_dumanist_
Üye
The Watercolor
The Watercolor..
Türkçe suluboya demek.
Bu bir film ismi.. Baya da ilginç bir film aslına bakarsanız.
Fotoğraf tekniğiyle çekilmiş, bir haraketin bilmemkaç yüz tane fotoğrafı çekliyor daha sonra bilgisayar ortamında suluboya tekniğiyle bu kareler boyanıyor ve birleştirilerek film haline getiriliyor.
Türkiye'de ilk defa bu teknikle yapılan bir film suluboya...
Yapımcısının 3 yıllık hayaliymiş.
3 yıl sonra film haline geliyor ve sinemalara giriyor.
Filmin konusu da baya ilgi çekici.
Ressam olmak isteyen bir çocuk babasının yardımıyla birkaç sokak ressamıyla tanışıyor ve hayallerine giden yolda hızlı adımlarla yürüyor.
Ha birde bu esnada çocuk 19 yaşında bir güzele aşık oluyor.
Ressamlığı öğrenirken aynı zamanda aşk ve cinselliği de öğreniyor diyor bize filmi tanıdan güzel sesli bayan.
Hadi her şey çok güzel..
Filmi ilk defa gördüğümde,
Filmin afişinden ''aha bu Türk filmi'' demiştim.
Afişin berbatlığından ve reklam yapamazlığından kaynaklanıyor sanırım bu ön yargım..
Sonra ismini okudum ''The Watercolor''
Yanılmışım Türk değilmiş dedim..
Oyunculara baktım,
Yapımcıya baktım.
İçinde yabancı bir isim gecen tek kelime bulamadım arkadaş..
Ama isim hala ''The Watercolor''
Sonra fragmanı izledim..
Çok tanıdığım yüzler bana ingilizce sesleniyor.
Haluk Bilginer o karizmatik sesiyle ingilizce cümleler kurmaya başlıyor..
Fragmanın sonlarına doğru Cansel Elçin'in çıkmasına duyduğum sevinç,
Hatta Özcan Deniz'e benzemesinden ötürü yüzümde beliren gülümseme,
Konuştuğu ingilizceyle beni hayal kırıklığına uğratıyor.
Filmin müziklerinin Fazıl Say'a ait olduğunu öğreniyorum sonra..
Başlıyorum havalarda uçmaya bu film izlenir diye.
Selçuk Yöntem, Haluk Bilginer ve Cansel Elçin'in oyunculukları olurda müziklerde Fazıl Say'a ait olunca...
Türkler sonunda güzel bir iş becerdiler diyorum içimden.
Ama hala bir yerde takıldım..
Senaryoya bakıyorum,
Cihat Hazardağlı.
Yönetmen; Cihat Hazardağlı.
Arkadaş bu filmin yapımı Türk...
Birkaç gün sonra vizyona giren yeni filmlerle ilgili bir program izliyorum.
Televizyon izlemeye alışık bir insan olmadığım için programın ismi aklımda değil..
Programda suluboya adlı filmin galasından görüntüler var.
Elinde mikrofon tutan mütevazi genç film oyuncuları ve yönetmenine sorular yöneltiyor.
''Şimdi aklımdaki soru işaretine bir cevap bulabileceğim sonunda.'' diyorum ki..
Mütevazi genç arkadaş '' Bu film neden yabancı isimli ve filmde konuşulan dil neden yabancı?'' diye bir soru yöneltmiyor kimseye.
Herkes durumdan çok memnun.
Filmin bilmemkaç bin kareden oluştuğunu tartışıyolar.
Yaptıkları işin zorluğundan..
Her neyse arkadaş,
Diyeceğim odur ki..
Ben bir Türk filmini sinemada alt yazıyla izleyeceksem,
Benim güzel Türk dilime ne olmuş?
Suyu mu çıkmış?..
Ya da ingilizce o kadar hayatımıza girdi ki bu durumu tek yadırgayan ben miyim?..
Anlamadım..
Ve bu filmi izlememeye karar verdim.
Türkçe suluboya demek.
Bu bir film ismi.. Baya da ilginç bir film aslına bakarsanız.
Fotoğraf tekniğiyle çekilmiş, bir haraketin bilmemkaç yüz tane fotoğrafı çekliyor daha sonra bilgisayar ortamında suluboya tekniğiyle bu kareler boyanıyor ve birleştirilerek film haline getiriliyor.
Türkiye'de ilk defa bu teknikle yapılan bir film suluboya...
Yapımcısının 3 yıllık hayaliymiş.
3 yıl sonra film haline geliyor ve sinemalara giriyor.
Filmin konusu da baya ilgi çekici.
Ressam olmak isteyen bir çocuk babasının yardımıyla birkaç sokak ressamıyla tanışıyor ve hayallerine giden yolda hızlı adımlarla yürüyor.
Ha birde bu esnada çocuk 19 yaşında bir güzele aşık oluyor.
Ressamlığı öğrenirken aynı zamanda aşk ve cinselliği de öğreniyor diyor bize filmi tanıdan güzel sesli bayan.
Hadi her şey çok güzel..
Filmi ilk defa gördüğümde,
Filmin afişinden ''aha bu Türk filmi'' demiştim.
Afişin berbatlığından ve reklam yapamazlığından kaynaklanıyor sanırım bu ön yargım..
Sonra ismini okudum ''The Watercolor''
Yanılmışım Türk değilmiş dedim..
Oyunculara baktım,
Yapımcıya baktım.
İçinde yabancı bir isim gecen tek kelime bulamadım arkadaş..
Ama isim hala ''The Watercolor''
Sonra fragmanı izledim..
Çok tanıdığım yüzler bana ingilizce sesleniyor.
Haluk Bilginer o karizmatik sesiyle ingilizce cümleler kurmaya başlıyor..
Fragmanın sonlarına doğru Cansel Elçin'in çıkmasına duyduğum sevinç,
Hatta Özcan Deniz'e benzemesinden ötürü yüzümde beliren gülümseme,
Konuştuğu ingilizceyle beni hayal kırıklığına uğratıyor.
Filmin müziklerinin Fazıl Say'a ait olduğunu öğreniyorum sonra..
Başlıyorum havalarda uçmaya bu film izlenir diye.
Selçuk Yöntem, Haluk Bilginer ve Cansel Elçin'in oyunculukları olurda müziklerde Fazıl Say'a ait olunca...
Türkler sonunda güzel bir iş becerdiler diyorum içimden.
Ama hala bir yerde takıldım..
Senaryoya bakıyorum,
Cihat Hazardağlı.
Yönetmen; Cihat Hazardağlı.
Arkadaş bu filmin yapımı Türk...
Birkaç gün sonra vizyona giren yeni filmlerle ilgili bir program izliyorum.
Televizyon izlemeye alışık bir insan olmadığım için programın ismi aklımda değil..
Programda suluboya adlı filmin galasından görüntüler var.
Elinde mikrofon tutan mütevazi genç film oyuncuları ve yönetmenine sorular yöneltiyor.
''Şimdi aklımdaki soru işaretine bir cevap bulabileceğim sonunda.'' diyorum ki..
Mütevazi genç arkadaş '' Bu film neden yabancı isimli ve filmde konuşulan dil neden yabancı?'' diye bir soru yöneltmiyor kimseye.
Herkes durumdan çok memnun.
Filmin bilmemkaç bin kareden oluştuğunu tartışıyolar.
Yaptıkları işin zorluğundan..
Her neyse arkadaş,
Diyeceğim odur ki..
Ben bir Türk filmini sinemada alt yazıyla izleyeceksem,
Benim güzel Türk dilime ne olmuş?
Suyu mu çıkmış?..
Ya da ingilizce o kadar hayatımıza girdi ki bu durumu tek yadırgayan ben miyim?..
Anlamadım..
Ve bu filmi izlememeye karar verdim.
Linkleri görüntülemek için kayıt olmalısınız
