♥GÖZ YAŞARTAN ☼ YÜREK BURKAN ☼ DÜŞÜNDÜREN ☼ ATEŞLEYEN ☼ HiKÂYELER♥

Sponsorlu Bağlantılar

Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
YAŞLI KADIN iLE MEŞE AĞACI



Kuraklık o yıl, New Jersey’in yemyeşil çayırlarını kahverengine çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu.

Kuraklığın kırküçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.

Otomobilinin camını indirdi ve yaşlı kadına seslendi :
- "Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?"

Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti :

- "Zaten şu kadar kısa bir yoldan geliyorum." dedi ve yüz metre ötedeki dev bir meşe ağacını göstererek
“Zahmet etmenize gerek yok..." dedi. "İki üç adımlık yolum kaldı."

Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını merak etti.

Onu arkasından izledi.

Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip, sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı, hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu:

- "Bu ağacı sulamak için mi o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? "

Güçlükle kaldırdığınıza göre kova galiba çok ağırdı.

Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.

- "Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum.
Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla.
Şimdi hiçbiri yaşamayan tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık, onun gölgesinde nasıl dinlendik...
Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?"


Genç tarım uzmanı, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve dikkatlice baktı.

Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte gecikmedi.

Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:

"Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım, onun kollarına sığınırdım" dedi.
"Nişanlım, parmağıma nişan yüzüğünü bu ağacın altında taktı.
Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?"


Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken, ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü.

Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak "Bırakın ağacımı" diye bağırdı. "Dokunmayın benim ağacıma..."

İşçilerin başındaki adam kasketini çıkardı ve yaşlı kadını saygıyla selamladı:
"Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil, onu kurtarmak için geldik, hanımefendi" dedi.

"Ağacınızın köklerinin çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak, ağacınızı bol bol suladık."

Yaşlı kadının gözleri, su tankerinin üzerinde yazılı olan "Greenfield Fidanlığı" adına takıldı...

- "Fakat ben sizi çağırmadım ki?" dedi.
"Kim gönderdi sizi buraya?"

Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:
- "Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi, efendim" dedi.

Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu ve işçilerin tek tek ellerini sıktıktan sonra bindikleri kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı.


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar


Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
EVLİYA



Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca, kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler.
Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşebiliyormuş.
İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6 - 7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı.

Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.

Adam, o yaştaki çocukların tamamen günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken, aniden duruverdi.
Simitçinin üzerindeki eski tişörtün üzerinde bir "E" harfi yazılıydı.
Ve bu "E" mutlaka evliyanın "E" si olmalıydı... Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;

- "Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler," dedi. "İyileşmem için bana dua eder misin?"

Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu. Kafasını olur der gibi sallarken;

- "Bende sık sık hastalanıyorum," diye karşılık verdi. "Ama dedem, Allah'a inananların ölünce yıldızlara uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor. Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan."

Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken ;

- "Deden çok doğru söylemiş," dedi. "Ama ben yine de yardım istiyorum senden."

Çocuk, duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösterek ;

- "Size dua edeceğim" diye cevap verdi. "Ama eğer iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız , tamam mı?"

Bu sefer adam başını salladı.

Fakat çocuk bu kadar büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti.
Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalışırken ;

- "Uçan balon almanıza gerek yok," diye devam etti. "Normalinden 10 tane istemiştim. "

Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı.

Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki ramazan bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.

Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kâğıda yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.

Aradan soğuk bir kış geçip ramazana ulaşıldığında , adamın hastalığından eser bile kalmamıştı.

Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple çekerek randevü yerine gitti.
Küçüklerin cıvıl cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler, çocuğu tanımıyordu.
Adam onu biraz ilerdeki bakkala sorduğunda , dükkân sahibi ;

- "Ciğerleri hastaydı yavrucağın," dedi. "Geçen hafta aniden ölüverdi."

Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü.
Ve koşar adımlarla orayı terkederken , önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;

- "Şu uçan balonlardan 10 tane istiyorum," dedi. "Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine."

Adam, satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı.
Bayram yerindeki herkes gibi baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp ;

- "Ne yaptığınızı anlayamadım." dedi. "Neden bıraktınız onları öyle?"

Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonları buğulu gözlerle takip ederken ;

- "Onları bekleyen küçücük bir dostum var," diye mırıldandı. "Hem de evliya gibi bir dost.
Balonları adresine postaladım sadece."



Cüneyd SUAVi
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
TELEFONDAKi SES



David o gün çok yoğundu, seçim kampanyaları devam ediyordu.
Aceleyle çevirdiği telefonda karşısına çıkan şarkı gibi bir sesle karşılaşınca şaşırdı.
Özür dileyip kapattı.

Ama o hoş ses aklından çıkmıyordu.

Ertesi gün sabah erkenden o numarayı aradı.

Telefon çalarken kalbi çok hızlı çarpıyordu.
Evet karşısında yine o tatlı ses vardı. Kendisini tanıttı. Konuşmaya başladılar. Konuştukça kızdan dahada etkileniyordu.

Günler geçti.
Hergün onunla konuşuyordu, onun sesini duymadan güne başlayamıyordu.
Kızgın olduğunda sakinleştiriyor, üzgünken neşelendiriyor, monoton günlerde yeni heyecanlar aşılıyordu.

O soğuk kış günleri bu sıcacık sesle ısınmış ve bahar gelmişti.

Bu arada seçim kampanyalarıda çetin bir şekilde devam ediyordu.
Aklından ve kalbinden çıkaramadığı o kızla evlenmeliyim diye düşünmeye başladı.
Bu kampanyası içinde olumlu olurdu.

Danışmanı başının etini yiyordu.
- "Evlenirsen, ratingin 10 puan artar" diye...

Şu ana kadar bu konuyu pek ciddi düşünmemeşti.
Neden olmasın dedi ve hızla telefonu çevirdi.

Hiç nefes almadan evlenmek istediğini söyledi, kampanyasını anlattı, hayallerinden bahsetti, seçimden sonra karayiplerde bir balayından bile bahsetti.

Onun çoşkusu genç kızada geçmişti.
Ama bir anda sessizleşti ve mırıltılı bir sesle :

- "Henüz beni görmediniz, ya beğenmezseniz." dedi.

David "Bu kadar güzel bir sesin ve kalbin sahibi çirkin olamaz herhalde" dedi.

Bu arada eski neşesini ve çoşkusunu kaybetmişti.
O zaman yarın buluşalım dedi. Buluşacakları yeri konuştular.

Ertesi gün David heyecanla buluşacakları yere geldi.

Biraz sonra uzaktan yanında köpeği ile güzel bir kız geliyordu.
Acaba o mu diye düşündü.

Ama parkın o kısmındaki tek kişi olmasına rağmen ona bakmıyordu.
Uzaklara çok uzaklara bakıyordu. Sanırım o değil dedi.

Kızın gözlerinde güneş gözlükleri vardı.

Kızın gözlerinin ne renk olduğunu düşünmeden edemedi.
Kız, David ile telefondaki meleğin buluşacağı havuzun yanına kadar geldi.

Oda ne elinde bir beyaz baston vardı. David şaşkınlıkla ona bakakaldı.
Bu o telefonlarda konuştuğu meleğiydi. Ama o kördü.
Ne yapmalıyım diye düşündü. Kaçıp gitmeli mi? Herşeye rağmen elini tutup konuşmalı ve onunla evlenmeli miydi?

David yutkundu ve birkaç adım atıp, kızın yanından geçip sessizce gitti.
Parkın dışına çıktığında son birkez dönüp kıza baktı. Kız hala uzaklara doğru bakıyor, köpeğiyle konuşuyor ve David'i bekliyordu.

David günlerce, onu bekleyen kızın hayalini unutamadı.
Sürekli doğruyu yaptığına kendini inandırmaya çalışıyordu.
Bazen eli telefona gidiyor, o gün işim çıktı gelemedim deyip, yine herşeye yeniden başlamayı düşünüyordu.

Günler geçti ve seçimler sonuçlandı.
David seçimleri kaybetti. New Jersey valisi olamamıştı.
Yine avukatlığa devam etmeye başladı.

Noel hazırlılarının devam ettiği o öğlen, sekreteri içeri girerek, davanın 25 dk sonra olacağını hatırlattı.

Hızla hazırlandı.
Çantasını alıp adliyeye gitti.
Yerine geçti oturdu. Önemli bir tecavüz davası görülüyordu ve sanığı David savunacaktı, işi zordu.

Biraz sonra karşı taraf ve hakimde yerlerini almıştı.

David ilk tanığa sorusunu sordu.

Moralinin bozulmaması için karşı tarafın avukatına dönüp bakmamıştı bile.
2.tanık ile ilgili notlarına bakarken, yüksek topuklu bir ayakkabı sesi duydu.
Karşı tarafın avukatı tanığın yanına gidiyordu.
Avukat konuşmaya başladı.

Bu ses çok sert, acımasız ama bir o kadarda tanıdık geldi.

Başını kaldırdı daha bir dikkatle baktı. O sırada saçlarını sımsıkı topuz yapmış, menekşe gözlü, dudakları bir çizgi gibi kapalı avukatla gözgöze geldi.

İşte o anda gözlerinde birden başka bir görüntü canlandı.

Çağlayan gibi omuzlarından aşağı sarkan sarı saçlar, heran gülmeye hazır yürek şeklinde dudaklar, melek gibi bir yüz ve güzel bir vücut. Bu o parktaki kız olabilir miydi..?

Yoksa halisülasyonlar mı görmeye başlamıştı. 2 saat sonra dava bittiğinde hiç bir şey hatırlamıyordu.

Yanından hızla geçen avukatın peşinden koşup bahçede yakaladı.
Tam ağzını açıp konuşacaktı ki. O menekşe göze ta gözbebeklerinin içine kadar sımsıcak bir şekilde baktı; o çizgi halindeki dudaklar güller gibi açarak gülümsedi ve şarkı gibi melodik bir ses duyuldu.


- "Merhaba o gün parkta sana şaka yapmak istemiştim.. Herşeye rağmen beni isteseydin, cesurca yanıma gelip bana telefondaki meleğim demiş olsaydın.
Ya da 1-2 saniye daha bekleyebilseydin. Sana evet demek için gelmiştim. Oysa sen kendi kalbini sınavdan geçirdin ve başarısız oldun. Bu arada, sürekli aradığın... ya da parktaki günden sonra hiç aramadığın telefon, ofisimdeki direkt telefondu."

Ve telefondaki melek yürüyüp gitti...


ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
DENiZ YILDIZI



Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür.

Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder.
Genç adama yaklaşır:

- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?

Genç adam yanıtlar;

- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler.


Yazar sorar;

- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.
Ne fark eder ki?


Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.

- Onun için çok şey fark etti...


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
GÜL BAHÇESi ve GÜZEL KIZ



Kasabanın birinde güzeller güzeli bir kız yaşarmış.

Kasabanın bütün yakışıklı gençleri bu kızın peşindeymiş, kızın talipleri çokmuş her yerden isterlermiş ama kız hiç kimseyi beğenmezmiş kimsenin teklifini kabul etmezmiş.

Kızla aynı kasabada yaşayan yakışıklı ve zengin bir gençte varmış oda kızı çok severmiş, ve kıza görücü göndermiş, kız bu gencin teklifinide kabul etmemiş.

Bunun üzerine genç çok üzülmüş ve o kasabayı terk etmiş başka şehire gitmiş.

Aradan yıllar geçmiş memleketini özlemiş, memleketini görmeye gitmiş ve kız aklına gelmiş, sormuş komşulara böyle böyle bir güzel kız vardı demiş kimseye beğenmezdi haberiniz varmı şimdi ne yaptığından.

Demişlerki o kız evlendi. Genç merak etmiş acaba nasıl biriyle evlendi diye, kızın evini öğrenmiş ve gidip evin karşısında beklemiş kızın kocası çıksında göreyim diye.

Ve kızın kocası dışarı çıkmış, birde ne görsün yaşlı, kambur ve çok çirkin bir adam, genç şaşırmış nasıl olur demiş kendi kendine ve kıza sormak istemiş.

Kapıyı çalmış, kız çıkmış karşısına oda kıza sormuş "o adam senin kocanmı" kız evet deyince, "nasıl olur? demiş senki buraların en güzel kızıydın okadar isteyenin oldu kimseyi beğenmedin reddettin, beni bile reddettin ve şimdi bu adamı nasıl kabul ettin" diye sormuş.

Kız demişki gence cevabını merak mı ediyorsun? o halde benimle gel...
Genci almış evin arkasında bulunan gül bahçesine götürmüş.
Gence demişki şimdi bu bahçeye gir ve gördüğün en taze, güzel gülü alıp bana getir." ama bir şartım var geçtiğin yere geri dönme hakkın yok, sadece ileri gidebileceksin" genç tamam demiş ve bahçeye girmiş.

Çok güzel bir gül görmüş eğilmiş o gülü almaya bakmış karşıda daha güzel gül var alacağını bırrakmış o güle koşmuş, onu koparayım derken bakmış karşıda başka bir gül var o daha iyi ve taze diyerek onun yanına gitmiş ondan ona derken bir bakmışki bahçenin sonuna gelmiş ve başını kaldırmışki, karşısında tek bir gül kalmış, o gülde solmuş kurumuş boynu bükük bir gülmüş.
Mecburen o gülü alıp bahçeden çıkmış ve kıza getirmiş.

Kız demişki şimdi anladın mı neden benim bu adamla evlendiğimi?

"Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın. Bu yüzden gençlik gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi öğrenmek gerekir."



ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ÜCRET



Soğuk bir kış gecesinde eve dönerken, sarhoşa benzeyen bir adam gördüm.
Bir sağa bir sola yalpalıyordu. Ve yanındaki direğe sarılmıştı.
Bir vitrine bakıyormuş gibi yaparak göz ucuyla onu seyrettim.
Otuz yaşın üstünde olmalıydı.
Kendisine biraz daha sokuldum.
Üstü başı son derece temizdi.
Yanındn geçen bazı kişiler, yüksek sesle konuşarak içki içmenin kötülüğünden bahsediyor, bazıları da alay edip gülüyorlardı.

Yavaşça yanına gidip:

- İyi misiniz? diye sordum. Bir ihtiyacınız var mı?

Dudaklarından, iniltiye benzeyen tek bir kelime çıktı:

- Hastayım!..

Düşmemesi için, bir kolumu beline dolayarak taksi beklemeye koyuldum.
Akşam vakitlerinde kesilen kar yağışı tekrar başlamış ve yavaş yavaş buzlanmaya başlayan yollarda, birbiriyle yarışan sokak köpeklerinin dışında bir hayat emaresi kalmamıştı.

Araba bulmaktan ümidimi kestiğim sırada, yanımda bir taksi duruverdi.
Şoföre durumu anlatarak acele etmemiz gerektiğini söyledim.
Hastamızı arka koltuğa yatırarak hastaneye götürdük ve verilen serum tamamlanana kadar başucunda bekledik.

Nöbetçi doktor, hastayı en azından donmaktan kurtardığımızı ifade ediyor, genç adam ise, henüz konuşamadığı için, bize bakıp gülümsemekle yetiniyordu.

Şoför de yanımdaydı...
Hastamız bir süre sonra kendine geldi.
Onu tekrar arabaya bindirip evine götürdük.

Hastamızın eşi, onun sık sık şeker komasına girdiğini bildiğinden müthiş bir paniğe kapılmış ve oğlunu da alarak sokağa fırlamıştı.

Bizi görünce koşarak yanımıza geldiler ve büyük bir sevinç içinde kucaklaştılar.
Saatlerce süren yorgunluğumuzdan eser bile kalmamış, bize nasıl teşekkür edeceğini şaşıran o ailenin mutluluğu karşısında gözlerimiz dolmuştu.

Ellerimize sarılarak bizi uğurladıklarında, şoföre borcumu sordum.

Başını sallayarak:

- Borçlu değil, alacaklısın dostum!.. dedi. Çünkü böyle bir iyiliğe beni de ortak ettin.
Ama belki de yirmi yıldır ağlamayı unutan bir adama bu güzel duyguyu hatırlattığın için, alacaklı duruma düştün.

O mert adamla kucaklaşıp ayrılırken, gecenin ayazını hissetmiyor ve evime yürüyerek dönmek istiyordum.

Kim bilir? Belki de yolumun üzerinde, yardımımı bekleyen bir insan daha bulabilirdim.


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ZENCi ADAM ve BEYAZ KADIN



Olay 14 ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiş.

"Bir kadın,... uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu.
Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı.

Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadıına bakacağını söyledi.

Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı.

Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti.

Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.

Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:

"Çok özür dilerim geciktim.
Birinci sınıfta bir yer buldum.
Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu.
'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz'
dedi ve bu izni verdi."

Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı.

Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek:

"Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."

Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler.

O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler.

Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi:

"İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."



ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
TAKSiCi



Sokaklarda sefâlet kol geziyordu.
Kim kime yardım edecek, destek olacaktı? İşsizlik yaygındı.
Çevresi de perişandı.
Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü.
Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı.
Çünkü müşteri indirmişti.
Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu.
Yaklaşıp direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi.

– Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim.
Bu gidişle namusumun lekelenmesinden korkmaya başladım.
Allah rızası için yardımda bulunun.
Ben açlıktan ölmeye razıyım.
Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.

Beklenmedik bir anda gelen bu “Allah rızası için yardım” talebi zaten kıt-kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı.
Düşünmeye başladı.
Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına; ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu.
Çünkü taksinin dört lastiği de kabaklaşmıştı.
Onları değiştirmek için çırpınıyordu.
Zaten akşamları eve gelince hanım da ikaz etmekten geri kalmıyordu:

– Ne zaman değiştireceksinbu lastikleri? Birazcık geç kalsan, aklıma kötü şeyler geliyor.
Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle?’ diye korku içinde bekliyorum.

O an için nefsi ve şeytan birlik olup vesvese vermeye başladılar:

– Sen zaten zor geçinen kimsesin.
Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza, git yoluna!

Fakat imanı ve vicdanı da şöyle sesleniyorlardı:

– Para dediğin şey böyle gün için lazım olur.
Belli olmaz Allah’ın rızasının nerede olduğu.
Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin.
Tam yeridir. Çocukları aç durumda, Onu namusunu kirleterek, para kazanma zorunda bırakmamalısın.

Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki lastik parasını tümüyle kadıncağıza uzatarak:

– Al bacım, namusunla yaşa
. Bu para bir müddet seni idare eder.
Sonrasında da Allah başka sebepler halk eder!
Dedi.
Minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken kadının:

– Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın!
duasını duydu.
Gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep (amin) dedi.

Akşam eve gelince beklediği soruyla yine muhatap oldu.

– Hâlâ değiştirmemişsin lastiklerini...


– Bir lastikçiyle anlaştım.
Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek...
diyerek geçiştirdi.

Bu geçiştirme işi birkaç gün devam etti.
Bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış,
“Bu defa ne diyeceğim?”
diye düşünürken beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı.

Hanım kendisine adres yazılı bir kağıt uzattı, sonra da şöyle dedi:

– Bugün bir lastikçi geldi, şu adresi verdi.
“Yarın bana mutlaka gelsin, lastiklerini değiştireceğim”deyip gitti.
Al şu adresi.
Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı.
Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı.
Merakla sabahı bekledi.
İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu.
Garipliğe bakın ki Lastikciyi hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti.

Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı.

Lastikçi:

– “Sen o musun?” deyip şoförün boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya.

Sonra da şöyle devam etti:

– Tam üç gündür Resûlüllah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana, "Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol" buyuruyor.

Allah için söyle.
Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki Resûlüllah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor...



ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
BENiM TAVAM KÜÇÜK


Yaşlı bir adam göl kenarında balık tutuyormuş diğer insanlarla..
Yaşlı adam oltasını atmış, beklemiş ve kocaman bir balık çekmiş..
Adam balığı almış eline, nazikçe çıkarmış iğneyi balığın ağzından şöyle bir balığa iyice bakmış ve göle atmış.

Yaşlı adamdan başka kimse balık yakalayamıyormuş.

Yaşlı adam tekrar
oltasını atmış daha kocaman bir balık, adam tekrar balığın ağzından ğneyi nazikçe çıkarmış ve balığa şöyle bir etraflıca bakmış ve tekrar göle atmış balığı.

Her seferinde daha kocaman balıklar
yakalamış yine etraflıca baktıktan sonra balıkları atmış göle.
Yanında balık tutanlar artık dayanamamışlar ve adamın yanına gelmişler.

Amcacığım napıyorsun sen demişler biz saatlerdir buradayız tek bir balık bile yakalayamadık..
Sen ise kocaman kocaman balıkları göle tekrar atıyorsun demişler..

Neden acaba diye sormuşlar?

Adam dönmüş kalabalığa ve şöyle demiş;

Benim tavam küçük evlatlarım...



ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: FatoŞ ve Byhaydar

PixelWolf

Üye
BEBEKTE KALDIM ÇÜNKÜ ÜZÜLDÜM YAW ARTIK OKUYAMAM :agla:agla2:
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
KÜÇÜK KIZIN ARMAĞANI



Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı.
Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...

Bayram sabahı küçük kız paketi getirip "Bu senin babacığım" dediğinde üzüldü, acaba gereğinden fazla mi tepki göstermişti kızına... Bir gece önce yaptığından utandı...

Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu... Kızına gene bağırdı:

- Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun?!

Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı:

- O kutu boş değil ki baba, dedi. "İçini öpücüklerimle doldurmuştum"

Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar.

Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş ucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ÖLÜMÜNE AŞK


Delikanlı ile sevgilisi motor gezisine çıkmışlardı. Bir ara kız motorun hayli hızlandığını farkedip:

-" Aşkım biraz yavaş sür, korkuyorum." diye seslendi sevdiğine..

Birbirlerini çok seviyorlar ve önlerindeki bir kaç sene içinde evlilik planları kuruyorlardı.

Delikanlının maddi sıkıntıları yüzünden biraz daha ertelemek zorunda kalmışlardı evlilik işini...

- "Korkma Bitanem çok hızlı gitmiyoruz, hem böyle daha iyi değil mi?"

Kız sevdiğine biraz daha sarılarak:

- "iyi ama sen yinede yavaşla aşkım." dedi, korkudan titreyen sesiyle.

- "Yavaşlarım ama bir şartım var." dedi delikanlı.

- "Öncelikle bana sımsıkı sarılıp beni sevdiğini söyle."

Kız aşkına sımsıkı sarıldı ve
"Seni Çok Seviyorum Aşkım..." diye haykırdı tüm caddeyi şahit tutarak...

Delikanlı sevdiğine, kaskın kendini boğduğunu, o nedenle çıkarmasını ve kendisine takmasını istedi.
Kız da sevgilisinin isteği üzerine kaskı kendi başına taktı...
...


...


...

Ertesi gün bir gazetenin orta sayfasında bir haber geçiyordu; "
FRENi ARIZALANAN MOTOR DUVARA ÇARPTI!" ...

Kazada Delikanlı feci şekilde can vermiş sevgilisi yaralı kurtulmuştu.

Arızanın farkına varan Delikanlı sevgilisini panikletmeden önce kendisine son kez sarılmasını ve sevdiğini söylemesini sağlamış ve ardından onun kurtulması için kaskı sevgilisine taktırmıştı.

Kaza Delikanlıyı öldürmüştü ama sevgilerini asla...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
VEHBi'NiN HiKÂYESi



Vaktiyle Vehbi'nin de, Ahmet'in de bir bakkal dükkânı vardı. Ahmet saat 8'e doğru açıyordu bakkalını. Biraz bulmaca çözüp veresiye defterinde karalamalar yaparak kapının önünde, küçük bir sehpanın üzerinde sırtını güneşe dönerek tavla atıyordu manav arkadaşıyla.
En büyük hayali manavı tavlada mars etmekti. Hava kararınca Ahmet'in yüzünde ince bir tebessüm oluşurdu. " Eve gidip sıcak bir çorba içmekten daha güzel ne olabilir ki?" derdi.
Saat 8 olunca kepenkleri indirir, evinin yolunu tutardı.
Çorbasını içer içmez uyur, sabah da inanılmaz güçlüklerle uyanırdı.
Karısı ona "Kalk, işe geç kalıyorsun!" dediğinde duymazdan gelip yarım saat daha uyurdu. En büyük keyiflerinden biriydi uyandıktan sonra biraz daha uyumak...

Vehbi'yse saat 05:30' da bakkalını açıp büyümenin yollarını araştırıyordu.
Devamlı zengin olacağı günleri hayal ediyordu. Kendini tamamen işine adamıştı. Ekonomiyle ilgili haberleri hiç kaçırmıyordu. Kendi hayal dünyasında kaç bin defa zengin olmuştu kim bilir?
Bu yüzden yürüyüşü asla sıradan bakkal gibi değildi. Dünyanın en başarılı insanıymış gibi yürüyordu.
Akşam saat 12'den önce dönmüyordu evine. Gözüne uyku girmiyor, bir an önce sabah olmasını istiyordu.
Hiç saat kurmadı Vehbi. Saat 5 oldu mu kendiliğinden uyanırdı. Çünkü onun bir hedefi, dünyayı sarsacak planları vardı. Bu yüzden uykuyu bile zaman kaybı olarak görüyordu.
4 saatten fazla uyuduğu pek görülmüş birşey değildi.

Aradan yıllar geçti.
Bakkal Vehbi hedefine ulaştı, dünyanın en zengin 50 işadamı listesine girmeyi başardı.
Vehbi KOÇ oldu.



Aradan yıllar geçti.
Bakkal Ahmet de hedeflerine ulaştı, manav Rıza'yı tavlada mars etmeyi başardı.
Ahmet Efendi oldu...​


Genç Beyin
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
GERDANLIK


Paris'te Mİlli Eğitim Bakanlığı'nın merkez teşkilatında memur olarak çalışıyordu.
Tek maaşlı olmasına rağmen çok beğendiği bir ev kızıyla evlilik yaptı.

Bu kız önceki hayatında zengin ailelerde hizmetçilik yapmış, küçük yaşta ana-babasını yitirmiş birisiydi.

Paris'in kenar mahallelerinden birinde kiralık ev tutarak yaşamaya başladılar.
Zengin ailelerin hayatını çok iyi bilen kadın bir türlü kendi durumunu benimseyemiyor, mahallesindeki insanları küçük görüyordu.
Zavallı adamın, karısını mutlu etmek için çekmediği sıkıntı kalmamıştı.
Gerçi ayda bir kere dışarda yemek yiyorlar, birkaç kere tiyatroya gidebiliyorlardı ama karısı bütün hayatını balo ve partilerde geçirmek isteyen bir anlayışa sahipti.
Devamlı olarak içinde bulundukları durumu aşağılıyordu.


Bakanlığın kuruluşu sebebiyle bir gece düzenlenecekti.
Karısının bu gibi yerleri çok sevdiğini bilen adam, yalvar yakar iki kişilik bir davetiye almasını becerdi.
Bu haberi eşine verdiğinde eşinin yüzü yine asılsı ve şöyle söyledi: 'Ben oraya hangi kıyafetimle gideceğim?'
Kocası da, 'En güzel kıyafetini giyip gidersin karıcığım!' deyince parladı:
'Benim orada giyeceğim elbise yok. Ucuz kıyafetlerle oraya gidip herkesi kendime güldüremem!'
Kocası bir süre düşündü ve bir çare buldu:
'Tamam karıcığım, sana çok güzel bir elbise ve yeni ayakkabı satın alacağım. Kendime av tüfeği alabilmek için bir birikimim vardı, onu başka zaman alırız, yeter ki sen mutlu ol!'

Ertesi gün Paris'in en sosyetik mağazalarından birine gittiler ve 400 frank karşılığında ellbise ve ayakkabı aldılar.
Eve döndükleri zaman karısı bir problem daha çıkardı:
'İyi, güzel, hoş da, hani benim takılarım, oraya takısız mı gideceğim?'
Kocası da 'Takıyı ne yapacaksın, yakana bir gül takarsın olur biter!' dedi.
Ancak karısını yüzü yine asıldı.
Bİr müddet sessizlik olduktan sonra adam 'Tamam! Onu da şöyle halledeceğiz. Daha önce hizmetçilik yaptığın Doroti Teyze'nden ödünç alırsın. Biliyorsun, seni kırmaz!' dedi.

Kadın bu fikri beğendi ve ertesi gün paris'in en ünlü semtinde yalnız yaşayan Doroti Teyze'ye giderek bir akşamlığına ödünç takı istedi.
Doroti Teyze de kendisini kırmayarak mücevher kutusunu önüne getirdi, içlerinden hoşuna gideni seçmesini istedi.
Gerdanlıktan gözünü ayıramadı kadın ve onu ödünç olarak aldı.

Ve gece başladı, hasretinde kaldığı hayatı bir geceliğine olsun yakalamıştı.
Bütün geceler gibi bu gece de sona erince eve döndüler.

Aynanın karşısında giysilerini çıkarırken gerdanlığın boynunda olmadığını farketti ve çığlığı koyuverdi.

Bütün aramalarına rağmen gerdanlığı bulamadılar. Bunun üzerine kuyumcuya giderek gerdanlık fiyatlarını sordular. Kuyumcu '20000 frank ama peşin öderseniz 15000 franka veririm.' dedi.
Ailelerinden kalan tek miras Paris'in dışında kalan bağlıklarıydı, bunu satışa çıkardılar ve 8000 ruble de bir tefeciden borç bularak gerdanlığı satın alıp sahibine iade ettiler.
Bundan sonra borçlarını ödemek için kadının da çalışması gerekiyordu.
Temizlikçilik yaptı, dikiş dikti, her işi yaptı ve 10 yıl çom sıkıntılı bir hayat yaşadıktan sonra borçlarını ödediler.


Birgün bu kadın parktan evine doğru giderken Doroti Teyze'yi gördü ve ona seslendi.
Ancak o kadar çökmüştü ki, Doroti Teyze kendisini tanıyamadı ve ona ne olduğunu sordu.
Bunun üzerine talihsiz kadın bütün olanları anlattı ve sözünü şöyle bitirdi:
'Evet, bir gecelik mutluluk bile bana çok görüldü.'
Doroti Teyze bütün olanları dinledikten sonra şaşkınlıkla ve üzüntüyle seslendi:
'Sen ne yaptın be kızım? Neden bana söylemedin? Senin hayatını mahveden o gerdanlık sahteydi. Ben onu birkaç yüz franka bir sokak satıcısından almıştım.'


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
SiMiT PARASINA CENNET..


Günün son dersinin sonuna gelinmişti.
Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu.
Defter ve kitaplarını çantalarına koydular.
Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar.

Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.
Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı.
Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

Öğretmeni, onun bu halini fark etti:

- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.

- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?

- Ahmet arkadaşımız var ya…

- Evet, ne olmuş Ahmet'e?

- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.

- Eee?

- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür.
Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu.
Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı.
Sandalyesine oturup düşündü.
Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi.
Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi.
Zengin bir ailenin çocuğu değildi.
Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?

- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.

- Nerede çalışıyorsun?

- Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi?
Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ali'ye döndü:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.

- Çok zengin bir işadamı…

- Niçin?

- İnsanlara daha çok yardım etmek için…

- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pek iyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil.
İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin. Olmaz mı?

- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.

— Neden olmaz?

— Üç sebepten dolayı olmaz.
Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor.
İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar.
Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum.
Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: 'Ağaç yaş iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.

- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum.
Bundan fazlasını veremem.
Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor.
Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır.
Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu ?

Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu.
Başını 'Evet' anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti.
Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti.

Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti.
Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu.
Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi.
Bu paralar, bu bozuk simit paraları, Cennet'i satın alabilecek paralardı.
Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti.
Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı.

Ağladı… Ağladı… Ağladı...

Kendine geldiğinde aksam olmuştu.
Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık
'Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak...
Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu.

Bekçinin hayretler içinde, 'Ne dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti.


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
GELECEĞiNi BiLiYORDUM...



Savaşın en kanlı günlerinden biri.
Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.

İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru
altındaydılar.
Asker teğmene koştu ve:

- Teğmenim. Fırlayıp
arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..

Delirdin mi? der gibi baktı teğmen...

- Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş.
Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakın..

Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman.."

İnanılması güç bir mucize.
Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.
Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü.
Birlikte siperin içine yuvarlandılar.

Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:

- Sana değmez, hayatini tehlikeye atmana değmez,demiştim. Bu zaten ölmüş..

- Değdi teğmenim. dedi asker..

- Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..

- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına
ulaştığımda henüz sağdı..

Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için..

Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:


- Jim!.. Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum...


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
GÜVEN MESELESi



İngiltere'de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır.

İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyor yani.

Birgün hakimin biri bir bankaya gidip
1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş.
Tabii ortalık birbirine girmiş.

Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyecekleri söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlığa filan telefon etmişler.
Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış:
ÖDEYİN!

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş.

Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış ve Hakime teslim edilmiş.

Aradan birkaç gün geçmiş.
Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş.
Banka yönetimi şaşırmış ve parayı geri alamayacaklarını söylemişler ve ardından Adalet Bakanlığı'nı aramışlar.

Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebini sormuşlar.

Hakim :

"Kraliçe nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım"
cevabını vermiş.
Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş.
Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış:

"Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez."


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
İPTEN ADAM BÖYLE ALINIR...



Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç işlemiş.
O suçun cezası da ‘idam’.

Adam hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş.
Avukat demiş ki:


– Merak etme… Ben seni kurtarırım.

Mahkeme başlamış. Avukat savunmasını yapmış.
Ve hakim kararını açıklamış.

-İdam!..

Avukat , hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş:

-Merak etme, seni kurtarırım.

-Nasıl?

-Daha bu işin temyizi var… Temyizde idam kararını bozdururuz...

Dava dosyası temyize gitmiş. Temyiz mahkemesinin kararı:

-Mahkeme kararının onanmasına… sonuç İdam!

Adam ‘hani beni kurtaracaktın’ diye avukatına çıkışmış.
Avukat hala sakin:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Daha her şey bitmedi. Konu, Avam Kamarasına gelecek.

Gerçekten, Avam Kamarası’na gelmiş. Konuşulmuş. Sonunda, parmaklar kalkmış:
-İdam!…

Adam sinirli mi sinirli. Avukat da sakin mi sakin:

-Merak etme. Seni kurtaracağım. Daha Lordlar Kamarası var, Lordlar Kamarası idamı geri çevirir.
Endişen olmasın.

Lordlar Kamarası toplanmış. Olayı incelemiş. Kararını vermiş:
-İdam!…

Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak.
Ama avukat hiç oralı değil:


-Merak etme. Seni kurtaracağım. Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam cezası infaz edilmez. Kraliçe bu kararı bozar.

Dosya kraliçe’nin önüne gelmiş. Kraliçe imzayı basmış:
-İdam!…

Londra’da bir meydanda idam sehpası kurulmuş.
Hakim, savcı, avukat, güvenlik görevlileri, halk orada.
Adamı idam sehpasına çıkarmışlar. Adamın avukata dönük bakışlarından alev fışkırıyormuş.

Avukat ise adama
‘sus’ işareti yapmaktaymış; ‘Merak etme, seni kurtaracağım.’ gibisinden.

Ve cellat, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş. Alttaki iskemleye de tekmeyi vurmuş.

Adam, ipte sallanmaya başlarken avukat yerinden fırlamış, cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş.
Adam zar zor nefes alır bir halde yere yuvarlanmış.
Hemen hakimler, savcılar koşup gelmişler:


-Avukat… Sen naptın?

Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış:

- Yasada , müvekkilimin işlediği suçun cezası idam… Siz de onu idam ettiniz…
Ama yasada ‘idam edilerek öldürülür’ diye bir hüküm yok…
Bu durumda ceza infaz edilmiş sayılır.

Bunun üzerine İngiltere’de bir hukuk tartışması başlamış. Kraliçe, avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş.

Ve İngiliz Ceza Yasası’nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş.


- ‘İdama mahkum edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür.’olarak değiştirilmiş...


ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
Mediha Öğretmen ve Mustafa
(Öğretmenler gününde bu güne yakışır bir hikaye, Mutlaka okumanızı tavsiye ederim...)

Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi.
Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi.
Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı.
Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa'yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu.
Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten,kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa'nın kayıtlarını en sona bıraktı.
Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa'nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli.."

İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor."

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa'nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek."

Mustafa'nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor."

Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı.

Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu.
Mustafa'nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.

Mustafa'nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.

Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu.
Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı.
Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi.
Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü.
Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.

Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.

Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı.
O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı.
Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı.
Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi.
Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu.
Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu.
Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.

Altı yıl sonra Mustafa'dan bir not daha aldı.
Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.

Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile
mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı.

Yine Bayan Mediha nın tüm yaşamında ki en iyi ve en favori öğretmen olduğunu yazmıştı.

Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu.
Ama şimdi ismi biraz daha uzundu.

Mektup söyle imzalanmıştı,
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)

Öykü burada bitmiyor.

Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var.

Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu.
Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan Mediha'nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.

Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu?

Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.

Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha'nın kulağına şöyle fısıldadı,

"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim.
Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"


Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi,

"Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana
öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum."



ALINTIDIR...
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine- ve FatoŞ
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
Sevgi, Başarı ve Zenginlik


Bir kadın evinden çıktı, evinin önünde beyaz, uzun sakalları olan 3 yaşlı adam gördü.
Onlara:
- Sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız, lütfen evime buyurun ve birşeyler yiyin, dedi.

- Kocanız evde mi?, diye sordular.

- Hayır, dedi kadın:"Dışarıda."

- O zaman giremeyiz, dediler.

Akşam kocası eve geldiğinde kadın olanları ona anlattı.
Kocası:
- Onlara eve geldiğimi söyle ve onları eve davet et, dedi.

Kadın dışarı çıktı ve yaşlı adamları davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler.

Kadın: "Neden?" dedi.
Yaşlı adamlardan biri cevap verdi:

- "Onun adı Zenginlik'tir" dedi, arkadaşlarından
birini göstererek.
Ve bir diğerini göstererek "Onun da adı Başarı'dır,
Ve ben de Sevgi'yim.
Ve ekledi: "Şimdi eşinle konuş ve hangimizi evinize davet edeceğinize karar verin", dedi.

Kadın eve girdi ve olanları kocasına anlattı. Kocası çok sevindi :
- "Ne kadar harika" dedi, "Zenginliği davet edelim, gelsin ve evimizi zenginlikle doldursun", dedi.

Kadın: "Neden başarıyı davet etmiyoruz?" dedi. O sırada onları dinlemekte olan kızları:
"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mi?" diye sordu, "O zaman evimiz sevgiyle dolar."

Adam:
- Bence kızımızın tavsiyesine uyalım, sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz olsun, dedi.

Kadın dışarı çıktı, sevgiyi seçtiklerini söyledi ve sevgiyi evlerine davet etti.
Sevgi kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Diğer iki arkadaşı da ayağa kalktı ve onu takip ettiler.
Kadın büyük bir şaşkınlıkla:

- Ben sadece sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" diye sordu.

Yaşlı adam cevap verdi:
Eğer siz zenginlik veya başarıyı davet etmiş olsaydınız, diğer ikimiz kalacaktık, ama siz sevgiyi davet ettiğiniz için, ben nereye gidersem, başarı ve zenginlik de benimle gelir.

ALINTIDIR...
 
Son düzenleme:
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar


Üst Alt