HeiLmasTer®
Üye
İslam Felsefesi -1
İslam Felsefesi/bilimi, yalnızca Arap dehalarının ürünü müdür? İslam dünyasındaki felsefe,Gazali'nin saldırılarıyla gözden düşüp İbni Rüşd'ün ölümüyle son mu buldu? Tasavvuf hareketi,bir felsefi akım değil midir? 15. yy'da Fatih Sulta Mehmet'in Felsefeciler(Felasife) ile Kelamcılar arasında düzenlediği yarışmada İbni Rüşd'ün adı geçiyor mu? Papa 2. Jean Paule"Dürüst ateistler de cennete girebilir" deyince bizim diyanet niye bunu kabul etmedi?
El Biruni
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz "Bu, Allah'ın bileceği iştir. Papa,İtalyan fikir adamı Dante'nin İlahi Komedya'sını okusun" dedi. (8 Aralık 2000 tarihli basın). Hangisi haklı? Felsefe ve bilimle ilgileniyorsak bunun İslam tarihindeki boyutunu görmezden hakkımız yoktur.
El Kindi,Farabi ve İbni Sina: Meşşai (Yürüyenler) Okulunun büyük düşünürü...
Felsefe, düşünce üstüne düşünce demekse,İslam Felsefesi de iman ve akıl üstüne düşüce demek. Elbette, bir boyutlu,homojen bir İslam düşüncesi yoktur. İmanı akıldan üstün tutan,aklı imandan üstün tutan, imanla aklı uzlaştırmaya çalışan filozoflar vardır. Ayrıca çeşitli tarikatlarda kendini gösteren bir dizi ara akım da vardır. Örneğin İslam Felsefesi Tarihi kitabının yazarı Henry Corbin (1903-1978), İslam Felsefesi tarihinde Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd gibi Yunan tarzı felsefe yapan filozoflarla (felasife ile) süren felsefe akımını, genele göre önemsiz,değersiz bir parçası olarak görmektedir.
Corbin,felasifeyi,Kelamcıları açık bir şekilde küçümsemekte, İslam'da gerçekten İslami denmesi gereken felsefe hareketini Batıni (hermenötik) İsmaili Şiilik'le Oniki İmam Şiiliğinin temsil ettiğini ileri sürmektedir. Ülkemizde pek tutulan ve hemen hemen tüm eserleri dilimize çevrilmiş olan Seyyid Hüseyin Nasr 'ın da benzer görüşleri savunmaktadır. Oysa bunlar, İslam felsefesini, dar bir açıdan ele alma anlayışıdır ve kör bir bakış açısıdır.
İslam felsefesinin Gazali'nin saldırılarıyla gözden düştüğü ve İbni Rüşd'ün ölümü (1198) ile birlikte ortadan kalkmış olduğu şeklindeki görüşün artık terk edilmesi gereken hatalı bir görüştür. Gerçekten de bu görüş, İslamda felsefeyi sadece Yunan tarzında felsefe yapan filozofların (felasife) yaptığı işle sınırlı tutmakta,onlardan başka ve yine yaptıkları şeylere felsefi denmesi mümkün olan başka bazı grupları,yani Kelam tanrıbilimcilerinin ve nazari tasavvufun temsilcilerinin etkinliklerini felsefi diye nitelendirilmesi gereken etkinliklerini haksız olarak bir kenara itmektedir. Oysa bu son iki grubun bazı çok önemli temsilcilerinin, örneğin Kelam'da Fahrüddin Razi, Nasırüddin Tusi, İci, Cürcani'nin; kuramsal (nazari) tasavvufta veya tasavvuf metafiziğinde Sühreverdi, İbni Arabi vb. nin İbni Rüşd'ün ölümünü izleyen dönemde ortaya çıktıkları bir gerçektir.
(H. Corbin,İslam Felsefesi Tarihi,2. Cilt, İletişim yayınları, Çeviren Prof. Dr. Ahmet Arslan, Önsöz,s:15 ve 17-18)
“İslam felsefesi, Helenistik felsefenin çevirisi ve eleştirisiyle başladı. Hiçbir zaman tam bir özgünlüğe ulaşmamış ve Yunan felsefesiyle İslam doktrinin çeşitli şekillerde birleştirilmesi çabalarından ibaret kalmış olmasına rağmen, Yunan ve İskenderiye felsefelerini geliştirerek onlara bir bakımdan daha kesin ve determinist (belirleyici) bir renk vermiş, bir bakımdan da kendi varisi olduğu senkretik çevrenin etkisiyle gittikçe daha karışık ve içinden çıkılmaz bir renk vermişti. Bundan dolayı bu felsefeyi savununlar kadar eleştirenlerin de haklı oldukları yönler olduğunu söylemeliyiz. Bu felsefenin telifçi ve eklemeci manzarası onun özgünlüğünden kuşku duyanlara hak verdirmeye yol açtığı gibi;eserlerden büyük bir kısmının risaleler halinde kalması ve tasavvuf doktrinleri ile karışması da bu felsefenin sistematik olmasına engel olmuştur. Bununla birlikte İslam filozoflarının bize kadar kalmış olan kitapları ve şerhlerini, Latin dünyasına yapılan çevirilerini ve Latin-Hıristiyan dünyasında yaptığı etkileri derinleştirecek olursak bu felsefeye karşı verilen kararların da ne derece abartılı olduğu ortaya çıkar. kısacası, İslam filozoflarında modern fikirlerin köklerini aramak ne kadar hatalı ise, onu basit bir compilation veya Yunan felsefesinin eksik veya tahrif edilmiş bir tekrarı olarak görmek de aynı derecede hatalıdır.
Bu çeşitli görüşlerin hatalarından korunabilmek için İslam felsefe akımlarının kendi esrelerine verdiği bilgilere sadık kalarak gözden geçirmek ve sonra olabildiğince kaynakları olan Yunan ve İskenderiye felsefesi ile etkilemiş oldukları Latin-Hıristiyan felsefesi arasındaki ilişki bakımından gözden geçirmek ve eğer olanaklıysa modern felsefe akımlarıyla benzeyişlere işaret etmek yerinde olur.”
(Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi, s: 161)
İslam Dünyasında Açılma ve Kapanma
İslam düşüncesi,yalnızca İslam dininin düşünsel cephesi değildir. Fakat İslam uygarlığının egemen bulunduğu devirdeki düşünce demektir. Birinci anlam kabul edildiği zaman İslam düşüncesinin bütün Ortaçağ düşüncesi gibi skolastik düşünce sayılması gerekir. Devirler arasında paralellikler kurmaya alışmış olan kafalar, kolaylıkla Batı skolastiğine karşı bir İslam skolastiğinden söz ederler. Fakat birleştirilmiş bir analojiden başka değeri olmayan bu görüş pek de yerinde değildir. Batı Orta Çağı,İslam Ortaçağına benzemediği gibi,Batı skolastiğinin karşılığı bir İslam skolastiği de yoktur. İslam düşüncesi, bu uygarlığın gelişme devrinde hür düşünce olarak başlamış,ancak dünya ile temasını keserek kendi içine kapandıktan sonra kapalı ve skolastik bir düşünce haline gelmiştir.
İslam uygarlığının kavimler arası ilişkilerin merkezi olduğu ve bütün dünya düşünce hayatına kapıları açık bulunduğu zamanki birinci dönemde (Abbasiler,Gazneliler ve İlk Selçuklular dönemi) gerek felsefe, gerek ilim alanında hür düşüncenin tamamıyla egemen olduğu görülüyor. Bu dönemde İslam uygarlığı teknik olarak da diğer uygarlıklardan üstün idi. Müsbet ilim zihniyeti egemendi. Bizans, Mısır, İran ve Hint’ten gelen ilim akımlarına kapıları açıktı. Düşünce akımları tam bir özgürlük içinde gelişiyordu;dinsel konularda bile tartışma yapılıyordu; içtihat kapıları açıktı.
El Biruni
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz "Bu, Allah'ın bileceği iştir. Papa,İtalyan fikir adamı Dante'nin İlahi Komedya'sını okusun" dedi. (8 Aralık 2000 tarihli basın). Hangisi haklı? Felsefe ve bilimle ilgileniyorsak bunun İslam tarihindeki boyutunu görmezden hakkımız yoktur.
El Kindi,Farabi ve İbni Sina: Meşşai (Yürüyenler) Okulunun büyük düşünürü...
Felsefe, düşünce üstüne düşünce demekse,İslam Felsefesi de iman ve akıl üstüne düşüce demek. Elbette, bir boyutlu,homojen bir İslam düşüncesi yoktur. İmanı akıldan üstün tutan,aklı imandan üstün tutan, imanla aklı uzlaştırmaya çalışan filozoflar vardır. Ayrıca çeşitli tarikatlarda kendini gösteren bir dizi ara akım da vardır. Örneğin İslam Felsefesi Tarihi kitabının yazarı Henry Corbin (1903-1978), İslam Felsefesi tarihinde Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd gibi Yunan tarzı felsefe yapan filozoflarla (felasife ile) süren felsefe akımını, genele göre önemsiz,değersiz bir parçası olarak görmektedir.
Corbin,felasifeyi,Kelamcıları açık bir şekilde küçümsemekte, İslam'da gerçekten İslami denmesi gereken felsefe hareketini Batıni (hermenötik) İsmaili Şiilik'le Oniki İmam Şiiliğinin temsil ettiğini ileri sürmektedir. Ülkemizde pek tutulan ve hemen hemen tüm eserleri dilimize çevrilmiş olan Seyyid Hüseyin Nasr 'ın da benzer görüşleri savunmaktadır. Oysa bunlar, İslam felsefesini, dar bir açıdan ele alma anlayışıdır ve kör bir bakış açısıdır.
İslam felsefesinin Gazali'nin saldırılarıyla gözden düştüğü ve İbni Rüşd'ün ölümü (1198) ile birlikte ortadan kalkmış olduğu şeklindeki görüşün artık terk edilmesi gereken hatalı bir görüştür. Gerçekten de bu görüş, İslamda felsefeyi sadece Yunan tarzında felsefe yapan filozofların (felasife) yaptığı işle sınırlı tutmakta,onlardan başka ve yine yaptıkları şeylere felsefi denmesi mümkün olan başka bazı grupları,yani Kelam tanrıbilimcilerinin ve nazari tasavvufun temsilcilerinin etkinliklerini felsefi diye nitelendirilmesi gereken etkinliklerini haksız olarak bir kenara itmektedir. Oysa bu son iki grubun bazı çok önemli temsilcilerinin, örneğin Kelam'da Fahrüddin Razi, Nasırüddin Tusi, İci, Cürcani'nin; kuramsal (nazari) tasavvufta veya tasavvuf metafiziğinde Sühreverdi, İbni Arabi vb. nin İbni Rüşd'ün ölümünü izleyen dönemde ortaya çıktıkları bir gerçektir.
(H. Corbin,İslam Felsefesi Tarihi,2. Cilt, İletişim yayınları, Çeviren Prof. Dr. Ahmet Arslan, Önsöz,s:15 ve 17-18)
“İslam felsefesi, Helenistik felsefenin çevirisi ve eleştirisiyle başladı. Hiçbir zaman tam bir özgünlüğe ulaşmamış ve Yunan felsefesiyle İslam doktrinin çeşitli şekillerde birleştirilmesi çabalarından ibaret kalmış olmasına rağmen, Yunan ve İskenderiye felsefelerini geliştirerek onlara bir bakımdan daha kesin ve determinist (belirleyici) bir renk vermiş, bir bakımdan da kendi varisi olduğu senkretik çevrenin etkisiyle gittikçe daha karışık ve içinden çıkılmaz bir renk vermişti. Bundan dolayı bu felsefeyi savununlar kadar eleştirenlerin de haklı oldukları yönler olduğunu söylemeliyiz. Bu felsefenin telifçi ve eklemeci manzarası onun özgünlüğünden kuşku duyanlara hak verdirmeye yol açtığı gibi;eserlerden büyük bir kısmının risaleler halinde kalması ve tasavvuf doktrinleri ile karışması da bu felsefenin sistematik olmasına engel olmuştur. Bununla birlikte İslam filozoflarının bize kadar kalmış olan kitapları ve şerhlerini, Latin dünyasına yapılan çevirilerini ve Latin-Hıristiyan dünyasında yaptığı etkileri derinleştirecek olursak bu felsefeye karşı verilen kararların da ne derece abartılı olduğu ortaya çıkar. kısacası, İslam filozoflarında modern fikirlerin köklerini aramak ne kadar hatalı ise, onu basit bir compilation veya Yunan felsefesinin eksik veya tahrif edilmiş bir tekrarı olarak görmek de aynı derecede hatalıdır.
Bu çeşitli görüşlerin hatalarından korunabilmek için İslam felsefe akımlarının kendi esrelerine verdiği bilgilere sadık kalarak gözden geçirmek ve sonra olabildiğince kaynakları olan Yunan ve İskenderiye felsefesi ile etkilemiş oldukları Latin-Hıristiyan felsefesi arasındaki ilişki bakımından gözden geçirmek ve eğer olanaklıysa modern felsefe akımlarıyla benzeyişlere işaret etmek yerinde olur.”
(Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi, s: 161)
İslam Dünyasında Açılma ve Kapanma
İslam düşüncesi,yalnızca İslam dininin düşünsel cephesi değildir. Fakat İslam uygarlığının egemen bulunduğu devirdeki düşünce demektir. Birinci anlam kabul edildiği zaman İslam düşüncesinin bütün Ortaçağ düşüncesi gibi skolastik düşünce sayılması gerekir. Devirler arasında paralellikler kurmaya alışmış olan kafalar, kolaylıkla Batı skolastiğine karşı bir İslam skolastiğinden söz ederler. Fakat birleştirilmiş bir analojiden başka değeri olmayan bu görüş pek de yerinde değildir. Batı Orta Çağı,İslam Ortaçağına benzemediği gibi,Batı skolastiğinin karşılığı bir İslam skolastiği de yoktur. İslam düşüncesi, bu uygarlığın gelişme devrinde hür düşünce olarak başlamış,ancak dünya ile temasını keserek kendi içine kapandıktan sonra kapalı ve skolastik bir düşünce haline gelmiştir.
İslam uygarlığının kavimler arası ilişkilerin merkezi olduğu ve bütün dünya düşünce hayatına kapıları açık bulunduğu zamanki birinci dönemde (Abbasiler,Gazneliler ve İlk Selçuklular dönemi) gerek felsefe, gerek ilim alanında hür düşüncenin tamamıyla egemen olduğu görülüyor. Bu dönemde İslam uygarlığı teknik olarak da diğer uygarlıklardan üstün idi. Müsbet ilim zihniyeti egemendi. Bizans, Mısır, İran ve Hint’ten gelen ilim akımlarına kapıları açıktı. Düşünce akımları tam bir özgürlük içinde gelişiyordu;dinsel konularda bile tartışma yapılıyordu; içtihat kapıları açıktı.
