arslansem
Üye
Londra notları---İclal Aydın
Londra notları
Sanırım Ritz Otel Picadilly’de kulağına i-Pod takıp Gülden Karaböcek dinleyerek yazı yazan tek tür ben olmalıyım... Hem yaşamında kanat açacak yeni denizler arayıp hem de yumurtadan çıktığı ağaç kavuğuna delice bağlı kuş misali savrulup duruyorum kendi içimde...
Londra yine muhteşem bir havayla karşıladı. Hep yağmurlu olduğu bilinen bu şehirde şubat ayında bile 18 dereceyi bulmuş biri olarak şansıma bir kez daha şükrediyorum ama parklarda dolaşabilmek mümkün değil... Polen denilen zıkkım yüzünden yaşamım cenetteyken cehenemi hatırlatan o sınırda geçiyor... Yine de burada bir iki saatimi Hyde Park’ta çimlere yatmadan geçirmek yazık olur düşüncesiyle şalımı serip toprağa uzanıyorum... Ne güzel bir gün...
***
Londra’nın “ikonik” tabir edilen ve en sevilen mekânlarından biri olan Wolseley’de öğle yemeğini yerken sahipleri Chris Corbin ve Jeremy King masamızı ziyaret ediyorlar. Londra’da Le Caprice, J. Sheekey ve The Ivy isimli restoranlarınn başarısı ayrı ama Jeremy ve Chris denince ilk akla gelen efsane Wolseley oluyor. O bir Londra klasiği. Sabah kahvaltısından akşam yemeğine dek büyük kalabalığından hiçbir şey kaybetmeyen restoranın en büyük sihrinin bir zamanlar otomobil galerisi olan ve restorasyonı sırasında orijinal özelliği bozulmayan mimari yapısı olduğunu düşünüyorum. Yemekleri ayrı güzel ama müthiş yüksek tavanları ve siyah ağırbaşlı dekorasyonu sebebiyle orada oturmaktan bile zevk alıyorsunuz. İyi bir yeri inşaa etmektense ilgi çekici, müthiş özellikler barındıran bir bina bulmanın daha önemli olduğunu düşünüyor iki ortak da zaten.
Jeremy ve Chris’in aynı zamanda New York’un çok popüler restoranlarından ikisini Vanity Fair’in yayıncısı Graydon Carter’la ortaklık kurarak açtıklarını belirtmekte fayda var. New York 54. Cadde’deki Elysée Hotel’in altındaki Monkey Bar ve West Willage’daki Waverly Inn 1932’lerin şahane havasını taşıdığı gibi Graydon Carter’ın çevresi sayesinde Amerikalı şöhretlerinin aktığı mekânlar olmuş. Bu bir magazin söylentisi değil. Hakikaten davetli olduğumuz Monkey Bar’da Tom Ford, Barışnikov ve Debra Messing ile; torpillerle yer bulduğumuz Wiverly İnn’de Hillary Swank’la karşılaştık. Oscar’lı oyuncu Hillary Swank’in bir küçük ördek yavrusuna, Debra Messinger’ın bir karış boyu olduğuna, Tom Ford’un olağanüstü yakışıklılığına ve Barışnikov’un karizmasına söyleyecek söz bulamadık.
Jeremy, NY’deki yeni mekânlarından bahsediyor... Meşhur Oak’ın da onların olduğunu böylece öğreniyorum. Ben de İzzet Çapa silahımı çekiyorum. Genç işletmeci arkadaşımı anlata anlata bitiremiyorum. Yirmi yıldır değişmeyen bir yer mi istiyorsunuz? “Hamdi” var diyorum. Bizim tarihi Yarımada’ya düşer yeri, müthiş manzarası, şahane bir lokasyonu vardır... Mutlaka beklerim. Hele bir de sıra gecesi göreceksiniz... Hamdi dayıyı da çok seversiniz valla. Sizden de epey tecrübelidir ona göre! Oscar almasa da dibine kadar gitmiş arkadaşımız Hatice Aslan da söz ettiğim yerlerde görülebilecek Türkiye’nin en güzel ünlü kadınlarındandır... Gelin vallahi, İstanbul’u çok seveceksiniz...
***
Yemekten çıkıp otele girerken yaşlı bir kadına çarpmak üzereyken toparlanıyorum. Yanındakiler çok ihtimam edince daha da mahcup oluyorum. Kadına dikkatle bakınca bir zamanlar dünyayı titreten Margaret Thatcher’la burun buruna olduğumu görüyorum. Körün taşı derler bilirsiniz, ya da sakınan göze çöp batar... Bana nefretle bakıyor etrafındakilerdiler. Ben de trene bakar gibi Maggi’ye bakıyorum. Üzerinde su yeşili bir tayyör var. Saçlar yapılı. Hani Alzheimer olmuştu? Gayet iyi görünüyor...
Neyse...
Unutmadan şunları yazayım da...
Not: 1 Haziran’da açılan resmi web sitemin ilk günde 193 bin hit almasını sağlayan herkese teşekkür ederim. Süpersiniz!
Sanırım Ritz Otel Picadilly’de kulağına i-Pod takıp Gülden Karaböcek dinleyerek yazı yazan tek tür ben olmalıyım... Hem yaşamında kanat açacak yeni denizler arayıp hem de yumurtadan çıktığı ağaç kavuğuna delice bağlı kuş misali savrulup duruyorum kendi içimde...
Londra yine muhteşem bir havayla karşıladı. Hep yağmurlu olduğu bilinen bu şehirde şubat ayında bile 18 dereceyi bulmuş biri olarak şansıma bir kez daha şükrediyorum ama parklarda dolaşabilmek mümkün değil... Polen denilen zıkkım yüzünden yaşamım cenetteyken cehenemi hatırlatan o sınırda geçiyor... Yine de burada bir iki saatimi Hyde Park’ta çimlere yatmadan geçirmek yazık olur düşüncesiyle şalımı serip toprağa uzanıyorum... Ne güzel bir gün...
***
Londra’nın “ikonik” tabir edilen ve en sevilen mekânlarından biri olan Wolseley’de öğle yemeğini yerken sahipleri Chris Corbin ve Jeremy King masamızı ziyaret ediyorlar. Londra’da Le Caprice, J. Sheekey ve The Ivy isimli restoranlarınn başarısı ayrı ama Jeremy ve Chris denince ilk akla gelen efsane Wolseley oluyor. O bir Londra klasiği. Sabah kahvaltısından akşam yemeğine dek büyük kalabalığından hiçbir şey kaybetmeyen restoranın en büyük sihrinin bir zamanlar otomobil galerisi olan ve restorasyonı sırasında orijinal özelliği bozulmayan mimari yapısı olduğunu düşünüyorum. Yemekleri ayrı güzel ama müthiş yüksek tavanları ve siyah ağırbaşlı dekorasyonu sebebiyle orada oturmaktan bile zevk alıyorsunuz. İyi bir yeri inşaa etmektense ilgi çekici, müthiş özellikler barındıran bir bina bulmanın daha önemli olduğunu düşünüyor iki ortak da zaten.
Jeremy ve Chris’in aynı zamanda New York’un çok popüler restoranlarından ikisini Vanity Fair’in yayıncısı Graydon Carter’la ortaklık kurarak açtıklarını belirtmekte fayda var. New York 54. Cadde’deki Elysée Hotel’in altındaki Monkey Bar ve West Willage’daki Waverly Inn 1932’lerin şahane havasını taşıdığı gibi Graydon Carter’ın çevresi sayesinde Amerikalı şöhretlerinin aktığı mekânlar olmuş. Bu bir magazin söylentisi değil. Hakikaten davetli olduğumuz Monkey Bar’da Tom Ford, Barışnikov ve Debra Messing ile; torpillerle yer bulduğumuz Wiverly İnn’de Hillary Swank’la karşılaştık. Oscar’lı oyuncu Hillary Swank’in bir küçük ördek yavrusuna, Debra Messinger’ın bir karış boyu olduğuna, Tom Ford’un olağanüstü yakışıklılığına ve Barışnikov’un karizmasına söyleyecek söz bulamadık.
Jeremy, NY’deki yeni mekânlarından bahsediyor... Meşhur Oak’ın da onların olduğunu böylece öğreniyorum. Ben de İzzet Çapa silahımı çekiyorum. Genç işletmeci arkadaşımı anlata anlata bitiremiyorum. Yirmi yıldır değişmeyen bir yer mi istiyorsunuz? “Hamdi” var diyorum. Bizim tarihi Yarımada’ya düşer yeri, müthiş manzarası, şahane bir lokasyonu vardır... Mutlaka beklerim. Hele bir de sıra gecesi göreceksiniz... Hamdi dayıyı da çok seversiniz valla. Sizden de epey tecrübelidir ona göre! Oscar almasa da dibine kadar gitmiş arkadaşımız Hatice Aslan da söz ettiğim yerlerde görülebilecek Türkiye’nin en güzel ünlü kadınlarındandır... Gelin vallahi, İstanbul’u çok seveceksiniz...
***
Yemekten çıkıp otele girerken yaşlı bir kadına çarpmak üzereyken toparlanıyorum. Yanındakiler çok ihtimam edince daha da mahcup oluyorum. Kadına dikkatle bakınca bir zamanlar dünyayı titreten Margaret Thatcher’la burun buruna olduğumu görüyorum. Körün taşı derler bilirsiniz, ya da sakınan göze çöp batar... Bana nefretle bakıyor etrafındakilerdiler. Ben de trene bakar gibi Maggi’ye bakıyorum. Üzerinde su yeşili bir tayyör var. Saçlar yapılı. Hani Alzheimer olmuştu? Gayet iyi görünüyor...
Neyse...
Unutmadan şunları yazayım da...
Not: 1 Haziran’da açılan resmi web sitemin ilk günde 193 bin hit almasını sağlayan herkese teşekkür ederim. Süpersiniz!
