zatu envad hadisi

  • 21 Ekim 2010
  • 1300 Okunma
  • 0 Cevap

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.

  1. “Kendisine
    hüccet yani, kitap ve sünnet ulaşmış ve Kur’an’ı Kerim’deki hükümleri
    öğrenebilecek güce sahip
    olduğu halde, küfür olduğunu bilmeden küfür bir inanca sahip olan veya küfür bir
    amel işleyen kimse cehaleti sebebiyle mazeret sahibidir, kafir olmaz” diyerek
    buna Zatu Envat hadisini delil getirmek büyük bir hatadır ve delili
    saptırmaktır.
    Ebu Vakid el Leysi
    (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
    “Rasulullah
    (s.a.s) ile birlikte Huneyn’e çıkmıştık. Biz küfürden yeni uzaklaşmıştık.
    Müşriklere ait bir sidre ağacı vardı. Onun altında ibadet niyeti ile oturur ve
    ona silahlarını asarlardı. Ona zatu envat denirdi. Biz de bir sidre ağacının
    yanından geçtik. Dedik ki:
    “Ey Allah’ın
    Rasulü! Bize, onların zatu envatı gibi bir zatu envat tayin et!” Bunun üzerine
    Nebi (a.s):
    “Allah’u
    Ekber! Nefsim elinde olana yemin olsun ki, israil oğullarının dediği gibi
    dediniz: “Onlar Musa (a.s)’ya dediler ki: “Onların sahip olduğu ilah gibi bize
    de bir ilah yap!” Musa (a.s) onlara dedi ki:
    “Muhakkak ki
    sizler cahil bir kavimsiniz.”
    (Sonra Rasulullah şöyle dedi): “Muhakkak ki sizler, sizden öncekilerin gitmiş olduğu yola
    gidiyorsunuz.”(Tirmizi
    tahric etti ve sahih dedi)
    Allah’ın yardımıyla diyorum ki:
    “Rasulullah
    (s.a.s)’dan za’tu envat talep eden bu kimseler küfürden yeni kurtulmuşlardı.
    Ayrıca onlar talepte bulunmuş fakat o şeyi yapmamışlardı. Alimlerin onlar
    hakkındaki görüşü şöyledir:
    “Onlarla müşrikler arasındaki benzerlik sadece, üzerine
    silahlarını asacakları bir ağaç isteme konusunda idi. Onlar Allah’tan, bu ağaca
    indirdiği bereket sebebi ile, kendilerine yardım etmesini istiyorlardı. Onlar,
    bu ağaçtan yardım istemiyorlardı. Onlar Rasulullah’tan, yardım talep edecekleri
    bir ağaç istemediler. Bundan dolayı Nebi (a.s)’ye şöyle dediler: “Bize bir zatu
    envat tayin et.”
    Onlar Rasulullah’a danışmadan, kendi nefislerine göre bir ağacı
    zatu envat yapmadılar. Fakat Allah’ın nebisi ve seçkin kulunun vasıtasıyla
    Allah’ın bir ağaç tayin etmesini istediler. Daha önce söylediğim gibi, onlar
    ağaç vasıtası ile Allah’tan zafer istiyorlardı yoksa direkt olarak ağaçtan
    yardım istemiyorlardı. Bu aynı, sahih olan; “falanca yıldız sebebiyle yağmur
    yağdı” hadisinde geçen olay gibidir. Yani: “Bize yağmurun yağması, yıldızlar
    sebebiyledir.” Bu sözün manası: “Yıldızlar çıktığı için yağmur yağdı” demektir,
    “yağmuru yağdıran yıldızlardır” demek değildir.
    “Bize yıldız
    sebebi ile yağmur yağıyor” demek küçük şirktir. Fakat bir kimse: “Muhakkak ki
    yağmuru
    yağdıran
    yıldızdır” derse, o zaman bu kimse Rububiyette Allah’a büyük şirk koşmuş olur.

    Zatu envat
    isteyenlere gelince… Onlar ağaç vesilesiyle Allah’tan yardım isteyeceklerdi.
    Ağaçtan yardım istemeyeceklerdi. Fakat bu istekte, müşriklere benzeme sakıncası
    vardır. Bu sebeple Nebi (sas), benzeme eğilimini kökünden kesti ve dedi ki:

    “Nefsim elinde
    olan Allah’a yemin ederim ki, israil oğullarının dediği gibi dediniz. (Onlar
    Musa’ya şöyle dediler): “Onların ilahları gibi bize de
    bir ilah yap!”
    Bilindiği gibi bir
    şeyin başka bir şeye benzetilmesi, tek bir yönden olabileceği gibi birkaç yönden
    de olabilir. Bir şeyin başka bir şeye benzetilmesi, her yönüyle benzemesini
    gerektirmez. Çünkü bir şeyin başka bir şeye her yönü ile benzemesi, ancak aynı
    cinsten olurlarsa olur. Bu, Nebi (s.a.s)’nin şu sözleri gibidir:
    “İçkiyi devamlı
    içen, puta ibadet eden gibidir.” (Süneni İbn Mace)

    “Muhakkak ki siz
    Rabbinizi, şu ayı görmede itişip kakışmadığınız gibi göreceksiniz” (Buhari)
    Bilinen bir şeydir
    ki, bu hadiste yapılan benzetme, görme ve bunun açıkça olma meselesindedir.
    Şekil olarak ve her yönüyle görme değildir elbette. Aynı şekilde söz konusu
    hadiste (Zatu Envat hadisinde), israil oğullarının müşriklere benzeme isteği
    vardır. Fakat bu benzeme büyük şirk noktasındadır. (Zatu Envat hadisindeki)
    müslümanların benzeme isteği ise küçük şirk noktasındadır. Fakat
    bu, zamanla büyük şirke kadar gider. Çünkü bidatler zamanla büyük şirke götürür.

    Yeryüzünde ilk
    büyük şirkin ortaya çıkışı, salih kişilerin suretinde putlar yapmakla olmuştur.
    Zamanla ilim unutulunca bu putlara ibadet edildi. Salih kişilerin suretinde
    putlar yapmak bizatihi büyük şirk değildir, fakat şirke yol açar. Zaten böyle
    oldu ve zamanla bu putlara ibadet edildi. Onun için Şeriatimizde kabirler
    üzerine mescid yapmak yasaklanmıştır. Çünkü büyük şirke yol açar.
    Şöyle denilebilir:
    “Onların istekleri, sadece bir benzeme isteği ise niçin Rasulullah (s.a.s)
    onlara şöyle dedi? “Sizler beni israilin dediği gibi dediniz.”
    Bunun cevabı
    şudur: “Burada, meselenin büyüklüğü göz önünde tutularak varacağı son noktaya
    göre hüküm verilmiştir. Bu, aynı Rasulullah (s.a.s)’a: “Allah ve sen dilersen”
    diyen adama, Nebi (s.a.s)’nin sert ve şiddetli davranması gibidir. Adam büyük
    şirk işlemediği halde Rasulullah (s.a.s) ona şöyle dedi:
    “Sen beni Allah’a
    eş mi tutuyorsun?”

    İmam Şatıbi şöyle dedi:
    “Geçmiş ümmetlere özellikle ehli kitaba,
    bid’atlerinde tabi olma hakkında Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

    “Ümmetim, kendinden öncekilerin gittiği yolu
    takip edecek.”
    Bu hadis, onların
    yapmış olduğu şeyi bu ümmetin de yapacağına bir delildir. Fakat, illa onların
    yaptığı şeyleri her yönüyle aynen yapmaları şart değildir. Burada kastedilen;
    her yönüyle aynı şeyler olabileceği gibi sadece bir yönden benzerlik de
    olabilir. Birincisine (her yönüyle benzemeye) örnek, Rasulullah’ın şu sözüdür:

    “Muhakkak ki,
    sizden öncekilerin sünnetine tabi olacaksınız.”
    Çünkü Rasulullah (s.a.s) bu hadiste şöyle buyurmaktadır:
    “Onlar bir keler
    deliğine girseler muhakkak siz de onları takip edeceksiniz.”
    İkincisine (bir
    yönüyle benzemeye) örnek, şu hadisi şeriftir: “Rasulullah (s.a.s)’a şöyle
    dediler:
    “Ya Rasulallah!
    Bize zatu envat tayin et!”
    Rasulullah
    (s.a.s) şöyle dedi:
    “Aynı, israil oğullarının: “Bize bir ilah yap”
    şeklindeki söylediği şeyi söylediniz.”
    Zatu Envat
    edinmek, Allah’tan başka bir ilah edinmeye bir yönden benzemektedir. Fakat
    aynısı değildir. Nasta, tamamen bütün yönleriyle benzediğini ifade eden bir şey
    yoksa, her yönden benzediğine hüküm vermemek gerekir. En iyisini Allah bilir.”

    (El İ’tisam c: 2, s: 245-246)
    Ben de diyorum ki:
    “İşte Usül İmamlarından İmam Şatıbi’nin, zatu
    Envat isteyenler hakındaki görüşü: “Onlar büyük şirk olan bir şey istemediler.
    Onların isteği, Müşriklere ve israil oğullarının isteğine sadece bir yönden
    benzemekte idi. Yoksa aynısı değildi. Yani israil oğullarının istemesine her
    yönden benzememekte idi. Nasta bütün yönleriyle tamamen benzediğini ifade eden
    bir şey yoksa, her yönden benzediğine hüküm vermemek gerekir.”
    Şeyh Muhammmed
    b. Abdulvahhab, ağaç, taş ve bunlar
    gibi şeyleri yüceltme konusunda bu hadisi zikrettikten sonra şöyle dedi:
    “Bu konuyla
    alakalı bir çok mesele vardır... Üçüncü meseleye gelince… Onlar, talep ettikleri
    şey ile amel etmediler.

    Onbirinci mesele
    ise; şirk, hem büyük hem de küçük olabilir. Çünkü onlar, zatu envat istedikleri
    halde mürted olmadılar. Demek ki, büyük değil küçük şirk işlediler.”(Tevhid
    Kitabı / Ağaç, taş vb. şeyleri yüceltme babı)
    Ben de şöyle diyorum:
    “Şeyh’ten nakledilen bu sözden, o topluluğun
    istediği şeyin küçük şirk olduğu apaçık anlaşılmaktadır.”
    İbn Teymiye şöyle
    dedi:
    “Müşriklerin,
    üzerine silahlarını astıkları bir ağaçları vardı. Buna zatu envat diyorlardı.
    Müslümanlardan bazıları şöyle dedi:
    “Ey Allah’ın
    rasulü! Bize, onların zatu envatı gibi zatu envat tayin et!” Rasulullah buyurdu
    ki:
    “Allah’u Ekber!
    Sizler, Musa’nın kavminin Musa’ya söylediği gibi söylediniz: “Onların ilahları
    gibi bize de bir ilah yap!” Muhakkak ki sizler, sizden öncekilerin yolunu ta kip
    edeceksiniz.”
    Burada Nebi (s.a.s), sadece kafirlere benzeyerek
    silahlarını üzerine asacakları ve altında ibadet edecekleri bir ağaç edinmek
    istedikleri için onlara çok kızdı. Büyük şirk olmayan, kafirlere benzeme
    isteğine karşı tavır böyle ise büyük şirk olan benzemeye karşı tavır acaba nasıl
    olur?
    Kim, sevap almak
    niyetiyle bir yere gitse fakat şeriat böyle yere gidilmesinde bir sevap
    görmüyorsa, yaptığı amel münker olur. Bu münkerlerden bazıları diğerinden büyük
    olabilir. Gidilen yer bir ağaç olabileceği gibi bir su kanalı veya bir dağ veya
    bir mağara da olabilir, farketmez, yine de münkerdir.
    Kim, İslam
    şeriatinin tayin etmediği belli bir yer tayin ederek namaz kılmak, Kur’an
    okumak, Allah’ı zikretmek
    ya da herhangi bir
    ibadeti yapmak gayesiyle oraya
    gider ve bu şeyin şeriatçe iyi olduğunu
    söylerse yaptığı
    iş bir münker olur.”(İktida es
    Sırat-ı Mustakim s: 314-315)
    İmam İbni
    Teymiye’nin bu sözünden apaçık anlaşılıyor ki, o topluluğun sadece istemesinde

    müşriklere benzetme
    vardır. Yoksa, bizzat şirkte benzetme kastedilmememiştir. İbn Teymiye’nin
    bu
    açıklamasının
    ardından zikrettiği
    misallere bir bak! Bunların hepsi bidat konusundadır, büyük şirk konusunda
    değildir. Bu, kulun bir yeri, bir ağacı veya bir su kanalını Allah’tan bir delil
    olmaksızın, bereketli sayarak daha çok sevap almak gayesi ile orada Allah’a
    ibadet yapmasıdır. İşte bu, bidatin ta kendisidir.
    Çünkü tevhid: Tek
    olan Allah’a, Rasulullah (s.a.s)’ın diliyle emrettiği şeylere göre ibadet
    etmektir. Şirk ise; Allah’tan başkasına, O’nunla beraber ibadet etmektir. Küfre
    götürmeyen bidat ise; Allah’ın genel olarak emrettiği şeylere bağlı kalarak,
    Şeriate uygun olmayan belli konularda sadece O’na ibadet etmektir. (Örneğin;
    hakkında delil olmadığı halde bir ağacı bereketli sayıp daha çok sevap almak
    için onun altında Allah için Rasulullah’ın gösterdiği namazı kılmak gibi…)
    İşte böylece kafir
    ile bidatçi arasındaki fark ortaya çıkmıştır. Birincisi (kafir); şeriatin hem
    tafsilatında hem de genelinde Şeriate tabi olmayı terk etmiştir. İkincisi ise
    (bidatçi); Şeriate genel olarak tabi olmuştur. Fakat tafsilatlı konularda hatası
    vardır. Genel olarak Şeriate tabi olması, tafsilatlı konulardaki hatasını
    affettirir, yani; İslam dininden çıkartmaz.
    Mesela;
    “Beyt’ül Haram’da sadece Allah’a
    ibadet eden kimse, en büyük
    sevabı istemektedir. İşte bu kişi, sünnete göre muvahhiddir. Çünkü Allah bu
    mekanı diğer mekanlardan üstün kılmıştır. Ancak ölülere ibadet eden kimseye
    gelince... O, müşriktir. Çünkü o, ibadeti Allah’tan başkasına yapmıştır. Ancak
    kabirlerin yanında sadece Allah’a ibadet eden ve ona hiçbir şeyi şirk koşmayan
    kimseye gelince… İşte o, muvahhiddir. Çünkü Allah’a, başkasını şirk koşmamıştır.
    Fakat aynı zamanda o, bir bidatçidir. Çünkü, şeriatten bir delil olmaksızın bir
    mekanı üstün tutmuştur. Bu sebeple sünnetten çıkmış, bidate sapmıştır.
    Rasulullah
    (s.a.s)’den zatu envat isteyen topluluk, kesinlikle
    büyük şirk istememiştir. Çünkü,
    öğrenilmesi gereken
    şeyin öğrenme zamanını geciktirmek caiz değildir. Bu, alimlerin ittifak ettiği
    şer’i bir kaidedir. Bilinen bir şeydir ki, kul İslama ilk girdiği andan
    itibaren, ondan tevhidi sağlaması ve büyük şirkten uzak durması istenir. Buna
    göre, tevhid ve büyük şirkin öğretilmesinin geciktirilmesi nasıl caiz olur?

    Nebi (s.a.s)’in,
    ümmetine ilk andan itibaren ve gecikmeden büyük şirk hakkında bilgi vermediği,
    onlara bunu açıklamadığı, onlara bunu yasaklamadığı zannedilebilir mi?
    Rasulullah,
    ümmeti şirke düştüğü zaman sadece, düştükleri şirki açıklamıştır. Mesela; ümmeti
    Allah’a ibadette şirke düştüğü zaman, onun şirk olduğunu söyler ve sakındırırdı.
    Hakimiyyet konusunda şirke düştüğü zaman, onun şirk olduğunu söyler ve
    sakındırırdı. Vela konusunda şirke düştüğü zaman onun şirk olduğunu söyler ve
    sakındırırdı. Yani bu şirklere düşmeden onları sakındırmazdı. Rasulullah
    (s.a.s)’in böyle yaptığı düşünülebilir mi?”
    Ben diyorum ki:

    “Allah’ın seçkin
    kıldığı Nebisi hakkında böyle dü-şünmek, onun görevini yerine getirmediğini
    düşünmek demektir ve ona büyük bir iftiradır. Bundan Rasulullah’ı tenzih ederim.
    Muaz (r.a)’ı ehli kitaba gönderdiği zaman: “Onları ilk önce tevhide davet
    etmesini, Allah’ı, tevhid ve şirk arasındaki farkı bildiren Allah’ın ilmini
    öğreninceye kadar diğer ibadetlere geçmemesini emrettiği halde nasıl olur da
    kendisi bunu yapmaz?
    Muhakkak ki biz,
    nebimizi ve bütün nebilerle rasulleri bu tür noksanlıktan ve iftiradan uzak
    tutuyoruz. Ayrıca Rasulullah (s.a.s) hakkında böyle düşünmek, sahabelerin
    çoğunun tevhid ve şirkin hakikatini tam öğrenmeden ve tam yerine getirmeden
    ölmüş olmalarını gerektirir. Böyle düşünen kişi, imanını tekrar gözden geçirsin
    ve kabirde Rasulullah hakkında sorguya çekilmeden
    Allah’tan korksun! Yoksa, kabirde Rasulullah hakkında sorulduğunda şöyle
    diyecektir:
    “Ha! Ha!
    Bilmiyorum. Duydum, insanlar bir şey söylüyordu, ben de onu söyledim.”
    Ben kesinlikle
    inanıyorum ki, her İslama girmek isteyen kula, daha İslam’a girmeden önce Nebi
    (a.s) tevhidi ve onun iyiliğini, şirki ve onun kötülüğünü öğretmiştir. Bütün
    İslam alimleri, şeriatin feri meselelerinin bile ihtiyaç anında öğretilmesinin,
    öğretiminin geciktirilmesinin caiz olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir. Durum
    böyleyken, temellerin temeli olan tevhidin ve tevhidi bozan büyük şirkten nasıl
    uzak durulacağının öğretilmesinin geciktirilmesi nasıl caiz olur?
    Bu açıklamalardan apaçık anlaşılıyor ki, zatu envat isteyenlerin
    bu isteklerindeki benzerlik, büyük şirk konusunda değil, sadece müşriklere
    benzeme konusundadır.
     


    Yazan: şazenuş
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
Yüklüyor...
21/11/2018 - 08:35