"Kelebek": Cin olmadan seyirci çarpmak

Sponsorlu Bağlantılar

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Doğuş Pertez

Doğuş Pertez

Emekli Yönetici
    Konu Sahibi
"Kelebek": Cin olmadan seyirci çarpmak
Cihan Taşkın'ın yönettiği "Kelebek" medyada yaratılan büyük beklentilerin hiçbirini karşılayamadığı gibi, el attığı tüm konuları alabildiğine yüzeysel ve taraflı bir bakışla anlatıyor. Filmin özellikle kurgu yapısındaki karmaşayı çözmek apayrı bir çaba gerektiriyor.


Eleştiri yazısında filmin konusunu anlatmayı hiç benimseyememiş birisi olarak, Cihan Taşkın'ın yönettiği "Kelebek" filminin konusunu anlatabilmenin, diğer filmlere göre çok daha zor bir iş olduğunu belirtmek gerek. Film ağırlıklı olarak Afganistan'da geçen bir hikâye anlatıyor. Afganistan'daki El Kaide zulmüne karşı o topraklara eğitim ve yardım götürmeye çalışan bir grup gencin çalışmaları filmin konusunun bir bölümünü oluşturuyor. Ayrıca film, bir gencin hikayesi üzerinden eğitim-terör çıkmazına değinmeye çalışıyor. Öte yandan başka bir kişinin kendi vicdanıyla hesaplaşma sürecine eğilmeye çabalıyor. Bunları kapsayan bir şekilde de, küreselleşme, dinin farklı algılanış biçimleri ve hayata kanalize edilme şekilleri, sorumluluk ve vicdani hesaplaşma durumu,11 Eylül, Afganistan örneğiyle terörle iç içe yaşamaya çalışan ülke sorunları gibi her biri birbirinden çetrefilli konu başlıkları arasında mekik dokumaya çalışan çok zor ve yorucu bir yolculuğa çıkmaya çalışıyor. Bir de bunun üzerine filmin medyadaki şaşalı ve iddialı söylemleri, pazarlanma taktikleri eklenince beklentiler de yükselmeye başlıyor.
Yorucu ve anlamsız bir kurgu, amatör ve beceriksiz bir teknik yönetim
"Kelebek" tüm beklentileri daha ilk sahnesindeki amatör kamera kullanımı ve sinemanın en temel kurallarına aykırı planlarıyla suya düşürme emareleri veriyor. Bu şekilde başlayan film, kalan bölümünde de filmden umut duymamızı istiyormuşçasına çabalıyor. Filmin nerdeyse tüm sahneleri mizansen mantığından uzak, en amatör oyuncusundan en deneyimli aktörüne kadar inandırıcılıktan uzak oyunculukları, kamera kullanımında acele edilmişlik ve özensizlik hissiyatı uyandırmasıyla teknik olarak sınıfta kalmakla kalmıyor, günümüz sinemasının çok gerisinde, çağdışı bir tablo ortaya koyuyor.
Filmin teknik başarısızlığı yanında saymakla bitmeyecek çok daha başka kötü meziyetleri de var. Filmin kurgu anlayışını çözümleyebilmek için üzerinde yıllarca büyük bir titizlikle çalışmak gerekir diye düşünmeden edemiyor insan. Bu senenin kurgu konusunda 'en gereksiz ve kendini fena halde kasan kurgu anlayışı' ödülünü hak eden film, yılın bu konudaki bir diğer ödül namzeti "Yedi Yaşam"ı bile ("Seven Pounds", 2008) sıradanlaştırabilecek bir 'kurgu salatası' ile, seyirciyi çözmesi hiç de zevkli ve heyecanlı olmayan bir bulmacanın karanlık, boğucu labirentlerine hapsediyor.
Yukarıda saydığımız birbirinden farklı konu başlıkları aynı anda, en basit şekilde sıralı bir düzende kurgulansa bile, hem kurgulayanın hem de seyircinin yeterince zor bir yükün altına gireceği açıktır. Cihat Taşkın, bu yetmezmiş gibi ilk sahneden son sahneye kadar filmin gizemini açık etmemek uğruna türlü türlü kurgu numaralarına başvuruyor. Ayrıca işin daha da kötü tarafı bu kurgu numaralarının nerdeyse hiçbirinin filme faydası olacak bir işleve sahip olmaması; yalnızca yönetmenin sözüm ona entelektüel bakışını yansıtma amaçlı, kendini kasan, karmaşıklaştıkça iyice anlaşılmazlaşan bir sonuca bağlanması. Buna karşın, başkarakterin geçirdiği kaza sonucu hafıza yitimiyle boğuşması, hikâyenin bazı temel meseleleriyle bağlantılı olarak sembolik bir fonksiyona büründürülebilirdi. Özelikle yapılanları veya yapılamayanları unutma, derine gömme davranışını simgeleştirmesi çok daha açıklayıcı ve yararlı olabilecekken, sadece olayların gizeminin anahtarı konumuna hapsedilmesi bu gizemin açığa çıkartılmaması için bin bir türlü kurgu cambazlıklarının da baş müsebbibi oluyor. Ana karakterin kartonluğu veya sürekli bir gizem perdesi arkasında bırakılması hem bir nokta sonrasında seyircinin filme yabancılaşmasına neden oluyor, hem de karmaşık kurgusuyla bu belirsizlik hali birleşince ortaya tam bir 'birbiri ardına sıralanan anlamsız görüntü dizisi' sonucu çıkıyor.
Yönetmen, son dönemin moda anlayışlarından paralel kurgu ve birbiriyle çatışan açılardan olaylara bakma yöntemini, dramatik bir yapı içerisine konumlandırmaya çalışıyor. Bir gencin eğitim veya terör yolunu seçmesi olasılıkları üzerinden giderek, sistem eleştirisi yapmaya soyunuyor. Fakat bunu yaparken iki açıdan başarısızlığa uğruyor. Öncelikle karakter yaratımındaki inanılması zor, pespaye ve özensiz tutum, filme en büyük zararı veriyor. Aynı olaylara iki farklı açıdan bakmaya çalışırken en önemli yardımcı unsurun, karşılaştırmaya zemin oluşturacak şekilde derinlikli işlenmiş karakterler olması gerektiği açıktır. Buna karşın buradaki iki zıt kutup o denli sıradan ve komik sayılabilecek denli çizilmişler ki, okul müsameresi mi film mi seyrettiğimizi ayıramayacak duruma geliyoruz. Son dönem filmlerimizi en tipik eleştiri yollarımızdan biri olan dizi estetiği mantığı kavramı, filmin asla ulaşamadığı gayet lüks bir mevkiye yükseliyor.
İkinci noktaysa, filmin ele aldığı konulara yaklaşımındaki kolaycılık. Film din, terör, eğitim, 11 Eylül gibi 'ağır' konularda olayların hiçbir şekilde derinine inmeden, en basmakalıp ve cahilce mantığı önümüze koyuyor. Ne yerden yere vurduğu El Kaide üzerine slogan ve nefret harici dişe dokunur laflar ediyor ne de günümüz dünya konjonktürü üzerine güncel ve nesnel yorumlarda bulunuyor. Terör örgütünün halkla kurduğu bağlantı, gücünü aldığı kaynak, işleyiş düzeni gibi en temel noktalara değinmediği gibi, nutuklar atan eşkıya bozuntusu tiplemeleriyle El Kaide gibi sistemli ve etki gücü büyük bir coğrafya olan bir örgüte karşı tek taraflı yaklaşımı çok daha net ortaya çıkıyor.
Afganistan bzimdir, bizim kalacak
"Kelebek" barışçıl bir hedefle yola çıksa da taraflı ve milliyetçi olmaktan kurtulamamış bir film olarak göze fena halde batıyor. Yurdum insanı, Hollywood sisteminin dünyanın dört bir yanına İngilizce'yi yayma çabalarını az eleştirmemişken, şimdi de biz tüm Afganistan'a en akıcı Türkçeyi konuşturmakla övünebiliriz. Afganistan'da geçen sahneler başta olmak üzere, filmin büyük kısmında tek bir sahnede dahi yerli dile başvurulmaması, zaten filmin tamamına sinmiş inandırıcılık sorununu bir kat daha arttırıyor. Herkesin şakır şakır Türkçe konuştuğu tam bir garabetken, yönetmenin Afganistan'ı ele alışı yalnızca birkaç mekânla, hiç üzerinde çalışılmamış çevre düzenlemeleriyle sınırlı kalmış. Bu da, mekân edindiği coğrafyaya hem kültürel hem de fiziki anlamda ne kadar kapsamlı yaklaştığını gösteriyor!
Bunlara ek olarak, filmdeki gönüllü öğrenci topluluğunun tam anlamıyla kurtarıcı kisvesi altında bölgeye gönderilmesi, yardıma muhtaç diye yaftaladığımız (ötekileştirdiğimiz, aşağıladığımız) bir topluma medeniyet ve umut götürme çabamıza, yani kahramanca ve ucuz bir milliyetçi damara işaret ediyor.
Amerikancılık rüzgârları sert ve sorunlu bir şekilde esip gürlüyor
Filmin milliyetçilik tutkusu dışında bir başka sorunlu yanı da Amerikancı duruş ve söylemleri sahiplenmesi. Aynı bölgeyi konu alan "Osama" (2003) etkileyici bir film olmasına rağmen nasıl kalın çizgilerle tek tip ve taraflı bir bakış sunmuşsa, "Kelebek" de yine oryantalist ve kötü menşeli, taraflı bir bakışın savunuculuğunu yapıyor. Hem Afganistan toplumuna yaptığı yüzeysel ve üst perdeden bakışı yanında El Kaide'yi ele alışındaki güncel siyaset yoksunu, ülke gerçekleriyle bağlarını kopartmış, biçimci ve ülkedeki Amerikan karşıtlığını kötüleyen tutumuyla Amerikan bakışının temsilciliğini üstleniyor. Bu da yetmezmiş gibi yardıma muhtaç Afgan ve Türk gençlerinin kurtuluş yolu olarak ancak ve ancak ABD eğitim kurumları gösterilerek Amerikan taraftarlığını bir nebze daha katmerliyor.
"Kelebek" ele aldığı hiçbir konuda başarı sağlayamadığı gibi din kavramını hikâyenin çatısına oturtmaya çalışırken, şeyh efendinin yine filmle bağlantı kurulamayan kitabi sözleriyle dinle ilişki kurabiliyor. Din gibi hikâyenin atardamarlarından birisi olan bir kavramın, Oryantalist-ötesi bir teoride sıkışıp kalma mantığıyla ele alınması, filmin bu konudaki defolarını da açığa çıkartıyor. Ayrıca filmde nerdeyse her karakterin ağzından dökülen felsefi sözler yoluyla insanlık ve hayat dersi verme çabaları, karakter olamayan tipleri daha da yapay hale getiriyor.
Bu haliyle, filmin bir sahnesinde polisin başkaraktere sorduğu soruyu, yönetmen Cihan Taşkın'a sormamız abes olmayacaktır: "Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?"


Kimler izlemeli?
İyi yapılıp yapılmadığına aldırmadan kurgu oyunlarına özel ilgisi olanlar.
Filmin medyada yarattığı büyük beklentinin karşılığını görmek isteyenler.
Kimler izlememeli?
Sinema tarihimizin en kötü ve başarısız filmlerinden birini seyretmek istemeyenler.
Derinlikli konulara nasıl bu kadar cahilce yaklaşır diye sinir olanlar.
Sinema sanatına az buçuk saygısı olanlar.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...


Üst Alt