Türkiye'nin 2. dünya savaşına sokulması ile ilgili müttefik devletlerin teşebbüsleri

Sponsorlu Bağlantılar

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

thebora

Üye
    Konu Sahibi
Türkiye'nin 2. dünya savaşına sokulması ile ilgili müttefik devletlerin teşebbüsleri
I. GİRİŞ

Bir değerlendirmeye göre “insanlığın tarih boyunca gördüğü en büyük ve en yıkıcı savaş” (1) olan II. Dünya Savaşı; askerî boyutları(2) yanında siyasî boyutlarıyla da, milletlerarası ilişkiler ve dünya güç dengelerindeki gelişmeleri derinden etkileyen bir savaş olmuştur.

Nitekim, II. Dünya Savaşı, dünyanın büyük bölümünü savaş alanı haline getirerek doğrudan, diğer bölümlerini de dolaylı olarak etkileyerek, dünyanın bütününü ilgilendirmiş ve yönlendirmiştir. Bu çevrede, sıcak savaşın ağırlıklı olarak geçtiği bölgeler; sırasıyla Avrupa, Doğu Asya ve Kuzey Afrika olmuştur. Bu bölgelerdeki ülkelerin büyük bölümü, bazıları birden fazla, yabancı işgaline uğramış ya da işgal olmasa da doğrudan askerî hedef ve cephe durumuna gelip, topyekün savaşın bütün yıkımlarını ve getirdiği felaketleri yaşamıştır. Bundan dolayı, yenilen ülkelerin yanında, Amerika Birleşik Devletleri dışında, yenen ülkeler de savaştan yorgun ve bitkin çıkmışlardır.


ÇünküII. Dünya Savaşı , savaş tekniği ve teknolojisi çok yüksek, insan (asker), silah ve savaş malzemeleri bakımından kapasiteleri çok geniş ve bol olan taraftar arasında yapılmıştır. Bu da, savaşın uzun, şiddetli, yıpratıcı ve yıkıcı olmasına yol açmıştır. Bundan dolayı da savaşın geçtiği her yer âdeta harabe durumuna gelmiştir. Ayrıca, II. Dünya Savaşı, daha önceki savaşlara göre, savaşın boyutlarını çok büyütmüş ve daha etkili hale getirmiştir(3).

Böylece II. Dünya Savaşı, başta Avrupa olmak üzere, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmuş olan dünya güçler dengesinin yıkılmasına, birçok yerde siyasî haritanın bozulmasına, savaşın yarattığı büyük ve önemli sorunlara, yıkıntılara; bunlarla birlikte, savaş sonunda uluslararası güçler dengesinde bir boşluğun doğmasına neden olmuştur(4).

1943 yılı, böylesine önemli olan Dünya Savaşının dönüm noktasını teşkil etmiştir. Şubat ayında Almanya’nın Stalingrad muharebesini kaybetmesi, bütün doğu cephesinde genel bir gerilemenin başlangıcını teşkil ederken, Mayıs ayında da kuzey Afrika’nın Müttefiklerin eline geçmesi de İtalya’nın çöküntüsünü çabuklaştırmış ve bu olayın sonunda da Alman işgali altındaki memleketlerde millî kımıldanışlar başlamıştır(5).

Savaşın genel durumu 1943 yılından itibaren lehlerine dönen Müttefikler savaş sırasında, savaşın yürütülmesini sağlamak ve zafere ulaşabilmek için alınacak önlemleri tesbit etmek, aynı zamanda savaş sonrası düzeni belirlemek üzere aralarında çeşitli toplantılar yapmışlardır. Bunlardan sonuçları dolayısıyla önemli olanları içerisinde ilk denilebilecek olanı; Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosvelt ile İngiltere Başbakanı Churchill arasında 9 Ağustos 1941’de Atlantik’te bir savaş gemisinde yapılan toplantıydı. Bundan sonra ise, savaşın gösterdiği gelişmelere göre yeni siyasî toplantılar yapılmıştır(6).

Savaşın yürütülmesi ile ilgili konferanslar şunlardır:
Kazablanka Konferansı : 14-24 Ocak 1943 tarihinde ABD.Başkanı Roosvelt ile İngiltere Başbakanı Churchill arasında yapılmış, daha sonra bu iki devlet adamına Fas Sultanı ile Fransız generallerinden de Gaulle ile Giraud da katılmıştır.
Waşhington Konferansı : 12-16 Mayıs 1943 tarihleri arasında Roosvelt ve Churchill arasında yapılmıştır.
Quebeck Konferansı ise, Kanada’nın Quebeck şehrinde Roosvelt, Churchill, Kanada ve Avusturalya Başbakanları arasında gerçekleştirilmiştir(7).

Bu üç önemli konferansta ağırlıklı olarak ele alınan konular, Almanya ve İtalya’nın teslim koşulları ile Pasifik’teki gelişmeler olmuştur. Bunların yanında, son Quebeck Konferansı’nda Sovyetler Birliği’nin de Konferanslara davet edilmesi ve bundan böyle Müttefiklerarası görüşmelerin ikili değil, üçlü bir nitelik alması da karara bağlanmıştır(8) ki, bu sonraki gelişmeleri etkileyecek bir karar olmuştur.

Savaş sonrası düzeni belirlemek üzere yapılan konferanslar ise şunlardır :
Moskova Konferansı (19 Ekim-1 Kasım 1943), ABD, İngiltere, Sovyetler ve Çin dışişleri bakanlarının bir araya gelmesiyle yapılmıştır. Burada kararlaştırılan şekilde Tahran’da üçlü bir toplantı yapılacaktı. Fakat, bundan önce Roosvelt ile Churchill Kahire Konferansı (22-26 Kasım 1943) nda bir araya geldiler.

Roosvelt, Churchill ve Stalin’in katılmasıyla 28 Kasım-1 Aralık 1943 tarihleri arasında toplanan Tahran Konferansı, savaş sonrası oluşturulması düşünülen yeni düzen konusunda Müttefiklerarası görüş ayrılıklarının da belirmeye başladığının ilk işaretlerini veren konferans oldu.

Daha sonra Waşhington yakınlarındaki Dumbarton Oaks Konferansı (21 Ağustos-7 Ekim 1944)'nda biraraya gelen Müttefikler, burada Birleşmiş Milletler Anayasası’nın temellerini attılar.

Tahran’dan sonra ikinci zirve toplantısı olan Yalta Konferansı (4-11 Şubat 1945), savaş içinde Müttefikler arasındaki diplomatik konferansların sonuncusudur. Tahran’ın aksine burada “savaş stratejisi”nden çok “savaş sonrası düzen” ile ilgilenilmiştir.

25 Nisan-26 Haziran 1945 tarihleri arasında çalışmalarını yapan San Fransisco Konferansı ise Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kurulmasını sağlayan konferans olmuştur.

Müttefikler arasında daha önce yapılan konferanslardan farklı olarak, savaşın nasıl bitirileceğini değil, aksine barışın nasıl sağlanacağını konu olarak alan Potsdam Konferansı(17 Temmuz-2 Ağustos 1945), daha çok Avrupa sorunlarıyla uğraşmış ve Avrupa’ya Müttefikler’in istekleri doğrultusunda bir şekil vermeye çalışmıştır. Bu bakımdan Konferansın aldığı kararlar, özellikle Avrupa için siyasî, askerî ve nüfus yapısı yönünden büyük öneme sahip olmuştur. Aynı zamanda bu kararlarla, yapılacak olan barış antlaşmalarının temel koşulları ve yönleri belirlenmiştir. Potsdam Konferansı, II. Dünya Savaşı’nın ve “Üç Büyükler” in yaptıkları son büyük konferans olmuştur. Diğer yandan bu konferans, Müttefikler arasındaki anlaşmazlığı şiddetlendirmiş ve bunu açığa çıkarmıştır. Bununla da dünya, başlıca iki nüfuz alanına ya da iki bloka ayrılmaya ve yeni bir döneme girmeye başlamıştır(9).

Şüphesiz, Müttefikler arasında yapılan bu konferanslar, hem savaş içinde stratejilerin belirlenmesinde hem de savaş sonrası dünya düzeninin oluşturulmasında çok önemli roller oynamışlardır. Fakat, Türkiye bakımından bunlara ilave edilmesi gereken üç önemli toplantı daha vardır. Bunların başında 30 Ocak-1 Şubat 1943 tarihlerinde Adana’da yapılan İngiltere Başbakanı Churchill ile Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu görüşmesidir. Diğerleri ise Kahire’de gerçekleşen iki önemli toplantıdır. Bunların ilki 5-6 Kasım 1943 tarihlerinde İngiltere Dışişleri Bakanı Eden ile Türkiye Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu görüşmesi, diğeri de 4-7 Aralık 1943 günlerinde yapılan Roosvelt, Churchill ve İnönü görüşmesidir(10).

Bu görüşmeler; Müttefiklerin kendi aralarında yaptıkları, yukarıda zikredilen konferanslarda alınan kararlar çerçevesinde Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa sokulması konusunda çok büyük önem taşımaktadır. Çünkü, bu görüşmelerde Türkiye’nin savaşa sokulması ile ilgili Müttefik stratejileri ve Türkiye’nin tavrı ortaya çıkmıştır. Ayrıca Müttefiklerin Türkiye’den bekledikleri ve yapmasını istedikleri konular görüşülmüş, imkanlar değerlendirilmiş nihayet savaşa girebilmek için Türkiye’nin ihtiyaçları ve istekleri ortaya konmuştur.

Bu araştırmada, savaş sırasında yapılan bu diplomatik toplantılardan Kazablanka Konferansı ve Adana Görüşmeleri’ndeki Türkiye ile ilgili konular ve özellikle Türkiye’nin savaşa sokulması ile ilgili gelişmeler incelenecektir. Bu gelişmeler çerçevesinde hem Müttefiklerin hem de Türkiye’nin tavrı, yaklaşımı ortaya konacaktır.

II. TÜRKİYE’NİN SAVAŞA SOKULMASININ GÜNDEME GELİŞİ

II. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine, savaşa katılmamayı ve tarafsız kalmayı esas alan Türkiye, savaşın ilerleyen dönemlerinde, savaşan taraflarca savaşa kendi yanlarında katılması ya da kendileri lehinde tarafsızlık politikası izlemesi için yapılan ve artan baskılarla karşılaşmaya başladı(11).

Hatta, Prof. Dr. Fahir Armaoğlu’nun ifadesi ile “Türkiye’nin II. Dünya Savaşındaki durumu, stratejik mevkiinin önemi dolayısıyla, gerek Müttefiklerin, gerek Mihver’in Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için harcadıkları çabaların ve Türkiye üzerinde yaptıkları baskıların hikâyesinden başka bir şey değildir. Savaşan tarafların bu faaliyetleri karşısında Türkiye’nin politikası ise, savaşın dışında kalmak ve memleketi savaşın yıkıntılarından korumak olmuştur”(12).

Müttefiklerin Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokma girişimleri hiç değilse düşünce alanında daha savaşın başında gündeme getirilmiştir. Savaşın başlaması üzerine özellikle Güney Doğu Avrupa’da takip edecekleri siyaseti ve stratejiyi belirtmek için İngiltere ve Fransa Başbakanları’nın da katılımı ile 12 Eylül 1939’da toplantılarına başlayan Yüksek Harp Konseyi, Balkan politikaları bakımından Türkiye’yi gündemlerine almışlardır.

Bu toplantılarda Alman saldırılarına karşı dayanabilecek bir Balkan Bloku’nun kurulması kararlaştırılmakla birlikte, takip edilecek siyasetin tespitinde henüz savaşa katılmayan İtalya’yı tahrik etmeden neler yapılabileceği düşüncesi iki hükümet arasında görüş ayrılığı meydana getirdi. Bu toplantılarda Daladier, Almanların Akdeniz ve Boğazlar’a sarkmasını önlemek için Müttefiklerin Selanik veya İstanbul’da kuvvet bulundurmaları gerektiğini belirtti. Chemberlain ise bu iki yerden faydalanabilmenin İtalya ve Türkiye’nin tutumuna bağlı olacağını ifade etti. 22 Eylül 1939’a kadar süren bu toplantılardaki tartışmalar sonucunda Müttefiklerin kafasında, tasavvur edilen Balkan Bloku’nun kurulmasında en büyük rolü Türkiye’nin oynayacağı düşüncesi netleşti(13).

Yüksek Harp Konseyi’nin sonraki toplantılarında da Türkiye’nin durumu ile ilgili tartışmalar devam etti. Fakat, özellikle İngiltere’nin bu konuda ısrarlı olduğu da belirgin bir şekilde ortaya çıktı.

Nitekim, Konsey’in 17 Kasım’da ve 19 Aralık’ta yapılan üçüncü ve dördüncü toplantıları bu bakımdan önemli tartışma ve kararlara sahne olmuştur. 17 Kasım’daki üçüncü toplantıda Doladier , Türkiye ve Trakya’da cephane depolarının kurulması ve bu bölgelerde kara, hava, deniz üsleri kurma hazırlıklarına girişilmesi fikrini ortaya atmıştır. Chamberlain, buna taraftar değildir. Türkiye’nin tarafsız kalması halinde bu cephanelik ve üslerden faydalanılamayacağını ve mevcut harp malzemesi sıkıntısı karşısında bunlardan Batı cephesinde istifade olunmasını telkin etmiş, Yüksek Harp Konseyi bu toplantısında herhangi bir karara varamamıştır(13).

Yüksek Harp Konseyi’nin 19 Aralık 1939’da yaptığı dördüncü toplantıdan evvel, konuyu kendi aralarında tetkik eden İngiliz Hükümeti ve Genel Kurmayı, Türkiye ve Irak’ın kendileri için Balkan ülkelerinden daha önemli olduğunu, İtalya’nın tarafsızlığı sağlanmadan Türkiye ve Yunanistan’a yardım etmelerinin çok müşkül olacağı ve esasen Almanya’nın Balkanlarda bir taarruza girişmek için kâfi derecede kuvvetli olduğu neticesine varmışlardır. 19 Aralık 1939 toplantısında Doladier’nin Balkan ülkelerine yardım için Müttefiklerin hazırlıklarına girişmesi fikrini yeniden ortaya atması üzerine Chemberlain, bu konuda önce Müttefiklerin niyetlerinin İtalya’ya duyurulmasını ve İtalya’nın göstereceği tepki üzerine bir karara varılmasını teklif etmiş neticede, İngilizlerin fikri kabul olunmuş ve Roma’daki İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine’in İtalyan Hariciye nazırı Ciano nezdinde gayri resmi bir teşebbüste bulunması ve Balkan Bloku’nun kurulmasında en büyük rol Türkiye’ye düşeceği için, bu konuda ilk adım olarak, Türk Hükümeti’nin işbirliğinin sağlanması hususunda ittifak hasıl olmuştur(14).

Mihver ülkelerin Balkanlara sarkmalarını önlemek ve Balkan ülkeleri arasında dayanışma yaratmak için İngiltere ve Fransa, 1940 baharında Belgrat, Atina, Bükreş ve Ankara’da diplomatik faaliyetlerde bulunmağa karar vermişlerdir. Ankara’daki İngiltere Büyükelçiliği 15 Nisan 1940’da Dışişlerine bir şifahi tebliğ göndermiştir. İngiliz şifahî tebliğine tarafımızdan verilen 24 Nisan 1940 tarihli cevapta, Türk Hükümetinin, “Yugoslavya’ya karşı İtalyan müdahalesi ihtimalini İngiltere ve bizzat Türkiye için her türlü ahdî vecibe haricinde mütalaa ile iktifa eylediği” hususu belirtildi(15).

Bu cevap üzerine İngiltere, 29 Nisan 1940’da, üç devletin Genelkurmay temsilcilerinin düşünülen ihtimal karşısında alınacak tedbirler hususunu tetkik etmelerini lüzumlu gördüğünü ve Türk Hükümeti de bu görüşe katıldığı takdirde toplantı yer ve tarihinin bildirilmesini istemiştir. Bunun üzerine İngiltere’ye “Devlet ve Hükümeti angaje etmemesi şartı ile Erkânı Harbiyeler arasında konuşulmasını kabul ettiğimiz” bildirilmiştir.

Aradan geçen iki hafta zarfında, İtalya’nın çok yakın bir gelecekte harbe gireceğinin anlaşılması üzerine Fransız-İngiliz ve Yugoslav Büyükelçilikleri 16 Mayıs 1940’da Saraçoğlu’nu ziyaretle birer şifahi tebliğde bulunmuşlardır(16).

Fransız ve İngiliz Şifahî tebliğleri ertesi günü cevaplandırılmış ve Genelkurmaylar arasındaki müzakerelere katılmak üzere Mareşal Çakmak’ın 18 Mayıs 1940’da Beyrut’a hareket edeceği, Beyrut toplantısını müteakip Hayfa’ya geçeceği bildirilmiştir. Şifahî tebliğ olarak 17 Mayıs’ta İngiltere ve Fransa Büyükelçiliklerine ayrı ayrı verilen bu cevabımızda, Yunanistan ve Yugoslavya nezdinde gerekli gayretlerin gösterilmesi lüzumuna bizim de kani olduğumuz ve bu sebeple Yugoslavya Hükümetince 16 Mayıs’ta aynı konuda yapılmış olan teşebbüse cevaben Balkan Paktı Genelkurmay temsilcilerinin derhal Atina’da toplanmasını teklif etmiş olduğumuz kaydedilmiştir(17) .

Türkiye’nin Müttefikler yanında, savaşa sokulması şeklindeki İngiliz tezinin bu ilk teşebbüsleri Türk hükümetinin temkinli davranışları ile ortada kalmış gibi gözükmesine rağmen, bu süreç savaş boyunca devam ettirilecektir. Bu bakımdan Kazablanka Konferansı ve sonrasındaki toplantılar önem taşımaktadır. Fakat, 1942 yılının sonlarına doğru meydana gelen gelişmeler, Avrupa’da Almanya’ya karşı ikinci cephenin açılmasını gündeme getirince Türkiye üzerindeki baskılar da artmaya başlayacaktır. Konferanslar öncesi süreci incelediğimizde şu gelişmeler görülmektedir :

Stalin, daha 3 Eylül 1941 tarihinde, yâni Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısından hemen sonra, Churchill’e yazdığı mektupta, Avrupa’da ikinci cephenin Balkanlar’da ya da Fransa’da açılmasını istiyor ve bunun, doğu cephesinden 30 ilâ 40 Alman tümeninin çekilmesine neden olacağını vurguluyordu. Bu sırada,Alman-Sovyet Savaşı, Avrupa’da tek cephede, doğu cephesinde sürüyordu.

Churchill de, 1 Eylül’de kaleme aldığı cevabî mektubunda, Stalin’e, Türkiye’nin yardımı ve katkısı olmaksızın, Balkanlar’da ikinci cephe açılmasına imkân olmadığını belirliyordu. Churchill’e göre, bu aşamada, Türkiye’nin tarafsızlığının korunması ve mümkünse, Müttefik davâsına kazanılması daha önemliydi.

1942 yılı sonlarında görülmeye başlayan ilk müttefik askerî başarıları, Avrupa’da ikinci cephenin açılması ve Türkiye’nin müttefikler sınıfında savaşa katılması sorunlarını daha da güçlü bir biçimde gündeme getirmiştir.

Churchill ile Roosevelt, 1943 yılının ilkbahar aylarında, Türkiye’nin savaşa katılmasını plânlıyorlardı ve Stalin de bu görüşe katılıyordu(18). Churchill, Ankara’ya askerî yardımda bulunmak şartıyla, Türkiye’nin tutumunun değiştirilmesi için çaba harcamayı önerirken, Stalin, bu başarılamadığı takdirde ve İngiliz savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesine izin verilmesi durumunda, zora ya da baskı yoluna başvurulmasını istiyordu.

1942 yılının Kasım ayında, İngiltere’nin öngördüğü ve Avrupa’da ikinci cephenin açılması plânının bir parçası olarak, Balkanlar’da yeni bir cephe açılması politikası, daha çok, siyâsî nedenlerle ön plânda duruyordu. Ancak Balkanlar’da ikinci cephenin açılabilmesi için, Türkiye’nin Müttefikler safında savaşa katılması gerekiyordu. İngiliz Genelkurmayı ise, yeterli derecede teçhiz edilmemiş Türk Ordusu’nun, olası bir savaşa, İngiltere’ye katkıda bulunamayacağı, hattâ İngiliz Ordusu için yük oluşturacağı kanısındaydı. Londra’ya göre, Türkiye’nin savaşa girmek yerine, İngiliz Ordusu’na bâzı askerî kolaylıklar sağlaması, örneğin İngiliz Ordusu’nun Türk topraklarından ve Türkiye’deki hava üstlerinden yararlanması ve Romanya petrollerinin Türkiye’deki hava üstlerinden kalkacak uçaklarca havadan bombalanmasına aracı olması, askerî açıdan çok daha uygun ve yararlı olabilirdi.

Bu düşünceler ışığında, İngiltere, önce Türkiye’den bazı taleplerde bulundu ve 26 Kasım’da Boğazlar’ın İngiliz Donanması’na açılması istendi. Daha sonra, Türkiye’nin savaşa katılması da söz konusu edilecektir. Aslında ABD de, İlgiltere’nin bu görüşüne katılıyordu.

Oysa, İngiltere’nin Türkiye üzerindeki baskı gücü hayli sınırlıydı. İngiltere, Türkiye’nin bu sırada gündeme getirdiği bâzı toprak taleplerini kabul edemiyor, sürmekte olan askerî malzeme ve silâh yardımını ciddi boyutlara ulaştıramıyor ve Türkiye ile ekonomik ilişkilerindeki zayıf konumunu da düzeltemiyordu. Londra, Ankara’nın Balkanlar’ın yeniden düzenlenmesi sorununa ilgisiz kalamayacağı görüşündeydi. Bu, gerçekten de, gerçekçi bir öngörüydü. Çünkü, Türkiye, savaş sonrasındaki Balkan sorunu ile yakından ilgileniyordu. İngiliz Hükümeti, savaş sonrası için, bir Balkan Federasyonu kurulmasını önermişti. Bu sûretle, bölgenin bağımsız kalabileceğini ve büyük güçlere karşı kendisini koruyabileceğini savunuyordu. Ankara ise, bu konuda bir İngiliz-Sovyet ortak güvencesi verilmemiş olması nedeniyle, Londra’nın bu önerisini gerçekçi bulmamıştı.

İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi K-Hugessen’in konuya ilişkin değerlendirmesi çok daha gerçekçiydi. K-Hugessen’e göre, Türkiye, savaştan sonra, Sovyetler Birliği’nin saldırısına uğramaktan çekiniyor ve bu nedenle de, ordusunu bir çatışmada herhangi bir biçimde yıpratmak istemiyordu. Yine bu nedenle, savaşın bu aşamasında, Almanya’ya karşı bir savaşa katılamazdı. Ankara’nın Moskova karşısındaki kuşkularını ortadan kaldırabilmek için, Batılı güçler, savaş sonrası için, Türkiye’ye güvence vermeliydiler. Ancak söz konusu güvence, doğrudan Sovyetler Birliği’ne karşı olmayıp, üçüncü bir gücün saldırı ihtimâline karşı, genel nitelikte olmalıydı. Ancak, K-Hugessen’in bu yöndeki görüş ve uyarılarına karşın Londra, Türkiye’nin, bu türden bir güvence ile, Müttefikler safında savaşa katılacağına ihtimâl vermeyecektir.

Ankara, 1943 yılı başında, K-Hugessen’e, Türk-Sovyet ilişkilerinde bir yakınlaşma sağlamak için harekete geçmek istediğini bildirir. İngiltere, o zamana kadar, bu yöndeki her türlü davranışı desteklemişti. Nihayet Türk-Sovyet ilişkilerinde sağlanacak bu düzelme ve yakınlaşma, Türkiye’nin savaşa katılması için bir ön koşul oluşturuyordu.

Churchill’in Balkanlar’da ikinci cephe açılması önerisi, Avrupa’da savaş sonrasında oluşturulması düşünülen düzenleme ile yakından ilgiliydi ve tamamen siyâsî amaçlı askerî stratejinin önemli bir parçasıydı. Kızıl Ordu, Orta Avrupa ile Balkanlar’ı Nazi egemenliğinden kurtardığı takdirde, Sovyetler Birliği, bölgede askerî, siyasî ve ideolojik egemenlik alanını geliştirebilirdi. Bu da pratikte, Sovyet/Bolşevik egemenlik sahasının hayli genişlemesi anlamına gelecekti. Bu türden bir yayılma tehdit ve tehlikesine karşı, bölgede İngiliz nüfûzunun ve egemenliğinin korunması, ancak İngiliz ve Türk Orduları’nın bölgede ortak askerî harekâtına ve askerî başarısına bağlıydı.

Oysa, Türk dış politikası, Churchill’in ve tabii Londra’nın söz konusu askerî ve siyasî stratejisi ile hiç bağdaşmıyordu. Türkiye’nin bu dönemde de temel tercihi, savaşan tarafların kesin ve topyekûn bir zafere ulaşamamaları, yâni Orta Avrupa’da, Sovyetler Birliği’nin olası ilerlemesine karşı koyabilecek güçlü bir Almanya’nın bulunması ve savaşın bir uzlaşma barışı ile, bir an önce sona ermesiydi.

Hariciye Vekili Numan Menemencioğlu’nun görüşü, savaşan taraflar arasında, bir uzlaşma barışı sağlanması gerektiği yönündeydi. Menemencioğlu, Sovyetler Birliği’nin olası yayılmasına karşı, Müttefiklerin Almanya’yı ve Alman Ordusu’nu tamamen ve kesin olarak yıkmamaları gerektiğine inanıyor ve Almanya’nın Orta Avrupa’da güçlü bir devlet olarak kalması gerektiğini belirtiyordu. Menemencioğlu’na göre, aksi takdirde, Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da yayılmasına karşı koyabilecek hiçbir güç kalmayacaktı ve Türkiye, böyle bir durumda, kendisini aslâ güven içinde hissedemezdi (19).

III. TÜRKİYE’NİN SAVAŞA SOKULMASI İLE İLGİLİ KONFERANSLAR
VE GÖRÜŞMELER SÜRECİ

A. KAZABLANKA KONFERANSI (14-24 Ocak 1943)
İngilizler ve Amerikalılar Kazablanka’da bir araya geldiklerinde, Mihver ordularına karşı kazandıkları ortak zaferlerden dolayı çok kıvançlı oldukları halde, gelecekteki stratejileri üzerine oldukça garip bir tutum içindeydiler. Churchill ise, kendi açısından, zaferin çabuklaştırılması için “cüretli bir plan” tasarlamıştı: Fransa’daki Alman kuvvetlerine karşı bir saldırıyı yönetecek Amerikan kuvvetlerinin Manş’ı geçmek üzere hazırlanmaları için İngiltere adalarındaki sayılarını artırmak; Akdeniz’de İtalya’yı etken bir saldırgan olarak saf dışı bırakmak amacıyla bir harekât düzenlemek ve Türkiye’yi savaşa sokmak için gerekli şartları yaratmak. Churchill, Amerikalıların önerilerini kabul etmelerini o kadar candan istiyordu ki, buyruğu altındakilere, Amerikalılara kendilerini zorla kabul ettirmeye çalışmamalarını, tersine, “damlaya damlaya taşı bile delen su gibi” sabırlı davranmaları talimatını vermişti.

Amerikalılara gelince, onlar da Kazablanka’ya vardıklarında çeşitli alternatifler yüzünden “bölünmüş ve çaresiz” durumdaydılar ve bunların hiç birini kabul edilir türden görmüyorlardı.

Bir yandan Amerikan kuvvetlerinin İngiltere adalarında sürekli olarak hazır bekletilmesini destekliyorlardı. Öte yandan da, Manş’ı aşarak girişilecek bir çıkartmadan çok daha önce adada çok büyük sayıda asker toplamanın pek avantajlı bir şey olmayacağını hissediyorlardı. Amiral King ile General Arnold, Churchill’in Akdeniz’le ilgili tasarısıyla ilgilenmişti. General Marshall ise buna şiddetle direniyordu. Çünkü, Başbakanın önerdiği yolun kendilerini Akdeniz’de “ sonu gelmeyecek” bir harekâta sürüklenmesinden ve bunun sonucu olarak da ikinci cephenin açılmasının sürekli ertelemeye uğramasından korkuyordu. Marshall, yine aynı nedenlerle, Churchill’in ortaya attığı, Türkiye’nin savaşa girmesi için gerekli şartları yaratma fikrine de tepki gösterdi.

Türkiye’yi savaşa sokmak, Churchill’in tasarılarının merkeziydi ve daha Müttefiklerin Kuzey Afrika’daki ilk başarılarından hemen sonra gösterdiği tepki arasında, böyle bir ihtimale yer vermişti. Churchill, 18 Kasım 1942’de İngiltere Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdiği bir notta, Türkiye’yi savaşa sürüklemek amacıyla “elden gelen çabaların” gösterilmesi çağrısında bulunuyordu. Churchill, bu konuda gerekli aşamaları bile çizmişti: Türkiye’nin toprak bütünlüğünü garantiye alacak üç Müttefikin vaatleri: Türkiye’yi askerî bakımdan donatmak; güney kanatlarını güçlendirmek için Rusları sıkıştırmak ve böylece Türklerin bir Mihver saldırısından çekinmelerini önlemek. Bir gün önce, 24 Kasımda, tutumunu Stalin’e de açmıştı. Stalin sonradan, Türkiye’nin savaşa katılmasının “çok istenen“ bir şey olduğunu belirttiğini kabul etmiştir. Churchill, Kazablanka’da Amerikalıları Türk topraklarını bir harekât üssü olarak kullanmak ve Akdeniz’de Türk savunmasını hazırlamak için inandırmaya çabalamaktan hiç geri kalmadı. Ancak, bu konuda da Marshall’ın güçlü direnişiyle karşılaştı. Yine de Amerikalılar “Türkiye’nin etken bir biçimde savaşa katılma ilkesi”ni kabul etti(20).

Kazablanka’da Churchill “Türklerle uğraşma işini” İngilizlere bırakması için ABD.Başbakanını ikna etmiş, bu ülkenin İngiltere’nin geleneksel çıkar alanı içinde olduğunu savunarak, “Türkiye’nin güçlendirilmesi için gönderilecek birliklerin çoğunluğunun İngiliz birlikleri olacağını....” eklemişti.

Başkanın bu duruma “peki” demesi, kendisinin, Müttefiklerin çıkarlarını Türkiye’de İngiltere’nin koruması eğilimiyle de bağdaşmaktaydı. 1941 yılı Mart ayının başlarında Washington’daki İngiliz Büyükelçisi Cordell Hull’a Türkiye’ye Kiralama ve Ödünç Verme Anlaşması uyarınca ayrılan tüm malzemelerin, Birleşik Krallık aracılığıyla gönderilmesini Başbakan’ın desteklediğini haber vererek kendisini oldukça şaşırtmıştı.

Bundan önceki olaya göz yumduğu halde, Kazablanka Konferansı’nda Başbakanın İngilizlerin her şeyine “peki” demesi yüzünden Hull’in epeyce canı sıkılmıştı. 1943 yılı Mart ayında, Eden’in Washington’a yaptığı ziyaret sırasında, Türkiye’yle olan ilişkilerde İngiltere’nin birinci derecede rol oynamasını Başkanın kabul ettiği izlenimi uyarınca, hull’da yeni korkular belirmişti. Başkan, Türkiye’deki bütün Müttefik çıkarları İngiltere’nin kollamasını kabul ettiği gibi, gönderilen yardım malzemelerinin denetimini de onlara bırakmaya göz yummuştu. Siyasî sorunlar üzerinde Dışişleri Bakanlığı danışmanlarından olan Wallace Murray, durum gerçekten böyleyse, “ne... Ankara’da bir Amerikan Elçiliği bulunmasına gerek var, ne de Washington’da Türk Elçiliğine,” diye yazmıştı.

Kazablanka Anlaşması’nı anlamakta gösterdiği çabalar Hull’ı şaşkınlığa düşürüyordu. Amiral William D. Leahy bu konuda şöyle yazmaktadır. “Başkan, her seferinde kendi özel onayı olmadan konferans üzerine bir haber sızdırmamamı buyurmuştu.”

Bunun sonucu olarak da, İngiltere Elçiliğinden bilgi isteyen Hull’a verilecek “bir anlaşma kopyası”bulunamamıştı. İngiliz Elçiliği Birinci Kâtibi Bay Michael Wright, Hull’ın Murraye: “...İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Kazablanka’da Başkanın, Türkiye’ye karşı kozlarını oynaması için Başbakana sorumluluk verişini anladığını” bildirerek endişe duyduğunu doğrulamaktadır. Hull bundan sonra da uyarmalarını sürdürecektir.

16 Temmuzda Başkan yumuşadı ve Amiral Leahy, anlaşmanın bir kopyasını Kâtipliğe gönderdi. Anlaşmanın bir bölümünde şöyle deniyordu :
“Türkiye topraklarının İngiltere’nin sorumluluk alanında kalması ve Türkiye’yle ilgili bütün sorunların İngiltere’ce yürütülmesi, yine , Çin’le ilgili sorunları da Birleşik Amerika’nın yürütmesi konusunda anlaşmaya varılmıştır”.

Ortak Kurmay Başkanlarının 20 Ocak tarihli altmış üçüncü toplantısında imzalanan bu anlaşmanın son bölümünde, başkan ve Başbakan’ın “...Türkiye ile ilgili tüm sorunların İngiltere’ce yürütülmesi kararının uygulanması için gerekli idarî kararların alınmasında anlaşmaya vardıkları” da belirtilmektedir. Hull, Türkiye’ye karşı Amerika’nın bağımsız davranışı konusunda hemen harekete geçti. İngiltere Elçiliğine ve Ortak Kurmay Başkanlarına gönderdiği mesajlarda, Ankara’daki Amerikan misyonunun, Türk hükümetiyle olan ilişkilerinde bağımsız hareket etme yetkisine sahip bulunduğunu söyledi. Sözgelişi, hull, 22 Temmuz 1943’te Leahy’a şöyle yazıyordu:

“Tutanaklar, Başkanlığın anlayışını onaylamaktadır... Ve böylece Kazablanka’da varılan anlaşma, Amerikan hükümetinin Türkiye ile olan ekonomik ve politik ilişkilerinde tam bağımsız davranışını hiç bir biçimde sınırlandırmayacaktır”.

Kazablanka Anlaşması’nın sonuçları askerî araç ve gereç yardımıyla Kiralama ve Ödünç Verme Anlaşmalarını yürüten taraflar için son derece açıktı. 22 Ocak 1943’te, yani Kazablanka Anlaşması’ndan iki gün sonra Askerî Gereçler İkmal Dairesi Ortak Sekreterliği’nden Kiralama ve Ödünç Verme Dairesi’ne gönderilen bir talimatta, Kazablanka Anlaşması’nın sonucu olarak, “...Türkiye’nin her türlü donatım isteklerinin karşılanıp gönderilmesinden İngiltere sorumlu olacaktır” deniyordu. Böylece, Türkiye’ye “ileride yapılacak yardımlar” la donatım araçlarının teslimi, bundan böyle Orta Doğu’daki İngiliz Askerî Komutanlığı’nın “komuta görevi” durumuna geliyordu.

Bu direktif üzerine ABD. Harbiye Bakanlığı temsilcileri, 29 Ocakta Türk Elçiliğine gelecekte Türklerin askerî donatımla ilgili isteklerini İngiliz askerî makamlarının Askerî Gereçler İkmal Dairesi’ne aktaracaklarını bildirdi(21).

Esasında Kazablanka’da alınan “Türkiye ile İngiltere’nin ilgilenmesi” kararı Türkiye üzerindeki İngiliz-Amerikan rekabetinin ve çatışmasının yeni bir örneğiydi. ABD., üstün askerî gücünden yararlanarak, İngiltere’nin bölgede askerî ve siyasî nüfuz sağlamasını engellemek için, Churchill’in Balkan plânına karşı çıkıyordu. Diğer yandan, konferansta, Türkiye ile İngiltere’nin ilgileneceği yönünde alınan karar, yalnızca askerî konularla sınırlı tutulmuştu. ABD. İngiltere’nin Türkiye’nin kendi nüfuz alanında kaldığı yolundaki tezini onaylamamakta da kararlı davranıyordu(22).

B. ADANA GÖRÜŞMELERİ (30-31 Ocak 1943)

İngiltere Başbakanı Churchill, Sicilya’nın işgaliyle ilgili İngiliz planlarının Amerikalılarca kabul edilmesi karşısında iyice cesaretlendirmişti. Bunun üzerine Akdeniz'deki stratejinin kilit noktası olan Türkiye’yi savaşa sokma planlarını da gerçekleştirmek için, işe Türk devlet adamlarını ziyaret etmekle başlamayı kararlaştırdı(23).

Churchill ve İnönü, Kızıl Ordu’nun, 1943 yılının Ocak ayında, Alman Orduları’nı Stalingrad önünde kesin olarak yenilgiye uğrattığı ve Stalingrad ile Leningrad kuşatmalarının yine kesin olarak kırıldığı sırada, 30-31 Ocak 1943 tarihlerinde, Adana’da bir araya geldiler.

Adana’da İngiliz Heyeti’nde W.Churchill, Ankara Büyükelçisi Knatchbull-Hugessen, Dışişleri Müşteşarı A.Codogan, Genelkurmay Başkanı General A. Broke, İran ve Irak komutanı General M. Wilson vardı. İngiliz Heyeti’nde asker üyelerin çokluğu göze çarpıyordu. Türk Heyeti’nde ise Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu, İçişleri Bakanı Hilmi Uran, Feridun Cemal Erkin ile Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak ve Hava Tuğgeneral Şefik Çakmak bulunuyordu(24).

Churchill’in amacı, ABD.’nin, belirsiz de olsa, onayını aldıktan sonra; Türkiye’ye ilişkin plân ve düşüncelerini gerçekleştirmeye çalışmaktı. Nitekim, Adana görüşmelerinde Türkiye’nin müttefikler safında savaşa katılması konusu gündeme gelecektir. Londra Türkiye’nin savaşa katıldığı takdirde, savaşın kısalacağı görüşündeydi. Churchill, Türkiye’nin savaşa derhal katılması olasılığının az olduğunun farkındaydı. Bu nedenle de önerilerini yumuşatmıştı. Sorun, Türk Ordusu’nun modern askerî malzeme ve silahlarla hızla ve yeterince teçhiz edilip, Türkiye’nin savunma gücünün artırılmasıydı. Ankara’nın savaşa katılması, elbette, ancak bundan sonra söz konusu olabilirdi.

Churchill, doğal olarak, o zamana kadar Türkiye’ye sağlanan askerî malzeme ve silah yardımının yetersiz kaldığını görüyor ve anlıyordu. Onun önerisi, bu eksikliğin en kısa zamanda giderilmesiydi. Nihayet, İngiltere ve ABD., Türkiye’ye yeterli askerî malzeme ve silahı sağlayabilecek durumdaydılar. Churchill, öncelikle, Türk Ordusu’nun modern askerî malzeme ve silahlarla teçhiz edilmesini, daha sonra da müttefiklerin Türk topraklarından ve Türkiye’deki savaşa katılmasını öngören plânını sunuyor ve Müttefiklerin Türkiye’ye sağladıkları askerî malzeme ve silah yardımının aslâ kendilerine karşı kullanılmayacağı yolundaki ümidini de belirtiyordu. Churchill, Türkiye’nin katılacağı olası bir savaşta, İngiltere’nin 25 hava filosu, uçaksavar ve tanksavar birlikleri, iki motorlu tümen ve 9.ve 10.İngiliz birlikleri ile Türkiye’ye yardım edeceğine ilişkin güvence veriyordu. Aslında Churchill’in amacı, Türkiye’nin savaşa katılmamak için ortaya koyduğu, yetersiz askerî donanım ve Sovyet tehdidi gibi gerekçeleri temelsiz bırakmak ve ortadan kaldırmaktı(25).

Churchill, Adana görüşmeleri sırasında, Türk yöneticilerini ikna edemeyecektir. Oysa, Churchill’in amacı, Türkiye’nin 1943 yılının ikinci yarısında Müttefikler safında savaşa katılması için bir temel hazırlamaktı.

Bu bakımdan, Adana görüşmelerinin sonuçları çok önemlidir. Görüşmeler sırasında Türk-İngiliz ilişkilerinde ciddi bir ilerleme sağlanamamıştır. Ankara’da, Türkiye’nin savaşa katılması yolundaki ısrarların altında bir İngiliz-Sovyet antlaşması yattığı yolundaki kuşku ve endişeler daha da artar ve Müttefiklerin askerî ve siyasî plânlarına karşı güvensizlik bir kat daha çoğalır.

Ancak, diğer yandan, Adana görüşmelerinde bir noktada da uzlaşmaya varılır. Buna göre, Türkiye’ye yapılacak Müttefik askerî malzeme ve silah yardımının artarak sürmesine karar verilir. Zaten bu konu, görüşmelerde de bir kez daha ve açıkça ortaya çıktığı gibi, Türkiye’nin savaşa katılmasının ön koşullarından biriydi. Türkiye ise, Churchill’in önerisinin ilk aşaması olan, müttefik askeri yardımının hem miktarca çok yüksek olmasını, hem de bu yardımın bir defada ve kısa zamanda yapılıp tamamlanması yerine, uzun sürede ve peyderpey yapılmasını istiyordu. Bu arada, Türk Ordusu’nun modern askerî malzeme, teçhizat ve silah ihtiyacı da Londra’ya bildirilmişti. Bu liste, ileride “Adana Listesi” olarak anılacaktır. Ankara’nın hazırladığı Adana Listesi üzerinde bir uzlaşmaya varılmıştı. Fakat gerçekte Türkiye’nin ulaşım imkânları ile Adana Lisesi’nde belirtilen askerî malzeme, teçhizât ve silahın sevki aylarca, hatta yıllarca sürebilirdi(26).

IV. TÜRKİYE’NİN YAKLAŞIMI

A. KAZABLANKA VE SONRASI
Kazablanka Konferansı kararları Türkiye’yi birkaç yönden ilgilendiriyordu:

Birincisi, İngiltere’nin Balkan plânının onaylanması, Türkiye’nin savaşa katılması yönündeki talepleri önerileri ve baskıları en azından bir süre için, ortadan kaldırıyordu.

İkincisi, Türk dış politikasına yeni bir denge faktörü olarak giren ABD.’nin İngiltere ile rekâbetinin ve çatışmasının sürdüğü ve Türkiye ile daha yakından ilgilendiği ya da ilgilenmek istediği açıkça belli olmuştu. Ancak, Londra’nın nüfuzu henüz daha ağır basıyordu.

Üçünçüsü de, ABD.’nin Türkiye’ye yaptığı askerî malzeme ve silah yardımı, eskiden olduğu gibi, yeniden İngiltere üzerinden detaylı bir şekilde yapılmaya başlanacaktı. Türkiye’ye yapılacak Müttefik askerî malzemesi ve silah yardımı, bundan böyle, artık tamamen Orta Doğu İngiliz Askerî Komutanlığı’nın inisiyatifine bırakılıyordu. Bu son karar, doğal olarak, Ankara’nın protestosuna neden olacaktır. Hattâ bu durum, 29 Ocak 1943 tarihinde, Türkiye’nin Waşhington Askerî Ataşesi Cemal Aydınalp’e aktarıldığında, Aydınalp, bunun, Londra’nın Türkiye’nin ve Türk Ordusu’nun askeri açıdan zayıf tutulması konusunda, Moskova’ya verdiği güvencenin yerine getirilmesi olarak değerlendirildiğini belirtecektir.

Aslında Ankara, ABD.’nin, savaştan sonra, Güney Doğu Avrupa’da oluşturulacak yeni düzen ve biçimi konusunda önemli bir rol oynamak istemediğini ve bu nedenle de, bu alanda belirlenmesi gereken politikayı tamamen İngilizlerin inisiyatifine bıraktığını düşünüyordu. ADB.’nin savaş sonrasında, Sovyetler Birliği’nin olası yayılmasına karşı aktif bir tutum almayacağından kuşku duyuyor ve bu konuda ciddi endişeler taşıyordu. Sadece İngiltere ile karşı karşıya kalmak, Türkiye’nin dış politika çıkarları ile bağdaşmıyordu. Ankara, ABD. ile ilişkilerinin gelişmesini ve yakınlaşmasını, ayrıca İngiltere’nin tek seçenek olmaktan çıkmasını istiyordu. Savaş sonrası düzeninde oluşabilecek olası yeni tedbirlere karşı, ABD.’nin askeri gücü, Türkiye için de önemli ve gerekliydi(27).

Türkler,bu haberleri “ağır bir darbe” ve “müthiş bir şok” olarak karşıladılar. Türk askerî ataşesi, Türkiye’ye yapılacak yardımın “denetimini” İngilizlere vermenin, “Büyük Britanya’nın bir başka Müttefikine (Rusya’ya) karşı Türkiye’yi zayıf bırakmak için verilmiş sözünü yerine getirme amacını güttüğünü” belirterek, hükümetinin kuşkularını dile getirdi.

Türk hava ataşesi Tekin Arıburun’da “Türk hükümetinin hemen İngiliz ve Amerikan hükümetlerine gereken bilgiyi vererek, Türkiye’nin bundan böyle ne Birleşik Amerika’dan, ne de Büyük Britanya’dan yardım isteyeceğini” söyledi.

Fakat, buna rağmen İngilizler yardımları göndermeye devam ettikleri gibi; Türk hükümeti de Amerikalılarla doğrudan doğruya ve aracısız ilişki kurmayı sürdürdüler.

Kazablanka Anlaşması’nın sonuçları, özellikle 22 Ocak tarihli Askeri Gereçler İkmal Dairesi direktifinin yankıları, Ankara’da derin bir biçimde kendini duyurmuş ve büyük anlam kazanmıştı. Bu elbette ki, Türkiye’ye yapılacak bir yardımın şu hesaba değil de, bu hesaba geçirilmesi sorunu değildi yalnızca. Türklerin düşüncesine göre, Amerikan politikasını çizenler, Güneydoğu Avrupa’da oynayacak bir rolleri olmadığını düşünmekteydiler. Roosevelt, Churchill’in görüşünü kabul etmiş ve İngilizler “Türklerle diledikleri gibi oynama” fırsatını kazanmışlardı. Üstelik bu, bütünüyle İngiltere ile Amerika’yı karşılıklı ilgilendiren bir sorun gibi görünüyordu. Amerikalılar Çin’e karşı nasıl davranacaklarsa, İngilizler de Türkiye’de öyle at oynatacaklardı. Türkler içinse böyle bir denklem hiç de istenilir türden bir şey değildi. Türk politikasını çizenler, Güneydoğu Avrupa’da Amerikan varlığından yanaydılar. Bu biraz da , Rusya’nın, savaştan sonra Avrupa’yı “Bolşevikleştirmeye” kalkışmalarından korktukları içindi. Ankara’nın Washington’la ilişkilerini kesmeyi hedef tutan her türlü anlaşma ya da Washington’un Türkiye’ye karşı doğrudan doğruya sorumlu olmasını engelleyen kararlar, Türk devlet adamlarını endişelendiriyordu.

Kazablanka Anlaşması’na karşı gösterdikleri tepki ‘de uzun tarihsel deneylerinin sonucuydu. Mesela, Menemencioğlu zihninde, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Avrupa’nın hasta adamı” diye anıldığı dönemin hatıralarını canlandırıyordu. Türkiye’nin tek bir Avrupa devletinin etki alanına girmesi ihtimali, kendisini çileden çıkartmaya yetiyordu. Belli başlı Türk yöneticilerinin tümü için durum böyleydi. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz işgalinden edindikleri deneyler, şimdi gerçek bir işbirliği konusunda Türkleri haklı olarak kuşkulandırmaktaydı.

13 Temmuz 1943’te Menemencioğlu, Kazablanka Anlaşması karşısında tepkisini açıkça von Papen’e duyurdu. Alman Büyükelçisi kendisine, Türkiye’yi İngiliz etki alanına aldıklarını düşündüğünü söyleyip; “Öyle değil mi?” diye sorunca, Türk Dışişleri Bakanı da “Bütünüyle böyle oldu,” karşılığını verdi. Ve ardından şöyle ekledi : “Türkiye, İngiliz etki alanı içindedir, tıpkı Rusya’nın Amerikan etki alanı içinde bulunduğu gibi.”

Dolayısıyla Kazablanka Anlaşması Türk Siyasetçilerine iki şey göstermekteydi: Birincisi, Amerika’nın Türkiye’den yavaş yavaş elini eteğini çektiği; ikincisi de, İngiltere’ye sömürgeci bir devlet gibi davranma hakkının tanındığı. Böylece, Menemencioğlu’nun savaştan sonra Avrupa devletleri arasındaki ilişkilerde güçler dengesi yoluyla durulmaya varılacağı üzerine umutları sarsılmış oluyordu. Ancak, Kazablanka Anlaşması’nda kayıtsız şartsız teslim ilkesi olmasaydı, her halde Türklerin gözünde önemi yine de bu kadar büyük olmayacaktı(28).

Bu nedenle Kazablanka Konferansı’nın Türkiye’yi ilgilendiren en önemli sonucu, Müttefiklerin, Almanya’nın kayıtsız şartsız teslimine kadar savaşacaklarına ilişkin kararıydı. Karara göre, barış görüşmelerine başlanabilmesi için, Almanya’nın kayıtsız şartsız teslim olması gerekiyordu.

Bu karar, Türk dış politikası ile taban tabana zıttı. Çünkü, hem bir uzlaşma barışı ihtimalini ve imkanını ortadan kaldırıyordu, hem de Almanya’nın kesin yenilgisini öngörüyordu. Oysa, Türkiye, Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasında olası yayılmasını önleyebilecek yegane askeri gücün, Orta Avrupa’da güçlü bir Almanya’nın varlığı olduğuna inanıyordu. Alman Ordusu’nun kesin yenilgisi ve Almanya’nın kayıtsız şartsız teslimi halinde, Kızıl Ordu’nun önünde artık ciddi hiçbir askeri güç ve engel kalmayacaktı. diğer yandan, Ankara, İngiltere’nin , Sovyetler Birliği’nin savaşta kesin zafer elde edilinceye kadar savaşmasını istediğini ve bunu sağlamak için belki de Türkiye üzerinde gizli bir antlaşma yaparak, ülkeyi Moskova’nın nüfuz bölgesinde bıraktığı konusunda ciddi kuşkular taşıyordu.

Şu halde Kazablanka Konferansı’nın sonuçları Türkiye açısından olumlu sayılmazdı. Kararlar, Türk dış politikası açısından yeni sorunlar yaratmaya elverişliydi. Ankara’nın Müttefiklerin aldığı kararlardan memnun olduğu söylenemezdi(29).

B. ADANA GÖRÜŞMELERİ SONRASI

Churchill, 2 Şubatta Stalin’e gönderdiği telgrafta“Türklerin bize yaklaştıklarına hiç şüphe yok,” diyor ve ardından şöyle ekliyordu: “Fakat bizim yanımızda savaşa katılmalarına karşılık kendilerinden, kesin hiç bir siyasî vaat istemedim.” Ayrıca, Türkiye’nin yıl sonundan önce Müttefiklerin davası yanında yer alabileceğini, bunun için de Amerikalıların kullandığı “tarafsızlığın sınırlı yorumlanışı” yolunu seçeceklerini söylüyordu.

Churchill “İngiliz ve Amerikan bombardıman uçaklarının saldırılarında ikmal amacıyla havaalanlarını kullanmamıza izin verebilirler,” diye yazmış, “Kendilerini Anti Hitler sistem içinde öncekinden daha iyi bir yere yerleştirmemiz için size bu telgrafı gönderiyorum,” demişti. Her şeye rağmen Cumhurbaşkanı İnönü’nün Stalin’in savaş sonrası niyetleri bakımından bir dereceye kadar Churchill’i uyarmış olduğu anlaşılmaktadır. Churchill, Rus Başbakanına Türklerin Sovyetler Birliği’nin büyük gücü karşısında güttükleri politikada çekingen olduklarını bildirmişti. Fakat Stalin, ne Churchill’in İnönü’yle yakın kişisel ilişki kurması, ne de Türklere güvence vermesi konularından pek etkilenmişe benzemiyordu. O 6 Şubat tarihli cevabi mektubunda “Türkiye’nin uluslararası durumu nezaketini koruyor... Bugünkü şartlar altında Türkiye’nin S.S.C.B. ve Büyük Britanya’ya karşı yüklendiği taahhütleri, Almanya’ya karşı yüklendiği taahhütlerle nasıl bağdaştırmayı düşündüğünü bir türlü açıkça göremiyorum. Yine de Türkiye, S.S.C.B. ile daha dostça ve içten ilişkiler kurmak istiyorsa, bırakın, ifade etsin bunu. Bu durumda Sovyetler Birliği, Türkiye’yle yarı yolda karşılaşmak ister” diyordu.

Stalin, Churchill’in Türklerin Müttefik davasına ne gibi bir katkıda bulunacakları konusundaki düşüncelerine karşı çıkmakta hiç kararsızlık göstermedi. Ancak, Churchill’in Stalin’e gönderdiği telgraftan, Adana’daki görüşmelerine hiç olmazsa ölçülü bir başarı gözüyle baktığı belli olmaktadır. Bu alanda umulan başarı Churchill’in ifadesine göre, Türkiye’yi doğrudan doğruya savaşa sokmak değil, fakat yardımcı olmasını sağlamak, güçlerini hemen seferber edebilecek, havaalanlarının kullanılmasına izin verecek, Batılı Müttefiklerin Balkanlarda güvenebileceği gerçek bir ortak olarak hazırlamaktı. Stalin’in bu alandaki görüşü, aslında daha da gerçekçiydi. Türkler Adana’dan, bu eylemlerden hiç birini, gerek moral, özellikle de siyasî yönden yerine getirmeyi yükümlenmedikleri duygusuyla ayrılmışlardır.

Türk politikasını çizenler, Churchill’in kendilerine içlerinden bir seçme yapabilecekleri bir takım öneriler bıraktığı inancıyla Ankara’ya döndüler. Bu seçmeyi de, askerî ve siyasî durumlardaki gelişmeleri değerlendirip bunların ışığında yapabilecekleri kanısındaydılar. Aslında Churchill’in, Türkleri belirli bir eyleme zorlamamış olması, Türk politikasını çizenlerle Türk kamuoyunda genel bir ferahlık yaratmıştı. Churchill de Londra’ya döndükten sonra Türklerin İngilizlerle özel bir gizli anlaşma yaptıkları üzerine çıkartılan söylentileri bastırmaya çalıştı. “Times” gazetesi, Ege adalarını ve Yunanistan’ı kurtarmak için Adana’da gizli bir Türk-İngiliz ittifakı imzalandığını yazdığı zaman, 11 Şubatta Parlamento’da konuşan Churchill, bu tür spekülasyonların “Türkiye’nin başını derde sokmaktan başka” bir şeye yaramayacağını söyledi. Türk yorumu da buna benzer bir çizgi izleri. Türk gazeteleri, Basın- yayın Umum Müdürlüğü’nün ağzından, “Türkiye’den hiç bir istekte bulunulmadığını, Türkiye’nin de hiç bir taahhüde girmediğini” belirtti.

Adana Görüşmeleri’nden sonra Ankara’da Türk politikasını çizenler, karşılaşacakları en büyük tehlikenin Sovyet tehditleri olacağına inanmayı sürdürdüler; bu tehditleri ortadan kaldırmak için İngilizlerin de hiç bir şey yapamayacaklarına olan inançları sarsılmadı.

Churchill’in, Sovyetlerin Türklere karşı, yalnız iyi niyetler besledikleri üzerine acemice diretişi, İngilizlerin Avrupa’daki durumlarını güçlendirmek için “Rusya ile ayrı bir anlaşma” ya yanaşacakları korkusunu daha da arttırmıştı. Elbette, böyle bir anlaşma da ancak “Türkiye’nin çıkarlarına ters düşen bir gelişme” olarak gerçekleştirilebilirdi.

Adana Görüşmeleri’nin bir tek olumlu sonucu olmuştu; o da, Churchill’in, Türkleri Rusya’ya karşı yeni bir diplomatik anlayışı uygulamaya ikna edebilmesiydi. 13 Şubatta Dışişleri Bakanı Menemencioğlu, Ankara’daki Sovyet Büyükelçisi Vinograrov’a hükümetinin Sovyet-Türk ilişkilerini geliştirmek amacıyla görüşmelere başlamak istediğini bildiriyordu. Adana Görüşmeleri ile ilgili olarak Churchill’le Stalin arasındaki haberleşmeden sonra, Türkiye’nin o zamanki Moskova Büyükelçisi olan Cevat Açıkalın, hükümetinden Türk-Sovyet ilişkilerini geliştirmek için yeni bir formül bulunması konusunda Molotov’u işbirliğine çağırma talimatı almıştı. Açıkalın, özellikle Adana Görüşmeleri’nden sonra yayınlanan İngiliz-Türk bildirisine benzeyen bir Rus-Türk ortak bildirisi yayınlanmasında diretiyordu. Stalin 2 Mart’ta Türklerin yeni diplomatik çabaları üzerine Churcill’e bilgi verdi. Ancak, Türklerin Adana’da korktukları şey, Görüşmeleri izleyen aylar içinde gerçekleşti: Sovyetler Birliği’nin savaştaki kaderi değiştikçe, kendilerini daha kuvvetli hissetmeye başladıkça, Türklere karşı tutumları da olumsuz yönde değişmeye hatta tehdit edici bir niteliğe bürünmeye başladı. Molotov, Türklerin yanaşma önerilerini geri çevirdi. Türk-Sovyet ilişkilerinin ancak Türkiye’nin savaşa girmesiyle düzelebileceği gerekçesiyle bunu yersiz ve zamansız buldu. Böylece, Türklerin, Churchill’in de önerdiği gibi, Ruslarla bir geçici uzlaşma için yaptıkları diplomatik teşebbüs geri çevrilmiş oluyordu. Stalingrad savaşından sonra ve özellikle Adana Görüşmeleri’ni izleyen dönemde Sovyetler Birliği hiç çekinmeden, Türklerin savaşa katılmayışlarını eleştirmeye başladı.

Churchill’in Stalin’e, “Türkleri Müttefiklere daha çok yaklaştırdı” diye söz ettiği Adana Görüşmeleri, aslında Türk-Sovyet ve İngiliz-Türk ilişkilerine egemen olan güvensizliği ortadan kaldırmaya pek az katkıda bulunabilmiştir. Kendisini gittikçe daha çok duyurmaya başlayan Sovyet tehditleri karşısında Türkler, Stalin’in, Türkiye istilâya uğrayacak olursa, “Rusya’nın yardıma koşacağı” sözünü hatırlamışlardır. Rus Başbakanı, Sovyet Ordularının Almanlar karşısında yenilgi üzerine yenilgiye uğradıkları bir dönemde, bunu dostça bir tonda söylemişti. Ama, Sovyetlerin zaferden zafere koşmaya başladığı ve Stalin’in gittikçe sesini yükselttiği bu durumda yardıma koşmak, düpedüz istilâ anlamına gelebilirdi. Türk liderleri ise Sovyetlere istilâ fırsatı vermemeye kararlıydı. Bunun için de savaşın Türk topraklarına sıçramaması için her zamankinden daha azimli görünüyorlardı. Bu durum ise kendilerini ingilizlerle işbirliği konusunda çok daha çekingen ve isteksiz bir duruma getiriyordu(30).

V. SONUÇ

II. Dünya Şavaşı’nda jeopolitik konumu dolayısıyla büyük bir önem kazanan Türkiye, savaşın sonuna kadar “Tarafsızlık” politikasını sürdürmüştür. Fakat, savaş süreci içinde hem Miğfer ülkeleri, hem de Müttefikler Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa katılmasını istemişlerdir. Müttefiklerin bu konudaki teşebbüslerini incelediğimiz bu araştırmada ortaya konduğu gibi; yapılan konferanslar ve görüşmeler Müttefikler bakımından arzulanılan sonucu vermemiş, Türkiye özellikle askerî malzeme isteği ve ordusunun yenileştirilmesi gibi sebepleri ileri sürerek tarafsızlığını korumuştur.

Daha savaşın yürütülmesi ile ilgili konferanslar süreci bile başlamadan Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa katılması işini gündeme alan Müttefikler, yaklaşık bütün konferans ve görüşmelerde bu konuda başarılı bir sonuç almaya çalışmışlardır.

Öncelikli olarak İngiltere’nin, belli bir aşamadan sonra da Sovyetler’in ısrarla Türkiye’nin yanlarında savaşa katılmasını istemeleri, esasen savaşta takip ettikleri strateji ve Türkiye’nin bu strateji içinde sağlayabileceği katkılardan dolayı olmuştur. Bu çerçevede değerlendirildiğinde; Balkanlarda yeni bir cephe açılması, savaşın Akdeniz havzasına kayabileceği, Almanya’nın Ploesti petrol kuyularının bombalanmasında Türk havaalanlarından yararlanabileceği, savaş sonrasında oluşacak düzende Türkiye’nin güçlü bir şekilde yer alması gerektiği gibi bir takım stratejik düşünceler gerekçe olarak Türkiye’nin önüne konmuştur. Şüphesiz bunlara, savaşın daha kısa bir sürede bitirilmesinin amaçlanmasını ve Sovyetlere yeni bir yardım yolunun açılması düşüncesini de ilave etmek gerekir.

Müttefiklerce izlenen politikalar içinde Türkiye’nin durumunun belirlenmesinde Kazablanka Konferansı adeta bir başlangıç olmuştur. Burada 23 Ocak 1943’de kabul edilen “Şavaşın 1943 yılında Yürütülmesi” isimli plânın Akdeniz’de girişilecek harekâtlar bölümünde Sicilya’nın işgali ile Türkiye’yi faal bir müttefik haline getirerek, yani savaşa katacak durumun yaratılması öngörülmüştür. F.Roosevelt ve W.Churchill’in düşünceleri Sovyetler Birliği’ne yeni bir yardım yolu açmak ve Almanya’yı güney kanadından vurmak idi. Bunun gerçekleşmesinde ise Türkiye anahtar ülke olarak görülmüştür. Burada beliren bu stratejik düşünceler sonucu, Türkiye’nin 1943 İlkbaharında savaşa katılması için gerekli çabanın harcanması da kararlaştırılmıştır(31).

İşte, Adana Görüşmeleri’ni bu bakış açısı ile değerlendirmek gerekmektedir. Her ne kadar Ferudun Cemal Erkin Adana Görüşmeleri’nde Türkiye’ye savaşa girmesi yönünde bir baskının veya telkinin yapılmadığını belirtiyorsa da ; orada görüşülen konu, yani Türk ordusuna modern silahların verilmesi ve Türkiye’nin savunma gücünün arttırılması ile ilgili ihtiyaçlarının tespiti de, sonuçta Kazablanka’da kararlaştırılan esasların alt yapısını hazırlamak demekti.

Nitekim, görüşmelerin tutanaklarına “Avrupa’da üç önemli muharip vardır. Türkiye katılırsa dördüncü muharip devlet olacaktır. Türkiye Barış Konferansı’nda nispeten zayıf düşmeden dört galip devletten biri olarak yer alacaktır”(32) şeklinde yansıyan sözleriyle Churchill, Türkiye’ye kendi yanlarında savaşa katılmasının gereğini diplomatik bir dille ifade etmiştir.

Görüşmelerde Türkiye’yi yönetenlerin ortaya koydukları argümanlar değerlendirildiğinde ise, Türkiye’nin sınırlarına kadar dayanmış olan Almanya’dan ve gelişen şartlar içinde Sovyetler Birliği’nden gelebilecek bir tehditten çekindiği anlaşılmaktadır.

Esasında gelişmelerin tamamı değerlendirildiğinde, Türkiye’nin tarafsızlık konumunun Müttefiklere yaradığı da görülmektedir. Prof. Dr. Suat Bilge’nin Cumhurbaşkanı İnönü’nün açıklamalarına dayanarak ortaya koyduğu şu değerlendirmeler de bu tespiti desteklemektedir: “Türkiye savaş dışı kalmakla beraber saldırıya uğrama tehlikesi ile beraber yaşamıştır. Almanya ile yaptığı dostluk antlaşması zaman kazandırmıştır. Almanya’nın Türkiye ile yaptığı antlaşma Sovyetler Birliği ile yaptığı antlaşma gibi bir taktik antlaşması idi. Koşullar elverişli geşse idi Almanya Türkiye’ye saldıracaktı. Türkiye bu durumda Sovyetler Birliği’ne karşı herhangi bir tertibin içine girmedi Anadolu’yu Almanya’ya kapatarak hem Sovyetler Birliği’ne İran üzerinden ulaşan yardım yolunu hem de İngiltere’nin imparatorluk yolunu korudu”(33).





NOTLAR VE AÇIKLAMALAR

1) R. Uçarol, Siyasi Tarih (1789-1994) Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 4.Baskı, İst., 1995, s.613.
2) II.Dünya Savaşı’nın askerî gelişmeleri için şu eserlere bknz .: B. H. L. Hart, History of the Second World War, New York, 1982, H.-A. Jacobsen, 1939-1945 Kronoloji ve Belgelerle İkinci Dünya Savaşı, Trk.trc : İ. Ulus, Ank., 1989. H. Von Moes, Büyük Dünya Olayı, C:I., İst, 1952. H. Moule, World War II., London, 1972. L. L. Snyder, The War (1939-1945), New York, 1962. J. F. C.Fuller, The Second World War (1939-945), New York, 1962. J. F. C. Fuller, İkinci Dünya Harbi Olayları, Trk.trc: H. Giray, Genkur.Basımevi, Ank., 1952. L. Moulvault, 1939-1945 İkinci Dünya Savaşı “ Özeti ”, Trk,trc : N. Erten, Genkur. Basımevi, İst., 1947, M. Mourin, İkinci Cihan Harbinde Sulh Teşebbüsleri (1939-1945), Trk.,trc: N. A. Mustanoğlu, Genkur. Basımevi, Ank., 1952. E.Schunmacher, İkinci Dünya Harbi Tarihi, Trk.,trc: L. Ecevit, İst., 1948. C. Marshall, Report on the Army (July 1, 1939 to june 30, 1943) Washington, 1943.
3) R. Uçarol, .e., e.614. Savaşta “ulaşılan taktik ve teknik düzey, silah ve savaş araç- gereçlerinin kapasiteleri ile bunların maliyetleri” hakkında bazı örnekler için bknz: R.Uçarol, .e., s.614-616.
4) R.Uçarol, .e., s.616-617.
5) F.Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), C: I-II, Genişletilmiş 11.bsk., Arkın Yayınevi, İst., Tarihsiz, s.389.
6) R.Uçarol, .e., s.617.
7) Bu konferanslarla ilgili olarak bknz: R. Uçarol, .e., s.617-618. F. Armaoğlu, .e., s.389-391.O.Sander, Siyasi Tarih (1918-1994), 5.bsk., Ank., 1996, s.170-171.
8) O. Sander, .e., s.171.
9) Bu konferanslar hk., bknz: R. Uçarol, .e., s. 618-628. F. Armaoğlu, .e.,
s. 391-406. O.Sander, .e., s.171-179.
10) Bu üç görüşmeden ilki olan Adana Görüşmeleri aşağıda ayrıntılı bir şekilde incelenecektir.
11) R. Uçarol, .e., s.636.
12) F. Armaoğlu, .e., s.407., II. Dünya Savaşı Yılları (1939-1946), Dışişleri Bakanlığı Yayınları, Ank.,1973, s.1.
13) II. Dünya Savaşı Yılları (1939-1946), s.2.
14) II. Dünya Savaşı Yılları (1939-1946), s.2.
15) II. Dünya Savaşı Yılları (1939-1946), s.3.
16) II. Dünya Savaşı Yılları (1939-1946), s.4-5.
17) II. Dünya Savaşı Yılları (1939-1946), s.8-9.
18) Bu yazışmalar hk. bknz: SSCB. Dışişleri Bakanlığı, Stalin, Roosevelt ve Churchill’in Gizli Yazışmalarında Türkiye (1941-1944) ve II.Dünya Savaşı Öncesinde Sovyet Barış Çabaları ve Türkiye (1938-1939) Seçmeler, Trk.trc: L. Konyar, İst., 1981.
19) Kazablanka Konferansı Öncesindeki bu süreç için bknz: C. Koçak, Türkiye’de Millî Şef Dönemi (1938-1945) C: II., İst., 1996, s. 142-145. II. Dünya Savaşı Yılları (1939- 1946), s.136 vd. S. Bilge, Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri(1920-1964) Güç Komşuluk, Ank., 1992, s.161 vd. K. Gürün, Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri (1920-1953) , Ank., 1991, s.239 vd. R. Uçarol, .e., s.641-642.
20) E. Weisband, II. Dünya Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası, Trk.trc: M. A. Kayabal, İst., 1974, s.136-139.
21) E.Weisband, .e., s.140-144. Weisband’ın “Türklerle uğraşma işinin” İngilizlere bırakıldığı şeklindeki görüşü muhtelif araştırmalarda genel olarak kabul görmekle beraber, F. C. Erkin tarafından, “Böyle bir yorumun gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur” şeklinde eleştirilmektedir (Bknz: Dışişlerinde 34 Yıl Anılar-Yorumlar C: I., Ank.,
1980, s.136).
22) C. Koçak, .e., s.145-146.
23) E. Weisband, .e.,s.152. F. C. Erkin, Adana Görüşmeleri’ne Churchill’in Türkiye’yi derhal savaşa sokmak ve bu nedenle Türkiye’ye baskı yapmak niyetiyle gelmediğini söyleyerek, ziyaretin daha çok yapılacak askerî yardımın görüşülmesine yönelik olduğunu ifade ediyor ve E. Weisband’ın bu yöndeki görüşlerini eleştiriyor. F. C. Erkin’e göre, “Churchill, daha evvel, havaalanında kendisini karşılayan Saraçoğlu ve Menemencioğlu’nun ellerini sıkarken Türkiye’ye bir istekte bir istekte bulunmak için değil silah ve malzeme ihtiyaçlarınızı incelemek için geldim sözleriyle, ziyaretin amacını derhal belirtmiştir. Buluşmanın genel havasını açığa vuran bu teminat, sözü geçen eser yazarının (E. Weisband’ı kastediyor) aksine, bütün konferans süresince tam hükmünü korumuştur(.e.,s.137).
24) Bu konuda Bknz: F. C. Erkin, .e., s.137. S. Bilge, .e., s.168.
25) C. Koçak, .e., s.148-150. E. Weisband, .e., s.154 vd.
26) C. Koçak, .e., s.150-151, E. Weisband, .e., s.160-161. Adana görüşmeleri hk. ayrıca bknz: II. Dünya Savaşı Yılları (1939-1946), .e., s.137 vd. Olaylarla Türk Dış Politikası C: I-II., Altıncı bsk., Ank., 1987, s.164-170. Ayrıca görüşmelerin 30- 31 Ocak 1943 günlerine ait resmî tutanaklarının metni için bknz: S. Bilge, .e., s. 169-177. 31 Ocak 1943 tarihli “Askeri Mutabakat” için bknz: S. Bilge, .e., s.178.
27) C. Koçak, .e., s.146-147.
28) E. Weisband, .e., s.144 vd.
29) C. Koçak, .e., s.147. Avrupa’dan Alman gücünün tamamen silinmesi, Rusya’nın Avrupa’ya egemen olmasını sağlayacaktır düşüncesiyle ilgili olarak F.C.Erkin şöyle diyordu : “Güçlü bir Almanya varlığının Avrupa’daki denge ve barış için şart olduğu, Türklerin şaşmaz bir inancıydı...”(Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, Ank, 1968, s.222).
30) Bu gelişmeler ile ilgili olarak bknz: E. Weisband, .e., s.161 vd. C. Koçak, .e., s.151 vd. Olaylarla Türk Dış Politikası, s.164 vd. R. Uçarol, .e., s.643 vd. F. C. Erkin, .e., s.196 vd. S. Bilge, .e., s.179-183.
31) S. Bilge, .e., s.166.
32) S. Bilge, .e., s.177.
33) S. Bilge, .e., s.164.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Benzer Konular

ModX
Cevap
1
Görüntüleme
613
PALA.
Selim Baltaci
Cevap
0
Görüntüleme
373
Selim Baltaci
erenthe
Cevap
1
Görüntüleme
618
cihanyurdakul
TheNightMare.
Cevap
0
Görüntüleme
623
TheNightMare.
Cevap
0
Görüntüleme
655


Üst Alt