HeiLmasTer®
Üye
Allahüekber'deki ölümsüz kahramanlar...
"O gülüm yâr vay canım yâr
Kar altında Mehmedim yatar "
Anadolu'yu vatan kılanlardan, daha çok isimsizler, türkülerde yaşamaktadır bugün... Çoğunun mezarı sınırlarımızın ötesinde kalmış olsa da, destanlaşan kahramanlıkları, "bir hilal uğruna" can verişleri unutulmamıştır ve Galiçya'da, Trablusgarp'ta, Sarıkamış'ta, Yemen'de, Çanakkale'de ve daha bilmem hangi cephede ve nerede; verilen emirle, din, vatan ve millet uğrunda "toprağın bağrında sıralanıp" Anadolu'yu bizlere vatan kılanlar, türkülerimizden ses vermeğe, gönüllerimizde yeretmeye devam etmektedirler.
Öldükten sonra hatırlanan bir canın, yaşarken unutulandan daha diri olduğu bilinmelidir. Hemen yanı başımızda, Allahüekber'de ve onun civarlarında yatan şehit dedelerimiz, bu yıl da (29.07.2007) hatırlandı ve hep hatırlanacak. Başta ERVAK olmak üzere, bu hatırlayışa önayak olanlara teşekkür ederken, bir şehit torununun can alıcı cümlesini aşağıya alıyoruz:
"Çık şu Soğanlı dağına deki: Ey dağ, toprağın ne kadar çok insan kanıyla yoğruldu?.. Öyle ki, şehitlerden görünmez oldun."
Ve; destanlardan bir destan yankılanır bugün Allahüekber dağlarında... Orada şehitlik şerbetini içip, ölümsüzler arasına katılanlardan birinin destanıdır bu... Binlercesinden biridir o da ve hikâyesi, diğerleri gibi can alıcı, yürek yakıcıdır. Adı Hasandır ve Hasan acılar içindedir. Taze evlidir. Vatan savunması denince eşini bırakmış, cepheye koşmuştur. Hasret, için için gönlünü kavururken, yolda eşinin hastalandığını, verem olduğunu öğrenmiştir. Oysa henüz ona doymamıştır ve yanında bin yıl kalsa da doyacağı yoktur. İçi yanar. Samsun tarafından gelmiştir buralara. Haftalardır bu acıyla yürümektedir. Bu acıya; yanında yöresinde donan, birden kaskatı kesiliveren arkadaşlarının acısı da eklenince, dudaklarından bir türkü boşanıverir birden.
"Gözümde gözyaşım buz olmuş akmaz
Binlerce askerim yarına çıkmaz
Kapandı gözlerim, bir daha bakmaz
Belki ondan verem oldun Eminem.
Donarak öldüler hep arkadaşlar
Kar erir, devrilir mezarda taşlar
Ziyaretçilerimiz kartallar, kuşlar
Belki ondan verem oldun Eminem"
Bunun gibi daha ne hüzünler, ne hasretlikler, ne çileler ve yürek dayanmaz ne hikâyeler barındırmaktadır Sarıkamış Harekâtı... Ne var ki Anadolu'nun, "muhteşem güzellikteki doğasının acımasızlığına kurban giden bu binlerce şehidin sayesinde vatan olduğu" unutulmamalıdır.
Tarihçilerin söyleyişiyle, Sarıkamış'ta Ruslar'a değil, 'Mareşal Kış'a yenilen askerimizin geride bıraktığı acı, ağıt olmuş söylenmiş, türkü olup dillenmiş, destan olup anlatılır olmuştur. Bu ağıtlardan birinde; askerimizin yoksulluğu, düşmanın elindekinin çokluğu dile getirilerek, bir Sarıkamış uğruna, bu kadar "fidanın kırılmasının" doğru olup olmadığı, halk tarafından sitemli bir şekilde sorgulanmaktadır.
"Sarıkamış'da var maşın (makine)
Urus yığmış ağır koşun
Bizim asker açık çıplak
Dağlarda buyudı(dondu) kışın
Çadırlar dağa kuruldu
Hücum borusu vuruldu
Bir Sarıkamış uğruna
Doksan bin fidan kırıldı
Sarıkamış'a doğru gidildiği ve Ruslardan, "Kırk Yıllık Kara Günler"in hüküm sürdüğü topraklardan ilk büyük yerleşim birimi olarak buranın alınması planlandığı, yani hedefte orası olduğu için; türkülerde, ağıtlarda da genellikle burası yeretmiş.
Çok sayıda askerin hayatını kaybettiği, dondurucu soğuğa ve yokluğa mağlup olduğu yerlerden biri de; Soğanlı dağı... Harekâtın yapıldığı günlerde (22 Aralık 1914), üstünden aşmak her babayiğidin kârı değildir. Hele de bu şartlarda... O da yapacağını yapmış ve geçit vermeyerek, koynunu mezar etmiştir askerlerimize... Dolayısıyla, burası için yakılan türkü ve ağıtlarda, Soğanlı Dağının adı da sıklıkla geçer... Bu ağıtlardan biri şöyledir:
"Sarıkamış al kan oldu / Zalim Urus murad aldı
Kimsesiz dul kız gelinler / Kara giyip saçın yoldu
Soğanlı'nın göktaşları / Kızarır al haşhaşları
Soğanlı'da kırıldı hep / Erzurum'un dadaşları "
Bu savaşta ve daha nice savaşlarda, dadaşı da kırılmıştır, gakkoşu da, efesi de, zeybeki de… Doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi de... Bir yeniden varoluş adına, koskoca bir millet, adeta bütün dünyayla çarpışmakta, vuruşmakta ve "gül bahçesine girercesine", hiçbir şeyden çekinmeden, korkmadan, durmadan can vermektedir. Hürriyeti, toprağı, namusu, inancı ve ülkesi için olduğuna kesin kanaat getirdiği her emre, bir an bile düşünmeden itaat etmektedir. Yeniden fetheder gibi, yepyeni bir ruhla tarih yazmakta, esir olmayıp, adeta koşar gibi şehit olmaktadır. Boşa ölmediklerinin en büyük delili ise, torunlarına armağan ettikleri bu cennet vatandır.
Her olayın mutlaka bir sebep olanı vardır. Eğer sonuç iyi ise; sebep olan hayırla, kötü ise; tam tersi bir sıfatla anılır. Buradaki olayda ise, tam bir belirginlik yoktur; kayıplar çok olmasına rağmen, yazılanlar ve söylenenler değişik yorumlar içermektedir. Ya da, harekâtın bölümleriyle ilgili farklı anlayışlar vardır desek daha doğru olur. Fakat, asıl acıyı çeken halk, durumu kayıt altına alanlardan tabii ki her zaman farklı düşünür ve bu işi başına açıp, sonra da bırakıp gidenlerden, türküleri vasıtasıyla yıllar boyunca "Nere gittin Enver Paşa" diyerek hesap sorar:
"Yaşa Padişahım yaşa / Kan bulaşmış çatık kaşa
Biz Urus'a esir düştük / Sebep oldu Enver Paşa
Sarıkamış içi meşe / Urus yaktı hep ateşe
Bizi koydun eli bağlı / Nere gittin Enver Paşa "
Onlar belki yenildiler, belki yendiler. Ne var ki, kutsal bir davayı kazanmak için ölüme yiğitçe, erce, kahramanca yürüdüler. Bu dünyadan çekildiler; ama esir olmadılar, esir edilemediler, esarete boyun eğmediler. Ancak birilerinin araştırmadan söylediği gibi, kesinlikle "tek kurşun atmadan" donmadılar. O korkunç savaşta donanlar belki vardı, ama tarihçilerin yazdığı gibi, savaşarak ölenler daha fazlaydı. Bu söylenene, olaya sebep olanların suçluluğunu artırmak anlamında bile olsa, hak vermek mümkün değildir. Bu yanlışlığı sürdürmek, en başta orada hayatlarını kaybeden askerlerimizin verdiği mücadeleyi küçültmek manasına gelir.
Sözün özü; yiğitlikleri düşman tarafından bile takdir edilen "Allahüekber'deki Binlerce Şehit" için, bugün ne söylense az, ne yazılsa eksiktir. Sadece, verdikleri mesajı ve yaptıklarını unutmayalım yeter...
"O gülüm yâr vay canım yâr
Kar altında Mehmedim yatar "
Anadolu'yu vatan kılanlardan, daha çok isimsizler, türkülerde yaşamaktadır bugün... Çoğunun mezarı sınırlarımızın ötesinde kalmış olsa da, destanlaşan kahramanlıkları, "bir hilal uğruna" can verişleri unutulmamıştır ve Galiçya'da, Trablusgarp'ta, Sarıkamış'ta, Yemen'de, Çanakkale'de ve daha bilmem hangi cephede ve nerede; verilen emirle, din, vatan ve millet uğrunda "toprağın bağrında sıralanıp" Anadolu'yu bizlere vatan kılanlar, türkülerimizden ses vermeğe, gönüllerimizde yeretmeye devam etmektedirler.
Öldükten sonra hatırlanan bir canın, yaşarken unutulandan daha diri olduğu bilinmelidir. Hemen yanı başımızda, Allahüekber'de ve onun civarlarında yatan şehit dedelerimiz, bu yıl da (29.07.2007) hatırlandı ve hep hatırlanacak. Başta ERVAK olmak üzere, bu hatırlayışa önayak olanlara teşekkür ederken, bir şehit torununun can alıcı cümlesini aşağıya alıyoruz:
"Çık şu Soğanlı dağına deki: Ey dağ, toprağın ne kadar çok insan kanıyla yoğruldu?.. Öyle ki, şehitlerden görünmez oldun."
Ve; destanlardan bir destan yankılanır bugün Allahüekber dağlarında... Orada şehitlik şerbetini içip, ölümsüzler arasına katılanlardan birinin destanıdır bu... Binlercesinden biridir o da ve hikâyesi, diğerleri gibi can alıcı, yürek yakıcıdır. Adı Hasandır ve Hasan acılar içindedir. Taze evlidir. Vatan savunması denince eşini bırakmış, cepheye koşmuştur. Hasret, için için gönlünü kavururken, yolda eşinin hastalandığını, verem olduğunu öğrenmiştir. Oysa henüz ona doymamıştır ve yanında bin yıl kalsa da doyacağı yoktur. İçi yanar. Samsun tarafından gelmiştir buralara. Haftalardır bu acıyla yürümektedir. Bu acıya; yanında yöresinde donan, birden kaskatı kesiliveren arkadaşlarının acısı da eklenince, dudaklarından bir türkü boşanıverir birden.
"Gözümde gözyaşım buz olmuş akmaz
Binlerce askerim yarına çıkmaz
Kapandı gözlerim, bir daha bakmaz
Belki ondan verem oldun Eminem.
Donarak öldüler hep arkadaşlar
Kar erir, devrilir mezarda taşlar
Ziyaretçilerimiz kartallar, kuşlar
Belki ondan verem oldun Eminem"
Bunun gibi daha ne hüzünler, ne hasretlikler, ne çileler ve yürek dayanmaz ne hikâyeler barındırmaktadır Sarıkamış Harekâtı... Ne var ki Anadolu'nun, "muhteşem güzellikteki doğasının acımasızlığına kurban giden bu binlerce şehidin sayesinde vatan olduğu" unutulmamalıdır.
Tarihçilerin söyleyişiyle, Sarıkamış'ta Ruslar'a değil, 'Mareşal Kış'a yenilen askerimizin geride bıraktığı acı, ağıt olmuş söylenmiş, türkü olup dillenmiş, destan olup anlatılır olmuştur. Bu ağıtlardan birinde; askerimizin yoksulluğu, düşmanın elindekinin çokluğu dile getirilerek, bir Sarıkamış uğruna, bu kadar "fidanın kırılmasının" doğru olup olmadığı, halk tarafından sitemli bir şekilde sorgulanmaktadır.
"Sarıkamış'da var maşın (makine)
Urus yığmış ağır koşun
Bizim asker açık çıplak
Dağlarda buyudı(dondu) kışın
Çadırlar dağa kuruldu
Hücum borusu vuruldu
Bir Sarıkamış uğruna
Doksan bin fidan kırıldı
Sarıkamış'a doğru gidildiği ve Ruslardan, "Kırk Yıllık Kara Günler"in hüküm sürdüğü topraklardan ilk büyük yerleşim birimi olarak buranın alınması planlandığı, yani hedefte orası olduğu için; türkülerde, ağıtlarda da genellikle burası yeretmiş.
Çok sayıda askerin hayatını kaybettiği, dondurucu soğuğa ve yokluğa mağlup olduğu yerlerden biri de; Soğanlı dağı... Harekâtın yapıldığı günlerde (22 Aralık 1914), üstünden aşmak her babayiğidin kârı değildir. Hele de bu şartlarda... O da yapacağını yapmış ve geçit vermeyerek, koynunu mezar etmiştir askerlerimize... Dolayısıyla, burası için yakılan türkü ve ağıtlarda, Soğanlı Dağının adı da sıklıkla geçer... Bu ağıtlardan biri şöyledir:
"Sarıkamış al kan oldu / Zalim Urus murad aldı
Kimsesiz dul kız gelinler / Kara giyip saçın yoldu
Soğanlı'nın göktaşları / Kızarır al haşhaşları
Soğanlı'da kırıldı hep / Erzurum'un dadaşları "
Bu savaşta ve daha nice savaşlarda, dadaşı da kırılmıştır, gakkoşu da, efesi de, zeybeki de… Doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi de... Bir yeniden varoluş adına, koskoca bir millet, adeta bütün dünyayla çarpışmakta, vuruşmakta ve "gül bahçesine girercesine", hiçbir şeyden çekinmeden, korkmadan, durmadan can vermektedir. Hürriyeti, toprağı, namusu, inancı ve ülkesi için olduğuna kesin kanaat getirdiği her emre, bir an bile düşünmeden itaat etmektedir. Yeniden fetheder gibi, yepyeni bir ruhla tarih yazmakta, esir olmayıp, adeta koşar gibi şehit olmaktadır. Boşa ölmediklerinin en büyük delili ise, torunlarına armağan ettikleri bu cennet vatandır.
Her olayın mutlaka bir sebep olanı vardır. Eğer sonuç iyi ise; sebep olan hayırla, kötü ise; tam tersi bir sıfatla anılır. Buradaki olayda ise, tam bir belirginlik yoktur; kayıplar çok olmasına rağmen, yazılanlar ve söylenenler değişik yorumlar içermektedir. Ya da, harekâtın bölümleriyle ilgili farklı anlayışlar vardır desek daha doğru olur. Fakat, asıl acıyı çeken halk, durumu kayıt altına alanlardan tabii ki her zaman farklı düşünür ve bu işi başına açıp, sonra da bırakıp gidenlerden, türküleri vasıtasıyla yıllar boyunca "Nere gittin Enver Paşa" diyerek hesap sorar:
"Yaşa Padişahım yaşa / Kan bulaşmış çatık kaşa
Biz Urus'a esir düştük / Sebep oldu Enver Paşa
Sarıkamış içi meşe / Urus yaktı hep ateşe
Bizi koydun eli bağlı / Nere gittin Enver Paşa "
Onlar belki yenildiler, belki yendiler. Ne var ki, kutsal bir davayı kazanmak için ölüme yiğitçe, erce, kahramanca yürüdüler. Bu dünyadan çekildiler; ama esir olmadılar, esir edilemediler, esarete boyun eğmediler. Ancak birilerinin araştırmadan söylediği gibi, kesinlikle "tek kurşun atmadan" donmadılar. O korkunç savaşta donanlar belki vardı, ama tarihçilerin yazdığı gibi, savaşarak ölenler daha fazlaydı. Bu söylenene, olaya sebep olanların suçluluğunu artırmak anlamında bile olsa, hak vermek mümkün değildir. Bu yanlışlığı sürdürmek, en başta orada hayatlarını kaybeden askerlerimizin verdiği mücadeleyi küçültmek manasına gelir.
Sözün özü; yiğitlikleri düşman tarafından bile takdir edilen "Allahüekber'deki Binlerce Şehit" için, bugün ne söylense az, ne yazılsa eksiktir. Sadece, verdikleri mesajı ve yaptıklarını unutmayalım yeter...
