iremm
Üye
M.Akif Ersoy
M.Akif Ersoyun hayatını anlatmadan önce şöyle diyeyim ki gelmiş geçmiş en iyi sairlerden birtanesi şiirlerini okudukça ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız gerek kişiliği gerek milletine devletine olan bağlılığı gerekse siirleriyle mukemmel bir insan her şiirini okuduğumda gözlerim dolar o kadar anlamlı içten bir duyguyla yazmıs ki duygulanmamak etkilenmemek mumkun değil özellikle yakın zamanda çanakkale zaferini anıcaz M.Akifin sehitlerimize yazdığı o eşsiz şiirleri aklıma geldi ve bu konuyu açtım musadenizle önce Çanakkale Şehitleri için yazdığı siiri sizinle paylasıcam daha sonra hayatını yazıcam:
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar
Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor
Ey, bu topraklar icin toprağa düşmüş, asker
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i
Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın
Herc ü merc ettiğin edvara ya yetmez o kitab
Seni ancak ebediyyetler eder istiab
"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini
Şarkın en sevgili sultanı Salahaddin'i
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran
Sen ki islami kuşatmış, doğuyorken hüsran
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrami adın
Sen ki; a'şara gömülsen taşacaksın... Heyhat
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber
1889’da girdiği Halkalı Mülkiye Baytar Mektebi’ni 1893’te birincilikle bitirdi. Ziraat ve Ticaret Nezareti’nde veteriner olarak çalışmaya başladı. Rumeli, Arnavutluk ve Arabistan’da dolaştı. Geniş halk kesimleriyle, köylülerle yakın ilişkiler kurdu. Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907’de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde ders verdi. 1908’de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine atandı. Umur-ı Baytariye Müdür Muavini görevine getirildi. Kısa süre sonra bu görevden ayrılıp yalnızca Halkalı Mülkiye Baytar Mektebi’nde ders vermeyi sürdürdü.
İstiklal Marşı
1913′te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. 1′inci Dünya Savaşı sırasında bu cemiyete bağlı bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla Almanya’daki Müslüman tutsakların durumunu incelemek üzere Berlin’e gönderildi. Daha sonra Arabistan ve Lübnan’a gitti. Batı uygarlığının koşullarına ve Doğu-Batı çelişkisine tanık oldu. İstanbul’a dönüşünde Dâr-ül-Hikmet-i İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine atandı. İzmir’in işgalinden sonra Anadolu’da başlayan kurtuluş hareketine destek verdi. Balıkesir’de yaptığı konuşma, İstanbul hükümetini endişelendirdi, görevinden alındı.
Ama o mücadalesini sürdürdü. Camilerde yaptığı konuşmaların metinleri çoğaltılarak bütün yurda dağıtıldı. Ankara hükümetinin kurulması üzerine Burdur mebusu olarak Büyük Millet Meclisi’ne girdi. O sırada İstiklal Marşı için açılan yarışmaya katılan 724 eserin hiçbiri beğenilmemişti. Maarif vekilinin isteği üzerine 1921′de “İstiklal Marşı”nı yazdı. Metin, 12 Mart 1921′de Büyük Millet Meclis’nde kabul edildi. Mehmet Akif, ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Türk Ordusu’na armağan etti.
Mısır dersleri
Sakarya Zaferi’nden sonra İstanbul’a geldi. Milli Mücadele’nin yarattığı koşullarla çelişkiye düştü. 1923′te Mısır’a gitti. Birkaç yıl kışları Mısır’da yazları İstanbul’da geçirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin “laik” olması ilkesi kabul edilince tümüyle Mısır’a yerleşti. 1936′ya kadar Mısır’da
Edebiyatla ilgisi baytar mektebindeki öğrenciliği sırasında başladı. İlk şiiri “Kur’an’a Hitab” 1895′te “Mektep” adlı dergide yayınlandı. Ardından “Resimli Gazete”de şiirleri çıktı. O dönemde yazdığı ahlak, din, bilgelik temalarını işleyen didaktik şiirlerini temel eseri “Safahat”a almadı. Öğretmeni İsmail Safa’nın etkisini taşıyan mesnevileri, edebiyat çevrelerinin ilgisini çekti. 2′nci Meşrutiyet’in ilanından sonra daha önce yazıp ortaya çıkarmadığı yazıları yayınlanmaya başladı. 1908-1910 arasında Sırat’ı Müstakim (sonradan Sebilü’r Reşad adını aldı) dergisinde yazdı. En ünlü şiirleri “Küfe” ve “Seyfi Baba” bu dönemde yayınlandı.
TÜRK TARİHİNİN YETİŞTİRDİĞİ YÜCE İNSAN RUHUN ŞAD OLSUN...
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar
Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor
Ey, bu topraklar icin toprağa düşmüş, asker
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i
Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın
Herc ü merc ettiğin edvara ya yetmez o kitab
Seni ancak ebediyyetler eder istiab
"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini
Şarkın en sevgili sultanı Salahaddin'i
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran
Sen ki islami kuşatmış, doğuyorken hüsran
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrami adın
Sen ki; a'şara gömülsen taşacaksın... Heyhat
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber
Mehmet Akif Ersoy
(Hayatı)
1873′te İstanbul’da doğdu. 27 Aralık 1936’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. 4 yaşında Fatih’te Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başladığı eğitimini Fatih Merkez Rüştiyesi’nde sürdürdü. Ardından Mülkiye Mektebi’nin idadi (lise) bölümünü bitirdi. Babasından Arapça öğrendi. Fatih Camii’nde İran edebiyatı okutan Esad Dede’nin derslerini izledi. Farsça ve Fransızca öğrendi. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine Mülkiye’nin yüksek kısmından ayrılmak zorunda kaldı.(Hayatı)
1889’da girdiği Halkalı Mülkiye Baytar Mektebi’ni 1893’te birincilikle bitirdi. Ziraat ve Ticaret Nezareti’nde veteriner olarak çalışmaya başladı. Rumeli, Arnavutluk ve Arabistan’da dolaştı. Geniş halk kesimleriyle, köylülerle yakın ilişkiler kurdu. Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907’de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde ders verdi. 1908’de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine atandı. Umur-ı Baytariye Müdür Muavini görevine getirildi. Kısa süre sonra bu görevden ayrılıp yalnızca Halkalı Mülkiye Baytar Mektebi’nde ders vermeyi sürdürdü.
İstiklal Marşı
1913′te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. 1′inci Dünya Savaşı sırasında bu cemiyete bağlı bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla Almanya’daki Müslüman tutsakların durumunu incelemek üzere Berlin’e gönderildi. Daha sonra Arabistan ve Lübnan’a gitti. Batı uygarlığının koşullarına ve Doğu-Batı çelişkisine tanık oldu. İstanbul’a dönüşünde Dâr-ül-Hikmet-i İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine atandı. İzmir’in işgalinden sonra Anadolu’da başlayan kurtuluş hareketine destek verdi. Balıkesir’de yaptığı konuşma, İstanbul hükümetini endişelendirdi, görevinden alındı.
Ama o mücadalesini sürdürdü. Camilerde yaptığı konuşmaların metinleri çoğaltılarak bütün yurda dağıtıldı. Ankara hükümetinin kurulması üzerine Burdur mebusu olarak Büyük Millet Meclisi’ne girdi. O sırada İstiklal Marşı için açılan yarışmaya katılan 724 eserin hiçbiri beğenilmemişti. Maarif vekilinin isteği üzerine 1921′de “İstiklal Marşı”nı yazdı. Metin, 12 Mart 1921′de Büyük Millet Meclis’nde kabul edildi. Mehmet Akif, ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Türk Ordusu’na armağan etti.
Mısır dersleri
Sakarya Zaferi’nden sonra İstanbul’a geldi. Milli Mücadele’nin yarattığı koşullarla çelişkiye düştü. 1923′te Mısır’a gitti. Birkaç yıl kışları Mısır’da yazları İstanbul’da geçirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin “laik” olması ilkesi kabul edilince tümüyle Mısır’a yerleşti. 1936′ya kadar Mısır’da
Linkleri görüntülemek için kayıt olmalısınız
dersleri verdi. Bir yandan da Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesine çalışıyordu. Siroz hastalığına yakalandı. Hava değişimi için 1935′te Lübnan’a, 1936′da Antakya’ya gitti. Aynı yıl ülkesinde ölme isteğiyle Türkiye’ye döndü. 27 Aralık 1936′da hastalığın pençesinden kurtulamadı ve yaşamını yitirdi.Edebiyatla ilgisi baytar mektebindeki öğrenciliği sırasında başladı. İlk şiiri “Kur’an’a Hitab” 1895′te “Mektep” adlı dergide yayınlandı. Ardından “Resimli Gazete”de şiirleri çıktı. O dönemde yazdığı ahlak, din, bilgelik temalarını işleyen didaktik şiirlerini temel eseri “Safahat”a almadı. Öğretmeni İsmail Safa’nın etkisini taşıyan mesnevileri, edebiyat çevrelerinin ilgisini çekti. 2′nci Meşrutiyet’in ilanından sonra daha önce yazıp ortaya çıkarmadığı yazıları yayınlanmaya başladı. 1908-1910 arasında Sırat’ı Müstakim (sonradan Sebilü’r Reşad adını aldı) dergisinde yazdı. En ünlü şiirleri “Küfe” ve “Seyfi Baba” bu dönemde yayınlandı.
TÜRK TARİHİNİN YETİŞTİRDİĞİ YÜCE İNSAN RUHUN ŞAD OLSUN...

