Rüyalar ve anlamlarına duyulan
merakın tarihi çok eskilere
dayanıyor. Sümer
kaynaklarında rüyalara ilişkin
kayıtlar bulunuyor. Bu kayıtlara
göre, M.Ö. 7. yüzyılda yaşayan
Asurbanipal rüyalara büyük
önem veriyordu. Eski Mısır'da
rüyaların kehanet aracı
olduğuna inanılıyordu. İncil'de
de, Yusuf'un firavunun rüyasını
açıklamasının yedi yıllık kıtlığı
önlediği anlatılıyor. Diğer
kültürler ise, rüyaları ilham
kaynağı, şifa verici ya da
gerçeğe alternatif olgular
şeklinde yorumladılar. Tıbbın
babası sayılan Hippokrates,
"Rüyalar Üzerine" adlı bir eser
yazmıştı. Ortaçağ'da ise rüyalar
kimi zaman erdemli kişilere
gönderilen tanrısal mesajlar,
kimi zaman da şeytani kökenli
olgular şeklinde algılandı.
Geçen yüzyılda, bilim insanları
rüyalar hakkında, bir kısmı
birbiriyle çelişen psikolojik ve
nörolojik açıklamalarda
bulundular. 1900 yılında Freud,
"Rüyaların Yorumu " (Die
Treaumdeutung) adlı kitabında,
rüyaların bilinçaltına giden yol
olduğunu, bireyin iç dünyasının
derinliklerini açığa çıkardığını
öne sürdü. Sonraki dönemlerde,
Freud'un aksine, rüyalar,
gelişigüzel sinirsel etkinliklerin
sonucu ortaya çıkan anlamsız
olgular şeklinde tanımlanmaya
başladı. Kimilerine göre de
rüyalar, beynin gereksiz
bulduğu bilgileri sildiği "tersine
öğrenme" etkinlikleri.
Tüm bu araştırmaların ışığında
deneyler yapan Amerikalı
araştırmacı Jonathan Winson
konuyla ilgili farklı bir bakış açısı
sunuyor. Winson, kendi
araştırmalarının ve diğer
nörolojik laboratuvar
çalışmalarının sonuçlarına
dayanarak, rüyaların anlamı
olduğunu öne süren bir bilim
adamı. Beynin denizatı kıvrımı
olarak da adlandırılan
hipokampüs bölümü ile uyku
sırasındaki hızlı göz
hareketlerinin (rapid eye
movement, REM) ve teta ritmi
denilen beyin dalgalarının
incelenmesinin, bellek
işlemlerinde önemli noktaları
aydınlattığını söylüyor.
Winson'ın primat-altı
hayvanlarda yaptığı teta ritmi
araştırmaları, rüyaların anlamına
ilişkin evrimle bağlantılı ipuçları
sunuyor: Rüyalar, memelilerin
bellek işlemlerinin gecelik
kayıtları. Onlar sayesinde,
hayvanlar yaşamlarını
sürdürebilmek için stratejiler
geliştiriyor ve günlük
deneyimlerini bu kayıtlar
ışığında değerlendiriyorlar.
Böyle bir işlemin varlığının,
insanlarda rüya görmeyi de
açıklayabileceği düşünülüyor.
1953 yılında yapılan bir buluş,
rüyaların nörobiyoloji alanında
incelenmesinin kapısını
aralamıştı. İnsanda uyku
döngüsünün ortaya
konmasıyla, rüyaların
fizyolojisinin anlaşılması
yolunda önemli adımlar
atılıyordu.