Tarih yapan dedem

Sponsorlu Bağlantılar

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
ahmetrixxx

ahmetrixxx

Üye
    Konu Sahibi
Tarih yapan dedem
tarih yapan dedem
berat demirci

Dedemi bundan yirmi sene önce yazsaydım roman olurdu, ben o romanı faniliğin ızdırabını duya duya bir iç yolculukla yaşadım, yazdım ve bitirdim. Hatıralar yerini rüyalara bıraktı, rüyalar da dualara. Rüyalar zata mahsus bilgi kaynağı, hatıralar ise tastamam tarihtir; ama artık yaşananı anlayacak, dinleyecek hissiyat ve ciddiyette insanların varolduğunu sanmıyorum. Hakikisine imkân bulunmadığı için milliyetçilik başta olmak üzere, yakın zamanlarımızın ürünü şehirlilik ve diğer kurmaca aidiyet bilinçleri ve ideolojiler “dedeler edebiyatı”nı siyaseten kullanır, ama “dedeler hakikati”nden uzak durmayı yeğlerler. Tarihsizlik ve tarihsizliğin getirdiği talihsizlik de oradan başlar; at iziyle kurt izi birbirine karışır. Her şeyi âlâ bilen pozitivist tarih tüccarları, vesikaları anlamlandıracak “insanların değerler dünyası”ndan mahrum oldukları yahut bile bile ıskaladıkları için, tarih ne kadar soysuzlaştırılırsa o kadar objektif addedilmektedir; oysa tarih soyun sürmesidir.
Her nesil kendi tarihini yeniden yazar, yoluna yürürken de bazı şeyleri taşımaktan vazgeçmek zorunda kalır. Dede, tarih yazacak eylem repertuarıdır; benim dedem ve nesli küçük hamleleriyle o kudreti en zayıf anlarında bile sergiledi ve bu faniden göçtüler. Tarihi anlamak dedem gibi vasat insanların küçük hamlelerindeki derinliği hissetmekle mümkündür. Kim ne yazarsa yazsın, onların kılıç sırtında yaşanan hayatlarını anlatmaya/anlamaya kifayet etmeyecektir. Benim satırlarım da birkaç pitoresk tasvirden ibarettir. Ailesi benim yaşadıklarımın benzerini yaşamış bir dostum, “Dede bir ideal tiptir, şimdiki çocuklara mutlaka faydası olur, yazmalısın!” gibi sözlerle ikna etmeseydi, yazmayacaktım; vadesi yeten sözün dönüşü yoktur, umarım yazdığıma pişman olmam. Çünkü yazmak konusunda en mütereddit olduğum an belki de şu andır.

osmanlı dedem
Osmanlı öncelikle bir devletin yahut hanedanın değil, devlet kurma hünerine sahip bir toplumun adıdır. Osmanlı toplumunu/insanını, onun anlam dünyasını derinliğine kavramadan devletini anlamak mümkün değildir. Tersi bir yol tutulmuş kurmaca tarih şemalarından, devlet modellerinden hareketle insanı değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bunda, “üstün değerler”i vahşice yok etmeye azmetmiş pozitivist ideologların “insana rağmen” bir düzen (faşizm) kurma hırsları ve aynı ideolojiyi bilimle doğrulamaya çalışarak adam yerine konulmayı nefsine yediren rantçı epistemik kadrolar suçludur. Tarihinde kölelik olmayan hür insanların değerler dünyasını yıkmak için gösterilen tahripkâr çabalar, meyvesini acı bir biçimde vermektedir; nihilizm ve vahşet günümüzün en büyük potansiyel tehlikesidir. Zerre insaniyet kalmışsa aydın ve rical “Halka tan eylemek nemiz/Bil-cümle vebal bizdedir.” tevazu ve terbiyesiyle, “üstün değerleri”ni aşındırmak suretiyle toplumu dünya patronlarının önüne bir “hiç” olarak atmaktan vazgeçerler. Gafletin bu kadarı ihanettir.
“Benim dedem bir Osmanlı idi!” Bu sözü, Katolik bir pozitivistin yanında telaffuz etmiş bulundum; az kalsın adam beni “irticaya meyli mahsus” infaz edecekti. Oysa Osmanlı bir hanedanın değil, cumhuriyet kuran dinamikleri içinde saklayan bir toplumun adıdır. Böyle birkaç tecrübeden sonra ülkemiz pozitivistlerinin gayr-ı insanî bir dünyada yaşadıklarına ve öyle bir dünya kurmak istediklerine kanaat getirerek aynı mekân ve meclislerde bulunmamaya özen gösterdim. Bir batılı pozitivist (orada kaldı mı bilmem), “Benim dedelerim Romalıydı” dese, adama bu da nerden çıktı, diye gülerler. Çünkü gerçek olsun olmasın varlığını geçmişiyle temellendirmek onun güç kaynağıdır, bir tarihi ve devamlılığı vardır; bugünün batılısı aynı zamanda Romalıdır.
“Osmanlı dedem”in ağzından bir kere olsun soyuyla-sopuyla, şehriyle, milletiyle, diniyle ilgili doğrudan tebliğ yoluyla bir şey duymadım. Yeri geldiğinde bir iki cümlecik bir şey söylerdi; en ufak bir övünme payı hissedilmezdi, tabii bir biçimde söylerdi. Kimliği yaptığı işlerde, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde, konuştuğu dilin inceliklerinde mahfuzdu. Yetmiş iki milletin tamamı hakkında ağzından en ufak bir aşağılayıcı söz çıktığını hatırlamıyorum. Tecrübe ile ulaşılmış bu itidal ve irfan üzerine neden adam gibi bir düzen (hadi demokrasi diyelim) inşa edilememiştir sorusunun bende tek cevabı var: Çünkü seçkinler, iktidarın keyfini tatmışlar ve seçkinler yönetimi kurmuşlardır. Seçkinlerin mümeyyiz vasfı da koltuklarından başka hiçbir şeye aidiyet bağı duymuyor oluşlarıdır; böyle bir şey olmanın “tarihsizlik”ten başka bir izahı yoktur. Tarihin yükünü taşımak da dedem gibi yetimlerle, onların çocuklarına düştü. Kafanızda hemen başına vur ekmeğini al türünden bir insan ırkı da canlanmasın, o munis adamın haksızlık karşısında celallendiği zaman neler yapabildiğini tanık olanlardan dinledim; ama anlatılacak türden değil. Aklıma hep “Yumuşak başlıyım amma sanma ki uysal koyunum” mısraı gelir.

muhacir dedem
“Benim dedem babasını kaybetmiş, savaşın bütün acısını yaşamış, yerinden yurdundan olmuş bir adamdı.” desem, hasmı rüyasında gören ne idüğü belirsiz neo-kentliler tarafından “kılıçtan kaçmış” birinin torunu olarak takdim edilirim. Oysa adamcağız yollara düştüğünde en fazla on yaşındadır, kılıcı da yoktur kalkanı da... Anadolu’da ailesinin böyle maceralar geçirmemişliğiyle öğünen ve “yerlilik edebiyatı”na sığınan birileri varsa ya etnik kökenini örtüyordur, ya da bu topraklara hiç emeği geçmemiş bir yosunlu taş gibidir. Övünürüm; dedelerim tüm Anadolu tarihi boyunca bir vatan edinebilmek için hareket eden halis ve fasih insanlar idiler, dedem de pek çok ailenin başına gelmiş olduğu gibi ailesinin/aşiretinin birkaç nesil bazı şehirlere bağlı kalma imkânı bulmasına rağmen yeniden yollara düşmek zorunda kalmıştı, hepsi bu kadar ve hepsi de kader.
Yaşadıkları dedeme dünyayı ciddiye aldığı anda bile “ti”ye alabilen bir saffet ve bilgelik kazandırmıştı. “Dursun Bey Şam’dan gelirken…” yahut “Fettah Bey Kayseri’ye varmadan ölünce…” gibi, zaman zaman üç yüz yıla, belki daha geriye varan zaman dilimleri içerisinde cedlerine dair olayları anlatırken o an temaşa ediyormuş gibi anlatırdı. Kendi muhaceretini anlatırken bir müddet kaldıkları, hatta uğradıkları şehirleri sevgiyle yad ederdi; sonradan oralara gitti, gezdi, oyun arkadaşlarını aradı. Çocukken yüzmeyi Çoruh nehrinde öğrenmiş, Adana’da bir müddet kalmışlar ve orada Akdeniz’le tanışmış. Denizde epey açılınca sahilde annesiyle dertleşen bir Adanalı hanım çok korkmuş, fakat yüzüşünü görünce dedemi çok sevmiş ve “Hanım, senin karaoğlan yaman!” diye methetmiş. Aldığı iltifat çok hoşuna gitmiş olmalı ki, bu Akdeniz hatırasını mükerrer anlatmıştı. Bir de Maraş’la ilgili bir hatırası vardı. Manda sütü yağlı olduğu için her evin ahırında en az bir tane bulunurdu. Maraş’ta iken bir köyden adı “Deşton” olan bir manda almışlar; sonra o köyden pek çok misafir ağırladıklarını söyler ve gülerdi; “Ben Deşton’un köylüsüyüm!” diyen gelirmiş. Aile arasında “Deşton’un köylüsü”nü bir deyim olarak kullanırdık.

asil dedem
Geçmişlerinden bahsederken “soy asabiye”sine dair bir şey değil, bir ölçü çıkardı. Asaletin gerçekte ne olduğunu ve nerelerde aranması gerektiğini onda anladım. Aşiret dağılmış, ocak bozulmuştur… Yayla geleneğini dedemin babasının dedesi olan Musa Bey zamanında bırakmışlar. Musa Bey kadı ile sohbet ederken bir yanlış anlaşılma olmuş ve “Bundan sonra yayla yoktur!” diyerek çadırları söktürmüş. Arkasından Mail Bey, aşiretten sülaleler çıkararak herkese evini, barkını, yaylasını, akçesini dağıtır. Hâlâ darb-ı meseldir söylenir; sonunda “Mehmet’e de Taşbaşı’ndaki araziyi veriyorum!” diyerek taksimatı bitirir. Mail Bey’in Mehmet dediği şahıs emektarıdır, bağışladığı arazi onu bir sözle Mehmet Ağa yapmıştır. Bu olaydan sonra Mail Bey’in adı Deli Mail olmuş. Bazı hasetler kızdıklarında dedelerime yakın zamanlara kadar “Mail’in delileri” derlermiş. Dedemin mevzuya mahal bularak o değilden anlattığı böyle birçok olay vardı ve kendimize malzeme çıkarırdık. Bir müddet biz torunlar birbirimize “Mail’in delisi” diye takılmıştık.
Bizzat kendi yaşadığı bir hadise beni hâlâ o insanlar hakkında daha derin düşünmeye sevk eder. Annesiyle beraber bostan sulamaktadır. Ailenin bütün yıkılmışlığına rağmen üstünde mintanı, altında ise elde dokunmuş kumaştan yapılmış, tıfılı bile koçak gösteren bir şalvar vardır. Anne komşu bostana bakınca tedirgin olur, çünkü komşunun çocuğunun ayağında şalvar yok, her tarafı yırtılmış bir don vardır. Dedeme döner ve “Efendi, şu ileriki hendeğe git, şalvarının altındaki donu çıkar, komşunun çocuğuna verelim!” der. Gitmiş şalvarın altındaki paçadan düğmeli donu çıkararak annesine, annesi de ezile büzüle komşu hanıma vermiş, çocuk oracıkta yama kabul edemeyecek eskilikteki donunun üzerine giyinmiştir. Yaşanan: Senyör-serf ilişkisi değil, verenin ve alanın eşit derecede “insan” olduğu bir geleneğin resmidir. Dedem bunu anlattığında gözlerimiz dolmuştu, yaşlar dökülmeden “Ama eve dönerken şalvar yaman kaşındırmıştı” diyerek güldü ve bizi güldürdü; çünkü harc-ı âlem bir iş yapmış olduğunu hissettirmeliydi ve gerçekten de harc-ı âlem bir işti yaptığı. Mülk kimin ki, verdim diye gururlanasın.

güzel sesli dedem
Fırsat bulup hafızlığını tamamlayamamıştı, çok güzel Kuran okurdu; tilavetini dinlemek için insanlar vesile ararlardı. Sadece Kuran değil, ilahi ve türkülerin de hakkını verirdi. Ben yaşlılık demlerinde dinledim ve sabah namazından sonraki kıraati canımıza can katardı. Efkârlanınca söylemiş olduğu türküler, kullandığı o temiz ve inceliklerle dolu Türkçe, bizlere hesabı yapılamayacak değerler kazandırmıştır. Teravih namazlarında cemaat, mahsus seslerini kısar ve ona çaktırmadan solo yaptırırlarmış. Sesinin güzelliğiyle ilgili en güzel hatırayı kardeşi (öbür dedem) anlatmıştı.
Seyfebeli’nin tam zirvesinde çocukluğumda hâlâ faal olan bir “Seyfe Karakolu” vardı; onun hemen koltuğunda da bizim büyükçe bir tarlamız vardır. İki kardeş çift sürmektedirler ve Erzincan’a asker sevkıyatı vardır. Dedem çift sürerken türkü söylüyormuş ve asker birdenbire sesi duyunca düzeni aksatmış. Komutanları askerleri oturtarak dedemin yanına gelmiş ve birkaç türkü rica etmiş. Dedem kırmamış ve söylemiş, komutan kucaklamış ve teşekkür ederek eratı yürütmüş. Kardeşi kendisinden beş yaş küçüktü ve eğitimliydi, eğitmenlik de yapmıştı, dedemden önce rahmetli oldu. Maaş bordroları hâlâ durur ve bordroda CHP’ye kesinti vardır. Çok partili dönemin çocuğu olarak saf saf “Dede sen CHP’li miydin?” diye sorduğumda, “Her devlet memuru mecburen öyleydi!” demişti. Hasta yatağında kardeşini çağırtmış ve bir türkü söylemesini istemişti. Dedem, “Ervah-ı ezelde lehv-i kalemde/Bu benim bahtımı kara yazmışlar.” türküsünü domur domur dökerek okumuştu.

mimar dedem
Muhteşem olanı, sıradan insandan başlayarak anlamak gerek. Bu insanlar bugün ayıla bayıla seyrettiğimiz konakları, silueti fotoğraflarda kalan Türk şehirlerini inşa eden insanların soyundandı. Aile genişlemiş ve iki oda bir sofa yeni bir ev yapmak zorunluluğu doğmuştu. Bir zaman sonra dedem evin çatısını açtı ve iki odanın arasındaki sofanın üzerine tamamen kendi gayretiyle bir “köşk odası” kondurdu; biz torunlar bağdadî duvarları dolduracak “helik taş”ları taşıdık, o güzelce ördü; sıvasını daha usta birine yaptırdı. “Helik” taşlar ataletten, yosun bağlamaktan kurtulur, insan eli onları kütlüklerinden arındırarak duvarda tam yerine oturtmasıyla kişilik kazanırdı. Dedem o odayı çok severdi, yazları orada istirahat eder, küçük bir testi suyu geceden pencerenin önüne koyar, sabah olunca ferah ferah içerdi. Çayın sıcağından, suyun soğuğundan haz alırdı.
Mimar dedem dedim, mübalağa için söylemedim. Derdim, sanki biz “Anadolu’nun Yerlileri”ne yakışmıyormuş gibi, birilerine olağanüstü görünen ev ve şehir mimarimizin, “adam gibi adam” olan bu pratik zekâlı ve hayat dolu insanlar tarafından gerçekleştirildiğini anlatabilmek. O köşk odası kolektif bir mimarî dehanın ürünüdür. O minnacık yapının içindeki incelikleri görmeyen göz, Mimar Sinan’ın büyüklüğünü mucize gibi algılar. “Aşağılık kompleksi” denilen şey işte budur; bu şuursuz hamaset tuzağına düşmek insanı da, Türkleri de yüceltmez; tersine küçültür. Elimde imkân olsa ve belediye burnunu sokmasa, şu ihtiyar halimle kendimi bir ev yapacak kudret ve cesarete sahip görmekteyim; belki bir gün yaparım, eh kaçak iş yapacak değiliz ya projeme de imza atacak kafa dengi bir diplomalı mimar buluruz elbet.

merhum dedem
Çoğu ihtiyar gibi akranları oyundan düşmüştü ve yarenlik edecek insan arardı. Ölümünden üç gün önce filan konuştuk, yataktaydı, dinç gözüküyordu, her zamanki dünyayı “ti”ye alan hali üzerindeydi. O sordu ben uzun uzun anlattım, anlattığım her şeyi ilgiyle dinledikten sonra bana yürekten bir “ceddine rahmet” iltifatı etmişti. Teneşirde yatanın bir ihtiyar olduğunu beyaz saç ve sakalından anlardınız, gövdesinde yağ birikintisi ve sarkma yoktu, gülümsüyordu; bir akranı altdudağıyla çenesi arasıdaki boşluğu öperek uğurladı, herkesin içinde ağlamamaya çalışan katı yürekli ben işte o zaman ağlamıştım. Oğulları artık şehirlere dağılmıştı ve dedem bir valize lüzumlu eşyalarını alır, bazen şehir aşırı, bazen bir mahalleden öbür mahalleye oğullarını sırayla dolaşır, her gittiği yere mutlaka kefenini beraberinde götürürdü. Ölüm sanki ikiz kardeşiydi.
Dedemin bende eşya cinsinden hatıra olarak bir “tatar eyeri” var; tek üzengisi kayıp, deriler çürümüş, ama üzengi ve metal aksanı inceliklerle dolu; sırf onlar için bir ustasını bulursam tamir ettirmeyi düşünüyorum. O eyer enkazı bana “Osmanlı’nın bir ayağı üzengide gerek!” atasözünü hatırlatıyor. Osmanlı zamanında aşiretlerine resmi kayıtlara göre “Süvarioğulları” denilirmiş, benim kolayca ulaştığım en eski tarihi bilgi cedlerimin “Süvarioğulları” adıyla Yavuz Sultan Selim Han’ın İran seferinde varoldukları; Süvarioğlu Ali Bey ve akıncıları Kayseri’de orduya katılmışlar. Anadolu’ya gelişleri daha eski olmalı. Aile arasında soyadımızı yeniden alalım konuşması olduğunu, büyüklerimizin uygun görmediğini hatırlıyorum. İsabet etmişler; zadegânlık bildiren soyadlar bende rahatsızlık uyandırıyor, çünkü günümüzde bir hünere istinaden hak edilmişlik değil, çıkara müteveccih icat edilmişlik söz konusudur. Asalet soyda değil, davranıştadır; bizim asillere değil, asil davranan insanlara ihtiyacımız var. Sıradan bir vatandaş olarak güven, huzur ve sükûn içinde yaşayabilecek vasatı bir yakalayabilsek yeter de artar; yorulduk.
“Selam olsun bizden evvel gidene
Kim var imiş, biz burada yok iken.”


**bu yazı kıymetli hocam Berta DEMİRCİ'ye aittir.
 
kol@j

kol@j

Üye
tarih okuyan torun...
gerçeklerden sapmalı....
arşiv ya da belge tarihi değil dedikodu tarihi...
acısını hala duyuyorum desem yeridir.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Takipçi Satın Al


Üst Alt