arslansem
Üye
Sanat yalayıp yutmuş adamdır-İclal Aydın
Sanat yalayıp yutmuş adamdır
Can bebekteki enerji beni bitiriyor... Ben zaten dört saatlik uyku sonrasında bitik uyandığımdan onun bu jet-lag enerjisine inanamıyorum. Can, kız kardeşimin oğlu... Kendisi aramıza katılalı dokuz ay olmasına rağmen hepimizi birer emir erine çevirmiş bulunuyor. Kıdem farkı tanımıyor. Gece gündüz tanımıyor. Ekmek, tahta, metal fark etmez her şeyi ağzına atıyor. Ve Can geceleri uyumuyor...
Sanırım kendisi Amerika’dan. Üstelik ayağa kalkmayı ve gırtlağından garip sesler çıkararak talepte bulunmayı öğrendi. O sesleri çıkararak bulunduğu yerden düşmesi on yedi salise sürdüğünden yanında sürekli “nöbetçiler” halinde yaşıyoruz. Babası yüce kral aynı zamanda endişeli ve titiz bir enişte. Çocukları bir yana biz hepimiz bir yana. Bu yüzden evladım gak dese “nöbetçiler, getirin elma püresini” anlıyoruz, guk dese “nöbetçiler timsahlara atın bu kabak püresini, sevmedim” olarak yorumluyoruz.
Hayattaki biricik erkek yeğenim Can’ı çok sevmeme rağmen, kıymetli tablolarımı ve gözümün içi gibi baktığım sanat objelerimi hedef alan yıkıcı çalışmalarını şiddetle kınıyorum! Kendisi kınamamı tınmıyor ve ağzındaki yoğurdu bana tükürüyor.
Yoğurt, tombul yanaklarından boynuna, oradan önlüğüne doğru akarken bana pis pis bakıyor. Gözlerimi kaçırıyorum. 74 santimlik bu insan beni korkutabiliyor valla...
Aslında yoğurt yemek istemiyor. Nedense Hanefi Yeter’in özel koleksiyon defterini daha iştah açıcı buluyor. Sehpanın üzerindeki o kalın hardcover kitabı kibrit kutusu büyüklüğündeki elleriyle çekip ilk sayfayı yalamaya teşebbüs ederken yakalıyorum her defasında. Tabii ki elinden alıyorum.
O “nyaahhyaay” diyor. Ben de “bunu sana yedirmem” diyorum. Örümcek adam süratiyle şap şap emekleyerek Zerrin Tekindor’un yan yana duran uzun ince tablolarına koşuyor. “Madem Hanefi Yeter koleksiyonunu yalatmadınız, o zaman bunları verin yaaa” ifadesi var yüzünde.
Kendisine anlatıyorum.
“Yapma Can” diyorum. “Bu nereye kadar? Vahşi bir erkek olma. Azıcık sanattan anla. Sanatsever ol. İnan seni daha yapıcı bir insana dönüştürecektir. Her şeyi illa ellemek, ısırmak ve sonunda tükürmek zorunda değiliz. Bazen sadece bakmak bile bir haz verebilir. Bu içgüdüyü birlikte evirelim...”
Son olarak da “Can sen keçi misin oğlum niye kağıt yemek istiyorsun” diyorum.
Can, avaz avaz ağlamaya başlıyor. Bence ne dediğimi anlamadı bile. Zaten Türkçe bildiğinden ya da anladığından da emin değilim. Sadece beni başından atmak için çıkarabileceği en yüksek sesi çıkarıp kendisini acındırıyor ki annesi onu kucağına alsın. Dediğini de yaptırıyor..
Şu anda karşılıklı bakışıyoruz. Onun ağzında emzik, elinde de silikon mavi bir araba var. Gözünü benden ayırmadan cokkudu cokkudu emziğini emerken arabayı da sımsıkı göğsüne bastırıyor...
“Can, pazar yazısı olarak ne yazıcaz, kafa bomboş teyzecim diyorum...”
O sırada bir sinek uçuyor ve Can sineği benden daha heyecan verici buluyor... Sinek vızıldamakta, Can serseme dönmüş vaziyette sineği izlemekte ben de ikisini birden takip ederek yazı yazmaya çalışmaktayım... Bak yine emeklemeye başladı ve piyanonun bacağını ısırmaya meyilli...
Şimdi bu çocuğu efendi, gerçek bir sanatsever olarak yetiştirmek için mücadele etsek, büyüdüğünde aşk meşk işlerinde karşı taraf gidip gidip nerede salatalık var onu seçip çocuğu mutsuz ederse buna dayanamam...
Neyse olgun yaşında siyasi bir kimlik olup heykele tüküreceğine çocukken sanat yalamış iyi kalpli bir adam olması çok daha güzel...
Çooook...
Can bebekteki enerji beni bitiriyor... Ben zaten dört saatlik uyku sonrasında bitik uyandığımdan onun bu jet-lag enerjisine inanamıyorum. Can, kız kardeşimin oğlu... Kendisi aramıza katılalı dokuz ay olmasına rağmen hepimizi birer emir erine çevirmiş bulunuyor. Kıdem farkı tanımıyor. Gece gündüz tanımıyor. Ekmek, tahta, metal fark etmez her şeyi ağzına atıyor. Ve Can geceleri uyumuyor...
Sanırım kendisi Amerika’dan. Üstelik ayağa kalkmayı ve gırtlağından garip sesler çıkararak talepte bulunmayı öğrendi. O sesleri çıkararak bulunduğu yerden düşmesi on yedi salise sürdüğünden yanında sürekli “nöbetçiler” halinde yaşıyoruz. Babası yüce kral aynı zamanda endişeli ve titiz bir enişte. Çocukları bir yana biz hepimiz bir yana. Bu yüzden evladım gak dese “nöbetçiler, getirin elma püresini” anlıyoruz, guk dese “nöbetçiler timsahlara atın bu kabak püresini, sevmedim” olarak yorumluyoruz.
Hayattaki biricik erkek yeğenim Can’ı çok sevmeme rağmen, kıymetli tablolarımı ve gözümün içi gibi baktığım sanat objelerimi hedef alan yıkıcı çalışmalarını şiddetle kınıyorum! Kendisi kınamamı tınmıyor ve ağzındaki yoğurdu bana tükürüyor.
Yoğurt, tombul yanaklarından boynuna, oradan önlüğüne doğru akarken bana pis pis bakıyor. Gözlerimi kaçırıyorum. 74 santimlik bu insan beni korkutabiliyor valla...
Aslında yoğurt yemek istemiyor. Nedense Hanefi Yeter’in özel koleksiyon defterini daha iştah açıcı buluyor. Sehpanın üzerindeki o kalın hardcover kitabı kibrit kutusu büyüklüğündeki elleriyle çekip ilk sayfayı yalamaya teşebbüs ederken yakalıyorum her defasında. Tabii ki elinden alıyorum.
O “nyaahhyaay” diyor. Ben de “bunu sana yedirmem” diyorum. Örümcek adam süratiyle şap şap emekleyerek Zerrin Tekindor’un yan yana duran uzun ince tablolarına koşuyor. “Madem Hanefi Yeter koleksiyonunu yalatmadınız, o zaman bunları verin yaaa” ifadesi var yüzünde.
Kendisine anlatıyorum.
“Yapma Can” diyorum. “Bu nereye kadar? Vahşi bir erkek olma. Azıcık sanattan anla. Sanatsever ol. İnan seni daha yapıcı bir insana dönüştürecektir. Her şeyi illa ellemek, ısırmak ve sonunda tükürmek zorunda değiliz. Bazen sadece bakmak bile bir haz verebilir. Bu içgüdüyü birlikte evirelim...”
Son olarak da “Can sen keçi misin oğlum niye kağıt yemek istiyorsun” diyorum.
Can, avaz avaz ağlamaya başlıyor. Bence ne dediğimi anlamadı bile. Zaten Türkçe bildiğinden ya da anladığından da emin değilim. Sadece beni başından atmak için çıkarabileceği en yüksek sesi çıkarıp kendisini acındırıyor ki annesi onu kucağına alsın. Dediğini de yaptırıyor..
Şu anda karşılıklı bakışıyoruz. Onun ağzında emzik, elinde de silikon mavi bir araba var. Gözünü benden ayırmadan cokkudu cokkudu emziğini emerken arabayı da sımsıkı göğsüne bastırıyor...
“Can, pazar yazısı olarak ne yazıcaz, kafa bomboş teyzecim diyorum...”
O sırada bir sinek uçuyor ve Can sineği benden daha heyecan verici buluyor... Sinek vızıldamakta, Can serseme dönmüş vaziyette sineği izlemekte ben de ikisini birden takip ederek yazı yazmaya çalışmaktayım... Bak yine emeklemeye başladı ve piyanonun bacağını ısırmaya meyilli...
Şimdi bu çocuğu efendi, gerçek bir sanatsever olarak yetiştirmek için mücadele etsek, büyüdüğünde aşk meşk işlerinde karşı taraf gidip gidip nerede salatalık var onu seçip çocuğu mutsuz ederse buna dayanamam...
Neyse olgun yaşında siyasi bir kimlik olup heykele tüküreceğine çocukken sanat yalamış iyi kalpli bir adam olması çok daha güzel...
Çooook...
