Yenİ ÇaĞ Felsefesİ

  • 16 Nisan 2010
  • 1225 Okunma
  • 0 Cevap

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. Yenİ ÇaĞ Felsefesİ
    YENİ ÇAĞ FELSEFESİ

    ÖDEV : SORUMLULUK – VAZİFE


    Emmanuel Kant, salt pratik aklın yönettiği istemelerden gelen eylemlere “ ödeve dayanan eylemler ” der. Bizim yapıp ettiklerimiz içimizde mevcut ahlak yasalarına uygunluğu ve bu ahlaklı davranışlarımızın ahlak yasalarına uymak zorunluluğu bir ödev, yani ödev ahlakıdır. Bir başka deyişle, “ ahlak kaynağı us olan bir yasaya, kesin buyruğa ( kategorik imparatif )’e dayanır, bu buyrukta yapısı gereği öhseldir. Bu buyruğun özünü kuran ise, tek salt değer olan ‘ iyi istenç’ tir. Öte yandan bu ‘ iyi istenç ’, yalnız insanı ilgilendiren bir ödevdir; ödev ise, ‘ usun sesidir. ’ En yüksek değeri içeren bir öğedir. ”[1]

    Emmanuel Kant, ‘ Pratik Us’un Eleştirisi ’ adlı eserinde ödev konusunda şöyle diyor :

    Ödev 1 - maksimlerin salt yasa koyma biçiminin, tek başına bir istenci belirlemede yeterli neden olduğu varsayılarak, yalnız bu biçimde belirlenen istencin yapısını bulmak.

    Yasanın yalın biçimi yalnız usça tasarımlanabilir, bu yüzden de duyuların nesnesi değildir, görünüşler arasında yeri yoktur, istenci belirleme nedeni olarak yasanın biçimi doğada nedensellik yasası gereğince olayları belirleme nedenlerinin hepsinden ayrılır, çünkü bunlarda belirleyici nedenlerin de görünüşler olması gerekir. Bu genel yasa koyucu biçimden başka hiçbir belirleme nedeni istenç için yasa görevi yapmaya yapamıyorsa, böyle bir istencin görünüşlerin bağlandığı doğa yasasından, şu nedensellik yasasından, açıkçası birbirinden bağımsız olarak düşünülmelidir. Böyle bir bağımsızlığa en kesin, dahası aşkın, anlamda ‘ özgürlük ’ denir. Öyleyse bir istenç için maksimin salt yasa koyucu biçimi tek başına yasa görevi yapıyorsa, o özgürlük bir istençtir.

    Ödev 2 - Bir istencin özgür olduğunu varsayıp, onu tek başına zorunlu olarak belirlemeye elverişli yasayı bulmak.

    Maksimin bir nesnesi olan pratik yasanın içeriği ancak deneysel verilerle sağlanabilir. Oysa özgür istenç deneysel koşullardan (duyular dünyasında bulunanlardan ) bağımsızdır, buna karşın belirlenebilir olması gerekir. Özgür bir istenç yasanın içeriğinden bağımsızsa da yasada bir belirleme nedeni bulmalıdır. Yasada ise içerikten başka, yasa koyucu biçimin dışında bir nesne yoktur. Bundan dolayı; yasa koyucu biçim; maksimde bulunduğu ölçüde; istencin belirleme nedeni oluşturulabilecek bir nesnedir. [2]


    Emmanuel Kant’ın ahlak anlayışı, onun ahlak konusunda ana yapıtı olan “Pratik Aklın Kritiği” deki başlıca düşünceleri daha anlaşılır bir şekilde anlatan “Törelerin Metafiziğine Temel Atma” üzerinde belirtmeye çalışacağız.

    Yapıtta başlıca üç kavram ele alınıp incelenmektedir :

    “İyi İstenç” (Der Gute Wille), “Kategorik İmperatif” ve “Özgürlük” kavramları.
    Emmanuel kant’a göre, “dünyada, dünyanın dışında bile iyi istençten başka koşulsuz iyi sayılabilecek bir şey yoktur.” Başka bir deyişle: Dünyada ancak tek mutlak değer vardır, o da “iyi istenç” yada “salt istençtir.” İmdi “iyi istenç” ne demektir? İnsan yapısı gereği, yalnız mutluluğa yönelmiş olamayacağına göre, geriye ödevden (Pflict) başka bir şey kalmamaktadır.

    Demek, “iyi istenç” kavramının birinci belirtisi, “eylemin salt ödevden doğmuş” olmasıdır. Bu kavramın ikinci belirtisine de Kant şöyle formüller: “ödevden doğan bir eylemin ahlaki değeri, kendisiyle varılmak istenen erekte ( Absicht ) değil, bu eylemin kararını verdiren maksime’dedir.” (Kural, ilke) Buradaki erek yerine, eylemin fenomenler dünyasında bulunan bir “sonucu” ( Erfoly ) gözetmesi de diyebiliriz. İşte Kant’a göre, bir eylem dışarıda bulunan bir sonuç yüzünden değil, ancak kendisine dayandığı ilke(maksime), a posteriori yada a priori olabilir; kişi istencini ya a priori bir kurala yada doğal motiflere (duygulara, itkilere, sonuçlara) göre belirleyebilir. Ama, bir eylemin “iyi” olabilmesi için, a priori bir motife göre, yani aklın buyruğuna, ödeve göre belirlenmiş olması gerekir; dolayısıyla burada sözü geçen maksim, ödev maksimi’dir. Ödev de aklın buyruğu olduğundan, objektif, zorunlu ve tümel geçerlidir.

    Ödev ve eğilim birbirine karşıttır. Ödevde aklın sesi, dolayısıyla da insanın en yüksek değeri dile gelir. Ama insan, yalnız aklı olan bir yaratık değil, onda bir de doğal bir yön vardır, insanın içgüdüleri, eğilimleri de var. İmdi aklın sesi olan ödev ile doğal eğilimler karşılaşınca, ya çatışabilirler, yani ödevin emrettiği ile eğilim arasında bir uyum kurulmuş olabilir, her ikisi de aynı şeyi isteyebilir. Kant’a göre, ödev ile eğilimin bu uyuşmalarından doğan eyleme “iyi” diyemeyiz; bu, ancak bir rastlantıdır; oysa bir eylemin “iyi” olabilmesi için, hiç koşulsuz olarak ödevden çıkmış olması gerekir; ancak ödevin belirlemiş olduğu bir istenç “ iyi ”dir. Çünkü insanın eyleminin iyi olması için genel geçerliliği olması gerekir. Bu da tüm insanlarda mevcut olan a priori ahlak bilgisine göredir.[3]

    Tabii ki iyi istençler saçma olmaz. İyi istençler kaynağını ahlak yasalarından, yani a priori olan yasalardan alıyorlar, bu etkilerin ödevi de iyiyi ve güzeli istemek hatta gerçekleştirmektir.

    Kant, bütün buyrukların en yüksek bir buyrukta toplanabileceğini savunurdu. Hatta salt pratik aklın bu en yüksek yasası bütün ahlaklı eylemlerde bir ölçüt olarak geçerli olacaktır. Bu yüzden Kant çok yerde “kategorik buyruk” yada “ahlak yasası” der.[4]

    Kant’ın aradığı hep bu çeşitten yasa niteliği olan şeylerdir. Nitekim Kant’a göre ödev de, yasaya karşı duyulan saygıdan doğar. Bir eylemin iyi olması a priori bir motife, yani aklın buyruğuna ödeve göre belirlenmiş olması gerekir.

    Yalnız Kant’a göre, bu dünyada iki türlü yasalılık vardır. Bir yanda doğa yasaları var. Bunlar, bir zor niteliği taşıyan yasalardır. ( Geretze des Müssens ). Doğa olayları karşısında, “şöyle yada böyle olmaları gerekirdi” demenin yeri yoktur; doğa olayları öyle yada böyle olmak zorundadırlar. Onun için, onların karşısına bir takım buyruklar ile çıkamayız, onlara “şöyle olman”, “böyle davranman gerekir” gibi birtakım emirlerle yönelebiliyoruz. Bunu yapabiliyoruz, çünkü ahlak dünyasında, doğa dünyasında olduğu gibi, yalnız cansız bir zorunluluk, kör bir mekanizm yok, burası büsbütün başka türlü yasası olan dünyadır.[5]

    Kant şöyle der: “İnsan, kendi eylemlerinin maksimini, genel bir yasa olmasını isteyebilmelidir. Bu, genel olarak ahlak bakımından ....... ölçüsüdür.” Kant bu genel yasayla hayattaki bütün eylemlerin ahlaka uygun olup olmadıklarını kesin olarak açığa çıkaracak bir ölçüt vermek istemektedir. Kant bu yasayı, “Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi” adlı yazısında daha kolay anlaşılır bir şekilde söylemiştir. “Öyle hareket etki; bu hareketinde insanlığı, insan olmayı hem kendinden hem de başka insanlarda bir amaç olarak alasın, asla salt bir araç olarak kullanmayasın.” Ödev ahlakından amaç; insanın kendisine yakışan bir olgunluk, İslam tasavvufunda “İnsan-ı kamil” olarak davranmasını sağlamaktır.

    Kant, ahlak yasasını istememizin maksimini yapan sebebin, bizim içimizde bu hareketi getiren ve iten şeyin saygı duygusu olduğunu söyler. Kant’a göre saygı; özel bir duygudur. Bunun kaynağını da akılda bulmaktadır. Ayrıca, saygı, ahlak yasasının bir numaralı duygusudur. Yine Kant’a göre, ahlak yasasına duyulan saygı, “ahlaklılığın sübjektif harekete getiricisi olarak görülmektedir.” Saygı duyulmayı her ahlaklı insan ister. Bu genel bir istek sayılabilir. Kant’a göre saygı, insanı ahlaklı olmaya sevk eden, harekete getiren özel bir sebeptir.[6]

    İnsan eylemlerini ahlaklı yapan şeyin, bu eylemlerin ödeve karşı saygıdan doğduğunu yukarıda belirttik. Fakat bununla asla herkesin insanlığa saygı duymasını, kişilerin insanlık onurunu her şeyin üstünde tutmasını isteyen bir ahlak yasasının, içsiz soyut bir yasa olduğu söylenemez. Kant şöyle der: “Şeylerin fiyatı vardır; kişilerin “onuru”. Çünkü kişiler aklın süjesidirler.” Yani sadece istekler ve eğilimler tarafından yönetilmezler. Her kişi kendi başına bir değerdir. Kant buna, “her kişi bir amaçtır” diyor.

    Salt pratik akıl, istemelerini yönetirken, yani ahlaklı istemeyi belirlerken, objektif amaçlar koyar. Bu amaç; insan olma, kendi varlık yapısının temeline ve akla dayanarak kendi kendisini yöneten bir varlık olmaktır. Doğadaki karşılıklı bağlılık ilkesi, zaman ve mekan içindeki şeyleri birbirine bağlar. Bu bizim içimizdeki ahlak yasalarından ve aklımızın varlık yapısından kaynaklanarak, yüksek bir düzen ve en yüksek bir yasa olmak istiyor. Kant, “bu akıl yasasının geçer olduğu bu ‘ bütün ’e, bu ‘ahlak dünyası ’na, ‘ amaçlar ülkesi ’ diyor.

    Ahlak yasaları insana dışarıdan verilmemiştir. Onlar, insan aklının varlık yapısından gelmektedir. Ahlakın, bu buyrukları insanın kendi insanlığından, kendi dalından veya kendi içinden alır. Kant bunu çok kullandığı bir terimle açıklamaktadır: “ Outonomi ” kelimesiyle ifade eder. Bunun anlamı: “Aklın yönettiği iradenin, kendi kendisini yönetmesidir. Salt pratik akıl sahibi olan insan, kategorik gerekliliğin buyruğu altına girer, istemesi Outonomi olan bir varlık olur.” Ahlaklı isteme, akıl sahibi bir varlık onuruna dayanmaktadır. Bunun anlamı, onun kendi yasasını kendisi yayması, Outonomi olmasıdır.

    Kant, yaşlılık yapıtlarının birisinde ahlak metafiziğinde bir ödevler teorisi kurar; ödevleri amaçlar ülkesinden alır ve sınıflandırır. Yani insanı insanlara ve şeylere olan ödevi diye sınıflandırır. Kant, ahlak yasasından insanları birbirlerine bağlayan insana şekil veren bir yasa, evrenin olmayan duyular üstü bir ilkesi olarak dindarca bir saygıyla söz eder. Yine Kant, ahlak yasasını din kitaplarında olan derin bir duygu ile ele almaktadır. “İnsanın ahlak yasalarının görkemine hiçbir zaman dayanamayacağını söyler.” Bu yasaları insanın duyması onu yüceltir.

    Böylelikle Kant, ahlak felsefesini vazife ahlakına dayandırır. Ona göre üç çeşit insan davranışı vardır:

    §Vazifeye aykırı olanlar. (ahlaki bir değeri olmayan)
    §Vazifeye uygun olanlar. (tesadüfi)
    §Sırf vazifeden dolayı yapılanlar(ahlaki değeri var)[7]

    Emmanuel Kant’a göre “yükümlülüğün temeli, insan tabiatında veya insanın içinde bulunduğu dünya şartlarında aranmamalıdır. O, saf akıl kavramlarında a priori olarak aranmalıdır.” “insana uygulandığında, onun kendi bilgisinden hiçbir şey ödünç almayan fakat ona, akli bir varlık olarak a priori kanunlar veren” saf bir ahlak felsefesi kurulmalıdır.

    Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nin ilk cümlesi şöyle başlar : “Dünyada iyi istemeden başka kayıtsız şartsız iyi diye isimlendirilebilecek başka bir şey tasavvur etmek imkansızdır.” Kayıtsız şartsız iyi diye isimlenebilecek yegâne şey olan ‘iyi isteme’ kavramı, Kant’ın ahlak teorisinin anahtar terimlerinden birisidir. Bu kavramın izahını yaparken O, şu hususlara dikkat çeker : “Servet gibi harici şeylerle ‘zeka’ gibi zihni kabiliyetlerin kötüye kullanımları her zaman mümkündür. Aynı şeyi ‘cesaret’ gibi doğal karakter özellikleri için de söyleyebiliriz. Bunların kötü bir hedefe ulaşmak için kullanılması mümkün olduğundan, kayıtsız şartsız iyi olmaları imkansızdır. Fakat ‘iyi isteme’, hiçbir halde kötü olmayıp, her zaman kayıtsız şartsız iyidir.

    “ İyi isteme ” tabirini açıklarken Kant, onu başka bir şeyle ilgisi içinde değil de, sadece kendinde iyi (good in itself ) olan bir isteme kavramına dikkat çeker. Mesela, acı veren bir ameliyatın iyi olduğunu söyleriz, ama buradaki “ iyilik ”, ameliyatın bizatihi kendisiyle değil, onunla hedeflenen faydalı sonuçla ilgilidir. Oysa Kant’ın “ iyi isteme ” kavramı, kendinde yani zati kıymetinden dolayı daima iyi olan bir istemeyi ifade eder. Fakat bir isteme, ne zaman kendinden yani bizzat kendi kıymetinden dolayı iyidir ? Kişi fiziki şartların yerine getirmesine mani olduğu güzel bir davranışa niyet edebilir. Bu durumda istemesi iyidir. Acaba onu iyi yapan şey nedir ? Kant bu soruyu cevaplamak için, O’na göre ahlaki şuurun en bariz özelliği olan ‘ vazife ’ kavramına müracaat eder. “Sırf vazifeden dolayı ” (for the sake of duty) harekete geçen bir isteme, ‘ iyi isteme’ dir.

    Demek ki Kant’a göre, ahlaki değeri olan davranışlar, ancak vazifeden dolayı yapılanlardır. Konuyu aydınlatmak üzere, “kişinin hayatını sürdürmesi” filmi misal olarak verir : “ Bir insanın hayatını sürdürmesi ( idame ettirmesi ), onun için bir vazifedir; hatta bunu herkesin, doğrudan doğruya bir eğilimi de vardır.[8] Buna göre, sırf öyle eğilim ( inclination ) duyduğu için hayatını idame ettiren kişinin bu davranışının ahlaki bir değeri yoktur. Ahlaki bir değer taşıyabilmesi için fiil, sırf vazifeden dolayı yani ahlaki yükümlülükten dolayı icra edilmelidir.

    Görülüyor ki filozofumuza göre “ iyi isteme ”, vazifeden dolayı yapılan fiillerde ortaya çıkmakta ve vazifeden dolayı yapılan bu fiiller, sırf eğilim veya arzudan dolayı yapılanlardan ayırt edilmektedir. Bu konuyu açıklarken Kant, ‘ vazife ’nin, ahlak kanununa saygıdan dolayı davranışta bulunma zorunluluğudur. “ Buradaki kanun, ahlak kanunudur. Dolayısıyla vazifeden dolayı hareket etmek, ahlak kanununa göre hareket etmek demek olur. Ahlak kanununun esas karakteri ise, evrensel olmasıdır. Buradaki evrensellik ( universality ), fizik kanunlarının evrenselliği gibidir. Ancak bütün fiziki varlıklar şuursuz ve zorunlu olarak fizik kanununa uyarken sadece akıl sahibi varlıklar, kanun fikrine uygun olarak hareket edip etmeme kabiliyetine sahiptirler. Bu sebepten ahlaki değeri haiz insan davranışları, kanuna saygıdan dolayı icra edilenlerdir.

    Kant’a göre insan davranışlarının ahlaki değeri, onların fiili veya niyet edilmiş sonuçlarından değil fakat fiilinin maksiminden gelir. Davranışlara ahlaki değer kazandıran bu maksim, ahlak kanununa saygıdan dolayı ona itaat etme maksimi olmalıdır.

    Demek ki ‘ iyi isteme ’ vazifeden dolayı davranışta bulunmakta ortaya çıkmaktadır. Vazife ise, evrensel bir ahlak kanununa saygıdan dolayı davranışta bulunmak demektir. Burada son derece mücerret bir vazifeden dolayı davranışta bulunmak kavramıyla karşı karşıya geliriz ki, acaba bu mücerret kavramı, müşahhas ahlaki hayata nasıl tatbik ederiz?

    Kant’ın bu soruya verdiği cevaba geçmeden önce, kullandığı ‘maksim’ ve ‘prasip’ kelimelerinden ne anladığını açıklamakta fayda vardır. Coplestan’ın da işaret ettiği gibi, kant’ın teknik terminolojisinde prensip saf pratik, akılda temellendirilmiş objektif bir ahlak kanunudur. O, insanın sırf akli ve ahlaki bir fail olarak, kendisine göre hareket edeceği prensiptir. Maksim ise, iradenin sübjektif bir prensibidir. Yani o, failin fiilen kendisine göre hareket ettiği bir prensiptir. Maksimler, muhtelif cinsten olabilirler; ahlak kanununun objektif prensibine uyar veya uymayabilir.[9] Ayrıca Kant maksimleri, “tecrübi veya maddi maksimler” ile “a priori veya formel maksimler” olmak üzere ikiye ayırır. Birinciler arzu edilen gaye veya sonuçlara işaret ederken; ikincilerin sonuçlarla ilgisi yoktur. Davranışlara ahlaki değer kazandıran maksimler, a priori veya formel olanlardır. Yani eğer iradenin sübjektif prensibi, kanuna saygıdan dolayı evrensel ahlak kanununa itaat ise, bu prensibin yönettiği davranışlar, ahlaki değer haz olacaklardır.[10]

    Maksim ve prensip ile tecrübi ve a priori maksimler arasındaki ayırımı belirttikten sonra, mücerret “ vazifeden dolayı davranışta bulunma ” kavramının, müşahhas ahlak hayatına tatbiki meselesine dönebiliriz. “ İstemeyi, herhangi bir kanunu takip etmekten çıkabilecek bütün saiklerden soyduğum için, ona bir prensip olarak hizmet edecek davranışların ahlak kanununa evrensel uyumunda başka bir şey kalmamaktadır. Yani maksimin aynı zamanda evrensel bir kanun olmasını isteyebileceğim bir tarzda başka türlü, asla hareket etmemeliyim.[11]

    Demek ki her zaman, maksimimizin evrensel bir kanun olmasını isteyip istemediğimizi, yani evrensellik formunu ihtiva edip etmediğini sormak durumundayız.

     


    Yazan: kum kзđiśi
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
Yüklüyor...
20/09/2018 - 14:14