Toprak ve İnsan

Sponsorlu Bağlantılar

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
.eRCaN.

.eRCaN.

Üye
    Konu Sahibi
Toprak ve İnsan
Toprak ve Insan
RAHMAN VE RAHIM OLAN ALLAH'IN ADIYLA
Cenabi Hak En'am Suresi’ nin 2.Ayetinde söyle buyuruyor:
"Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanini takdir eden ancak O’dur."

Ve yine Allah-u Azimüsan Abase Suresi’nin 24-25-26-27-28-29-30-31 ve 32. Ayet-i Celileleri’ nde söyle buyuruyor;

Insan yedigine bir baksin! Söyle ki; Yagmurlar yagdirdik, sonra topragi göz göz yedirdik oradan ekinler, üzüm baglari, sebzeler, zeytin ve hurma agaçlari, iri agaçli bahçeler, meyveler ve çayirlar bitirdik. Bütün bunlar sizi ve hayvanlarinizi yararlandirmak, faydalandirmak içindir. Bu Ayet-i Kerimeler’in isiginda, Toprak ve Insani, özlestirmeye gayret edecegiz.

Insanin ilk maddesi ve mayasi toprak; avdet ve intikal edecegi yer yine topraktir. Topraksiz insan anasiz evlat gibidir. Baska bir ifade ile topraksiz insanlar ve milletler sahili olmayan bir denizde yüzen ve bir yere tutunamayan sahipsiz bir sandal gibidir. Onun için vatan ve millet kavramlari çok önemlidir.

Vatansiz millet, milletsiz vatan düsünülemez. Bundan dolayidir ki "Hubbul Vatani Minel Iman" buyurulmustur. Yani vatanini sevmek imandandir. Bazi kimseler bu ibarenin Hadis olmadigini iddia etmektedir. Hadis olmasa bile alinmasi gereken gerçek paylari vardir. Bir millet veya insan; dogup büyüdügü topragindan, suyundan yiyip içtigi faydalandigi, evbark apartman camii ve mescit yapip ibadet ettigi ve barindigi tarla, bag bahçe edindigi yurdunu sevmesi, müdafaa ve muhafaza etmesi gayet normal ve tabidir.
Vatani olmayan nerede barinacagi ve nerede ikamet edecegi belli olmayan bir kimse ve bir toplum; geregi gibi dinini de icra edemez. Ibadetlerini yapamaz veya yapmakta güçlük çeker... Hiçbir zaman huzur içinde degildir. Tarih boyunca savaslar, göçler, kavga ve münakasalar hep vatan, din, mukaddesat, namus, can ve mal ugruna yapilmistir.

Islam'dan önceki devreleri ve o dönemdeki ümmet ve milletlerin ve hatta Peygamberlerin yasadiklari hadiseleri gerçek, Islam tarihinde büyük bir bölüm ve sahne teskil eden MekkeMedine devri ve Hicret hadiseleri hep mal, mülk, makam, vatan ve din ugruna olusmustur. Mekke devrinde Müslümanlarca, toplu olarak kilinmasi gereken Cuma ve Bayram namazlari hükmen emrolundugu halde, huzur ve emniyet olmadigindan fiilen ifa edilmemekteydi. Ancak Medine-i Münevvere’ye Hicret ettikten sonra bu namazlar kilinabildi. Mekke devrinde kafir ve müsrikler Müslümanlara huzur vermiyorlardi. Hicretten sonra Mekke'nin fethine kadar Peygamberimiz de dahil olmak üzere Müslümanlar Mekke'ye gelip Hac vazifelerini huzur ve emniyetle ifa edemiyorlardi. Yani; Vatan, can, mal ve namus emniyeti olmadan huzur ve sükun olmaz. Huzur ve sükun olmayinca da bütün dini faaliyetler huzur içinde tam olarak ifa ve icra edilemez. Onun için vatan ve toprak bizim en güzel ve en iyi dostumuzdur. Ölümüze de dirimize de sahip çikan, sarilip kucaklayan, bagrina basan bir ana gibidir toprak...

Asik Veysel diye bilinen Zat’in su sözleri de vatanin ve topragin dostlugunu çok güzel vurgulamaktadir. "Dost dost diye nicesine sarildim benim sadik yarim kara topraktir"..

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke'den ayrilacagi zaman, Kabe'ye sarilip aglayarak; Ey Kabe, seni ve dogup büyüdügüm bu vatanimi çok seviyorum, lakin ne var ki senin yaramaz evlatlarin (yaramaz insanlarin) beni rahat birakmiyorlar, diyerek firak ve hasret duygularini ifade etmistir. Toprak ve insan kavraminin bize hatirlattigi bir çok cihetleri vardir. Zira sehirler, kasabalar, beldeler, köyler, binalar, mabetler, meskenler, hep toprak üzerinde kurulmaktadir. Ambarlarimizi ve karinlarimizi dolduran ve doyuran topraktir. Bizlere; Allah (Celle Celalühu)'in emri ve iradesiyle ekmek veren, su veren topraktir. Eger toprak olmasa yagan yagmur ve kar sulari olmaz, kuyular pinarlar kururdu...

Eger toprak sulari tutmazsa, agaçlar, ormanlar, yasamaz. Insanlarin ve hayvanlarin yiyecegi tohumlar ve bitkiler yetismez. Yagmur ve yeralti sularini saklayan toprak oldugu gibi, Kur'an'i Kerim’de Müteaddit Ayet-i Kerimelerde beyan buyurdugu vechile toprak, yani Arz, altimiza serilmis bir dösek, gök de üzerimizde bir kubbe veya tavan gibidir.

Toprak bize her türlü güzellikleri ikram eden; Güller, Sümbüller, laleler ve sayilamayacak kadar rengarenk çiçekler, çesit çesit meyveler sunan ve her türlü eza ve cefamiza mülevvesatimiza katilan çok cömert, oldugu kadar da merhametli olan toprak, yine sonunda dostlugunu göstererek sefkatli ve merhametli bir ana gibi ruhsuz cesedimizi kucaklar. Irki, cinsi, Dini ve Milliyeti ne olursa olsun hos geldin dercesine kollarini açip bagrina basar ve kimseden nefret etmez. Bu yerin adi mezar ya da kabirdir. Mezar ya da kabir dünya hayatinda, topraktan maldan paradan gözü doymayan ve her tarafi kucaklamak isteyen ve hak hukuk tanimayan insanlara; Iste benden alacagin yer, pay, bu kadardir, kendi boyun kadardir. Der. Ve kendi boyu kadar bir çukura uzatilir.

Topragin insanlara verdigi hizmet bu kadarla kalmaz. Evlerimiz duvar ve sivalari, çatilarimizi örten kiremitler, mabet ve meskenlerimizi ördügümüz tuglalar, camii ve mescitlerimizi süsleyen çiniler, evlerimizi ve mutfaklarimizi tezyin eden rengarenk seramik çanaklar tabaklar, çömlekler, vazolar ve saksilar topragin insanlara sundugu hizmet ve nimetlerdir.

Hülasa; Toprak, Hz.Adem (Aleyhisselam)'den bu yana yüzbinlerce Embiya ve Evliyayi, yine yüzbinlerce Sühedayi ve milyonlarca insanlari bagrinda saklayan ve kiyamete kadar saklayacak olan, bol merhametli bir anadir. Iste toprak ve insan alakasi... Sunu ifade beyan edeyim ki, insanin bedeni topraktan, ruhu Allah (Celle Celalühu)'tan dir. Onun için beden dünyaya, ruh da uhraya bakar. Her nesne ilk var oldugu asil madde ve meya tarafina meyyalidir.

"Ey yolcu bastigin yerleri toprak diyerek geçme, tani!
Unutma altinda binlerce kefensiz yatani...!"
Bu nimetlerin kiymetini bilene ne mutlu...!

AKIL, IMAN, ILIM, VE AMEL
Hamdele ve Saleveden sonra, Rahman ve Rahim olan Allah (Celle Celalühu)'in Adiyla... Sevgili okurlarim;

Bu yazimiza baslikta gördügümüz dört madde üzerinde duracagiz. Bu dört maddenin bir biri ile olan alakalarindan bahsedecegiz. Fazla uzun yazmadan, sizleri yormadan konumuzu anlasilabilir bir ifade ile islemeye ve açiklamaya çalisacagim.

Gayemiz insanlara, akil ve izah sahiplerine faydali olmak, bir seyler ögretmektir. Ilim agacinin meyvelerinden baskalarina da sunmak, ve fani varliginda mevcut bilgileri baskalari ile paylasmaktir. Yardim ve hidayet Allah (Celle Celalühu)' dandir.

Akil, Iman-Haya ve Amel, maddi ve manevi cihetlerden bir birleri ile çok yakindan alakalidir. Evvela sunu bilmelidir ki, akil olmadan ne iman, ne haya, ne de amel olmaz. Çünkü bunlari yöneten ve yönlendiren akildir. Tipki, kaptani olmayan bir gemi veya soförü olmayan bir araba yürümedigi gibi iman, amel ve haya unsurlarinin hayata ve faaliyete geçirilmesi mümkün degildir. Çünkü akil denilen bu çok kiymetli nimet tipki bir geminin kaptani veya bir trenin makinisti gibi insan hayatini idareli bir biçimde sevk ve idare eden, ruh ve mahiyeti meçhul ilahi bir nimettir. Ve insan idare ve iradesinin kaptanidir.

Sahih rivayetlere göre; Allah (Celle Celalühu) Teala Hz.Adem (Aleyhissellam)'e Cebrail (Aleyhissellam)'i akil, iman ve haya ile gönderdi. Ve bunlardan hangisini istersen tercih et; Buyurdu.

Hz.Adem (Aleyissellam) bakti ve akli tercih etti. Bunun üzerine, Cebrail (Aleyhissellam) haya ile iman, artik siz gidin burada isiniz kalmadi. Zira akil tercih etti dedi.

Bu sefer Iman Haya’ya sen git çünkü Allah (Celle Celalühu) bana akil nerede ise orada olmami emretti, dedi. Bu defa haya söz alarak, Allah (Celle Celalühu) bana da iman nerede ise orada olmami emretti. Onun için gidemem. Dedi. Bunun üzerine hepsi birden; yani Akil, Iman, ve Haya Hz.Adem (Aleyhissellam)'de cem oldu. Bu sebepten Hadis-i Serifte;

"El Haya-ü Minel Iman" buyrulmustur. (Haya imandandir) Çünkü haya ile iman bir birleri ile baglantilidir. Iman olmayinca haya olmaz. Ve yine bir kimsede akil olsa bile, iman yoksa haya ve amel de yoktur.

Haya ve amel imandan dogar. Iman bir çekirdek ve tohum gibidir. Tohum ve çekirdek olmadan mahsul elde edilmez. (Seriatül-Islam Arapça Metin, S, 32 Ilim bahsi)

Burada bahsettigimiz amelden maksat, imanin geregi olan ameldir. Inancimizi hayata geçirmektedir. O halde iman ameli gerektirir. Bir insan inandigi bir seyi yasamadikça kamil bir mümin sayilmaz. Zira inandigi halde yapmamak büyük bir eksikliktir. Amelsiz iman köksüz bir agaç gibidir. Hafif firtinada yikilmaya mahkumdur. Ve yine imanla amel bir birini tamamlayan iki unsurdur. Bir birini mütemmimi ve mülazimidir. Imansiz amel tamamen faydasiz ve batil oldugu gibi amelsiz imanda zayiftir ve meyvesiz agaç gibidir.

Yukaridan beri bahsettigimiz amelden murat, ameli sahihtir ki, ihlas, ibadet, ahlak, muamelat, hak ve hukuk konularidir. Bu mevzunun içine ilim maddesini de katarak konumuzu tamamlamaya çalisalim. Yukarida zikrettigimiz dört madde birbirleri ile alakali oldugu gibi, ilimle amel, yani ilim ile amel olma hususu da oldukça mühimdir. Ilmi kötüye kullanmak ne kadar zararli ve fena ise ilim ile amel etmemekte o kadar kötü ve zararlidir. Amelsiz ilim, ömrünü ve Ilmi'ni ziyan etmekten ibarettir. Bu sebeplerdendir ki, amelsiz ilim oksuz yay, mermisiz silah, meyvesiz agaç, yagmur yagdirmayan bulut, görmeyen göz, mahsul vermeyen bahçe ve ziynet bulunmayan bos bir kutu gibidir.. Denilmistir. Bu misalleri çogaltmak mümkündür. Bana göre de amelsiz ilim, veya ilim ile kamil olmayan kimse ruhsuz ceset gibidir...

Bu nedenledir ki, Resul-u Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz; faydasiz ilimden sana siginirim yarabbi, diye dua etmistir.
Cenab-i Hak, cümlemizi ve bütün Ümmet-i Muhammedi hayasizliktan, amelsiz imandan, faydasiz ilim ve faydasiz islerden muhafaza buyursun. AMIN
 


outofdark

outofdark

Üye
:tşk:
 

makaskterh

Üye




İnsan yaşamında önemli rahatlama vasıtalarından birisidir. Duyguların ve düşüncelerin izharı açığa vurulması şeklinde özetlenebilir. Peki, insan niçin duygularını ve düşüncelerini gizlemek yoluna başvurabilir. İnsanın duygularına gem vurup, düşüncelerini açıklayamaması ne demektir. İnsan aslında kendi kendine bazı duygu ve bağıl düşünceleri açığa vurmaktan utanır, sıkılır, ayak direr, olayın kapatılmasını istemektedir. İtiraf etmek mekanizmasının ne olduğu konusunda, çok sevgili psikiyatristler bir şey söyleyemezler. Sebebine gelince kendilerinin bilip öğrenmedikleri konusunda insanın yorum yapabilmesi pek mümkün olmaz. İnsan itirafı kime karşı ve hangi duygu ile yapar. Kendine bazı şeyleri haykırmak konusunda niçin geri durmaktadır. Kendi kendimizi hesaba çekip bazı gerçekleri ifade etmek, yani itiraf etmek konusunda hangi kimlikle, beynin hangi bölgesinden hesap alma yetisine sahibizdir. İtiraf etmek insanın hem kendi öz benliğine, hem toplumdaki diğer fertlere karşı olabilir. İtiraf edebilmek suçluluk duygusunun bir yansıması olarak karşımıza çıktığı gibi, sadece başkalarını aldatmak ve kandırmak amacı ile yapılabilir. Kandırmak ve acındırmak konusunda insanların merhamet duygusu harekete geçirtilirse, bu kez çevreden menfaat sağlama mümkün olabilmektedir. Hayvanlarda itiraf var mıdır? Elbette yoktur. Çünkü hayvanlar yaptıkları dolayısıyla suçluluk duymazlar. Suçluluk duygusu olmadan itiraf etmek olmaz. Yalnız itiraf ederken, sevgiden doğan şeyleri de, nefretten doğan olayları da itiraf edebiliriz. Bunların hangisinden kaynaklandığını ancak o suçluluğu duyan kişi cevaplayabilir. Bunun dışarıdan bilinmesinin imkânı yoktur. İtiraf etmek, alelade suçlularda olduğu gibi, her insanda görülebildiğini ifade etmiştik. Bazı insanlar duygularının kendilerine verdiği rahatsızlık dolayısıyla, duygularını gizleme eğilimine girerler. Bu insanların duygulardan bu derece çekinmelerin altında yatan sebep, daha önce suçluluk duygusundan çektikleri sıkıntı yüzündendir. Daha önceki yaşamda çevredeki kişilerin yaptığı davranış biçimi dolayısıyla, kişilik anlamında yeteri kadar kendini geliştirememiş kimselerin, o olaydan etkilenmesi hatta insanlardan etkilenmesi o derece kolay olmaktadır. OKB ve diğer reaktif depresyon denilen suçluluğun ağır bastığı hastalıklarda, kişinin mutlaka daha önceki yaşamında, hastalıklı çevre ve ana-babanın örnek olarak alınması çocuk suçluluk duygusunu geliştirmektedir. Daha dünyadan her hangi birilerini örnek almadan değişimin veya yazılımın bu standartlarda başlaması, örnek yapılanmanın değerlendirilmesini belirlemektedir.

İtiraf etmek konusunda suçluluk nasıl gelişir ve nasıl bir süreçte devam eder, burada bunu anlatmayacağız. Ancak itiraf suçluluk ve suçlanma duygularını çağrıştırdığından anlatınca da kurtulmak mümkün olduğundan, insanların fark ettiklerinde itirafları kolay olmaktadır. Genelde vicdan azabı şeklinde ifade edilir. Toplumda, ahlaki anlama standartları olmadığında ve insanların özgürce yaşaması istendiğinde, suçluluk duygusundan insanların kurtulabilmesi hiç mümkün olamaz. Eğitim ve öğretim sisteminde kesinlikle standartlaşma ve toplumsal değerlerin olmaması, insan ilişiklerinin bozulmasına ve yalnızlığa yol açar. Yalnızlaşmak, insanın suçluluk duygularının biraz daha artımı demektir. Toplum içinde yaşamayı beceremeyen birey, suçluluk duygularını daha fazla algılayacak demektir. Ancak devamlı sosyal yapı içinde yer alan kimse, başkalarına yaptıkları iyilikler ve güzellikler sebebi ile başkalarının tasdiklemesini sağlar. Bu ise suçluluk duygusunu azaltır. Kendi kendine yapayalnız olan insan, yaşamına anlam kazandırmak için, duyguyu bir yerde yaşamak zorundadır. Duygu ya başkasının sevmesi şeklinde olur. Ya da başkasının sevgisizliği şeklinde olur. Algılama yeri kalptir. İnsan kalbini sevgisiz bırakırsanız, yerine yerleşecek duygu; sevgisizlik ve nefret şüphe sıkıntı gam kasavet korku ve tüm olumsuz duygulardır. Saldırganlık duyguları hep bu şekilde olmaktadır. İnsanın yaşaması için gerekli olan kısmi bencillik, eğer büyütülmeden sınırlı olarak devamı sağlanırsa, insanın rahat yaşamasını temin eder. Eğer kalp hiç uyarı niteliğinde bir şey almamışsa, bu kez gideceği hedefi ve amacı kestiremez. Sudan çıkmış balık tabiri, bu insan için çok güzel tanımlamadır. Gidebileceği hedef ve amaç yoktur. Aşırı hırslı ve kindar birisi, kıskançlık ve öfke duyguları ile saldırganlığa ve her hareketinde kavgacı tavır takınmaya çalışır. İnsanlara tolerans ve iyilik ile yaklaşımı, genelde mümkün olmayacaktır. Kendini aşırı kibar ve nazik gösteren birçok insan, aslında çevreye gösteremediği asıl yüzünün, tam tersini ifade etmek yolunu bu şekilde bulmuştur.

İnsan sevgisini niçin itiraf edemez. İnsan sevgisini ret edilmek korkusu ile ifade edemez. Kendini beğenmeyen ve başkalarını devamlı kendisinden üstün gören şahıs, beğenilerini söylemek konusunda utangaçlık ve geri durma şeklinde sosyal fobi dediğimiz olayı sergilemektedir. Aslında utangaçlığı, kendi duygu ve düşüncelerine karşıdır. Yani diğer bir ifade ile insanın kişiliği tam yerli yerine oturmadan, duygularını net olarak ifade edebilmesi mümkün olmaz. Kendi özü ile barışık olmayan birçok insan, çevre ile iletişiminde devamlı başkalarının hayatını ön almaktan, kendi hayatını yaşama fırsatı bulamayacak demektir. Başkalarına endeksli yaşayanların en önemli özellikleri, yakınlarının yaptıklarını iş olarak görmediklerinden, devamlı uzak çevreye bakarlar. Şu anda psikiyatristlerin birçoğu anlatılan durumlara bilinçaltına atılmış duygu ve düşünceler olarak tanımlasalar da, gerçekte bu böyle değildir. Asıl bilinçaltı tabiri, daha önce yaşanmış ve fakat duygusal yükü tarafından ağır geldiği için aşağılara atılıp unutulmuş olanlardır. Ne için yaşadığını ve nelere inanıp nelere inanmaması gerektiğini bilenin, sıkıntı çekmesi diye bir şey söz konusu değildir. Yani kişilik değerlerinin, temel anlamında yerine oturmuş olması gerekir.

İtiraf etmek ile başkasından intikam alınabilir. Bir başkasına karşı düşmanca hislerimi tatmin edebilmiş değilsem, hem kendimi hem başkasını kendimle beraber mahkûm edebilirim. Bu mahkûmiyeti anlayabilmek için, söyle bir fıkra anlatalım; Padişahın birisi kıskançlık konusunda aşırılıkları olan insanı bulabilmek için ortaya bir fikir atar. Sana ne yapılacaksa, düşmanına iki katı yapılacak der. Birbirinin hasımı olan iki kişiden birisi, padişahtan kendi gözünü oymasını ister. Bunun anlamı düşmanının iki gözünün birden oyulmasıdır. Yani tamamen kör kalmasına sebep olacaktır. Kendi verdiği ücret ise bir gözüdür. Bu derece hasislik ve düşmanlık, kıskançlık ile beraber hasımlarda görülür. İşte birçok insanda aynı şeyleri yapabilmektedir. Kadınların özellikle eşlerinden intikam almak istemeleri, erkeklere göre daha fazla olmaktadır. Yöresel özelliklere göre, kadınlar eşlerinin mallarına veya namuslarına zarar verebilmektedirler. Buna ses çıkartan erkek; ihtimal dâhilinde olsa da, birçok kere aynı ev içinde iki düşman birbirlerinden intikam almayı bekler, gardını almış vaziyette davranışlarda bulunurlar. Evlilik yaşamının en önemli sıkıntılarının oluş sebepleri arasında, anlatılan bu durum vardır. Batılı toplumlarda erkek ve kadın davranış kalıplarında belirli standartlar ve haklar olmadığından, insanlar birbirlerinden kopuk yaşamlarını sürmektedirler. Evlilik ve aile yaşamının olabilmesi için, mutlaka kadına ait haklar ile erkeğe ait hakların standardize edilmesi gerekir. Uyulması gerekli kurallar zümresinin de, mutlaka daha önce eşlenmesi lazımdır. Çalışmalar sadece cinsellik ön plana alınmak suretiyle yapıldığında, evliliğin uzun soluklu ve sağlıklı olabilmesi mümkün değildir. Eğer kadın veya erkekten birisi baskın karakterli ve egemen bir yapıya sahip olmuşsa, o zaman yalnız yaşama durumunu göze alamayan insanlar, zorunlu istikamet beraberliklere devam edecekler demektir. Ancak yetiştirdikleri çocuk genelde, hasbelkader geldiğinden ona doğru standardize edilmiş gelecek hazırlayamazlar. Ondan sonra okumuş yazmış denen insanların çocukları, topluma zararlı işe yaramaz sapkın davranışlar üretmeye başlarlar. Tarih boyunca bu durum hep böyle olmuştur. Nasıl ki; çok zeki denen A.E denen kişinin şizofren oğlu olduysa veya yakın tarihimizde isim yapmış ünlü edebiyatçıların oğulları hep uyuşturucu batağı veya şizofreniye girmişse, sebepleri bunlar olmaktadır. Psikanalizin babası sayılan S.Freud aile hayatı tam anlamı ile skandallar ile doludur. Başlangıçta kadın haklarından söz eden S.F sonraları nevrozlarda cinsel hayattan sorumlu tutmuş, histeri nöbetlerini tamamen cinsel bozukluk olarak görmüştür. Aile hayatına gelince sözleri ve yazıları kendi itiraflarının birer parçasıdır. Karısı olan kişi ile nişan yaptıktan sonra evlendiği bilinmemektedir. Oğlu ve karısı hayatının hiçbir kesiminde yoktur. Çünkü oğlu 16 yaşında aleni mastürbasyona başlayan, muhtemelen şizofren, hatta anne ile ilişkiye girmiş bir çocuktur. Odipus kompleksi denilen anne oğul ilişkisini, itiraf niteliğinde yazmıştır. Yazılarının hiçbirinde ve yaşamında net olarak karısı Martha ve oğlu yoktur. Onlara ait belgeler, özellikle kendi tarafından yok edilmiştir. Sadece dolaylı isim vermeden, yazılmış odipus kompleksi vardır. Duygusal yaşamına ait bilgiler, sadece 26 yaşında üç çocuk bırakarak ölen Sophie hakkındadır. İtiraf yazısında S. Freudun ne işi var diyebilirsiniz. Bunu anlatmamdaki maksat, psikiyatrinin ağa babası olduğu söylenen kişinin, kendi oğlunu şizofren ve annesi ile ilişkiye giren çocuk yetiştirmesi, bize kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş lafını hatırlatmaktan öte geçmeyeceğini göstermektedir. Zaten S.F şizofreniden nefret etmektedir. O nedenle anlamak ve anlatmak konusunda kesinlikle en ufak adım atmamıştır.

Netice olarak itiraf insanın içinde bulunduğu suçluluk duygusundan kaynaklanır. Kişinin durumuna göre, bunlar ya anlatarak, ya yazılar veya eserler kanalı ile çevreye anlatılır. Birileri de çıkar bu yapılan hataları, tüm insanlığa alkışlatarak prim sağlamaya çalışır. Bu şekilde insanlardan ve çevreden intikam almıştır. Bazı insanlar aşağılanmayı hiç unutmadıklarından suçlandığı konuların üstünü örtme eğilimindedirler. Ancak yaratıcımızın olduğuna inanmışlar, insan olarak hata yapılabileceğinin farkına varabilirler.










Saygılarımla...






Dr. Efser Gökçen



MANYETİK DUNYAMIZ

www.manyetikdunyamiz.com




Y A S A L U Y A R I "5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu"nun ilgili maddeleri gereğince, özellikle bu yazının hakları saklı olup, telif hakkı içeren bütün içeriği izinsiz kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Fakat; paylaşılacaksa ya da alıntı yapılacaksa adresi ile Dr.F.Efser GÖKÇEN'e ait olduğunu belirtir bir dip notuyla hiç bir değişiklik yapılmaksızın yayınlanmasında herhangi bir sakınca bulunmamaktadır.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Takipçi Satın Al


Üst Alt