Halit Ziya Uşaklıgil'in Mai ve Siyah Romanı

  • 3 Mayıs 2011
  • 926 Okunma
  • 0 Cevap

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. Halit Ziya Uşaklıgil'in Mai ve Siyah Romanı

    Halit Ziya Uşaklıgil
    Konusu
    Mai Ve Siyah Romanı
    Özeti

    Mai ve SiyahHalit Ziya Uşaklıgil, Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının Tanzimat’tan sonra ikinci dönemi olan “Servet-i Fünun Edebiyatı”nın (Edebiyat-ı Cedide’nin) en önemli, en usta romancısıdır. Türk romancılığında Halit Ziya adı, son derece önemlidir. Çünkü Halit Ziya’dan önceki Türk romanları olaya ve maceraya dayanan, faydayı esas alan, özentisiz bir üslupla yazılmış, sağlam bir teknikten yoksun eserlerdir. İşte Halit Ziya bu basit ve kaba romancılığa son vermiş, kahramanların iç dünyalarını, duygularını ayrıntılı olarak tahlil eden, insan-çevre ilişkisine önem veren, kompozisyon bütünlüğü olan, sağlam bir teknikle yazılmış, Batılı tekniğe uygun ilk romanları kaleme almıştır. Romanlarında âdeta bir dantel gibi sabırla, titizlikle işlenmiş, süslü, sanatlı, şiirsel bir üslup vardır.


    Halit Ziya’nın romanlarında kullandığı dil, günlük konuşma dilinin sadelik ve doğallığından bir hayli uzaktır. Konuşma dilinde yer almayan Arapça, Farsça sözcük ve tamlamaların yoğun bir şekilde kullanıldığı, ağır, süslü ve sanatkârane bir dil kullanır. Romanlarının orijinal dili, günümüz okuyucusu için oldukça ağırdır. Halit Ziya eserlerinde ağır bir dil kullandığını kendisi de sonradan kabul etmiş, ölmeden bir süre önce eserlerini bizzat kendisi sadeleştirmiştir.



    Halit Ziya’nın dördü İzmir’de, dördü İstanbul’da yayımlanan sekiz romanı vardır: Sefile, Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Nesl-i Ahir. Bu romanlar içerisinde Halit Ziya dendiği zaman ilk akla gelenler “Mai ve Siyah” ile “Aşk-ı Memnu”dur. Bu iki roman, usta bir yazarın kaleminden çıkmış, sağlam bir tekniği olan, Batılı tekniğe uygun ilk başarılı romanlardır.



    “Mai ve Siyah”, Halit Ziya Uşaklıgil’in İstanbul’da kaleme aldığı ilk romanıdır. Roman 1896-1897 yıllarında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilmiş (parça parça, bölüm bölüm yayımlanmış), 1898’de ise kitap olarak basılmıştır. Romanın dili ağır olduğu için 1938 yılında yazarı tarafından belli ölçüde sadeleştirilmiştir.



    Mai ve Siyah romanı kendi içinde yirmi bölüme ayrılmıştır. Hacim olarak ise 388 sayfalık bir metne sahiptir (Mai ve Siyah, Özgür Yayınları, Beşinci Basım: Eylül 2004).



    I. Romanın Konusu



    Mai ve Siyah, romanın başkahramanı olan Ahmet Cemil’in şahsında “Servet-i Fünun neslini” (Edebiyat-ı Cedide topluluğunu) anlatan bir romandır. Servet-i Fünun edebiyatının en önemli romancısı olan Halit Ziya Uşaklıgil, bu romanında Servet-i Fünun yazar ve şairlerinin tamamını değil, her yönüyle onları temsil edebilecek Ahmet Cemil tipini yaratmış, onun hayatını, dünya görüşünü, kişiliğini, kültürünü, sanat anlayışını anlatmıştır.



    Halit Ziya Uşaklıgil, hatıralarını kaleme aldığı Kırk Yıl adlı eserinde Mai ve Siyah’ın konusu ve romanın başkahramanı Ahmet Cemil hakkında şunları söyler: “Bunu (Mai ve Siyah’ı) başka türlü tasarladım. O zamanın hayatından, idaresinden, memlekette teneffüs edilen zehirle dolu havadan mustarip, hastalıklı bir genç, kısacası devrin bütün hayalperest yeni nesli gibi bir bedbaht tasvir etmek isterdim ki, ruhunun bütün acılarını haykırsın, coşkun bir delilikle çırpınsın ve bütün emelleri parmaklarının arasından kaçan gölgeler gibi silinip uçunca, o da gidip kendisini, ölmek için saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atsın. Bu gençte bir aşk yıldızı, bir sanat hayali olacaktı ve bunların arasında bir sarhoş gibi yıkıla yıkıla, o duvardan bu duvara çarpa çarpa çekilip gidecek, nihayet bir kovukta sinip can verecekti, mavi hayaller içinde yaşamak için yaratılmışken, siyah bir uçuruma yuvarlanacaktı.”



    Mai ve Siyah sözcükleri -aynı zamanda romanın da adıdır- semboliktir. “Mai” (mavi), hayal ve ümitleri; “siyah” ise, hayal kırıklıklarını, hayatın gerçeklerini, maddî tarafını temsil eder. Bu hayaller ve hayal kırıklıkları, romanın başkahramanı Ahmet Cemil’e aittir.



    Ahmet Cemil’in en büyük hayali tanınmış bir edebiyatçı olmaktır. “Henüz yirmi iki yaşında, bütün kalbiyle yalnız bir ümidin gerçekleşmesini beklemekte… Şöhret bulmak, edip olmak, herkesçe tanınmak, bugün o kadar acılıklarına göğüs vermek için hayatını zehirlediği edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak.” (s.39)



    Ahmet Cemil’in ikinci hayali, yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lâmia ile evlenmektir. Ahmet Cemil’in Hüseyin Nazmi ile olan arkadaşlığı ta okul yıllarına uzanır. Ahmet Cemil, arkadaşının Erenköy’deki köşküne sıkça gidip gelir. Bu arada Lâmia’ya karşı kalbinde küçük kıpırdanmalar başlar. Ahmet Cemil plâtonik bir aşk yaşar. Onun yaşadığı aşktan çok, bir hayaldir. Zira Ahmet Cemil için bu küçük kız, sadece sevgi değildir; yetişmek istediği bir hayat tarzı, refah seviyesidir. Ahmet Cemil, Lâmia’nın bir subayla evleneceğini öğrenince hayal kırıklığı yaşar. Çekingen biri olduğu için, duygularını içinde yaşar, Lâmia’ya açmaya cesaret edemez.



    Ahmet Cemil, Lâmia’yı elinden kaçırınca tam anlamıyla yıkılır. Hayatındaki her şey bir anda önemsizleşir. Ahmet Cemil’in en büyük hayali, şiirlerini bir kitapta toplamak, herkes tarafından tanınan, beğenilen bir edebiyatçı olmaktır. Ahmet Cemil, şiirlerinin çoğunu Lâmia’ya duyduğu aşkla yazmıştır. Lâmia olmayınca, şiirlerini topladığı eserinin de artık hiçbir anlam ve önemi kalmaz. Ahmet Cemil şiirlerinin yazılı olduğu defteri sobaya atıp yakar.

    “Ah! Bu eseri? Fakat şimdi ona ne lüzum var?.. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka bir şey miydi?..

    Ah! Bu eser!.. Bir vakitler bunun için neler kurmuş, ondan neler beklemiş idi!” (s.381)

    “Fakat, şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor, mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk rüyası bir yalandan başka bir şey değilmiş, o hâlde buna ne lüzum var?..”(s.382)



    Ahmet Cemil’in diğer bir hayali ise, kız kardeşi İkbal’in evlenip mutlu bir yuva kurmasıdır. Ancak Ahmet Cemil’in bu hayali de gerçekleşmez. Kız kardeşi İkbal, Mir’at-ı Şuûn gazetesinin ortaklarından Tevfik Efendi’nin oğlu Vehbi Bey’le evlenir. Vehbi Bey, karısına karşı çok kaba ve kırıcı davranır, eve sürekli sarhoş gelir, başka kadınlara gider, evin hizmetçisine sarkıntılık eder. Ahmet Cemil’i kandırarak evi ipotek ettirir. İkbal’in yüzü, evlendikten sonra bir kez olsun gülmez. Vehbi Bey bir tartışma sırasında hamile olan İkbal’in karnına sert bir tekme atar. İkbal çocuğunu düşürür, çok kan kaybettiği için ölür. Ahmet Cemil’in kız kardeşiyle ilgili kurduğu hayaller gerçeğin acı yüzüyle silinip gider.



    Mai ve Siyah romanı, mavi bir gecede bârân-ı elmasla (elmas yağmuruyla) başlar, siyah bir gecede bârân-ı dürr-i siyahla (siyah inci yağmuruyla) son bulur.



    Ahmet Cemil, romanın başında Mir’at-ı Şuûn gazetesi çalışanlarına Tepebaşı Bahçesi’nde verilen bir yemeğe katılır. Gecenin ilerleyen saatlerinde arkadaşlarından müsaade isteyerek Haliç’in kıyısında gökyüzünü seyre dalar, hayaller kurmaya başlar. O anda kulağına gelen bir dans müziğinin adını “bârân-ı elmas” (elmas yağmuru) olarak çevirir. Bu ad ile gökyüzündeki her biri tıpkı bir elması andıran yıldızlar arasında ilgi kurar. Yıldızları, elmas yağmuruna benzetir. Tıpkı Ahmet Cemil’in hayalleri gibi gökyüzü de masmavidir. Elmas yağmurunu andıran yıldızlar, geceyi ışıtmaktadır.

    “Bakınız, işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler; başının üzerine açılan bu gökyüzünde, yazın şu sıcak gecesine mahsus bir buğu ile örtülü sanılan bu mailikler içinde titriyormuş, dalgalanıyormuş sanılan bütün bu yıldız alayları, bunlar bir bârân-ı elmas (elmas yağmuru) değil mi?” (s.35)

    “Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir gökyüzü, o mai gökyüzünde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti.” (s.37)



    Romanın sonunda tüm hayalleri birer birer yıkılan Ahmet Cemil, İstanbul’dan ayrılıp uzak şehirlere gitmeye karar verir. Annesi ve Seher’le birlikte vapura binerler. Ahmet Cemil, vapurun güvertesinde yine gökyüzünü seyre dalar. Fakat bu kez gökyüzü, kara bulutlarla örtülmüştür. Bu yüzden gecenin rengi, siyahtır. Ahmet Cemil, bu karanlık geceye, siyah gökyüzüne baktığında bu kez “bârân-ı dürr-i siyah” (siyah inci yağmuru) sözünü kullanır.

    “O vakit vapurun kenarına, tahta kanepenin üzerine oturdu; dirseğini dayadı, başını avucunun içine koydu; akşamın serin bir rüzgârı ile saçları uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceye bakmaya başladı. (…)



    Bu siyah bir gece idi… Öyle bir gece ki gökler bütün kandillerini söndürerek denizlere bilinmezlik âleminin gizli şeylerini dökmek için hazırlanmış gibiydi. (s.397)



    Ahmet Cemil işte şu saçlarının arasından üşüterek geçen rüzgârın, kanatlarını çırpa çırpa, bu siyahlıkları göklerden denizlere döktüğünü hissediyor, görüyor, onların düşerken çıkardığı hışırtıyı işitiyordu. Kendi kendisine, içinden… Sanki bir bârân-ı dürr-i siyah! (siyah inci yağmuru) diyordu.



    Birden, bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hatırası geldi.



    Ta hayal hayatının başlangıcında, ümitlerinin parlaklığı zamanında Tepebaşı Bahçesi’nde Haliç’e bakarak seyrettiği mai gece ile o bârân-ı elması (elmas yağmurunu) hatırladı.



    Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece karşılaştı: Mai ve siyah.



    Ah! Biçare hırpalanmış, ezilmiş hayat!.. Mai (mavi) bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz, bahtsız ömür!.. Bir bârân-ı elmas (elmas yağmuru) altında oluşarak şimdi bir bârân-ı dürr-i siyahın (siyah inci yağmurunun) altında gömülen o emel çiçekleri!..



    İşte, işte, görüyor, gözlerinin önünden yağan bu siyahlıklar, denize döküldükçe bir son nefes ezgisiyle boğulan bu zulmetler, işte bunlar o hayal hayatının üzerine çekilen bir matem kefeni değil miydi?



    O vakit denize baktı: Siyah bir deniz… Karanlığın içinde geminin kenarından esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor, altında tehlikeli, korkunç, yokluk düşüncesi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu.” (s.398-399)



    Mai ve Siyah’ın bir şairin romanı olduğu açıkça hissedilir. Romanın asıl temalarından biri “şiir sanatı”dır. Ahmet Cemil’in nasıl bir şiir istediği, bu şiiri yazmak için yaptığı çalışmalar, özlediği şiiri yazdıktan sonra Arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin köşkünde özel bir merasimle okuyuşu, hayattan ve mutluluktan ümidini kesince, bütün ömrünü harcadığı şiir defterini yakması romanda geniş olarak anlatılmıştır.



    Ahmet Cemil, insan hayatını anlatan bir şiir yazmak istemektedir. Öyle bir hayat ki, bir bahar sabahının bütün parlaklığı, tazeliği ve gösterişiyle başlar. Taze bir ruh ve ümit ile bahar sabahında hayata adımını atan bu genç insan, bir süre ümit ve hayalleri ile mesut olarak yaşayacak; çok geçmeden o parlak bahar gökyüzü bulutlanmaya, kahraman da hayat mücadelesinde kaçınılmaz sıkıntı, acı, yokluk ve engellerle yüz yüze gelmeye başlayacak; daha sonra da kapkara bulutların hakim olması üzerine ümit güneşi sönecek ve emellerinin enkazı altında kırılmış bir kalp ile baş başa kalacaktır. Kısaca Ahmet Cemil’in şiiri, bir tebessümle başlayıp bir damla gözyaşı ile bitecektir. Sembolik olarak ifade edersek, mai (hayal) ile başlayıp siyah (gerçek) ile sona eren bir şiir.



    Romanda tek taraflı yaşanmış bir “aşk” teması dikkati çeker. Bu aşk, Ahmet Cemil’in Lâmia’ya karşı duyduğu, kendi içinde yaşadığı, asla dışa vuramadığı bir aşktır. Lâmia’nın bu aşktan haberi yoktur. Ahmet Cemil, çekingen, ürkek bir yaradılışa sahiptir, bu yüzden duygularını dışa vurmakta zorlanır. Lâmia’ya karşı zamanla kalbinde birtakım güzel duygular uyanmaya, yeşermeye başlar. Ancak, Lâmia’ya âşık olduğunu kendi kendisine, içinden söylemeye bile çekinir. Lâmia’ya karşı olan duyguları zamanla yoğunlaşır, güçlenir. Hüseyin Nazmi’nin köşkünde şiirlerini okuduktan sonra, Lâmia’ya açılmaya karar verir. Ancak Hüseyin Nazmi, Lâmia’nın bir subayla evleneceğini söyler. Ahmet Cemil’in bir anda dünyası kararır. İçinde yeşeren, çiçek açan duyguları, dışa vurulmadan yine içinde kurumaya mahkum olur. Lâmia’nın olmadığı bir dünya, Ahmet Cemil için âdeta bir zindandır. Onsuz bir dünyada yaşamanın hiçbir tadı, anlamı, değeri yoktur. Ahmet Cemil büyük hayaller ve ümitlerle meydana getirdiği eserini -şiir defterini- sobaya atıp yakar.



    Mai ve Siyah romanında “hayal kırıklığı, mutsuzluk” gibi temalar da dikkati çeker. Ahmet Cemil’in kız kardeşi İkbal, Vehbi Bey’le evlenir. Mutluluk hayalleri kuran İkbal, evlendikten sonra hayal kırıklığı yaşar. Çünkü kocası ile arasında sevgi, aşk yoktur. Vehbi Bey eve sürekli içkili gelir, karısıyla tartışır. Ona hayatı zindan eder. İkbal, kocasından yediği tekmelerle acı bir şekilde ölür.



    Ahmet Cemil, kız kardeşinin bu şekilde ölmesinden dolayı çok acı çeker. Bu evliliğe aracı olduğu için, onun ölümünden kendisini sorumlu tutar. Derin bir vicdan azabı çeker. Ahmet Cemil’in hayat karşısında aldığı darbeler bununla kalmaz. Bir süre sonra sevdiği kızın, Lâmia’nın, bir subayla evleneceğini duyar. Bir kez daha sarsılır, hayal kırklığı yaşar. Yaşadığı bunca kötü, acı olaydan sonra, Ahmet Cemil’in mutlu olmasına imkan kalmamıştır.



    Mai ve Siyah romanında birtakım zıtlıklardan kaynaklanan çatışmalar yaşanır. Romanda yaşanan çatışmaları şu şekilde sıralayabiliriz: “eski şiir – yeni şiir”, “hayal – gerçek”, “imkan – imkansızlık”.



    Bir şair olan Ahmet Cemil yeni şiir anlayışını temsil ederken, Raci eski şiir anlayışını temsil eder. Eski şiir anlayışını savunan Raci, her fırsatta Ahmet Cemil’in karşısına dikilir, kıskançlığının da etkisiyle şiirini olumsuz yönde eleştirir. Raci’yi sadece Ahmet Cemil değil, hiç kimse sevmez. Hiç yeteneği, bilgisi olmadığı halde şair olmaya çalışır, şairlik taslar. Karısı ve çocuğuyla da ilgilenmez. Çoğu gece evine gitmez, Alman bir kadınla düşüp kalkar. Varını yoğunu bu kadın uğruna harcar. Bilgili görünmesine karşın, aslında cahil, ayyaş bir adamdır.



    Romanda yaşanan diğer bir çatışma ise, “hayal – gerçek” zıtlığından doğan çatışmadır. Romanın adı da buradan gelir. Ahmet Cemil’in roman boyunca yazmaya çalıştığı eseri, mai ve siyah sembolü üzerine oturur. Romanda Ahmet Cemil’in şiirlerinden oluşan eserinde “mai”, hayal ve ümitleri; “siyah” ise hayatın gerçeklerini sembolize eder. Servet-i Fünun neslinin eserlerinde -şiir, mensur şiir, roman, hikâye…- vazgeçemedikleri temalardan biri hayal – gerçek zıtlığı ve bu zıtlıktan doğan çatışmalardır. Mai ve Siyah’ta bu çatışma Ahmet Cemil merkezlidir. Ahmet Cemil romantik bir şairdir. Onun edebiyatçı olmak, şöhrete ulaşmak gibi hayalleri vardır. Kısaca Ahmet Cemil, içinde yaşadığı Süleymaniye’deki küçük evin sosyal ve ekonomik şartlarının çok ötesinde bir dünyaya kanat açmak ve orada kendisine yepyeni bir dünya kurmak ister. Ancak böyle bir dünyaya ulaşmak için maddî imkanların uygun olması gerekir. Halbuki Ahmet Cemil, babasının ölümüne kadarki döneminde hayatın maddî tarafını, zorluklarını, acı gerçeklerini bilmeden yaşamıştır. Yaşadığı her gün yeni bir sıkıntıyla tanışır. Fakat yine de hayallerinden, ümitlerinden kopamaz. Romanın son bölümlerinde gerçek, hayale karşı galip gelir. Hayallerinin birer birer yıkılması karşısında çaresizlikten kıvranan Ahmet Cemil, artık kendisi için hiçbir anlamı kalmayan eserini de yakar, derin bir ümitsizlik içinde İstanbul’dan kaçar. Mavi bir gecede mavi hayaller ve ümitlerle başlayan roman, siyah bir gecede hayatın acı gerçekleriyle son bulur.



    Romandaki diğer bir çatışma ise “imkan – imkansızlık” zıtlığıdır. Bu çatışma, Ahmet Cemil’in sahip olduğu imkanların çok üstünde bir hayal dünyasına ulaşma hırsından kaynaklanır. Dar gelirli bir ailenin çocuğu olan Ahmet Cemil, babasının ölümünden sonra ciddi anlamda bir maddî imkansızlık yaşar. Ailesinin geçimi boynuna biner. Ailesinin geçimini sağlamak için çalışmak, para kazanmak zorundadır. Tercümeler yapar, Mir’at-ı Şuûn gazetesinde çeşitli konularda yazılar yazar. Günde on altı saat çalışmasına rağmen, istediği maddî imkanlara kavuşamaz. İmkan – imkansızlık çatışması, Ahmet Cemil ile Hüseyin Nazmi arasında belirgin bir şekilde yaşanır. Ahmet Cemil, Süleymaniye’de küçük bir evde yaşarken, Hüseyin Nazmi, Erenköy’de geniş ve lüks bir köşkte yaşar. Bu köşkte Hüseyin Nazmi’nin çok zengin bir kütüphanesi vardır. Ahmet Cemil ailesini geçindirmek için sürekli çalışmak zorunda olduğu için kitap okumaya, şiir yazmaya pek vakit bulamaz. Hüseyin Nazmi’nin böyle bir sorunu yoktur.



    II. Romanın Kişileri



    Ahmet Cemil: Romanın başkahramanıdır. Huzurlu, mesut ve kendi kendisine yeten mütevazı bir ailenin çocuğudur. Ahmet Cemil’in ailesi; ailesine düşkün avukat bir baba, kocasına saygılı, çocuklarına karşı şefkatli bir ev hanımı anne (Sabiha Hanım), becerikli, sessiz bir kız kardeş (İkbal) ve namuslu, evine bağlı, âdeta aileden biri olmuş, taşralı bir kız olan hizmetçiden (Seher) oluşur. Babasının dişinden tırnağından artırarak satın aldığı Süleymaniye’deki küçük bir evde yaşamaktadırlar.



    Ahmet Cemil’in edebiyata yönelmesinde babasının da rolü vardır. Evde akşamları birlikte Mesnevi’yi okurlar. Ahmet Cemil’in okul arkadaşı Hüseyin Nazmi ile olan dostlukları da edebiyata olan ilgisini artırır. Hemen her konuda ortak görüşlere sahip olan bu iki arkadaş, kitap okumaya ve şiir yazmaya büyük bir heves, merak duyarlar. Edebiyatın her sahasında yazılmış eserleri okurlar, fakat onları asıl heyecanlandıran şey şiirdir. Bir ara Divan şiirine yönelip Fuzûlî, Bâkî, Nef’î, Nedim gibi tanınmış Divan şairlerini okurlar. Eski tarz şiirde aradıklarını bulamazlar. Sonra şiir yazma hevesine kapılırlar, yazdıkları şiirleri beğenmezler. Çünkü güzel eserler ortaya koyabilmek için her şeyden önce okumak, duyguları terbiye etmek gerektiğini anlarlar. Batı edebiyatına yönelirler. İlyada ve Odisa destanlarını okurlar. Yunan ve Roma edebiyatlarını okurlar. Goethe, Schiller, Milton, Yung, Byron, Lamartine gibi romantik şairlere geldiklerinde ise bunların şiir dünyalarının lezzetiyle mest olurlar.



    Ahmet Cemil kırılgan bir kişiliğe sahip, romantik bir şairdir. Pek çok hayali vardır. En büyük hayali, tanınmış bir edebiyatçı olmaktır. Fakat babasının ölümünden sonra, ailesinin geçimi boynuna biner, çalışmak zorunda kalır. Maddî imkansızlıklar nedeniyle kendisini istediği düzeyde yetiştiremez. Hiçbir maddî sıkıntısı olmayan Hüseyin Nazmi’yi bu yönden kıskanır. Kız kardeşi İkbal evlenirken, birikmiş parası olmadığından çeyiz ve düğün masraflarıyla erkek tarafı ilgilenir. Oysa Ahmet Cemil, kız kardeşinin daha gösterişli bir törenle evleneceğini, lüks köşklerde prensesler gibi yaşayacağını hayal etmiştir. İkbal evlendikten sonra mutsuz olur. Kocasından yediği sert bir tekme sonrasında çocuğunu düşürür ve ölür. Ahmet Cemil’in kız kardeşiyle ilgili kurduğu hayaller böylesine acı bir şekilde yıkılmış olur.



    Ahmet Cemil, yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lâmia’yı gizli bir aşkla sever, fakat duygularını bir türlü ona açamaz. Lâmia ile mutlu evlilik hayalleri kurar. Lâmia’nın bir subayla evleneceğini öğrenince, tüm dünyası yıkılır. Zaten içinde yaşattığı duygularını, yine içine gömer. Lâmia’nın bu aşktan haberi yoktur.



    Önce kız kardeşinin ölümü, sonrasında âşık olduğu Lâmia’nın başkasıyla evlenecek olması Ahmet Cemil’in yaşamla olan tüm bağlarını koparır. Artık, yaşamaktan, hayal kurmaktan vazgeçer. Tanınmış bir şair olmanın da artık hiçbir önemi yoktur.



    Ahmet Cemil, hayalperestliği, kırılgan kişiliği, çekingenliği, karamsarlığı ve pasifliği ile Servet-i Fünun neslinin tipik bir örneğidir. Ahmet Cemil bir engelle karşılaştığında, mücadele etmeyi sevmez. Odasına kapanıp yalnız kalmayı, düşünmeyi, hayaller kurmayı, ağlamayı tercih eder. Hatta çoğu zaman ölmeyi arzular. Eniştesi Vehbi Bey, kız kardeşine kötü davrandığında, Ahmet Cemil’in tepkisi odasına kapanıp sessiz kalmak, ağlamak olur. Eniştesinin karşısına çıkıp da ona haddini bildiremez. Kız kardeşini karnına attığı tekmeyle öldüren bu adama karşı gösterdiği en büyük, en sert tepki sadece bir tokat atmak olmuştur. Ahmet Cemil, duygularını Lâmia’ya açma konusunda da çok ürkek ve çekingen davranır. Onu deliler gibi sevmesine rağmen, duygularını dile getirmeye cesaret edemez. Bu yüzden de belki mutlu bir birliktelik yaşayacağı Lâmia’yı sırf pasif kaldığı için elinden kaçırmıştır.



    İkbal: Ahmet Cemil’in kız kardeşidir. Vehbi Bey’le evlendikten sonra tam anlamıyla hayata küser. Bu evlilikte istediği hiçbir şeyi bulamaz. Maddî imkansızlıklar nedeniyle ayrı bir eve çıkamazlar, Süleymaniye’deki küçük evde kalırlar. İkbal, kocasından sevgi, saygı, incelik beklerken tam tersine aşağılayıcı, kaba, kırıcı davranışlar görür. Vehbi Bey sudan sebeplerle karısını azarlar. Utanıp sıkılmadan evin hizmetçisi Seher’i taciz eder. Bazı günler eve gelmez, başka kadınlarla birlikte olur. İkbal tüm bu rezilliklere rağmen ağzını açıp tek bir kelime edemez. İçine atar, hayata küser. Bir tartışma sonrasında kocasından yediği sert bir tekme yüzünden çocuğunu düşürür ve ölür.



    Vehbi Bey: Ahmet Cemil’in çalıştığı Mir’at-ı Şuûn gazetesinin ortaklarından biri olan Tevfik Efendi’nin oğludur. Son derece küstah, sorumsuz, ahlâksız bir adamdır. Ahmet Cemil’in kız kardeşi İkbal’le evlenir. Fakat sorumsuz, kaba davranışlarıyla karısına hayatı zindan eder. Sürekli içer, karısını başka kadınlarla aldatır. Her gün karısıyla tartışır, onu azarlar. Evin hizmetçisi Seher’e sarkıntılık eder. Ahmet Cemil’i matbaaya ortak edip başyazar yapma vaatleriyle kandırır ve oturdukları evi ipotek ettirir. Vehbi Bey’in olumlu hiçbir özelliği yoktur. Bir gün karısıyla tartışırken attığı sert bir tekmeyle onun ölümüne sebep olur. Acımasız, kişiliksiz, duygusuz bir adamdır.



    Hüseyin Nazmi: Ahmet Cemil’in en yakın arkadaşıdır. Okul yıllarında tanışıp yakın arkadaş olmuşlardır. Ortak bir duygu, zevk dünyaları vardır. Edebiyata dair görüşleri de aynı yöndedir. Divan şiirini yeterli bulmazlar, Batı kaynaklı yeni şiiri savunurlar. Okumayı ve şiir yazmayı çok severler. Hüseyin Nazmi zengin bir ailenin çocuğu olduğundan, hiçbir maddî sıkıntısı yoktur. Erenköy’de kız kardeşi Lâmia ile birlikte otururlar. Para sıkıntısı olmadığından eline geçen her kitabı alır. Zengin bir kütüphanesi vardır.



    Lâmia: Ahmet Cemil’in yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşidir. Piyano çalan, kültürlü, güzel bir kızdır. Ahmet Cemil tarafından platonik bir aşkla sevilir. Ahmet Cemil, Lâmia’yı çok sever, onun için şiirler yazar. Fakat bu güzel duygulardan ne yazık ki, Lâmia’nın haberi yoktur. Lâmia bir subayla nişanlanır.



    Seher: Ahmet Cemil’in ailesine uzun yıllar hizmetçilik eden, namuslu, saygılı bir genç kızdır. Âdeta aileden biri olmuştur. Sabiha Hanım ve İkbal onu çok severler. İkbal’in kocası Vehbi Bey tarafından sürekli taciz edilir. Kocasının ne mal olduğunu çok iyi bilen İkbal, bu konuda Seher’in bir kabahati olmadığını bilir.



    Raci: Mir’at-ı Şuûn gazetesinin yazarlarındandır. Ahmet Cemil’in aksine eski şiiri savunur. Aslında çok cahil biridir, buna rağmen başta şairlik olmak üzere hemen her konuda bilgiçlik taslar. Ahmet Cemil’i şiddetle kıskanır, onu karalamak için elinden geleni ardına koymaz. Ona sürekli olarak çamur atar. Ahmet Cemil’in gazetedeki yazılarını dikkatle inceleyerek, hatasını yakalamaya çalışır. Bulduğu küçücük bir yanlışı, sanki çok önemli bir şeymiş gibi abartarak anlatır.



    Raci, karısı ve çocuğuyla hiç ilgilenmez. Kazandığı üç kuruş parayı da bir Alman karısına yedirir. Çoğu gece evine uğramaz. Karısı, kocasını şikayet etmek için sürekli matbaaya gelir. Raci sürekli sarhoş bir halde ortalıkta gezinir. Sağlığına dikkat etmediği, düzensiz bir yaşam sürdüğü için hastalanır, sürekli öksürür. Hastaneye yatırılır, durumu iyi değildir.



    Ali Şekip: Mir’at-ı Şuûn gazetesinin en bilgili yazarıdır. Çok fazla kitap okuduğundan her konuda bir parça bilgi sahibidir. Böyle olmasına rağmen son derece mütevazı bir insandır. En iyi bildiği konularda dahi, konuşup bilgiçlik taslamak yerine susmayı tercih eder. Vehbi Bey, babasının felçlik geçirmesinden sonra matbaanın yönetimini eline alır. Vehbi Bey’in ilk icraatı da yazar kadrosunun kalabalık olduğunu gerekçe göstererek Ali Şekip’i işten kovmak olur. Ali Şekip, kâğıt dükkanı açar, esnaflığa başlar.



    III. Romanın Mekanı



    Mai ve Siyah adlı romanın genel anlamda dış mekanı İstanbul’dur. Olayların yaşandığı yerler: Tepebaşı Bahçesi, Ahmet Cemillerin Süleymaniye’deki evi, Erenköy’deki Hüseyin Nazmi’nin köşkü, Mir’at-ı Şuûn matbaası, Beyoğlu’nun sokak, kahve ve gazinoları…



    Halit Ziya gerçekçi bir anlayışla mekan-insan ilişkisini ustaca kullanır. Ahmet Cemil’i kişiliğine ve imkanlarına uygun mekanlarda yaşatır. Romantik ve içe kapanık bir insan olan Ahmet Cemil genellikle yalnız kalabileceği, sessiz iç mekanları, doğayla baş başa olup hayaller kurabileceği mekanları tercih eder.



    IV. Romanın Zamanı



    Romanın ilk üç bölümünde, gerçek zamanda, Tepebaşı Bahçesi’nde yenen yemek, yemek masasında yaşanan Ahmet Cemil-Raci tartışması, Ahmet Cemil’in yarı karanlık, tenha bir köşede hayallere dalması anlatılır. Yazar, romanın başkahramanı olan Ahmet Cemil’in içinde bulunduğu ortamı, sanat anlayışını, çatışmalarını, hayallerini anlatır.



    Dördüncü ve beşinci bölümlerde yazar, geriye dönüş tekniğini kullanarak Ahmet Cemil’in yirmi iki yıllık yaşamını; ailesini, eğitimini, Hüseyin Nazmi ile olan arkadaşlığını, şiir hevesini, babasının ölümüyle sırtına binen geçim mücadelesini anlatır.



    Altıncı bölümde yeniden romanın gerçek zamanına dönülür. Olaylar üçüncü bölümün sonunda kaldığı yerden devam eder.



    Romanın geri kalan bölümlerinde (6-20) Ahmet Cemil’in iki yıl boyunca yaşadığı olaylar anlatılır.



    Kısaca, Mai ve Siyah romanında Ahmet Cemil’in yirmi iki yılı geçmişte, iki yılı da gerçek zamanda olmak üzere toplam yirmi dört yıllık hayatı anlatılmıştır.



    V. Mai ve Siyah Romanın Özeti (Olay Örgüsü)



    Halit Ziya Uşaklıgil Mai ve SiyahMir’at-i Şuûn (olayların aynası) gazetesinin sahibi Hüseyin Baha Efendi, gazetenin onuncu kuruluş yıldönümü münasebetiyle Tepebaşı Bahçesi’nde bir ziyafet verir. Bu davete gazetenin yazarları katılır. İçkiler içilir, yemekler yenir. Raci, o gece yemekte olmayan Hüseyin Nazmi’nin şairliği hakkında ileri geri konuşmaya başlar. Yakın arkadaşını savunmak için Ahmet Cemil karşılık verir. Raci eski şiir anlayışını savunurken, Ahmet Cemil ve arkadaşı Hüseyin Nazmi, eskisinden tümüyle farklı bir şiir anlayışını savunurlar.

    “− Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz, ama buna imkân olmayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz… (…)

    − Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz. Fuzûlî’nin saf ve samimî şiirine tercüman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi, süs gibi iki belayı musallat etmişler; lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar, öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek… Lisanı cansız bir kütle hâline getirmişler.” (s.21-22)



    Ahmet Cemil’in şiir hakkındaki düşüncesi:

    “− Bilseniz, şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki… Neye benzeteyim, bilmem?.. Konuşan bir ruh kadar güzel olsun, bütün kederlerimize, neşelerimize, düşüncelerimize, o kalbin bin türlü inceliklerine, fikrin bin çeşit derinliklerine, öfkelere tercüman olsun; bir lisan ki bizimle beraber bir matemin ümitsizliğiyle ağlasın. Bir lisan ki sinirlerimizin heyecanına arkadaşlık ederek çırpınsın… Haniya bir kemanın telinde zaptolunamaz, anlaşılamaz, bir kurala bağlanamaz nağmeler olur ki ruhu titretir… Haniya gün ağarmadan önce ufuklara hafif bir renk uyumuyla dağılmış sisler olur ki üzerlerinde resmedilemez, ne olduğu belirlenemeyen akisler uçar; bakışlara buseler serper… Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez, nerede biteceğini bilmenin mümkün olmadığı derinlikleri vardır, hisleri yutar… İşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler, o renkler, o derinlikler olsun. Fırtınalarla gürlesin, dalgalarla yuvarlansın, rüzgârlarla sarsılsın; sonra veremli bir kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın, bir çocuğun beşiğine eğilsin gülsün, bir gencin ümitle parlayan bakışına saklansın. Bir lisan… Oh! Saçma söylüyorum, zannedeceksiniz, bir lisan ki sanki tamamıyla bir insan olsun.” (s.22-23)



    Ahmet Cemil içkiyi biraz fazla kaçırır, arkadaşlarından izin ister. İstanbul’un ve Haliç’in güzel manzarasını seyredip hayaller kurmak düşüncesiyle bahçenin tenha bir yerine gider. Zihninden arkadaşlarıyla ilgili düşünceler geçer. Kulağına Waldteufel’in dans müziği gelir. Şarkının adı, Bârân-ı Elmas’tır (elmas yağmuru). Ahmet Cemil hafifçe kendinden geçmiş bir halde, denizi, bârân-ı elmasları seyreder, hayaller kurar. Yirmi iki yaşındadır. Tanınmış bir edebiyatçı olmak ister. “Henüz yirmi iki yaşında, bütün kalbiyle yalnız bir ümidin gerçekleşmesini beklemekte… Şöhret bulmak, edip olmak, herkesçe tanınmak, bugün o kadar acılıklarına göğüs vermek için hayatını zehirlediği edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak… Edip olmak, şöhret olmak, senelerden beri bütün düşüncesi bu değil miydi?” (s.39)



    Raci evli olmasına rağmen içkili, çalgılı kahvelere gider. Çoğu gece evine uğramaz.

    -Yazar burada geçmişe gider.-



    Ahmet Cemil’in babası bir avukattır. Yıllarca fedakârlık ederek biriktirdiği parayla Süleymaniye’de küçük bir ev almıştır. Ahmet Cemil o sıralar on dört yaşındadır. Her akşam yemekten sonra birlikte saatlerce sohbet ederler -anne, baba, Ahmet Cemil, İkbal-. İkbal, Ahmet Cemil’in kendisinden dört yaş küçük kız kardeşidir. Ahmet Cemil’in babası edebiyatla yakından ilgilidir.

    “Babasının Mesnevî’ye pek merakı vardır; gelişigüzel bir yeri açılır, her yeri çekici olan bu kitabın bir hikâyesi okunur, Ahmet Cemil’in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak, ince manalarını yorumlamak için saatlerce yorulur…” (s.45)



    Ahmet Cemil önce sübyan mektebine (ilkokula) gider. Daha sonra askerî rüştiyeye (askerî liseye) gider. Aritmetikten pek hoşlanmaz. Yine de sınıftaki tüm arkadaşları onu çok sever, ona saygı gösterir. Başçavuş seçilir. Tüm sınıftan o sorumludur. Babası Ahmet Cemil’i buradan alır, Mekteb-i Mülkiye’ye (Siyasal Bilgiler Okulu’na) gönderir. Bu sırada on dört yaşındadır. Ahmet Cemil burada Hüseyin Nazmi ile tanışır. Onunla hemen her konuda anlaşır. Her ikisi de okumayı çok sever. Ellerine ne geçerse okurlar. “Taze beyinleri gelişmeye başlayıp okuduklarını anladıkları zaman, işte o zaman ikisinde de okuma hastalığı başladı. İlk okuma heveslilerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. Evvela hikâyeler, kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından bin rica ile istenilmiş tercüme, telif birçok hikâye okudular. Genellikle beraber okurlardı, sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler, kitabı çekmecenin içine yerleştirirler, Ahmet Cemil yavaş sesle okur, Hüseyin Nazmi dinler ve işitmediklerini göz ucuyla süzerek tamamlarlardı.” (s.53)



    Bir süre sonra şiire ilgi duyarlar. Büyük bir tutkuyla o güne kadar yazılmış eserleri okurlar. Divan şiirine yönelirler. Fuzûlî, Bâkî, Nâbi Nedim, Nef’î gibi ünlü divan şairlerini okurlar. Fakat bu şairlerin şiirleri gönüllerine hitap etmez. Günün birinde her ikisinde de şiir yazma hevesi uyanır. Kendilerince şiirler yazarlar, yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlar. Ahmet Cemil nasıl bir şiir yazmak istediğini şöyle açıklar:

    “− Ah, neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. Bir şey yazmak, o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum ama bir kere ne yazmak istediğimi belirleyebilsem. Şurada -beynini gösteriyordu- bir şey var, bir şey duyuyorum ama rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. Bilir misin, nasıl bir şey? Bak şu semaya, ne görüyorsun, mailiklerden oluşan bir deniz… Gözlerinle onun içine girmeye çalış; o mailikleri yırtmak için uğraş, ne görüyorsun? Mai…(mavi) Daima mai… Değil mi? Sonra, bak ayağımızın altındaki toprağa, ne buluyorsun? Donmuş, simsiyah bir renk… Of!.. O siyah tabakaları parçalayarak içeriye bak; in, in, in, ne kadar inebilmek mümkünse o kadar in; ne buluyorsun? Siyah… Daima siyah değil mi? İşte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai; aşağı bakılsa siyah daima siyah… Bir şey ki mai ve siyah olsun. Hasta mıyım, bilemiyorum; fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem; onu şöyle karşımda resmi çıkarılmış, tasvir edilmiş görmek mümkün olsa; işte o vakit, zannediyorum ki artık ölebilirim; hayatta nasibini tamamıyla almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim…” (s.61-62)



    Bir gün öyle bir noktaya gelirler ki, yazdıkları hiçbir şeyden tat almazlar. O güne kadar eski tarz yazdıkları tüm şiirleri yakarlar. Duygularını eğitmek amacıyla daha fazla okumaları gerektiğine inanırlar. Bir süre İlyada ve Odise destanlarını okurlar, ardından Roma ve Yunan edebiyatlarına ilgi duyarlar, sonra Goethe, Schiller, Myron, Hugo, Lamartine’i okurlar. Bu arada okul derslerini iyiden iyiye boşlarlar. Fakat buna pek aldırış etmezler. Onlar için önemli olan edebiyattır. Ahmet Cemil, yaz tatilinde şiire yeteri kadar vakit ayıracağını hayal ederken, tam bu sıralar babasını kaybeder.



    Babasının vefatından sonra kız kardeşi İkbal ve annesine bakma sorumluluğu Ahmet Cemil’in omzuna biner. Ahmet Cemil’in okulunu bitirip diploma almasına henüz bir yıl vardır. Evin geçimini çıkarmak için çalışmak zorunda kalır.



    Kitapçılardan hikâyeler alarak bunları tercüme eder. Fakat sabahlara kadar uğraşarak yaptığı tercümeler karşılığında çok az para alır. Bir süre sonra Mir’at-ı Şuûn gazetesine girer, hikâyeler tercüme eder. Gazetenin başyazarı Ali Şekip Bey’in aracılığıyla zengin bir ailenin altı yaşındaki çocuğuna özel ders vermeye başlar. Ahmet Cemil’in hayatı yavaş yavaş düzene girmeye başlar. Ancak hem gazete hem haftanın üç gecesi özel ders ve buna ek olarak da okul… Ahmet Cemil tüm bu işleri bir arada yürütmekte zorlanır. Şiir yazmaya, okumaya vakit bulamadığı için üzülür.



    Ahmet Cemil tüm bu zorluklara rağmen okulunu bitirir, diplomasını alır. Arkadaşı Hüseyin Nazmi’yle olan ilişkisi de kesilir. Hüseyin Nazmi Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başlar, Ahmet Cemil ise Mir’at-ı Şuûn gazetesinde çalışmaya devam eder.

    -Yazar yeniden gerçek zamana döner.-



    Ahmet Cemil, dün gece Tepebaşı’nda içkiyi fazla kaçırdığından matbaaya hem biraz geç hem de sersemlemiş bir halde gelir. Ahmet Cemil ile Ahmet Şevki Efendi sohbet ederlerken, küçük bir çocukla kadın matbaaya girerler. Raci, dün gece de evine gitmemiş, geceyi başka bir kadının koynunda geçirmiştir. Raci’yi şikâyet etmek için karısı, çocuğuyla birlikte matbaaya gelmiştir. Kadın, kocasından dert yanar. Haftanın beş günü eve uğramadığını, eve geldiğinde ise sürekli sarhoş olduğunu söyler.



    Bu arada Hüseyin Nazmi, Ahmet Cemil’e bir not göndermiş, onu yanına çağırmaktadır. Ahmet Cemil, arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin köşküne gider. İki arkadaş sık sık buluşurlar. Dostlukları çok eskilere dayanmaktadır. Yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlar. Ahmet Cemil’in şiir kitabı çıkarma hayali vardır. Şiirlerini biriktirir. “Ahmet Cemil insan hayatını yazmak istiyordu; başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın, bir damla gözyaşıyla son bulsun.” (s.129)



    Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lâmia piyano çalarken, Ahmet Cemil’in kalbinde heyecanlı kıpırdanmalar başlar.

    “Ah o genç kız! Ona ne vakit tesadüf edecek!.. O genç kız ki tanımıyor, bilmiyor, görmemiş, vücudundan açıkçası haberi yok; fakat seviyor, bütün gençliğin sevdadan mahrum geçen ihtiyacıyla, bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. Onun ayaklarına atılmak, başını dizlerine koymak, gözlerini bir rüyasının şiirinde kaybolarak gözlerine dikmek, ellerini bütün hayatının bir teslimiyet delili gibi ellerine terk etmek, sonra hazin fakat mutlu, gönlü kırık fakat mesut, yavaş yavaş, damla damla sıcak yaşlarla ağlamak isterdi.” (s.147-148)



    Ahmet Cemil ile Şevki Efendi, Beyoğlu’na Raci’nin eğlence mekanına giderler. Raci’nin sarhoş halini, sevgilisinin başka erkeklerin masasına gidip onlarla eğlenmesini tiksintiyle karışık bir acımayla izlerler.



    Ahmet Cemil yaklaşık bir senedir matbaada çalışmaktadır. Ahmet Cemil’in on yedi yaşındaki kız kardeşi İkbal ile matbaanın müdürü Tevfik Efendi’nin oğlu Vehbi Bey evlenirler. Ahmet Cemil’in birikmiş parası olmadığından İkbal’in çeyiz ve düğün masraflarını erkek tarafı karşılar. Ahmet Cemil bu duruma çok içerler, fakat çaresizdir. “Oh! O İkbal’i böyle mi gelin etmek isterdi? Onun için neler düşünmüş; ne süslü evler, ne görkemli daireler, ne hoş elbiseler, ne süslü çeyizler hayal etmiş idi!..” (s.189)



    Vehbi Bey içgüvey olarak gelir. Ahmet Cemil bir hafta eve uğramaz. Evin içinde birdenbire yabancı bir erkekle, enişteyle karşılaşma düşüncesi onu korkutur. Bir hafta boyunca Hüseyin Nazmi’nin köşkünde kalır. Bir hafta sonra evine gelen Ahmet Cemil, akşamları eniştesiyle karşılaşmamak için kendisine birkaç özel ders daha ayarlar. Çoğu akşam bu dersleri bahane göstererek evden kaçar.



    İki ay kadar sonra Sabiha Hanım, oğluna Seher’in İkbal’i odasında ağlarken gördüğünü söyler. Kızının gelin olduktan sonra hiç yüzünün gülmediğini belirtir. Vehbi Bey içki alışkanlığını ancak on beş gün için terk edebilmiş, sonrasında akşam eğlencelerine gitmeye, eve içkili gelmeye, evde de içki içmeye başlamıştır. Evin gündelik masraflarına da aldırış etmez. Ahmet Cemil’in sırtından geçinir.



    Ahmet Cemil, Tevfik Efendi’nin on altı yaşından küçük bir kızcağızla evlendiğini duyar.



    O kış yokluk içinde geçer. Ahmet Cemil geç vakitlere kadar özel dersler verir. Geç vakitte, yorgun argın eve geldiğinde karşısında eniştesini içki içer halde bulur. Vehbi Bey yemekte soğuk şakalar yapar, evin hizmetçisi Seher’ sarkıntılık eder. Ahmet Cemil, o kış eserine vakit ayıramaz. Fakat baharın gelmesiyle yeniden şiirler yazmaya başlar.

    “Ahmet Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin yazılma lezzetine karşı unuturdu. O sefalet ve sıkıntıyla dolarak, taşarak geçen kıştan sonra eserinin teselli veren hayat nefesiyle bütün yorgunlukları dinlendi, bütün o zahmetler ondan yayılan ümit havasına temas edince yok oldu. Bir aralık Ahmet Cemil eserini düzenlemek istedi, bir hafta sürekli bununla uğraştı, nihayet bu bir haftalık uğraşmanın neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi. Ah bu defter! İşte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi.” (s.199-200)



    Ahmet Cemil, yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşine karşı ilgi duymaya başlar, fakat yaşadığı heyecanın adını koyamaz, buna cesaret edemez. Ahmet Cemil bir mayıs günü matbaada sıkılır, elinde şiir defteriyle boğaz kenarına gitmek, orada şiirlerini kendi kendine okumak ister. Yolda Lâmia ile karşılaşır. Elinde olmadan heyecanlanır. Lâmia kendisinin de şiirlerini dinlemek istediğini söyler.

    “Ahmet Cemil, Lâmia’yı belki bir seneden beri görmemişti ve göremezdi; Hüseyin Nazmi’nin köşküne yahut kışın evine gittikçe Lâmia’nın bazen piyanosunu işiterek, bazen bir kapının aralığından süzülüp geçtiğini duyarak, bazen eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut çekingen bir kahkahasının tutulmuş bir parçasını fark ederek onun vücuduna yakın olmaktan, onun çevresinde geçici bir süre için yaşamaktan doğan bir şey duyardı; meçhul bir şey ki içeriğini anlamamış, özünü araştırmak istememişti. Fakat bu meçhul şeyin bütün kişiliği üzerinde derin bir tesiri vardı.” (s.201)

    “Bakınız o siyah peçenin, siyah çarşafın, siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor, güya siyah bir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor, yakıyor, fakat okşayan bir ateş, bir ateş ki sıcak bir buse gibi…



    Artık saklamaya ne lüzum var? İşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emelinin özü, o parlak rüyaların genç kızı, hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücut, işte o biraz evvel gülerek, dudaklarını basarak, hafifçe başını selamlayarak, ‘Efendim!..’ diyen Lâmia idi.” (s.206)



    Ahmet Cemil nihayet içindeki savaşı bitirir. Lâmia’yı sevdiğini artık korkmadan söyleyebilmektedir. Lâmia ile ilgili hayaller kurmaya başlar, onun da kendisine karşı bir şeyler hissettiğini, evlenmelerinde bir sakınca olmadığını düşünür.



    Bir gece Tevfik Bey’in felçlik geçirdiği haberi gelir. Babasının rahatsızlık geçirmesini fırsat bilen Vehbi Bey, matbaanın yönetimini ele geçirir. Matbaa çalışanlarına emirler yağdırmaya başlar. Ali Şekip’i işten atar.



    Bu arada Ahmet Cemil’in Lâmia’ya olan duyguları gün geçtikçe yoğunlaşır. Lâmia’yı gördüğü anlarda o güne kadar tatmadığı duyguları, heyecanları kalbinde yaşar.

    “Lâmia; evet, Lâmia idi. O olduğunu yüzünü görmeyerek anlamış, duymuş idi… Şu dakikada vücudunda güya bütün kişiliği eziliyor, iki ellerini göğsüne basarak: ‘Yürüyemeyeceğim, beni buraya bırak; şuraya düşmek, kumlar üstünde ölmek istiyorum.’ demek için bir ihtiyaç duyuyordu. Aman ya Rabbi! Sevmek bu muydu?.. İnsanı güya bir mengene içinde sıkıp da birisinin ayakları altına ezik, bitik, can çekişerek atmak isteyen bir öldürücü şey, sevmek bu muydu?..” (s.225)



    Ali Şekip matbaadan kovulunca kâğıtçı dükkânı açar, esnaflığa başlar. Vehbi Bey sürekli sarhoş halde matbaaya gelen Raci’nin de işten atılması gerektiğini söyler. Ahmet Cemil, bir yandan eniştesinin bu küstahça tavırlarına katlanırken, öte yandan yıllardır hayalini kurduğu mertebeye gelecek olmanın, yani matbaanın başına geçecek olmanın mutluluğunu yaşar. Vehbi Bey, matbaaya taş makine alacağını, bu makine sayesinde daha çok para kazanılacağını söyleyerek Ahmet Cemil’i kandırmayı başarır. Süleymaniye’deki evlerini rehin göstererek para alırlar. Taş makine, matbaaya getirilir.



    Ahmet Cemil, sonunda eserini tamamlamayı başarır. Yazar ve şair arkadaşları Hüseyin Nazmi’nin evinde toplanırlar. Ahmet Cemil büyük bir heyecanla şiirlerini okur. Şiirleri arkadaşları tarafından çok beğenilir. Ahmet Cemil, şiirlerini okurken Lâmia’nın da kendisini dinlediğini görür. Heyecanı bir kat daha artar. Ahmet Cemil, Lâmia’ya duygularını açmak ister, fakat bir türlü onunla yalnız kalamaz.

    “Ah! Şimdi aşkını haykırmak ihtiyacı dudaklarını yakıyor, yüreğinden bir şey şişerek bütün duyduklarını onun dizlerinin dibinde can çekişiyormuşçasına sürüne sürüne dökmek istiyordu. Evet hepsini söylemek, ‘Sizi seviyorum.’ demek, ‘Ah! Bilseniz, ne kadar seviyorum! O demin kapının arasında dinlediğiniz eseri yazmak için, onun her kelimesini bulmak için sizi düşündüğümü, onu sizin ayaklarınızın altına serip yaymak için yazdığımı biliyorsunuz, değil mi? Bütün hayatımda ruhuma hülyanızla daimi bir eş olduğunuzu, bir şey, rüyanıza tesadüf etmiş bir hayal, pencerenizden girmiş bir bahar havası size hissettirmedi mi?.. Bırakın, şurada, gözlerinizin altında öleyim…’ demek, bütün senelerden beri zaptolunmuş feryatları, kendisini kaybederek, söyledikçe mest olarak, tatlı bir ölümle olanca ruhu eriyerek, dökmek istedi.” (s.265)



    Ahmet Cemil, kız kardeşi İkbal’in çok mutsuz olduğunu fark eder. Şimdiye kadar eserini ve Lâmia’yı düşünmekten kardeşini ihmal ettiğini anlar. Bir gün kardeşini, annesini ve Seher’i karşısına alır, onlarla konuşur, neler olup bittiğini anlamaya çalışır. Vehbi Bey’in hemen her gün sudan sebeplerle karısını azarladığını, aşağıladığını, evin hizmetçisi Seher’i taciz ettiğini, babasının hastalığını bahane ederek bazı geceler eve gelmediğini, başka kadınlarla birlikte olduğunu öğrenir. Vehbi Bey’le ilgili daha başka rezillikleri de dinler. Kız kardeşinin ne kadar kötü bir halde olduğunu, onu kurtarmak için bir şeyler yapması gerektiğini düşünür.



    Ahmet Cemil matbaaya gittiğinde arkadaşlarının gazeteyi okuyarak gülüştüklerini görür. Gazetede Ahmet Cemil’in, Hüseyin Nazmi’nin evinde okuduğu şiirleriyle ilgili küçük düşürücü ifadelerin olduğunu görür. Yazı, Raci’ye aittir. Ahmet Cemil, Raci’nin bu kez fazla ileri gittiğini düşünür, buna çok sinirlenir. Fakat onunla muhatap olmamak niyetindedir.



    Ahmet Cemil, matbaada Ahmet Şevki Efendi ile dertleşir. Kız kardeşi İkbal’in zor durumda olduğundan, Lâmia’dan, eserinden bahseder. Bu kötü durumdan kurtulmak için çareler düşünürler.



    Ahmet Cemil bir sabah matbaaya geldiğinde Raci’nin hasta olarak yattığını, durumunun çok ağır olduğunu öğrenir. Raci’yi hastaneye yatırırlar.



    Vehbi Bey gazetede Ahmet Cemil aleyhinde çıkan yazı nedeniyle Mir’at-ı Şuûn gazetesinin adının kirleneceğini ileri sürerek gazetenin başyazarlığına Osman Tayyar Bey’i getirir. Ahmet Cemil matbaaya uğramadığı için Vehbi Bey her gece İkbal’i haşlar. Bir süre sonra da Ahmet Cemil ile Vehbi Bey tartışırlar. Vehbi Bey bir ara yukarıdaki odada İkbal’in böğrüne sert bir tekme atar. İkbal yere yığılır, Vehbi Bey evden kaçar. İkbal yediği tekme yüzünden çocuğunu düşürür, çok kan kaybeder. Günlerce yarı baygın bir halde yatar. Zayıf, sararmış vücudu daha fazla dayanamaz, ölür.



    Kız kardeşini toprağa verdikten sonra evine dönen Ahmet Cemil, kız kardeşinin odasına çıkar, ağlar.



    Ahmet Şevki Efendi ile Ali Şekip Bey, Ahmet Cemil’i teselli etmeye çalışırlar. Ahmet Cemil arkadaşlarıyla beraber, hastanede yatan Raci’yi ziyarete giderler. Raci, kendisini ziyarete geldikleri için çok mutlu olur. Raci, iyice zayıflamıştır, durumu hiç iyi değildir.



    Hastaneden çıkıp Ali Şekip’in dükkânına geldiklerinde, dükkânın kapı aralığına iliştirilmiş küçük bir kâğıt parçası bulurlar. Hüseyin Nazmi, arkadaşının acısını paylaştığını, mutlaka görüşmek istediğini, kendisine vereceği haberlerin olduğunu yazmıştır. Ahmet Cemil’i en çok meraklandıran, son cümledir. Ahmet Cemil, vakit geçirmeden Hüseyin Nazmi’nin köşküne gider. İçinde Lâmia’ya karşı beslediği duygular yeniden canlanır, alevlenir. Hüseyin Nazmi, yurtdışı görevinin onaylandığını, en kısa zamanda görevine başlayacağını söyler. Ahmet Cemil, zengin bir ailenin çocuğu olduğu için parlak bir geleceği olan arkadaşını kıskanmaz, fakat kötü talihine de içten içe kahreder, üzülür.



    Hüseyin Nazmi, kız kardeşi Lâmia’nın evleneceğini söyler. O anda Ahmet Cemil’in “kulaklarında bir şey tıkandı, Hüseyin Nazmi’nin sesini bir uğultu içinde duydu. Gözleri bulandı, durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti.” (s.361) “Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa, büsbütün ezip bir küme çamur yapsa!..” (s.365) Ahmet Cemil, Lâmia’ya açılmakta çok geç kaldığını anlar. Bir an arkadaşına içindeki duyguları haykırmak ister. Fakat böyle bir şeyin hainlik olacağını düşünür.



    Ahmet Cemil biraz utanarak Lâmia’nın kiminle evleneceğini sorar. Hüseyin Nazmi, damadın bir resmini gösterir. Lâmia bir subayla evlenecektir. Lâmia’nın da gidişiyle Ahmet Cemil’in dünyası bomboş, yapayalnız kalır, tüm hayalleri yıkılmış olur. Artık bu dünyada onu hayata bağlayacak hiçbir şeyi kalmamıştır.



    Sabahleyin erkenden Hüseyin Nazmi’ye görünmeden köşkten ayrılır. Doğru İkbal’in mezarına gider. Kardeşinin mezarı başında ağlar. Mezarlık dönüşü matbaanın önüne doğru gelirken Vehbi Bey’le karşılaşır. Kardeşinin ölümüne sebep olan tekme olayından sonra onu hiç görmemiş olan Ahmet Cemil, o ana kadar kalbinde biriken kin, nefret ve öfkeyle Vehbi Bey’e okkalı bir tokat atar. “Bu tokat!.. Ahmet Cemil’in bütün mahvolan emelleri, sonuçsuz kalmış bir hayalin hüsranı, ailesinin mahvolmuş saadeti, İkbal’in faciası, kırılmış aşkının feryadı; hepsi, bu hayatın olanca acıları o tokadın içinde idi.” (s.377) Bu tokat sonrasında Ahmet Cemil, kalbinde bir hafiflik, bir rahatlama hisseder.



    Ahmet Cemil evine gelince, odasına kapanır; babasını, İkbal’i, Lâmia’yı düşünür; ağlar, ağlar…

    “Şimdi ağlıyordu; sakin ve aheste yaşlarla, aczin ve ümitsizliğin bezginliğiyle akan sıcak ve iri damlalarla ağlıyordu. Niçin bu kadar hayal esiri olmuş idi.



    Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş, bu toprak parçasının üstünde bir şiir bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlup olmayacaktı.



    En küçük sebepleri en büyük hayallere kâfi görmüş, kendisine sahte esaslar üzerine kurulmuş bir hayat yaratmış idi. İşte şimdi gerçeğin insafsız rüzgarları üzerinden geçtikçe o hayalleri birer birer düşürmüş, onu şuracıkta en küçük bir yaşama arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi.” (s.380-381)



    Ahmet Cemil bir an eserini düşünür. Lâmia’yı kaybettikten sonra, artık eserinin hiçbir anlam ve önemi kalmamıştır. Şiirlerinin yazılı olduğu defteri çekmeceden çıkarır. Sobanın içinde birikmiş olan kâğıtları tutuşturur, bir süre sonra da elindeki defteri parçalayarak sobaya atar.

    “Ah! Bu eseri? Fakat şimdi ona ne lüzum var?.. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka bir şey miydi?



    Ah! Bu eser!.. Bir vakitler bunun için neler kurmuş, ondan neler beklemiş idi!” (s.381)

    “Fakat şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor, mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk rüyası bir yalandan başka bir şey değilmiş, o hâlde buna ne lüzum var?..



    Bu eserden nefret ediyor, kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu; kapadı, bu küçük defteri avucunun içinde zararlı bir böcek gibi sıkıyordu…” (s.382)



    Ahmet Cemil bir parça kendine gelince çekmecesini karıştırır, diplomasını bulur. Bu diplomayla uzak şehirlerin birine gidecek, orada yeni bir hayata başlayacaktı. Bu düşüncesini söylemek üzere annesi Sabiha Hanım’ın yanına gider, başını onun dizine koyar, ana oğul birlikte ağlaşırlar.

    “Bugün dizinin, senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın, bilsen, o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış, parçalanmış bir hayat duruyor. Ah! Ben hayatın, o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! İşte bugün sana hasta, yaralı, tedaviye muhtaç olarak dönüyorum… Ağlıyor musun, anne?.. Oh! Ağla, ağla, biraz o yaşlar yüzüme, saçlarıma dökülsün, onların pak ve kutsal damlaları altında şifa bulmak isterim, yalnız bugün değil, daima, ölünceye kadar… Fakat burada değil, burada matemlerimiz var, babam var, kardeşim var, ondan sonra benim kendi ruhsuz cesedim var, üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. Seninle uzaklara gidelim, o kadar uzaklara ki nefsimizi orada tanımayalım, kendimize başka bir dünyada, başka bir hayatta başka yaratıklar gözüyle bakabilelim…” (s.392)



    Ahmet Cemil, annesi ile Seher’i sandala bindirir. İskelede herhangi bir eşyalarının kalıp kalmadığını kontrol ederken Hüseyin Nazmi ile karşılaşır. Hüseyin Nazmi, tayininin yapıldığını, çok sevinçli olduğunu söyler. Ahmet Cemil, kendisinin de çok uzak bir şehre tayin istediğini söyler. İki eski arkadaş el sıkışarak ayrılır.



    Ahmet Cemil, vapurda annesiyle Seher’i aşağıda kendilerine ayrılan yere yerleştirdikten sonra yukarı çıkar. Gökyüzünü seyre dalar.

    “Bu siyah bir gece idi… Öyle bir gece ki gökler bütün kandillerini söndürerek denizlere bilinmezlik âleminin gizli şeylerini dökmek için hazırlanmış gibiydi.” (s.397)



    Kendi kendisine, içinden, hep şahsî üslubunun tabirlerini tekrar ederek: Sanki bir bârân-ı dürr-i siyah! (siyah inci yağmuru) diyordu.



    Birden, bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hatırası geldi.



    Ta hayal hayatının başlangıcında, ümitlerinin parlaklığı zamanında Tepebaşı Bahçesi’nde Haliç’e bakarak seyrettiği mai gece ile o bârân-ı elması (elmas yağmurunu) hatırladı.



    Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece karşılaştı: Mai ve siyah.



    Ah! Biçare hırpalanmış, ezilmiş hayat!.. Mai (mavi) bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz, bahtsız ömür!.. Bir bârân-ı elmas (elmas yağmuru) altında oluşarak şimdi bir bârân-ı dürr-i siyahın (siyah inci yağmurunun) altında gömülen o emel çiçekleri!..



    İşte, işte, görüyor, gözlerinin önünden yağan bu siyahlıklar, denize döküldükçe bir son nefes ezgisiyle boğulan bu zulmetler, işte bunlar o hayal hayatının üzerine çekilen bir matem kefeni değil miydi?



    O vakit denize baktı: Siyah bir deniz… Karanlığın içinde geminin kenarından esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor, altında tehlikeli, korkunç, yokluk düşüncesi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu.” (s.398-399)
     


    Yazan: Doğuş Pertez
    necmeddin7 bunu beğendi.
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
Yüklüyor...
19/09/2018 - 17:27