The SpeciaLisT
Üye
Şu Çılgın Türkler 2 'Diriliş'
Şu Çılgın Türkler 2 'Diriliş'
Eserde birçok resim ve kroki bulunuyor. Dipnotlar okuyuş akışını bozmamak için kitabın sonunda toplanmıştır. Dipnotlar*da bütün olay ve olgular için kaynaklar gösterilmekte, gerektikçe açıklamalara da yer verilmektedir.
"
***
Tarihin yazık ki adını kaydetmediği kimsesiz, yoksul bir ka*dın da unutulmayacak bir kahramanlık yaptı. Beyoğlu berberle*rinin peruka (takma saç) yapmak için parasıyla saç aradıkları*nı duymuştu. Müslüman Türklerde kadınlar genellikle saçlarını kesmez, kesenlere iyi gözle bakılmazdı. Ama uzun saçından baş*ka varlığı yoktu. Cepheden gelen yaralıları, iniltileri kesilmeyen göçmenleri, caddelerden yenilginin utancı içinde başları eğik ge*çen namuslu subayları düşündü. Günahsa günaha girmeyi, ayıp*lanmayı, hor görülmeyi, çirkin olmayı göze aldı, o kadar sevdiği saçlarını ağlaya ağlaya dibinden kesti. Rum berbere sattı, aldığı üç kuruşu koşa koşa Donanma Cemiyeti'ne yetiştirdi.
***
Gemiler savaş düzenine geçti.
Savaş planı gereğince 5 gruba ayrıldılar. Işıklar söndürüldü. Yavuz'dan verilen işaretle harekete geçtiler, yelpaze gibi açılarak kara geceye karışıp ağır ağır kayboldular.
Osmanlı Devleti'nin ölüm yolculuğu başlamıştı.
***
27. ALAY 3. Tabur takım komutanlarından Asteğmen Mucip Kemalyeri'nin anı defterinden:
Biz askerlerin yalnız bedenlerini değil, ruhlarını ve beyinle*rini de çalıştırdık. Kafaları hurafe doluydu. Dinimizin güzel ku*rallarını açıklayarak kafalarını hurafelerden temizledik. Milletimizin büyüklüğünü, tarihimizin zenginliğini anlattık. Çoğu, va*tan, Türkiye, millet, sancak, bağımsızlık gibi sözcükleri ilk kez duydu, ne olduklarını öğrendi. Günümüz kurallarına göre savaş*mayı da öğrettik.
Türk orduları kaç yüz yıldır yoksulluğu yense Rusa, Rusu yense kışa yenilmekteydi.
Yine böyle mi olacaktı?
***
M. KEMAL 3. Kolorduya malzeme taşıyan küçük bir gemiy*le Tekirdağ'a geldi.
19. Tümen daha kuruluş halindeydi. Tümenin karargâhı bi*le yoktu.
M. Kemal göreve başladığını Kolordu Komutanlığına bildir*di: 1 Şubat 1915.
M. Kemal'in ve yeni Türkiye'nin saati çalışmaya başlamıştı.
***
Kızılay Kadınlar Kolunda çalışan Nezihe Veli Hanım, gönül*lü hemşirelik kursu açılmasını önerdi. Öneri heyecanla, alkışlarla benimsendi. Bu olay yalnız bir hayır etkinliği olmaz, gerçekleşir*se, birçok zincirin kırılmasını da kolaylaştırırdı. Öyle de olacaktı.
Kızılay Genel Başkanı Dr. Besim Ömer Paşa'yı ziyaret etti*ler.
Öneriyi öğrenince Paşa'nın gözleri yaşardı.
***
Saldırının 18 Mart Perşembe günü yapılmasını kararlaştır*dılar.
Bütün olasılıklar düşünülerek hazırlanmış olan plan ana çizgileriyle buydu. Donanmanın gücü düşünülünce, bu hedefle*re ulaşmak uzak ve zor görünmüyordu. Hedef herkesi heyecanlandıracak kadar büyüleyici idi: İstanbul! Tarihi surlar, kubbeler, çeşmeler, haremler şehri, halı, gümüş, lokum ve baharat cenneti.
Planın dikkate almadığı bir husus vardı: Yurdunu anası gi*bi, kadını gibi, çocuğu gibi seven, canından aziz bilen Çılgın Türk*ler.
Sabah marşlar çalarak Boğaz'a giren Birleşik Donanma'nın gururlu zırhlıları, orta ve küçük savaş gemileri, torpidobotları, motorları, mayın arama-tarama gemileri, -Hamilton'un deyişi ile bir cenaze korteji gibi- sessizce Çanakkale Boğazı'nı terk ediyor*lardı.
Sonunda onlar da yenilginin acı tadını tatmışlardı.
Topçular şükür secdesine kapandılar.
***
Yüzbaşı Cemil, askere birkaç sözcükle 18 Martı anlattı, "Top*çular İngilizin yenilmez donanmasını yendi.." dedi, "..İngiliz yi*ne geliyor. Bizden güçlü, adamı çok, silahı bol, mermisi sayısız. Çıkarma yapmadan önce kıyıları yerle bir edecek. Taş üstünde taş koymayacak. Kulaklarımız sağır olacak. Soruyorum, ne yapalım? Kaçalım mı?"
İki yüz elli kişi tek ağız gibi bağırdı:
"Hayııır!"
"Topçular gibi ölümüne dövüşelim mi?"
"Eveeet!"
"Biz de yenelim mi?"
Top gibi gürlediler:
"Eveeet!"
"Yenecek miyiz?"
"Eveeeeeet!"
Yüzbaşı yaklaştı:
"Yenelim ya. Düşmanın arkasında donanma varmış. Olsun! Bizim arkamız daha güçlü. Çünkü bizim arkamızda hepimiz için
dua eden milyonlarca ana var."
***
GELİBOLU Jandarma Taburu Komutanı Yüzbaşı Kadri Bey genç subayları toplamış konuşuyordu. Sonunda dedi ki:
"Bir gün bir arkadaşımız Mehmet Emin Bey'in bir şiirini okudu. Şiir şu dizeyle başlıyordu:
Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur
Duyar duymaz içim titremişti. Şair bu şiiriyle 'Diril ey Türk!' diye bağırıyor ve bizi uyarmaya çağırıyordu. Bu bağırışı duyduk, bu çağrıya uyduk. Bir arayış, uyanış ve sonunda diriliş başladı. Bir kuru kalabalık, bir aşure değil bir millet olduğumuzu anlama*ya başladık. Yeniden doğuyoruz, canlanıyoruz, diriliyoruz. Türk geri geliyor! Tarih bir millete bir kez dirilme hakkı verir. Yeniden uyursak, oyuna gelirsek, bir daha dinlemeyiz. Biz olmaktan çı*kar, kaybolur gideriz. Bu sözümü unutmayın!"
***
Arıburnu kesiminden sorumlu bölüğün komutanı Yüzbaşı Faik toprağa oturdu.
Yorulmuştu.
Sırtını bir kaya parçasına dayadı, kendini gecenin büyüsü*ne bıraktı.
Çeyrek ay pırıl pırıldı.
Deniz sessizce kumsalı okşuyordu.
Hava bahar kokuyordu.
"Ne güzel, ne mübarek bir yurdumuz var.." diye düşündü, "..Yerlisi, göçmeni, dağlısı, ovalısı, doğulusu, batılısı, hepimiz, bir aile, bir millet olsak, birbirimizi sevsek, çok çalışsak, yollar, fab*rikalar, okullar, hastaneler yapsak, ilkellikten, bağnazlıktan kurtulsak, mutluluğu, refahı, uygarca ve özgürce yaşamayı biz de tanısak..."
Özlemle içini çekti.
Yüzbaşı Faik"i büyüleyen, hayallere salan bu güzellik gün ışırken kana bulanacaktı.
AY batar batmaz, 308 gemi ve deniz aracı harekete geçti.
Dokuza ayrıldılar:
Bir grup gösteri için Saros'a, ikinci grup yine gösteri için Beşige'ye yö*neldi. Karaya çıkarma yap*mak için bir grup Kabate-pe-Arıburnu arasına, beş grup Seddülbahir'e, bir grup Kumkale'ye gidecekti.
Tarihin en eski milletle*rinden biri, ateşten geçerek, kan içinde, bir daha uyuma*mak, benliğini unutmamak, kandırılmamak, sömürülmemek, ezilmemek, ölmemek üzere çığlık çığlığa dinliyor*du.
***
Yalnız millet değil, bütün unutulmuş, unutturulmuş önderleri, kahramanları, bilgeleri, ozanları ile Türk tarihi de canlanıyordu. Türklük, devşirme, dönme yöneticilerin, levan-tenlerin, büyük devletlerin, milli duygudan ve bilinçten yok*sun Osmanlı aydınlarının, Arapçıların, ümmetçilerin yüz*lerce yıllık çabalarını yırtarak, dağıtarak, bir yeraltı ırmağının
yeryüzüne fışkırması gibi gürleyerek, yeniden doğuyordu.
***
60 dakika ölüm, yıkım, kıyım kustular.
Asker korunmak için toprağa girdi, karıştı, toprak oldu san*ki.
Bombardıman sona erdi. İngiliz birlikleri batı ve orta kesi*me, Fransızlar doğu kesime taarruza kalktılar.
Askerler, savaşmak için taşın ve toprağın altından, ölüler
canlanır, ruhlar ete kemiğe bürünür gibi doğruldular.
Ürepertici bir andı
***
Binbaşı "Korkmadığınızı biliyorum.." dedi, "..Niye korkasınız? Sizin gölgeniz bile bu düşmanı yenmeye yeter. Beni iyi dinleyin. Türkün gücü bitmez. Türkün can evinde her zaman zor gün için yedek güç bulunur. Haydi gelin, namus görevimizi yapalım, vatan ana*mızı koruyalım!"
Yanıt beklemeden yürüdü.
Vatan ana!
Bu sihirli söz askerleri titretti, silkeledi, doğrulttu.
Geri çekilenler birliğe katıldılar. Birlik
yürüdükçe büyüyordu. Mahmut Sabri Bey'in
ve silah arkadaşlarının cepheye yürüdüğünü
gören kim geriye gidebilirdi?
Çözülenlerin tümü geri döndü.
***
Bu küçük kuvvet, uzun süngüleriyle İngi*liz taburunu karşıladı, kendinden üstün birliği dağıttı, sağ kalan*ları Sığındere ağzına kadar kovaladı.
Takımın komutanı teğmen, takımıyla birlikte koşuyor, bir yandan da "Sömürgelerde acı çeken, soyulan, korkudan titreyen, uyanmasına izin verilmeyen, el ayak öpen, uşaklık yapan tüm zavallılar şu tavşan gibi kaçan ingilizleri görseydiler" diye düşü*nüyordu.
Çanakkale Savaşı, hiçbir devletin, hiçbir ordunun, hiçbir si*lahın, yurt sevgisinden ve milli onurdan daha güçlü olmadığını, olamayacağını öğretmekteydi.
Bu büyük gerçek her gün bir kez daha kanıtlanıyordu. Bunu yaşamak herkese yıkılmaz bir özgüven veriyordu. Bundan sonra bir dış kudretten, ancak Çanakkale'yi yaşamayanlar, milli tarihi
okuyup kavrayamayanlar ile onursuzlar ve satılıklar korkacaktı.
***
İngiliz zırhlısı Goliath'a 300 metre kaldı.
Zırhlının gözcüsü sis içinde hayal gibi görünen Muavenet muhribine pırıldakla parola sordu. Muavenet'in işaretçisine bu durumda ne yapacağı öğretilmişti. Aynı işareti tekrarladı, yani o da Goliath'a parola sordu. Bu anlamsız yanıt İngiliz gözcüyü şa*şırttı. Alarm vermedi.
On saniye kazanmışlardı.
On saniye yetti.
Anında fırlatılan üç torpido 50 km. hızla, suyun 2 metre al*tından dev zırhlıya doğru yol alırken, Muavenet büyük bir hızla çark etti, uzaklaşmaya başladı. Makineler son güçleriyle çalışıyor,
gemi zangır zangır titriyordu.
***
Nezihe Muhittin Hanım yanındaki genç kıza fısıldadı: "Biz bu şairin şiirleriyle uyandık, kimliğimizi bulduk. Şiir bu kadar etkili olur mu? Olur. Tam zamanında söylenmişse, bir tek dize bile yeter. Belleksiz bir insanın belleğine kavuşması, kimse*siz bir çocuğun ailesini bulması gibi bir şeydi bu. Türk olduğu*muzu anladık."
***
Nesrin'in de gözleri doldu. Bu kahraman kadınlara imrendi. Bir de kendi annesini düşündü. Savaş çıkınca en çok "Eyvah, Sey*lan çayı gelmeyecek" diye üzülmüştü.
Perican Hanım yazısında böyle on kez daha toplanıldığını belirtiyordu. Ertesi gün okumayı sürdürmek üzere ışığını sön*dürdü. Dua etti:
"Benim güzel, canım Allahım, hem Çanakkale hem kadın haklan savaşını kazanalım! Ne olur!"
Bir yığın dertleri, sorunları, sıkıntıları vardı. Ama hepsini unuttular. Nazmi Bey annesinin elini öpebilecek kadar fırsat bulabildi. Küçük ev gözaydınına, hoşgeldine, bayramı kutlamaya gelenlerle dolup dolup boşalmaya başladı. Sahan sahan yemek taşıdılar. Hepsi aynı şeyi istiyordu:
"Bize Çanakkale'yi anlat! Artık bizi bir daha horlamaz, kü*çük göremezler değil mi? Doğrumu? Söyle!"
***
Ama Türklerin kaybı büyük*tü: Gelibolu Jandarma Taburu Ko*mutanı Yüzbaşı Kadri Bey şehit ol*muştu.
Bu acı olay genç subayları çok ağlattı. Başta komutanları olmak üzere Karakol Dağı-Kireçtepe için şehit düşmüş bütün kahramanlar anısına, boş mermi kovanlarından bir anıt diktiler. Kadri Bey'in öğü*dünü anımsayarak aralarında bu anıta bir de ad verdiler:Uyuma Ey Türk !
***
Biri, inanamayan bir sesle, "Kaçıyorlar" diye fısıldadı.
Evet, kaçıyorlardı.
Dünyayı babalarının malı sanan, tepe tepe kullanan, biri en*gel olmaya kalkarsa öldüren, yenilmez sanılan sömürgeciler, ka*çıyorlardı.
Mehmet Ali, "Allahım sana şükürler olsun.." dedi, "..bana düşmanın hırsız gibi sessizce kaçtığını görmeyi nasip ettin. Artık ölsem de gam yemem."
Komutanına baktı.
Onun da yüzü parlıyordu. Termi, gözyaşı mı, anlamadı. Te*pelerden aşağıya zafer çığlıkları ata ata askerler akıyordu.
Eserde birçok resim ve kroki bulunuyor. Dipnotlar okuyuş akışını bozmamak için kitabın sonunda toplanmıştır. Dipnotlar*da bütün olay ve olgular için kaynaklar gösterilmekte, gerektikçe açıklamalara da yer verilmektedir.
"
Linkleri görüntülemek için kayıt olmalısınız
"'ten parçalar.***
Tarihin yazık ki adını kaydetmediği kimsesiz, yoksul bir ka*dın da unutulmayacak bir kahramanlık yaptı. Beyoğlu berberle*rinin peruka (takma saç) yapmak için parasıyla saç aradıkları*nı duymuştu. Müslüman Türklerde kadınlar genellikle saçlarını kesmez, kesenlere iyi gözle bakılmazdı. Ama uzun saçından baş*ka varlığı yoktu. Cepheden gelen yaralıları, iniltileri kesilmeyen göçmenleri, caddelerden yenilginin utancı içinde başları eğik ge*çen namuslu subayları düşündü. Günahsa günaha girmeyi, ayıp*lanmayı, hor görülmeyi, çirkin olmayı göze aldı, o kadar sevdiği saçlarını ağlaya ağlaya dibinden kesti. Rum berbere sattı, aldığı üç kuruşu koşa koşa Donanma Cemiyeti'ne yetiştirdi.
***
Gemiler savaş düzenine geçti.
Savaş planı gereğince 5 gruba ayrıldılar. Işıklar söndürüldü. Yavuz'dan verilen işaretle harekete geçtiler, yelpaze gibi açılarak kara geceye karışıp ağır ağır kayboldular.
Osmanlı Devleti'nin ölüm yolculuğu başlamıştı.
***
27. ALAY 3. Tabur takım komutanlarından Asteğmen Mucip Kemalyeri'nin anı defterinden:
Biz askerlerin yalnız bedenlerini değil, ruhlarını ve beyinle*rini de çalıştırdık. Kafaları hurafe doluydu. Dinimizin güzel ku*rallarını açıklayarak kafalarını hurafelerden temizledik. Milletimizin büyüklüğünü, tarihimizin zenginliğini anlattık. Çoğu, va*tan, Türkiye, millet, sancak, bağımsızlık gibi sözcükleri ilk kez duydu, ne olduklarını öğrendi. Günümüz kurallarına göre savaş*mayı da öğrettik.
Türk orduları kaç yüz yıldır yoksulluğu yense Rusa, Rusu yense kışa yenilmekteydi.
Yine böyle mi olacaktı?
***
M. KEMAL 3. Kolorduya malzeme taşıyan küçük bir gemiy*le Tekirdağ'a geldi.
19. Tümen daha kuruluş halindeydi. Tümenin karargâhı bi*le yoktu.
M. Kemal göreve başladığını Kolordu Komutanlığına bildir*di: 1 Şubat 1915.
M. Kemal'in ve yeni Türkiye'nin saati çalışmaya başlamıştı.
***
Kızılay Kadınlar Kolunda çalışan Nezihe Veli Hanım, gönül*lü hemşirelik kursu açılmasını önerdi. Öneri heyecanla, alkışlarla benimsendi. Bu olay yalnız bir hayır etkinliği olmaz, gerçekleşir*se, birçok zincirin kırılmasını da kolaylaştırırdı. Öyle de olacaktı.
Kızılay Genel Başkanı Dr. Besim Ömer Paşa'yı ziyaret etti*ler.
Öneriyi öğrenince Paşa'nın gözleri yaşardı.
***
Saldırının 18 Mart Perşembe günü yapılmasını kararlaştır*dılar.
Bütün olasılıklar düşünülerek hazırlanmış olan plan ana çizgileriyle buydu. Donanmanın gücü düşünülünce, bu hedefle*re ulaşmak uzak ve zor görünmüyordu. Hedef herkesi heyecanlandıracak kadar büyüleyici idi: İstanbul! Tarihi surlar, kubbeler, çeşmeler, haremler şehri, halı, gümüş, lokum ve baharat cenneti.
Planın dikkate almadığı bir husus vardı: Yurdunu anası gi*bi, kadını gibi, çocuğu gibi seven, canından aziz bilen Çılgın Türk*ler.
Sabah marşlar çalarak Boğaz'a giren Birleşik Donanma'nın gururlu zırhlıları, orta ve küçük savaş gemileri, torpidobotları, motorları, mayın arama-tarama gemileri, -Hamilton'un deyişi ile bir cenaze korteji gibi- sessizce Çanakkale Boğazı'nı terk ediyor*lardı.
Sonunda onlar da yenilginin acı tadını tatmışlardı.
Topçular şükür secdesine kapandılar.
***
Yüzbaşı Cemil, askere birkaç sözcükle 18 Martı anlattı, "Top*çular İngilizin yenilmez donanmasını yendi.." dedi, "..İngiliz yi*ne geliyor. Bizden güçlü, adamı çok, silahı bol, mermisi sayısız. Çıkarma yapmadan önce kıyıları yerle bir edecek. Taş üstünde taş koymayacak. Kulaklarımız sağır olacak. Soruyorum, ne yapalım? Kaçalım mı?"
İki yüz elli kişi tek ağız gibi bağırdı:
"Hayııır!"
"Topçular gibi ölümüne dövüşelim mi?"
"Eveeet!"
"Biz de yenelim mi?"
Top gibi gürlediler:
"Eveeet!"
"Yenecek miyiz?"
"Eveeeeeet!"
Yüzbaşı yaklaştı:
"Yenelim ya. Düşmanın arkasında donanma varmış. Olsun! Bizim arkamız daha güçlü. Çünkü bizim arkamızda hepimiz için
dua eden milyonlarca ana var."
***
GELİBOLU Jandarma Taburu Komutanı Yüzbaşı Kadri Bey genç subayları toplamış konuşuyordu. Sonunda dedi ki:
"Bir gün bir arkadaşımız Mehmet Emin Bey'in bir şiirini okudu. Şiir şu dizeyle başlıyordu:
Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur
Duyar duymaz içim titremişti. Şair bu şiiriyle 'Diril ey Türk!' diye bağırıyor ve bizi uyarmaya çağırıyordu. Bu bağırışı duyduk, bu çağrıya uyduk. Bir arayış, uyanış ve sonunda diriliş başladı. Bir kuru kalabalık, bir aşure değil bir millet olduğumuzu anlama*ya başladık. Yeniden doğuyoruz, canlanıyoruz, diriliyoruz. Türk geri geliyor! Tarih bir millete bir kez dirilme hakkı verir. Yeniden uyursak, oyuna gelirsek, bir daha dinlemeyiz. Biz olmaktan çı*kar, kaybolur gideriz. Bu sözümü unutmayın!"
***
Arıburnu kesiminden sorumlu bölüğün komutanı Yüzbaşı Faik toprağa oturdu.
Yorulmuştu.
Sırtını bir kaya parçasına dayadı, kendini gecenin büyüsü*ne bıraktı.
Çeyrek ay pırıl pırıldı.
Deniz sessizce kumsalı okşuyordu.
Hava bahar kokuyordu.
"Ne güzel, ne mübarek bir yurdumuz var.." diye düşündü, "..Yerlisi, göçmeni, dağlısı, ovalısı, doğulusu, batılısı, hepimiz, bir aile, bir millet olsak, birbirimizi sevsek, çok çalışsak, yollar, fab*rikalar, okullar, hastaneler yapsak, ilkellikten, bağnazlıktan kurtulsak, mutluluğu, refahı, uygarca ve özgürce yaşamayı biz de tanısak..."
Özlemle içini çekti.
Yüzbaşı Faik"i büyüleyen, hayallere salan bu güzellik gün ışırken kana bulanacaktı.
AY batar batmaz, 308 gemi ve deniz aracı harekete geçti.
Dokuza ayrıldılar:
Bir grup gösteri için Saros'a, ikinci grup yine gösteri için Beşige'ye yö*neldi. Karaya çıkarma yap*mak için bir grup Kabate-pe-Arıburnu arasına, beş grup Seddülbahir'e, bir grup Kumkale'ye gidecekti.
Tarihin en eski milletle*rinden biri, ateşten geçerek, kan içinde, bir daha uyuma*mak, benliğini unutmamak, kandırılmamak, sömürülmemek, ezilmemek, ölmemek üzere çığlık çığlığa dinliyor*du.
***
Yalnız millet değil, bütün unutulmuş, unutturulmuş önderleri, kahramanları, bilgeleri, ozanları ile Türk tarihi de canlanıyordu. Türklük, devşirme, dönme yöneticilerin, levan-tenlerin, büyük devletlerin, milli duygudan ve bilinçten yok*sun Osmanlı aydınlarının, Arapçıların, ümmetçilerin yüz*lerce yıllık çabalarını yırtarak, dağıtarak, bir yeraltı ırmağının
yeryüzüne fışkırması gibi gürleyerek, yeniden doğuyordu.
***
60 dakika ölüm, yıkım, kıyım kustular.
Asker korunmak için toprağa girdi, karıştı, toprak oldu san*ki.
Bombardıman sona erdi. İngiliz birlikleri batı ve orta kesi*me, Fransızlar doğu kesime taarruza kalktılar.
Askerler, savaşmak için taşın ve toprağın altından, ölüler
canlanır, ruhlar ete kemiğe bürünür gibi doğruldular.
Ürepertici bir andı
***
Binbaşı "Korkmadığınızı biliyorum.." dedi, "..Niye korkasınız? Sizin gölgeniz bile bu düşmanı yenmeye yeter. Beni iyi dinleyin. Türkün gücü bitmez. Türkün can evinde her zaman zor gün için yedek güç bulunur. Haydi gelin, namus görevimizi yapalım, vatan ana*mızı koruyalım!"
Yanıt beklemeden yürüdü.
Vatan ana!
Bu sihirli söz askerleri titretti, silkeledi, doğrulttu.
Geri çekilenler birliğe katıldılar. Birlik
yürüdükçe büyüyordu. Mahmut Sabri Bey'in
ve silah arkadaşlarının cepheye yürüdüğünü
gören kim geriye gidebilirdi?
Çözülenlerin tümü geri döndü.
***
Bu küçük kuvvet, uzun süngüleriyle İngi*liz taburunu karşıladı, kendinden üstün birliği dağıttı, sağ kalan*ları Sığındere ağzına kadar kovaladı.
Takımın komutanı teğmen, takımıyla birlikte koşuyor, bir yandan da "Sömürgelerde acı çeken, soyulan, korkudan titreyen, uyanmasına izin verilmeyen, el ayak öpen, uşaklık yapan tüm zavallılar şu tavşan gibi kaçan ingilizleri görseydiler" diye düşü*nüyordu.
Çanakkale Savaşı, hiçbir devletin, hiçbir ordunun, hiçbir si*lahın, yurt sevgisinden ve milli onurdan daha güçlü olmadığını, olamayacağını öğretmekteydi.
Bu büyük gerçek her gün bir kez daha kanıtlanıyordu. Bunu yaşamak herkese yıkılmaz bir özgüven veriyordu. Bundan sonra bir dış kudretten, ancak Çanakkale'yi yaşamayanlar, milli tarihi
okuyup kavrayamayanlar ile onursuzlar ve satılıklar korkacaktı.
***
İngiliz zırhlısı Goliath'a 300 metre kaldı.
Zırhlının gözcüsü sis içinde hayal gibi görünen Muavenet muhribine pırıldakla parola sordu. Muavenet'in işaretçisine bu durumda ne yapacağı öğretilmişti. Aynı işareti tekrarladı, yani o da Goliath'a parola sordu. Bu anlamsız yanıt İngiliz gözcüyü şa*şırttı. Alarm vermedi.
On saniye kazanmışlardı.
On saniye yetti.
Anında fırlatılan üç torpido 50 km. hızla, suyun 2 metre al*tından dev zırhlıya doğru yol alırken, Muavenet büyük bir hızla çark etti, uzaklaşmaya başladı. Makineler son güçleriyle çalışıyor,
gemi zangır zangır titriyordu.
***
Nezihe Muhittin Hanım yanındaki genç kıza fısıldadı: "Biz bu şairin şiirleriyle uyandık, kimliğimizi bulduk. Şiir bu kadar etkili olur mu? Olur. Tam zamanında söylenmişse, bir tek dize bile yeter. Belleksiz bir insanın belleğine kavuşması, kimse*siz bir çocuğun ailesini bulması gibi bir şeydi bu. Türk olduğu*muzu anladık."
***
Nesrin'in de gözleri doldu. Bu kahraman kadınlara imrendi. Bir de kendi annesini düşündü. Savaş çıkınca en çok "Eyvah, Sey*lan çayı gelmeyecek" diye üzülmüştü.
Perican Hanım yazısında böyle on kez daha toplanıldığını belirtiyordu. Ertesi gün okumayı sürdürmek üzere ışığını sön*dürdü. Dua etti:
"Benim güzel, canım Allahım, hem Çanakkale hem kadın haklan savaşını kazanalım! Ne olur!"
Bir yığın dertleri, sorunları, sıkıntıları vardı. Ama hepsini unuttular. Nazmi Bey annesinin elini öpebilecek kadar fırsat bulabildi. Küçük ev gözaydınına, hoşgeldine, bayramı kutlamaya gelenlerle dolup dolup boşalmaya başladı. Sahan sahan yemek taşıdılar. Hepsi aynı şeyi istiyordu:
"Bize Çanakkale'yi anlat! Artık bizi bir daha horlamaz, kü*çük göremezler değil mi? Doğrumu? Söyle!"
***
Ama Türklerin kaybı büyük*tü: Gelibolu Jandarma Taburu Ko*mutanı Yüzbaşı Kadri Bey şehit ol*muştu.
Bu acı olay genç subayları çok ağlattı. Başta komutanları olmak üzere Karakol Dağı-Kireçtepe için şehit düşmüş bütün kahramanlar anısına, boş mermi kovanlarından bir anıt diktiler. Kadri Bey'in öğü*dünü anımsayarak aralarında bu anıta bir de ad verdiler:Uyuma Ey Türk !
***
Biri, inanamayan bir sesle, "Kaçıyorlar" diye fısıldadı.
Evet, kaçıyorlardı.
Dünyayı babalarının malı sanan, tepe tepe kullanan, biri en*gel olmaya kalkarsa öldüren, yenilmez sanılan sömürgeciler, ka*çıyorlardı.
Mehmet Ali, "Allahım sana şükürler olsun.." dedi, "..bana düşmanın hırsız gibi sessizce kaçtığını görmeyi nasip ettin. Artık ölsem de gam yemem."
Komutanına baktı.
Onun da yüzü parlıyordu. Termi, gözyaşı mı, anlamadı. Te*pelerden aşağıya zafer çığlıkları ata ata askerler akıyordu.
Linkleri görüntülemek için kayıt olmalısınız

