Sonra avucunu açıp Sally'ye uzattı: "Şimdi bütün paranı bana ver
bakalım."


Sally tüm bozuklukları adamın avucuna boşalttı.
"Tamam" dedi adam, "Şimdi de elimi tut ve beni evine götür. Kardeşini tanımak istiyorum."

Yorgun eczacının şaşkın bakışları arasında eczaneden çıktılar.
Sally ile birlikte yürümeye başladılar. Sally elbette bilmiyordu,
eczanede "mucize" ararken tanıştığı adamın Dr. Carlton Armstrong olduğunu...

Dr. Armstrong, Amerika'nın tanınmış cerrahlarından biriydi ve George'un ameliyatını yapabilecek birkaç isim arasında geliyordu.
Nitekim ameliyat başarıyla sonuçlandı...
Sally'nin ailesi hiçbir ödeme yapmadan George sağlığına kavuştu. Bir
hafta sonra mutluluk içinde hastaneden evlerine döndüler. Ama yaşadıkları olayın etkisinden kurtulamamışlardı. Sally'nin annesi,
eve girer girmez, "Hâlâ inanamıyorum" dedi, "Yaşadıklarımız gerçek
bir mucize! Yine de ameliyatın kaça mal olduğunu merak ediyorum."


Sally kendi kendine gülümsedi.
O, bu mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu: Tamı tamına bir
dolar on bir sente malolmuştu!


(Bonita L. Anticola)
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, Byhaydar ve FatoŞ
FatoŞ

FatoŞ

Üye
Çok Güzeller Paylaşım İçin Teşekkürler :tebessüm:
 
  • Beğen
Tepkiler: Emrgncy ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
SAKA HÜSEYİN
(Bir Destandır ÇANAKKALE)



"İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Türk birlikleri Anafarta Ovası'na ve tepelere yerleşmişti 35. Piyade Alayı 2.Bölük erlerinden Hayrabolu'lu Hüseyin alayın su ihtiyacını gidermekle görevli idi sabahın alaca karanlığında katırı ile yola çıktı.

Bigalı Köyüne gidip, kuyulardan tahta, damacanalara su doldurup geriye dönüşünü akşamın karanlığına denk getirmeye çalışırdı.

Katır önde, bizim Saka Hüseyin arkada ama, yola çıkmadan evvel katırının kulağına eğilir, her defasında söylediği sözleri tekrarlardı: "Haydi, Büyük Anafarta Köyünün üstünden 35. Piyade alayının bulunduğu siperlere" katır gide-gele bu yollara alışmıştır.

Fakat yolda, Hüseyi'nin çenesi durur mu? Savaş var imiş! Yığınla yaralı taşırlar imiş, umurunda mı? O bir türkü tutturmuş gidiyordu:

"Pınar baştan bulanır
İner dağı dolanır
Al başımdan sevdayı
Buna can mı dayanır.
Rinna, rinna yarim
Rinna, rinna."


Saka Hüseyin damacanlarına suyu doldurarak "deh" deyip akşam karanlığında yola koyulur.
Siperlerde 2. Bölük su bekliyor.Yaralılar daha da çok su bekliyorlar.

Birden bire, yanı başında iki karaltı beliriyor.Gavurca haykırıyorlar!
"Dur! kımıldama!"

Hayrabolulu Hüseyin'in yapacak hiç birşeyi yok akıl almaz, gene de eşi görülmemiş büyük bir zeka kıvraklığı ile; düşman erlerine gevrek gevrek gülümsemeye başlar ve eliyle, koluyla katırının sırtında sallanan su damacanalarını gösterir, "Kumandan, kumandan?..." diye.

Askerler bizim sakayı kumandanlarına götürürler katırı ile birlikte.
Saka Hüseyin büyük bir saygı ile anzak kumandanını selamlayarak "Emret gavur kumandan!" der.
Derhal bir tercüman bulunur. Saka Hüseyin anlatmaya devam eder.
"Bu su damacanalarını kendi kumandanım gönderdi. Sizin yaralılarınıza hediyemizdir.Düşmanımız susamıştır, susuz kalmasınlar dedi."

Anzak Teğmeni kıpkırmızı kesilir...
Gözleri dolar.İlk iş Hüseyin'i kucaklayıp iki yanağından öper.
İkinci iş olarak, Hüseyin'i tartaklayan devriyeleri bir güzel fırçalar,
üçüncü işi ise Hüseyin'i siperin dibine oturtup soluklandırır, o " comed bell" kutularından, Oxo et suyu özünden, sarma tütünden, cigara kağıtlarından, Topler çikolata paketlerinden bol bol yağdırır bizim Saka Hüseyine...
Bu aldıkları hediyeleri katırın sırtına vurur, kurnaz bir tilki gibi, siperden sipere zıplayıp kapağı ikinci bölük hattına atar, Çoğu zaman bir kuru ekmek ve tahinle akşam eden Mehmetçiğe aldığı hediyeleri yetiştiri. Bu sefer gözleri fal taşı gibi açılma sırası Mehmetçik'tedir."


Baki Vandemir Paşa
Çanakkale Savaşları Komutanlarından
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
[ENGİN]

[ENGİN]

Üye
nice böyle yaşanmış kahramanlıklar var bilmediğimiz:(
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
[ENGİN];4729690' Alıntı:
nice böyle yaşanmış kahramanlıklar var bilmediğimiz:(

Evet abi, kendi kahramanlarımız varken gidip Amerika'nın ucuz kahramanlık hikayelerini okuyoruz.

Ben Vehbi VAKKASOĞLU'nun ''Bir Destandır ÇANAKKALE'' kitabındaki hikayeleri gözyaşları içinde okudum ve herkese tavsiye ederim.
 
  • Beğen
Tepkiler: FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
DEDiKODUCU KADINA DERS



Bir kadın komşusu hakkında dedikodu yapıp duruyordu.

Birkaç gün içinde bütün köy dedikoduyu duydu.

Dedikodunun kurbanı derinden yaralandı ve incindi.

Dedikoducu kadın daha sonra yaptığından pişman oldu ve çok üzüldü.

Hatasını nasıl tamir edeceğini sormak için bilgeye gitti.

"pazara git" dedi bilge."bir tavuk al ve onu kestir.Eve dönerken tüylerini yol ve yol boyunca yere at."

Nasihatin garipliğine şaşırsada denileni yaptı kadın.

Ertesi gün bilge bu defa şu tavsiyede bulundu;

"şimdi git ve tüm attığın bütün tüyleri topla ve bana getir"

Kadın aynı yolu izledi ama umutsuzluk içinde gördüki,rüzgar bütün tüyleri uçurup götürmüş.
Saatler süren arayışın sonunda elinde sadece bir kaç tüyle dönebildi.

"Görüyorsun"dedi yaşlı bilge "Onları yere atmak mümkün ama geri toplamak imkansız.Dedikodu da öyle.
Dedikodu yapmak ne kadar kolaysa,dedikoduyla işlediğin hatayı telafi etmen o kadar zordur."


ALITIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
BiR EVLiLiK HiKAYESi



Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi.
Çok kısa boyunun olmasının yanı sıra, çok garip bir de kamburu vardı.

Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti.

İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı. Moses, bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu.

Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.

Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu.
Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü.

Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses i çok üzdü.

Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu:
"Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız?" dedi.

"Elbette" diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu:
"Peki ya siz?"dedi."Siz inanır mısınız buna?"

Moses bir an bile duraksamadı:
"Evet,ben de inanırım" dedi ve ekledi:

"Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı,onun evleneceği kızı belirlermiş.
Benim doğumumda da,benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana Senin karın kambur olacak demiş.
O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı dan.
Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur.
Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap demişim."


Moses in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatIp, Moses in elini tuttu.Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu.

Bu anlatılanlar bir "peri masalı" değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
u_cosar

u_cosar

Üye
Evlilik hikayesi iyiymiş
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ORTAK NOKTALAR



Zengin sanayici, ihracat bağlantısı için gittiği bir Uzak Doğu ülkesinin en lüks lokantasında yemek yerken, kulağına çarpan sesle irkildi.

Biraz ilerde oturan şişman bir adam, yarım yamalak İngilizcesi ile şef garsona yaptığı siparişten sonra, Türkçe bir şeyler söyleyip gülmüştü.
Hemen yerinden fırlayıp onun yanına gitti ve büyük bir heyecanla:
- Afiyet olsun! dedi. Yanılmıyorsam Türksünüz değil mi?

Şişman adam da oldukça şaşkındı. İnsanın kendi dininden olan, kendi dilini konuşan ve aynı değerleri paylaşan birine rastlaması, gerçekten de çok harika bir şeydi.
Büyük bir sevinç içinde kucaklaştıktan sonra sanayicinin masasına geçtiler ve yeni siparişin de oraya gelmesini söyleyerek sohbete başladılar.

Şişman adam, bir benzin istasyonu işlettiği için, petrol firmaları tarafından tatile gönderilmişti. Gördüğü yerleri tek tek anlatıp:

- Türkiye'de üç beş şehir gezmiştim! dedi. Burasını adım adım dolaştım.
Ve doğrusunu istersen, bu insanları bizimkilerden sıcak buldum.


Sanayici de aynı görüşteydi. Arkadaşının tombul yanaklarından sıkı bir makas alıp:

- Tepeden tırnağa haklısın! dedi.
Türkiye gerçekten de az gelişmiş. Oturup da konuşacak bir insan bulamazsın.
Bu yüzden tek bir arkadaşım bile yok.
Ne çevremde, ne de apartmanda. Kısmet onu buralarda bulmakmış.


Şişman adam, sanki içini okuyan yeni arkadaşına bir anda ısınmış ve kaderin bu cilvesine hayran olmuştu.

Hayat boyu hasret duyduğu bir arkadaş, dünyanın diğer ucunda karşısına çıkmıştı.
Üstelik aynı şehirde yaşıyorlardı. Şişman adam, bu durumu öğrendiğinde:

- Bu apaçık bir mucize! diye bağırdı. Allah bizi ayırmak istemiyor!

Ortak noktaları bu kadar da değildi. Her ikisi de, kalabalık şehirleri sevmedikleri için İstanbul'dan ayrılmış ve denize yakın bir yere yerleşmek istemişti.

Yaşları da tam tamına aynıydı. Şişman adam, arkadaşının telefonlarını cep telofonuna kaydettikten sonra, adresini bir kağıda yazıp uzattı.

Ve ülkeye döner dönmez görüşmek istediği için, onun da adresini almak istedi.

Sanayici, şişman adamın verdiği kağıda bir göz attıktan sonra, başını uzun uzun kaşıyarak:

- Fazla uzak sayılmayız her halde! dedi. Aynı apartmanda en üst kattayım.
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, Byhaydar ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
DENiZ FENERiNiN AŞKI



Bir Denizfeneri..
Okyanusla sonsuza dek komşu.

Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?

Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda...
Çünkü yanybaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte.

Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini...

Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...
Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde.
Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak.

Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.

Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak.
Güneş ise gece olunca bu hissi göremez...
Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..

Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.

Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten.
Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen.
Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.

Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır.
Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla.

Bilmezdi okyanus,her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu.
Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.

İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine.
Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden...

Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için.
Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine.
Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgara yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler.

Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca...
Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna.
Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır.

Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde.
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, Byhaydar ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
SEVGi VERMEKTiR BAZEN, SONUNDA ÖLÜM OLSADA



Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler.
Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi.
Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu.
Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu.

Küçük çocuk bir an duraksadı Sonra derin bir nefes aldı ve
- "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi.

Kan nakli ilerken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.
Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu.
Gülümsemesi de yok oldu.
Titreyen bir sesle doktora sordu:
- "Hemen mi öleceğim?"

Küçük, doktoru yanlış anlamış, ablasına vücundaki bütün kanı verip, öleceğini sanmıştı...


ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, Byhaydar ve FatoŞ
FatoŞ

FatoŞ

Üye
Çok Güzeller Abim Emeğine Sağlık :tebessüm:
 
  • Beğen
Tepkiler: Emrgncy
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
Çok Güzeller Abim Emeğine Sağlık :tebessüm:

Allah razı olsun kardeşlik :tebessüm:


- - - Eklendi - - -

BAYRAMLIK AYAKKABILAR



Feryatlar, ağıtlar ve hıçkırıklar yükseliyordu.
Herkes ağlıyor, fakat içlerinden biri diğerlerini bastırıyordu.
Onun ağlaması daha bir içli, daha bir yakıcıydı.

Kucağında bir çift ayakkabı vardı.
Onları sımsıkı sarıyor ve bir bebek gibi bağrına basıyordu.
Sonra kendi kendine konuşuyor,


- Giyemedin yavrum, giyemedin...diyordu acıyla.

Hadiseleri hatırladığıma göre, demek ki çok küçük değildim.
Belki dokuz-on yaşlarındaydım, belki de biraz daha küçük.
Ama, ayakkabılara sarılarak ağlayan o anneyi iyi hatırlıyorum.

Neden yavrusu gibi kucakladığını ise herkes biliyordu ne yazık!
Kanat gerdiği ayakkabılar, bayrama bir gün kala, traktör altında kalarak can veren oğluna aitti.

Bayramlık olarak alınan o bir çift ayakkabıyı, çocuğun bütün ısrarlarına ve yalvarmalarına rağmen, bayramdan önce giydirmemişler ve çocuktan sabretmesini istemişlerdi.

Kimse yakıştırmamıştı o küçücük yavruya ölümü.
Kimse, bayrama varmadan ölebileceğini hesaplamamıştı.
Hatta böyle bir ihtimal, kimsenin aklına gelmemişti.

Ama işte, yaşlı genç ayırmadan ansızın gelen ecel, ufacık bir çocuğu da buluvermişti.

....Ve ayakkabılar. O, her ısrarına rağmen çocuğa giydirilmeyen ayakkabılar, birdenbire, yavrucaktan arda kalan en acı hatıra oluvermişti.



ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: Byhaydar ve FatoŞ
x-scarface

x-scarface

Üye
hocam hepsi çok güzel hiç sıkılmadan okudum teşekkürler emeğine sağlık :)
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
DOSTLUĞUN KUVVETi



O akşam,yorgun argın işimden evime geri dönüdüğümde,yapmak istediğim farklı bir şeyler olduğunu fark ettim.
Yorucu olmayan ama hoş şeyler...

Odama kapanıp,dolabımın üzerindeki büyük kutuyu aşağıya indirdim.
Üzerindeki tozu dikkate alırken,aynadaki ifademe gözüm ilişti,gülümsüyordum.
Niye mi? O kutuda okul yaşantımdan pekçok hatıralarım,anılarım saklıydı.

Günlüklerim,hatıra defterim, mektuplar, ders aralarında yazılan notlar özel bazı insanlardan gelen birkaç hikaye,fotoğraflar...

Günlüklerimi okumaya başlayınca, bir kişi geldi gözlerimin önüne.
Çok sevdiğim, yazık ki dostça sürdüremediğimiz, fakat dostça ayrıldığımız bir ilişkiyi paylaştığım, dünya tatlısı bir bey...

Bir kolye...
Takmaya bile kıyamayacağım kadar güzel.Çok özlediğimim fark ettim onun dostluğunu.

İşte ben böyleyim.
Ne zaman birini özlediğimi anımsasam, bir daha hiç bırakmamacasına ona sımsıkı sarılmak isterim.

Birisiyle kavgalıyken de hep özür diler, hatanın büyük bölümünün bende olmadığını bilsem bile, insanları kırmaktansa tüm suçu üstlenmeyi göze alırım.

Fakat çok sevdiklerimin 'gerektiğinden çok fazla iyi'olduğumu söyleyip bunu doğrulayan olaylara incindiğimde,isyan etmek isterim.
Bu isyan duygusu içimi kapladığında bile, neyin doğru olduğu konusunda devamlı sorgularım kendimi.

Yıllar önceki konuşmamıza göre biz artık arkadaş dahi değildik ama, dedim ya ben birisini özledim mi, kızdım mı kendime küskünlüğümden dolayı, kanlı bıçaklı olsak, dayak yiyeceğimi bilsem bile, hiç gocunmadan onun ayağına kadar giderim.

Önemli olan kaplerin daha fazla kırılmaması; zararın neresinden dönülse kardır.
Sonra saatin geç olduğunu fark edince, içimdeki tüm heyecanı bastırmaya çalışarak, ertesi güne erteledim.

Ertesi gün işyerimden telefonun tuşlarına dokunurken, ne kadar tanıdık olduklarını düşündüm.
Çıkan annesiydi.
Cevabı almak için soruyu yöneltmeye fırsat kalmadan annesi, 'Onu 1 yıl önce trafik kazasında kaybettik' dedi.

Kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.
Duyduklarım doğru olamazdı.
Tepki veremiyordum.
Sonrasında konuştuklarımızı pek net hatırlayamıyorum.
Tek hatırladığım, göğüs kafesime aniden bastıran büyük bir ağırlık ve tamamen kontrolüm dışında sürekli akan gözyaşlarımdı.

Sonrasında kabristanına ziyarete giderken, bir buket beyaz papatya aldım.
Bu onun değil, benim en çok sevdiğim çiçekti.
O tüm çiçekleri severdi tıpkı tüm insanları sevdiği gibi...

Mezarının başına geldiğimde aklımdan geçenler, ilk ayrıldığımızda hep hayalini kurduklarımdı...

Kapımda önce bir buket papatya belirir, sonra o başını uzatıp sımsıcacık bir gülümsemeyle yepyeni bir yaşantı açardı yaşantıma.
Ama gerçekler çoğu kez olduğu gibi bu güzel düşlerden çok ama çok uzaktı.

O bir buket papatya benim elimdeydi ve ben onun kapısından o çiçekleri uzatmak için gecikmiştim.

O zamanlar anladım ki, ilk kez birinden özür dilemek, onun kalbini geri kazanmak için artık çok geçti.

Elimde papatyalarla durduğum o dakikalarda,karşımdaki yalnızca mermerin çerçevelediği bir avuç topraktan ibaretti.
Kendime engel olamıyor devamlı ağlıyor ve suçluluk duyuyordum.
Arkamdan gelen ayak sesleriyle biraz toparlanmaya çalıştım.
İşte onlarda buraya geliyorlardı. Oldukça hoş bir genç bayan ve yanında 3 yaşlarında dünya tatlısı bir kız çocuğuydu gelenler.

Bayanla konuşunca eşi olduğunu öğrendim, yanındakinin de biricik kızı.
Bense ismimi vermeden ölümünü haber alamayan, çok iyiliğinin dokunduğu, liseden bir arkadaşı olarak tanıttım kendimi.
Sanırım onunda aklına gelmedi adımı sormak.

Az sonra daha fazla dayanamayacağımı düşünerek, arkamı dönüp yürümeye başladım.

Bayan dönüp
'PINAR' diye seslendi. Arkamı döndüm. Yüzüme bakıyordu:

- "Sanırım sizin adınız da Pınar?"
Başımla onaylarcasına bir işaret yaptım. "Kızımın adı da Pınar da" dedi küçük kıza yönelerek.
- "Eşim bu adı çok severdi.Sizi gördüğüm an fark ettim, eşimin bu ismi bu denli sevmesini sağlayan kişinin siz olduğunuzu..."

O an anladım ki geç kalınmış hiç bir şey yoktu.
Biz onca yıl ayrı kalmıştık ama, birbirimize verdiğimiz değer ve dostluğumuzun kuvveti hep içimizde var olmuştu...



ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
SiYAH BALON



Siyah tenli bir çocuk, bayram yerinde gezinen yaşlı bir satıcının elindeki balonları seyre koyulmuştu.
Her renkten ve her biçimden balonlar, kendisi gibi bütün çocukların yüreğini hoplatıyordu.

Baloncu, müşterinin beğendiği kırmızı bir balonu seçip ayırırken, elinden kaçırıverdi.
Balon, uzunca ipiyle sağa sola sallanarak göğe doğru yükseliyor ve herkes
"Baloon, baloon"
diye bağırarak onu birbirine gösteriyordu.

Çocuk, yükselen balonu dikkatle takip etti ve onu gözden kaybetmek üzereyken bu sefer yeşil renkli bir balonun havalandığını gördü.

Akıllı bir adam olan satıcı, elinden kaçan ilk balonun bütün dikkatleri topladığını fark etmiş ve iyi bir reklam olacağını düşündüğünden, ikincisini bıraktıktan hemen sonra sarı renklisini de çözmüştü.

Siyah tenli çocuk, ürkek adımlarla satıcının yanına sokularak:

- Baloncu amca,
dedi, acaba bir de siyah renkli bir balon bıraksaydınız, diğerleri gibi yükselir miydi?

Yaşlı adam, küçük çocuğun ne demek istediğini çok iyi anlamıştı.
Onun esmer yanaklarına bir öpücük kondurup, siyah bir balonu gökyüzüne bırakırken;


- Bu balon belki de diğerlerini geçer yavrum, dedi.

"Çünkü bizler gibi balonları da yükselten şey, dışlarındaki renk değil, içlerindeki cevherdir"


ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar


Üst Alt