Doğuş Pertez
Emekli Yönetici
Tuğra ve mühürden, imza ve kartvizite
TUĞRADAN İMZAYA ,MÜHÜRDEN KARTVİZİTE
Mühür kullanmak, tarihin en eski dönemlerinden beri hükümdarların, üst düzey yöneticilerin sürdürmüş oldukları bir iktidar simgesiydi.
Bir mührün üzerinde, mutlaka o mührün sahibi olan kişinin isminin bulunması da şart değildi. Aksine, mührün üstünde, kutsal sayılacak bir şekil bulunması, tercih nedeniydi.
Hükümdarın resminin bulunduğu mühürlere, daha çok 9. Yüzyıl’dan itibaren Avrupa’da rastlanırdı. Hükümdar isminin yazılı olduğu mühürler ise, genellikle Çin’de görülürdü.
İslâm dünyası, Hazreti Muhammed’in civardaki hükümdarlara gönderdiği “İslamiyet’e davet” mektuplarına basılan ve “Kelime-i Şahadet”i içeren mühürle bu tür bir uygulamayı başlatmıştır.
Resme değil, yazıya dayanan gelenek, Osmanlı’da da devam etti. Fatih Sultan Mehmed, Kanunname’sinde, iktidarın meşruiyetinin mühre bağlı olduğunu belirtmiştir.
Yeni padişah tahta oturur oturmaz, ilk işi “Mühr-i Hümâyûn” kazdırılmasıydı. Bu mühürde, sultan ile babasının ismi bulunurdu.
Mühr-i Hümâyûn’un bir örneğinin sadrazama verilmesi de, onun aynı yetkiyle hareket edebilmesinin güvencesiydi. Yeni hükümdarla birlikte eski sadrazamın yetkileri bitmiş sayılır; dolayısıyla kendisine yeni bir mühür verilirdi.
Eğer yeni bir sadrazam atanacaksa, önce bir ‘Kapı Kethüdası’ gönderilip eskisinden mühür geri alınır ve yeni sadrazama iletilirdi.
Şayet yeni sadrazam İstanbul’un dışında bulunuyorsa, Kapı Kethüdası, sayıları 10 ile 40 arasında değişen ‘Kapıcı’ ile yola çıkardı: Mührü Hümâyûn’un güvende olmasına bu derece önem verilirdi.
Üzerine padişahın tuğrası kazınmış yüzük şeklindeki mührü, sadrazamlar parmaklarına takarlardı. Daha sonra, kaybolmaması için, ince bir zincire bağlı altın bir kese içinde boyunlarına asma adeti yerleşti.
Mühürden ayrılmanın makamı terk etmek anlamına geldiği düşüncesiyle, sadrazamların geceleri de mührü koyunlarında taşıdıkları biliniyor. Hatta Âli Paşa’nın hamama bile Mühr-i Hümâyûn ile girmesi hep dillerde dolaşmıştır.
Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı hükümdarlarının, biri zümrüt diğer üçü altından olmak üzere, yüzük şeklinde tuğralı dört mühürleri bulunduğunu kaydeder.
Zümrüt olanı, diğerlerinden daha küçük ve dört köşeydi. Bu zümrüt mühür, padişahın kendisinde dururdu. Yumurta biçiminde yani oval formdaki diğerlerinden ‘Hatem-i Vekâlet’ adı verilen biri sadrazama, diğer ikisi de, Hasodabaşı ile Harem-i Hümâyûn hazinedarı olan saraylı kadına verilirdi.
Padişahlar, Mühr-i Hümâyûn ile, kendilerine maliye tarafından takdim edilen ceb-i Hümâyûn akçalarını ve vergi tarzı kimi meblağın ‘alındı’ makbuzlarını mühürlerdi.
Padişah öldüğünde, mühürler toplanır ve Hazine’ye konurdu. Mühür yalnızca Saray’a has bir uygulama değildi. Sıradan Osmanlı tebaası da ‘mühr-i zâti’ (kişisel mühür) kullanırdı.
Evliya Çelebi, İstanbul esnafını sayarken, mühür imaliyle ilgili üç gruptan bahseder: ‘Hakkâk esnafı’ 35 dükkânda 105 kişidir. ‘Esnaf-ı mühürkünan’ (mühür yapan esnaf) ise, 35 dükkânda 80 kişidir.
Bir de gümüş mühürler işleyen ‘esnaf-ı mühürkünan-ı sim heykel’ diye anılanlar var. Bu da gösteriyor ki, meslek, lonca sistemi içinde kontrol altında tutulan bir yapıya sahipti. Lonca, padişahtan ferman alan ‘Mühürcüler Kethüdası’ tarafından yönetilirdi.
Mühürlere sadece isim kazındığını sanmak hatadır. Sahibinin arzusuna göre, mühürde mısralara da rastlanır. M. Zeki Pakalın’a göre, Macaristan’ın Osmanlı himayesi altında bulunduğu dönemde ‘Orta Macaristan Krallığı’ yapan Tökeli İmre’nin mühründe bir beyit kayıtlıydı:
“Muhibb-i Âl-i Osman’ım, itaat üzereyim emre / Kral-ı Orta Macarım ki namım Tökeli İmre...”
18. Yüzyıl’ın ilk yarısında Osmanlı hizmetine girip ‘Ahmed Paşa’ adını alan Fransız kontu ‘de Bonneval’in mühründe de şu iki mısra yer alıyordu: “Din-i İslâmdır Ata-yı müteal (yüce insan) / Ulu nimet sana Ahmet bu neval (bu nimet)...”
Burada, ikinci dizenin sonunda, birincideki ‘müteal’ sözcüğüyle kafiye yapan ‘ bu neval’ sözcüklerinin ‘Bonneval’ adı ile sağladığı ses uyumu da, işin bir başka inceliğidir!..
Bir ‘hakkâk’ gerektiren mühre karşılık, yazı yani imza ile onaylama uygulaması da düşünülmüştür. Divânü Lügâti’t-Türk de, ‘tuğra’ sözcüğünü, hükümdarın basılmış nişanı (imzası) olarak kaydeder.
Hükümdarın isim ve lakabını içeren basit bir yapıdan, nakışçıların ‘tevki’ adı verilen çalışmalarıyla, tuğra Osmanlı’da en muhteşem biçimini alır ve Avrupa’daki armaların karşılığı bir nitelik kazanır.
Mühür kullanmak, tarihin en eski dönemlerinden beri hükümdarların, üst düzey yöneticilerin sürdürmüş oldukları bir iktidar simgesiydi.
Bir mührün üzerinde, mutlaka o mührün sahibi olan kişinin isminin bulunması da şart değildi. Aksine, mührün üstünde, kutsal sayılacak bir şekil bulunması, tercih nedeniydi.
Hükümdarın resminin bulunduğu mühürlere, daha çok 9. Yüzyıl’dan itibaren Avrupa’da rastlanırdı. Hükümdar isminin yazılı olduğu mühürler ise, genellikle Çin’de görülürdü.
İslâm dünyası, Hazreti Muhammed’in civardaki hükümdarlara gönderdiği “İslamiyet’e davet” mektuplarına basılan ve “Kelime-i Şahadet”i içeren mühürle bu tür bir uygulamayı başlatmıştır.
Resme değil, yazıya dayanan gelenek, Osmanlı’da da devam etti. Fatih Sultan Mehmed, Kanunname’sinde, iktidarın meşruiyetinin mühre bağlı olduğunu belirtmiştir.
Yeni padişah tahta oturur oturmaz, ilk işi “Mühr-i Hümâyûn” kazdırılmasıydı. Bu mühürde, sultan ile babasının ismi bulunurdu.
Mühr-i Hümâyûn’un bir örneğinin sadrazama verilmesi de, onun aynı yetkiyle hareket edebilmesinin güvencesiydi. Yeni hükümdarla birlikte eski sadrazamın yetkileri bitmiş sayılır; dolayısıyla kendisine yeni bir mühür verilirdi.
Eğer yeni bir sadrazam atanacaksa, önce bir ‘Kapı Kethüdası’ gönderilip eskisinden mühür geri alınır ve yeni sadrazama iletilirdi.
Şayet yeni sadrazam İstanbul’un dışında bulunuyorsa, Kapı Kethüdası, sayıları 10 ile 40 arasında değişen ‘Kapıcı’ ile yola çıkardı: Mührü Hümâyûn’un güvende olmasına bu derece önem verilirdi.
Üzerine padişahın tuğrası kazınmış yüzük şeklindeki mührü, sadrazamlar parmaklarına takarlardı. Daha sonra, kaybolmaması için, ince bir zincire bağlı altın bir kese içinde boyunlarına asma adeti yerleşti.
Mühürden ayrılmanın makamı terk etmek anlamına geldiği düşüncesiyle, sadrazamların geceleri de mührü koyunlarında taşıdıkları biliniyor. Hatta Âli Paşa’nın hamama bile Mühr-i Hümâyûn ile girmesi hep dillerde dolaşmıştır.
Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı hükümdarlarının, biri zümrüt diğer üçü altından olmak üzere, yüzük şeklinde tuğralı dört mühürleri bulunduğunu kaydeder.
Zümrüt olanı, diğerlerinden daha küçük ve dört köşeydi. Bu zümrüt mühür, padişahın kendisinde dururdu. Yumurta biçiminde yani oval formdaki diğerlerinden ‘Hatem-i Vekâlet’ adı verilen biri sadrazama, diğer ikisi de, Hasodabaşı ile Harem-i Hümâyûn hazinedarı olan saraylı kadına verilirdi.
Padişahlar, Mühr-i Hümâyûn ile, kendilerine maliye tarafından takdim edilen ceb-i Hümâyûn akçalarını ve vergi tarzı kimi meblağın ‘alındı’ makbuzlarını mühürlerdi.
Padişah öldüğünde, mühürler toplanır ve Hazine’ye konurdu. Mühür yalnızca Saray’a has bir uygulama değildi. Sıradan Osmanlı tebaası da ‘mühr-i zâti’ (kişisel mühür) kullanırdı.
Evliya Çelebi, İstanbul esnafını sayarken, mühür imaliyle ilgili üç gruptan bahseder: ‘Hakkâk esnafı’ 35 dükkânda 105 kişidir. ‘Esnaf-ı mühürkünan’ (mühür yapan esnaf) ise, 35 dükkânda 80 kişidir.
Bir de gümüş mühürler işleyen ‘esnaf-ı mühürkünan-ı sim heykel’ diye anılanlar var. Bu da gösteriyor ki, meslek, lonca sistemi içinde kontrol altında tutulan bir yapıya sahipti. Lonca, padişahtan ferman alan ‘Mühürcüler Kethüdası’ tarafından yönetilirdi.
Mühürlere sadece isim kazındığını sanmak hatadır. Sahibinin arzusuna göre, mühürde mısralara da rastlanır. M. Zeki Pakalın’a göre, Macaristan’ın Osmanlı himayesi altında bulunduğu dönemde ‘Orta Macaristan Krallığı’ yapan Tökeli İmre’nin mühründe bir beyit kayıtlıydı:
“Muhibb-i Âl-i Osman’ım, itaat üzereyim emre / Kral-ı Orta Macarım ki namım Tökeli İmre...”
18. Yüzyıl’ın ilk yarısında Osmanlı hizmetine girip ‘Ahmed Paşa’ adını alan Fransız kontu ‘de Bonneval’in mühründe de şu iki mısra yer alıyordu: “Din-i İslâmdır Ata-yı müteal (yüce insan) / Ulu nimet sana Ahmet bu neval (bu nimet)...”
Burada, ikinci dizenin sonunda, birincideki ‘müteal’ sözcüğüyle kafiye yapan ‘ bu neval’ sözcüklerinin ‘Bonneval’ adı ile sağladığı ses uyumu da, işin bir başka inceliğidir!..
Bir ‘hakkâk’ gerektiren mühre karşılık, yazı yani imza ile onaylama uygulaması da düşünülmüştür. Divânü Lügâti’t-Türk de, ‘tuğra’ sözcüğünü, hükümdarın basılmış nişanı (imzası) olarak kaydeder.
Hükümdarın isim ve lakabını içeren basit bir yapıdan, nakışçıların ‘tevki’ adı verilen çalışmalarıyla, tuğra Osmanlı’da en muhteşem biçimini alır ve Avrupa’daki armaların karşılığı bir nitelik kazanır.
