♥GÖZ YAŞARTAN ☼ YÜREK BURKAN ☼ DÜŞÜNDÜREN ☼ ATEŞLEYEN ☼ HiKÂYELER♥

Sponsorlu Bağlantılar

Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
♥GÖZ YAŞARTAN ☼ YÜREK BURKAN ☼ DÜŞÜNDÜREN ☼ ATEŞLEYEN ☼ HiKÂYELER♥
SÜTÇÜ



(Aşağıdaki tablo, 17 Ağustos depreminde Sapanca'da yaşandı. Fakat bunu gazeteler yazmadı.)


ihtiyar adam, bükülmüş beline rağmen iki büyük süt güğümü taşımaktayken:
-Süt getirdim! diye bağırıyordu. Süt isteyen süt kuzuları için!
O sırada çadırdan çıkan bir adam:
-Sen aklını kaçırmışsın! diye bağırdı. Biz ölü ve yaralılarla uğraşırken, sen para kazanma sevdasındasın!
Yaşlı adamın gözeri dolmuştu.
Boğazına düğümlenen boğuk bir sesle:
-Depremde dört torunumu kaybettim, dedi. Onlar için sağdığım bu sütleri, sağ kalan yavrularıma içirmek istemiştim.

• • •

Bu olayı bizlere nakledenler: ''Çadırdan çıkan kişinin pişman olup ağlamaya başladığını ve yaşlı adama sarılıp özür dileyişini unutmamız mümkün değil'' dediler.

Cüneyd SUAVi


---------- Eklendi @ 09:51:52 ---------- Yazıldı @ 09:37:54 ----------

YAŞGÜNÜ HEDiYESi



GENÇ ADAM bir cadde boyunca ilerlerken, ruhunu okşayan bir kokuyla irkildi. Sonbahar çoktan bitmiş, mevsim kışa dönmüştü. Bu yüzden de ağaçlardan bir koku yükselmezdi. Elbette ki aylar önce ölen çiçeklerden de...

Adam, hâfızasının en ücra köşelerinden gelen bir sinyalle, kendisini bir anda çocukluk yıllarına döndüren bu esintiyi daha iyi hissedebilmek için, derin bir nefes aldı. Duyduğu şey, küçükken top oynadıkları çayırın ezildikçe buram buram kokan reyhanlarını, ya da ablasının gelinliğine benzettiği kiraz çiçeklerinin kokusunu andırmasına rağmen, onlardan çok güzeldi.

Genç adam, kendini bildiği günden itibaren bütün benliğini saran, fakat lise yıllarında birden kaybolan o kokunun ne olduğunu anlamakta gecikmedi.
Koku, kaldırım kenarında yükselen bir duvarın arkasından gelmişti. Adam, bir türlü bitmek bilmeyen o duvar boyunca önce adımlarını sıklaştırmaya, hemen sonra da koşmaya başladı. Ve tarihî bir kapı görüp içeri girdi.

Başka bir âlemdi sanki burası. Her yeri bir sükunet kaplamıştı. Ne gürültü vardı, ne de koşuşma. Titizlikle hedefine yöneldi. Kokunun geldiği yerde büyük bir servi vardı. Altında da taşı kırık bir mezar.

Adam yavaşça çömelip bir fatiha okudu. Ve o mezarın üstündeki çimenleri okşarken:
— Her zamanki dalgınlığım herhalde!.. dedi. Doğum günüm olduğunu yeni fark ettim. Ama senin o kokunu unutmam anne...

Cüneyd SUAVi
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, Invoke, FatoŞ ve 3 diğerleri


Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ÖZLEM



On yaşlarındaki küçük kız, okul önlüğünün düğmelerini iliklemeye çalışırken o kadar acele ediyordu ki, yaşadığı panikten elleri birbirine dolanıyordu.
Uyumaktan şişmiş gözlerini ovalayarak dışarı fırladı. Ayakkabılarını ayağına geçirmeye çalışarak yürümesi yolda yalpalamasına sebep oluyordu.
Son günlerde sürekli geç uyanıyor, ilk derse yetişemiyordu. Öğretmenin verdiği cezadan çok, her seferinde yalan söylemek zorunda kalmasıydı küçük yüreğini yoran.
Bu sefer hangi bahaneyi uyduracaktı? Uyuya kaldığını söylese, öğretmen her zamankinden daha çok kızacaktı. Annesine söz vermişti. Ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin, kesinlikle yalan söylemeyecekti. Geç kaldığı günlerde öğretmeninin bakışlarıyla alevlenen yangına karşı, sap yığınından yalanların arkasına çaresizlik içinde gizleniyordu.

Okulun kapısına geldiğinde koşmaktan terlemişti. Alnına, çile mürekkebiyle yazılan yazıyı, saçlarından süzülen ipek teller, daha bir belirginleştiriyordu.
Al yanaklarının üzerine yerleşen şiş gözlerle etrafına bakıyor, çekingen adımlarla koridorda ilerliyordu. Küçük bedeni, taşıyabileceğinden ağır bir çantanın esaretinde sınıfın önüne geldi.
Son kez önlüğünü ve yakalığını düzeltip kulağını hafifçe kapıya yasladı. İçeride hiç ses yoktu. Çantasını sırtından eline alıp, minik elleriyle kapıya birkaç kez vurdu.
Ürkek adımlarla içeri girdiğinde sınıftaki sessizlik, yerini fısıltılara karışan gülüşmelere bırakmıştı. Çocukların bazısı, geç kaldığı için ona kızıyor, bazısı alaycı bakışlarını gülmelerle perçinliyordu.
Küçük kız, yerine geçmeye hazırlanırken; öğretmen, sınıfı susturan, gülüşmeleri kovalayan, küçük kızın yüreğini titreten konuşmasına başladı.

- Dur bakalım! Yerine oturma! Seni defalarca uyarmaktan, cezalandırmaktan bıktım. Sen, geç kalmaktan bıkmadın. Tahtanın yanına geç ve ders bitene kadar tek ayak üzerinde dur. Sorumsuzluğuna son verene kadar böyle yapacağım… Ayağını indirdiğini görmeyeyim...

Öğretmen, hedefe koyduğu küçük bir kalbi tam ortasından yaralamıştı. Acımasız bir ressamın elinden çıkan hüzün tablosu sınıfın ortasında öylece duruyordu. Diğer çocukların yeniden başlayan gülüşmeleri tabloya vurulan fırçanın son darbeleri oldu.

Alaycı bakışlardan kaçırdığı gözlerinde, yağmaya hazırlanan bulutlara direnen küçük kız, tahtanın yanına geçti. Ayağını kaldırdığında ders kaldığı yerden devam etmişti.

Minik ayaklarında derman tükenmek üzereyken, ızdırabı ve dersi sonlandıran zil nihayet çaldı. Bir yangından kaçar gibi kapıya koşturan çocuklar geride bıraktıklarını çoktan unutmuştu.
Öğretmen, masadan kitaplarını toplarken sınıfta kimse kalmamıştı. Küçük kızın yüzüne dahi bakmadan “Tamam! Çıkabilirsin.” dedikten sonra, söyleyecekleri aniden aklına gelmiş gibi, uyuşan ayaklarıyla birkaç adım atan kıza tekrar seslendi.

- Dur biraz! Her gün derse geç kalıyorsun. Bu böyle gitmeyecek! Ya keyifle uyumaktan ya da okuldan vazgeç! İkisini de aynı anda yapmaya çalışmandan bıktım. Nasıl bir annen varmış ki, seni okula hazırlamaktan aciz, geleceğine karşı tasasız. Defalarca çağırmama rağmen bir defa bile göremedim veli toplantılarında. Senin sorumsuzluğunun diğer çocuklara örnek olmasına izin vermeyeceğim. Ya kendine çeki düzen ver ya da...

Öğretmeninin ağzında çakan şimşekler küçük kızın gözlerinde bekleyen bulutlara düşüyordu. Yağan yağmurlar çoraklaşmış bir yüreği yumuşatmaya yetmiyor, sorular devam ediyordu.

- Okumak istemiyor musun? Eğer öyleyse, ne sen yorul ne de biz!

Küçük kızın başı önüne düşmüştü.

- Hayır öğretmenim, dedi. Okumayı çok istiyorum. Hem de çok; ancak her sabah aynı rüyayı görüyorum.

- Ne görüyorsun rüyanda?

- Geçen sene beni yalnız bırakan annemi cennette görüyorum. Beni çok özlediğini söylüyor, pamuk elleriyle başımı okşamak istiyor, tam elini uzatıyor; uyanıyorum.

Yanaklarına süzülen yaşları sildikten sonra derin bir iç çekip, sözlerine kaldığı yerden devam etti.

- Onu o kadar çok özledim ki... Belki aynı rüyayı tekrar görürüm, belki rüya kaldığı yerden devam eder diye tekrar uyuyor, uyanmak istemiyorum; ancak rüya kaldığı yerden devam etmiyor...

Daha fazlasını anlatacak gücü kalmamıştı. Titreyen sesiyle son bir cümle daha kurdu.

- Rüyamda da olsa, bir defa başımı okşamasını, ona doya doya sarılmayı o kadar çok isterdim ki...


ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
YAVRU KÖPEK



''Satılık Köpek Yavruları" ilanının altında küçücük bir çocuğun kafası gözüktü.

Çocuk dükkan sahibine sordu;
"Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?"

Dükkan sahibi;
"30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları" dedi.

"Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk, "Bir bakabilir miyim yavrulara?" Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve kulübeden beş tane yumak halinde yavru çıktı. Yavrulardan biri arkadan geliyordu.

Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu; "Bunun nesi var?"

Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı.

Küçük çocuk heyecanlanmıştı. "Ben bu yavruyu satın almak istiyorum."

Dükkan sahibi;
"Hayır, o yavruyu satın alman gerekmiyor. Eğer gerçekten istiyorsan, o yavruyu sana bedava veririm."

Küçük çocuk birden sinirleniverdi.

Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak; "Onu bana vermenizi istemiyorum. O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim. Aslında, size şimdi 2 dolar 37 sent vereceğim ve geri kalan borcumu da her ay 50 sent olarak tamamlayacağım."

Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı; "Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum. Bu yavru hiç bir zaman diğer yavrular gibi koşup, zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak.

Bunun üzerine küçük çocuk eğildi, pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasının desteklediği sakat bacağını dükkan sahibine gösterip tatlı bir sesle,

"Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var" dedi.


ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Oğuzhan

Oğuzhan

Üye
teşekkürler
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
Bir Bebeğin Yarım Kalmış Günlüğünden



5 Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.
Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el"in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce "Anne!" diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim… Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi... Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım: Ah evet… Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah'ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım…

25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..

10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var… Anneme benziyorum galiba…

13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız…. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..

24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… Hiç duymadığım bir şey bu… Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?

28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle... Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti... Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar... Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne... Anne… Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne... Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Anneciğim… Anne… Anne… An…


Ah! Kürtajınız tamamlandı hanımefendi. Geçmiş olsun !..

ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Eykul

Eykul

Üye
Guzel bir paylasim ancak her hikayeyi birden okumaya cesaretim yok agir olabilir...

---------- Eklendi @ 15:34:04 ---------- Yazıldı @ 15:32:36 ----------

birinci ve ikinci... Ikinci cok aci verdi okurken :s
 
Haydar

Haydar

Emekli Yönetici
Bir Bebeğin Yarım Kalmış Günlüğünden :(
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ZiYAFET



Yaşlı kadın, misafirlerine süt ikram ederken:
--- Sizler de olmasanız, kapımı kimse çalmaz, diye seviniyordu. Beni o kadar mutlu ettiniz ki...

Kadıncağız, tek katlı bir ahşap evde yaşıyor ve eşinden kalan aylıkla geçiniyordu. Allah bereket versin, o para kendisine bol bol yetiyordu. ihtiyarlıktan da şikâyet etmiyordu. Belini büken tek şey, dayanılmaz derecede bir yalnızlıktı.

Yan taraftaki marketin çırağı, her sabah pencere önüne gelir, camı tıklatır ve o gün lazım olanları kendisine sorardı.

Kadıncağız bu arada ona laf atar, sorular sorar; fakat ne yaparsa yapsın o çocukla konuşmayı başaramazdı. Market sahibi, inanılmaz derecede aksi bir ihtiyardı. Biraz dalga geçenleri yanında tutmaz, ayda bir kaç adam değiştirirdi. Bu yüzden de yeni çırak ondan çekinir, siparişi alır almaz geri dönerdi. Yaşlı kadın bu durumda iyice mahzunlaşır ve kendini ziyaret etmekten çekinmeyen vefalı misafirlerini beklemeye başlardı.

Çok şükür ki misafirler yine uğramışlardı.
Kadıncağız onlara, duvardaki sararmış resmi gösterirken:
--- Rahmetli eşim, melek gibi bir insandı, diye söze başladı. En büyük desteğimdi. Onun yanında duran da oğlumdur. Bu resim çekildiğinde beş yaşındaydı. ''Doktor olup yurt dışına çıkacak ve annesini unutacak'' denseydi, emin olun hiç kimse inanmazdı.

Misafirler, bu sözlere kulak asmıyorlardı. Çünkü ne zaman gelseler, konu dönüp dolaşarak aynı yere gelirdi.
Kadın, yine duvardaki resme işaret edip:
--- Benim kucağımdaki de kızımdır, dedi.
Bu resimde pek olmasa da, saçları altın gibi parıldardı.
Zengin bir iş adamıyla yuva kurduktan sonra, nedense anneciğine vakit ayıramadı.


Kadının nemli gözleri duvardaki resme takılı kalmış, misafirlerse; sütlerini bitirerek yola koyulmuşlardı. Ahşap evin döşemesi rutubetin etkisiyle yer yer delindiğinden, bir delikten aşağı inip kayboldular.
Yavru kediler, ertesi gün yine geleceklerdi. Aynı şeyi dinlemek zorunda kalsalar bile, böyle bir ziyafet kaçmazdı.


Cüneyd SUAVi
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
EVLiLiK




Almitra sözü aldı ve sordu:
- Peki Üstad; evlilik nedir?
Cevap şöyle geldi:
- Siz birliktelik için doğmuşsunuz. Ölüm meleğinin beyaz kanatları sizi ayırana kadar ayrılmayacaksınız. Allah'ın sessiz tanıklığında bile beraber olacaksınız. Ama birlikteliğinizde mesafeler bırakın; bırakın ki, cennetin rüzgârları aranızda dansedebilsin...

Birbirinizi sevin ama, aşk tutsaklığı istemeyin..
Bırakın, aşk, ruhunuzun kıyılarına vuran dalgalar gibi olsun...

Birbirinizin bardağını doldurun ama aynı bardaktan içmeyin; ekmeğinizden verin birbirinize ama aynı somundan ısırmayın...

Birlikte şarkı söyleyin; lâkin birbirinizi yalnız bırakmayı da bilin. Sazın telleri de yalnızdır ve armoni içinde aynı melodiyi seslendirir...



Birbirinize kalbinizi verin ama karşılıklı kilitleyip saklamak için değil!
Sadece hayatın eli o kalbi saklar!

Birlikte durun, ama yapışmayın; tapınakların sütunları da bitişik değildir!..
Ve meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezler.



ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
u_cosar

u_cosar

Üye
Hikâyelerin bazılarını okudum çok güzel eline sağlı
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ŞEHiT



''22 Haziran 1993 günü
Tendürek Dağlarında şehit edilen genç kardeşimiz Üsteğmen Cengiz Çıkrık ve onun Cennet arkadaşları olan bütün şehitlerimizin aziz ruhlarına binler fatihalarla.''



Aynı köyde büyüyen iki asker, Tendürek Dağları'ndaki mevzilerinde sohbet ediyorlarmış. Uzun boylu olanı, elindeki dürbünle çevresini tarayıp teröristlerin sığınabilecekleri yerleri kontrol ettikten sonra, arkadaşına yanaşıp:
- Şu rüyanı bi daha anlatsana? demiş. Geçen akşam iyi dinlememiştim.

Diğer asker, bir gün önce gördüğü rüyayı en az on kere anlatmasına rağmen hiç itiraz etmemiş ve:
- Rüyamda şehit olmuşum!.. diye söze başlamış. Allah beni cennetine almış ve beş tane huri vermiş.

- Aklın fikrin hurilerde!.. diye gülmüş diğeri. Üstelik de beş tane...

Rüyayı gören asker, arkadaşının sözlerine aldırmamış ve daha öncekiler gibi, uzun uzun konuşmuş. Cennetin güzelliğini Tendürek Dağları'na yansıtırken, diğer asker ona doğru biraz daha sokulup:

- Şu rüyanı bana satsana!.. demiş. Ne istersen veririm. istersen postalları bile değişiriz.

Rüyasını anlatan, böyle bir alışverişin saçmalığını, bunu duyanların güleceğini söylese bile, yeni bir postala dayanamamış.

Ve bu garip anlaşma sonunda gerçekleşmiş.

Rüya ile birlikte, postalların sahibi de değişmiş.

Ertesi gün girilen çatışmada, Erzurum'un çok ücra bir köyüne, rüyayı satın alan askerin şehit düştüğü haberi ulaşmış. Yanlarına düşen bir roketatar mermisi, rüyayı gören askere hiçbir zarar vermezken, ötekini hasret duyduğu bir diyara uçurmuş.

Sağ kalan asker, şehit düşen köylüsüne ''Kavuştun mu hurilerine?'' diye sorduğunu; yerdeki şehidin de, sağ elinin parmaklarını açıp, ''beş'' işareti yaptığını belirtiyormuş.


Cüneyd SUAVi
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
.SeRDaR.

.SeRDaR.

Üye
Etkıleyıcı paylasım ıcın tesekkurler.
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ALZHEiMER



Yaşlı bir bey, sabah erkenden evinden çıkmış yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokaktan geçenler, yaşlı adamı hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.
Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek herhangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyecekleri söylemişler.

Yaşlı adam huzursuzlanmış ve acelesi olduğunu, tetkik istemediğini söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuşlar.

Adamcağızda, "Karım huzur evinde kalıyor, her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum" demiş.

Hemşire "Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde" demiş.

Adam üzgün bir ifade ile "Ne yazık ki karım alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor" demiş.

Hemşireler hayretle "Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor, neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşturuyorsunuz?" demişler.

Adam buruk bir sesle hemşirelere seslenmiş "Ama ben onun kim olduğunu biliyorum."


ALINTIDIR
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
PADİŞAHIN İŞİ NE?




Sultan Murad Han o gün bir hoşdur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:


- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var ?

-- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?..

-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.


Ve iki molla kılığında çıkarlar yola.
Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;


-- Kimdir bu?


Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..

-- Nerden biliyorsunuz?

- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;


- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :


-- Nereye?

- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

-- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...

-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...

-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.


- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...

-- Nasıl yani?..

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.
Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar...
Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

-- Niye?

- Ümmeti Muhammed içmesin diye...

-- Hayret...

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...

-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...

- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...

-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...

-- Doğru, öyle ya?..

- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

-- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra; Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
DUA (Biraz tebessüm)



Yaşlı kadın oldukça dini bütün bir insanmış..
Her sabah kapısının önüne çıkar ve bağıra bağıra dua edermiş:
“Allah’ım bize verdiklerin için sana şükürler olsun!”


Ve ardından her seferinde de yan komşusunun sesi duyulurmuş:
“Allah yok kadıııın Allah yok!!!” (HAŞA)

Yaşlı teyze ne kadar sinirlense de yine her sabah dua edermiş,
öteki komşu da inadından her seferinde ona öyle bağırırmış...

Neyse.. Bir akşam, komşusu yaşlı teyzeye bir oyun etmeye kalkmış..

Markete gidip bir sürü meyve sebze, ekmek vs. alıp torbalara doldurmus, yaşlı teyzenin kapısının önüne bırakmış…

Ertesi sabah teyze kapıyı açıp da yiyecekleri görünce çok şaşırmış

ve sevinçle bağırmış:“Sana şükürler olsun Allah’ım, bu gönderdiğin yiyecekler için sana şükürler olsun!!!”

Ve ağacın arkasından onu seyreden komşusu seslenmiş:
“Allah yok kadııın Allah yok!!! (HAŞA) O yiyecekleri ben aldııııııım!!!”

Yaşlı teyze hiç istifini bozmamış:
“Yüce Allah’ım sana ne kadar şükretsem azdır!!!! Hem bu yiyecekleri
göndermişsin, hem de parasını ŞEYTANA ödetmişsin!!!”
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ANNE SEVGiSi



Japonya da olan bir depremde kurtarma ekibi genç bir kadının yaşadığı enkaza ulaşırlar.

Yıkıntıların arasında kadının cesedine ulaşırlar.

Kadının enkaz altındaki pozisyonu biraz ilginçtir sanki ellerinde bir şey tutarak iş yaparken dizlerinin üzerine çökmüş haldedir.

Bu esnada sanki ev üzerine yıkılmış gibidir.

Kurtarma ekibinin lideri yine de canlı olma ümidi ile kadına ulaşmaya çalışır, maalesef kadın çoktan ölmüştür.

Ekip oradan başka bir enkaza hareket etmek üzere iken bir sebepten dolayı ekip lideri açtığı delikten içeri kadının cesedinin altına doğru bakar ve seslenir !

"Bir çocuk!.. Bir çocuk var!" der.

Ekip uzun bir çalışmadan sonra çiçekli bir battaniye içinde ölü kadının cesedinin altında 3 aylık bir çocuk bulurlar.

Kadın son bir hamle ile çocuğunu kurtarmak için bedenini ona siper yapmıştır.
Ekip çocuğa ulaştığında hala bebek uyumaktadır.

Doktor çabucak gelir ve çocuğu muayene eder.

Battaniyeyi açtığında içinde bir cep telefonu bulur. Ekranda yazılı bir mesaj vardır.

Mesajda şu yazıyordur!..
" Eğer kurtarıldıysan, seni sevdiğimi hatırla...''


Alıntıdır
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
YEŞiL ELBiSE



Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.

-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi

-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.

-Ne bileyim olmuyor işte, dedi. Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.

Gayri ihtiyari gülmeye başladım.

-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?

-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.

-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?

-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.

Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla konuşmamızdan 2 Ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler.
Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı. Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:

-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?
Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.


Cüneyd SUAVi
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
ONA ANNE DiYECEKSiN !



Zamanın birinde dünyaya gelmeye hazırlanan çocuk Allah'a sormuş;

Çocuk;-'Beni bi süre sonra dünyaya göndereceğini söylediler, ama o kadar küçük ve güçsüzümki,orada nasıl yaşarım bilmiyorum'

Allah;-'Tüm meleklerin arasından birini senin için seçtim ve seni bekliyor,meleğin sana hergün şarkılar söyliyecek,sana gülümseyecek ve böylece sen onun sevgisini üzerinde hissedip mutlu olacaksın'

Çocuk;-'Peki insanlar bişey dediklerinde nasıl anlıyacağım,dillerini bile bilmiyorum! '

Allah;-'Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel,en tatlı sözcükleri söyleyip,konuşmayıda dikkatle ve saygıyla öğretecek sana'

Çocuk;-'Dünyada kötü insanlar olduğunu duydum,peki beni onlardan kim koruyacak? '

Allah-'Meleğin seni hayatı pahasına koruyacaktır' der...

O sırada sessizlik olur ve dünyadan sesler gelmeye başlar.Çocuk gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru daha sorar;

-'Eğer gidiyorsam lütfen söyler misiniz benim meleğimin adı nedir?...

''''Meleğinin adının önemi yok Sen ona sadece ANNE diyeceksin...''''
 
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar
Emrgncy

Emrgncy

Üye
    Konu Sahibi
BiR ANNENiN HiKAYESi
Biraz uzun olabilir ama okumanızı tavsiye ediyorum!

Ekli resimleri görüntülemek için kayıt olmalısınız


Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini yapmamak için bir sürü bahane buluyordu.
Elimden geldiğince ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum.
Ancak hiçbir gelişme yoktu. Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi.

Öğretmenliğin kazandırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe yaramadığını gördükçe
paniğim artıyordu.

Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğim den çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor ancak öğretmeniyle her konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum
Kızım acaba geri zekalı mı’ diye düşündüğüm oluyor,
bu düşünceler yüzünden beynimin zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum.

O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında, kızıma heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımı da tüketti.
Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup, silktim ve minicik yanağına
hatırladıkça utandığım’ bir tokat attım. Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için minik
dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi ilerliyordu.

Sessizliği bozan ben oldum.

“Neden? Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret göstermiyorsun? Sen değilsin.
Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?”

Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, “Çünkü ben okumak istemiyorum” diye haykırdı.

Kulaklarıma inanamıyordum. Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşledim biricik kızım,
benim, ben öğretmen Emine Özgenç’in kızı “Okumak istemiyorum” diye bağırıyordu.

Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde “Neden?” diye sorabildim.

Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız bırakıp işe gitmeyeceğim
Çalışmayacağım, Ben sadece anne olacağım.

Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma
mı ait olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım söylüyordu.

“İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır” di ye düşündüm.
Sanki, birden, gözlerimin önünde bir sinema
perdesi açıldı ve acı bir film oynamaya başladı. Yozgat’ın Nohutlu Tepesi’nde, o her çıkışımda hiç bitmeyeceğini
düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım evi hatırladım.

12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce
tutuklanıp cezaevine götürülüşü. Aylarca tutuklu olduğu halde mahkemenin bir türlü başlamayışı.
Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra bile anlamadığım mahkemeler.

Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsun’a, anneme bırakmam.
Bakıcı ve anaokulu masraflarını
karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm.

Yavrumun öğretmenler odasında koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu.

Sonra müdürün beni çağırıp, “Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula
getirmeye başladı. Burası çocuk yuvası değil ki. Bir daha kızını okula getirme” deyişi.

O günden sonra iki buçuk
yaşındaki kızımı o koskoca, o sop soğuk evde, yalnız başına bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için Allah’a yalvarışlarım. Acıkır ve susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler.
Her akşam eve döndüğümde
yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş buluşum.

“Yavrum, iyi misin? Korktun mu?” diye sorunca, Korktum, ağladım, ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım”
diyerek boynuma sarılışı.
Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. Bir türlü filmin sonu gelmiyordu.

Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak
zorunda kalmıştım.

O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı.
Ama açmadı. Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle “Anne” diyerek ağlıyordu. “Kızım, ben annenim, aç kapıyı”
dedikçe o “Hayır sen annem değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin”diye feryat ediyordu.

Ne söyledimse inandıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu.
Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim.

Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi’nde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum feryat figan ağlıyordu. Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yandan olayları anlatıyor, bir yandan balkona doğru koşuyordum.
Bir sandalye bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki
evimin balkonuna ulaştım. Ben, 153 santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı
gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el beni yukarı çekti. Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi kolayca açıp içeri koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını bacaklarının arasına sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, sarıldım....
Koynuma Göz yaşlarım onunkiyle karıştı
büzüldü. Sadece “Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti” diyebiliyordu. O gün öğleden sonraki ilk dersimi kaçırdım.

Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma götürdüm. Önce müdür muavini, sonra müdür tarafından azarlandım
ama hiç cevap vermedim. Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup
özür dilemesine sebep oldu. Evet bu acı film bitecek gibi değil.
Kızımın sesiyle irkildim

Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu.
Feryat etmiyor sanki beni tokatlıyordu.
Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme.

Hayatımın hiçbir anında böylesine bir acı yaşamamıştım.
Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi böylesine hırpalamamıştı. Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran yanağını öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek istiyordum. Ama nasıl?..
Bu allak bullak beyinle nasıl? Öğlece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü bulabildim.
“Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak, okursan, bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda değilsin ki. Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin” diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe.

Kızım ikna olmuş görünüyordu.

Ertesi gün okuldan geldiğinde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım, okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı.
Öğretmeni şaşkındı. “Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar ilerleme kaydedebilir?” diye soruyordu. Bu sorunun cevabı öyle uzun ve anlaşılması öyle güçtü ki...
O an susmak, en güzel cevaptı çünkü bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik.
Şimdi kızım, Gazi Üniversitesi’nde işletme okuyor. Anadilini çok iyi okuyup, yazdığı gibi iyi derecede İngilizce de biliyor. En önemlisi
bir kadının hangi şartlarda olursa olsun çalışması ve ekonomik
özgürlüğünü elde etmesi gerektiğine inanıyor.
En güzeli de her fırsatta “Canım annem“ diye sarılıp yanaklarımdan öpüyor. Ben de onun, daha önce “o utandığım tokatla” kızarttığım yanağından öpmeye özen gösteriyorum.

ALINTIDIR
 

Ekli dosyalar

Son düzenleme:
  • Beğen
Tepkiler: -Börteçine-, FatoŞ ve Byhaydar


Üst Alt