kum kзđiśi
Üye
Platonun Hayati
Platon’un Hayati
PLATON’UN HAYATI
Platon, bir bildirime göre 427 yılında, başka birisine göre de Perikles’in öldüğü yıl olan 429’da doğmuştur. Doğduğu yer için de Atina ile Aigina (Pire Körfezinde bir ada) gösterilir. Ailesi, Atina’nın en eski, en soylu ailelerinden. Babası yönünden Kral Kodros, annesi yönünden ünlü yasakoyucu Solon ile ilintisi var. Ayrıca kendisi yaşarken de ailesinin Atina’da büyük siyasi nüfuzu var: Devrin ileri gelen devlet adamlarından Kritias ile Kharmides yakın akrabaları. Platon soyu ve çevresi bakımından tam bir aristokrat. Esaslı bir eğitim görmüş; çeşitli öğretmenlerden cimnastik ve müzik dersleri almış. Gençliği Atina’nın kültürce çok parlak bir dönemine rastladığı için bu büyük gelişmenin, üzerinde büyük etkisi olmuştur. Perikles’in hemen ardından gelen bu dönemdeki Atina’nın sanat ve edebiyat bakımından yüksek düzeyine Platon çok şey borçludur. Platon’un zengin sanatçı stili böyle bir atmosferde oluşmuştur. Bir sanatçı da olan Platon, çeşitli edebi türlerde birçok şeyler yazmış. Ama, anlatıldığına göre, yazdıklarını beğenmemiş ve daha çok da Sokrates’in üzerinde yaptığı çok derin etki yüzünden bunları yakmış. Sokrates ile tanışmadan önce de felsefe ile ilgilenmiş; hocası Herakleitosçu Kratylos imiş. Ama yirmi yaşında iken Sokrates ile tanışması hayatında gerçekten bir dönüm noktası olmuştur. Bundan sonra da ölümüne kadar Sokrates’in yanından ayrılmamış, onunla çok sıkı, sürekli bir ilgi halinde kalmıştır. Platon’un hemen bütün yazdıkları onun büyük hocasına karşı duyduğu derin sevgi ve saygının belirtileriyle doludur. Yapıtlarıyla Platon, hocasına bugüne kadar bütün canlılığı ile ayakta kalan bir anıt dikmiştir. Bu anıt, Sokrates’in yorulmak bilmeden bilgiyi araması, irkilmeyen sağlam karakteri, doğruluk ve hak uğruna ölüme gitmesi karşısında Platon’un duyduğu hayranlık ve saygıyı dile getirir.
Sokrates’in ölümünden sonra Platon da, öteki Sokratesçilerle birlikte, Megara’ya Eukleides’e gitmiştir. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra Atina’ya dönmüş ve burada, önce dar bir çerçevede, öğretim çalışmalarına başlamıştır. Bundan sonra da yolculuklara çıkmıştır.
Çok yayılmış bir söylentiye göre, Platon Kuzey Afrika’ya da gitmiş. Bu yolculuğunda Mısır ve Kyrene’ye uğramış; Mısırlı rahiplerden matematik, astronomi öğrenmiş, Kyrene’de de matematikçi Thedoros’un yanında çalışmış. Platon’un bu yolculuğu yapmış olduğu çok şüpheli. Hele Anadolu ve İran’ı da gezmiş olduğundan büsbütün şüphe edilebilir. Platon’un gerçekten yapmış olduğu, Güney İtalya ve Sicilya gezileridir. Sicilya’ya Platon’un üç yolculuğu var. Bu Güney İtalya ve Sicilya yolculuklarının Platon’un düşünce hayatı üzerinde derin etkileri olmuştur. Güney İtalya’ya Platon, Atina’da tanımış olduğu Pythagorasçıların çalışmalarını yerinde ve yakından tanımak için gitmiş. Bu yolculuk, bir yandan ondaki matematik ilgisini güçlendirmiş, öbür yandan da ona dini-mistik görüşler edindirmiştir. Pythagorasçılardan edindiği bu etkiler, onun felsefesinin Sokratesçi öğe yanında ikinci büyük öğesidir. Güney İtalya’dan Sicilya’ya geçen Platon, Syrakusa’da kralın akrabası Dion ile tanışıp aralarında sıkı ve sürekli bir dostluk bağı kuruluyor. Platon’a hayran olan Dion, bundan sonra, siyasi bir reformu planlaştırması için, onu iki defa Sicilya’ya çağırtıyor. Ancak bu yolculuklardan hiçbir şey çıkmıyor. Üstelik Platon güç durumlarda kalıyor, kendini güç bela kurtarıyor. Sicilya’dan ilk dönüşünde Platon, Akademos denilen bölgede ünlü okulu Akademia’yı kurmuş, yirmi yıl buranın yönetim ve öğretimiyle uğraşmıştır. 347 yılında, söylendiğine göre, bir akraba düğününde sessizce hayata gözlerini kapamış.
Platon’dan 35 yapıt, 13 mektupluk bir kolleksiyon, birkaç dialog ile birkaç edebi fragment (bir destan parçası ile bir-iki yergi) kalmıştır. Platon’un öğretisini gerçeğine uygun olarak anlayabilmek için bu eserlerin bazı bakımlardan incelenmesi gerekmiştir. Bu arada, herşeyden önce, kalan yapıtların gerçekten Platon’un olup olmadıkları sorunu ile yapıtların yazılış sıraları sorunu en önemlileridir. 19. yüzyılda başlayan araştırmalar, bu sorunları aydınlatmak için birtakım ölçüler kullamıştır. Bunların arasında en güvenilir olanları, ilkçağın –özellikle Aristoteles’in– tanıklığı ile dil ölçüsüdür. Bu araştırmalara dayanarak Platon’un yapıtları ile bunların felsefesinin gelişme dönemlerindeki yerlerini gösteren tablolardan biri şöyledir:
Gençlik dialogları
Apologia, Kriton, Protagoras, Ion, Lakhes, Politeia I, Lysis, Kharmides, Euthyphron.
Geçit dialogları
Gorgias, Menon, Euthydemos, Küçük Hippias, Kratylos, Büyük Hippias, Menexenos.
Olgunluk dialogları
Symposion, Phaidon, Politeia II-X, Phaidros.
Yaşlılık dialogları
Theaitetos, Parmenides, Sophistes, Politikos, Philebos, Timaios, Kritias, Nomoi.
Platon bir problem düşünürüdür. Elli yıl boyunca düşünüp yazmış, problemlerle didişmiş, bu arada görüşlerini boyuna düzeltip olgunlaştırmıştır. Böyle çalışan bir filozofu anlamak için en doğru yol, gelişmesinin izleri üzerinde yürümeye çalışmak olabilir. Bunun için, Platon’un da, hayatı boyunca düşüncesinin çeşitli dönemlerde geçirdiği gelişmeyi gözden geçirerek, öğretisini anlamayı denemek gerekmektedir.
Platon’un gelişmesindeki ilk dönem, Sokrates’in etkisi altında düşünüp yazdığı dönemdir. Onun için bu dönemine “Sokratesçi Dönem” denir. Sokrates ile tanışması Platon’un hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Sokrates’in öğretisi Platon felsefesi için çıkış noktasıdır. Platon felsefeye Sokrates’in anlayışı çerçevesinde girmiş, sonra bunu gittikçe aşarak kendi görüşüne ulaşmıştır. Platon’un yapıtlarına şöyle dışarıdan bir bakıldığında bile, Sokrates’in hep ön planda olduğunu görürüz. Platon’un ilk dialoglarında Sokrates, yaşayış ve düşünüşünün bütün canlılığı ve gerçekliği ile ortadadır. Burada onun söyledikleri, kendi düşünceleridir. Bunları doğrudan doğruya söylememiş olsa bile, kendi düşüncelerine çok yakındır. Burada Platon, henüz sıkı sıkıya Sokrates’in öğrencisidir; bize hocasının görüşlerini anlatmaktadır. Onun için Platon’un bu ilk dialoglarına, “Gençlik Dialogları” yanında “Sokratik Dialoglar” da denir. Platon’un bu ilk dialoglarında büyük hocasının kişiliğini ve düşüncelerini büyük bir sevgi ve saygı ile belirtmeye çalışmak istemesinin pratik bir nedeni de vardır: Bununla Platon Sokrates’i Sofistlere ve onu Sofist s******ra karşı savunmak istemiştir. Bu dialoglar ayrıca, Sokrates’in Sofistlere karşı açmış olduğu savaşımın ileriye götürülmesidir.
Gençlik dialoglarında Platon tam bir Sokratesçidir. Bunlarda Sokrates’in öğretisi gerçeğine uygun biçimiyle gösterilmek istenir, öğretiyi geliştirmek denemesine girişilmez. Bu yazılarında Platon’un sonraki felsefesi için karakteristik olan “idea öğretisi” henüz yoktur. Bir Sokratesçi olarak bu döneminde Platon’u yalnız erdem ve bilgi sorunları ilgilendirir: Erdemin özü ve kavramı, erdemin birliği ve çokluğu, erdemin bilgiye ve öğretilebilmeye olan ilgisi incelediği, çözmeye çalıştığı başlıca sorunlardır. Lakhes dialogunda cesaret, Politeia I’de adalet, Lysis’te dostluk, Kharmides’te ölçülülük, Euthyphron’da dinlilik, Protagoras’ta erdemin bütünü, özellikle de öğretilip öğretilemeyeceği ve birliği sorunu incelenir. Bu gençlik dialoglarının amacı: Ahlakın başlıca sorularını, kavramsal bilgiler olarak oluşturmaktır. Burada kavram belirlemeleri, tanımlar için, Sokrates’te olduğu gibi, tümevarım yöntemi kullanılır: Ortaya konan tanımlar, deneydeki tek tek hallerle denetlenir ve ona göre düzeltilip tamamlanır. Yine Sokrates’te olduğu gibi, ortalıkta dolaşan doğrulukları, yanlışlıkları eleştirilmemiş görüşleri çürütmek esastır. Bütün Sokratik dialogların olumsuz bir sonuçla bittiği görülür: Yanlış, yetersiz tanımlar çürütülünce dialog da sona erer; araştırmada bir çıkmazla karşılaşılmıştır; ele alınan sorunun doğru yanıtı bulunamamıştır. Ama, dikkat edilirse, sorunun yanıtına hiç olmazsa işaret eden birtakım düşüncelerin ortaya konmuş olduğu da görülebilir. Öğreti ve yöntem bakımından tamamıyla Sokratesçi olan bu dialoglarda felsefi inceleme parlak sanatlı sahnelerle süslenmiştir. Burada, hem şair, hem de filozof Platon konuşmaktadır.
Platon’un Sokrates’ten ayrılıp kendi felsefesine doğru ilerlemesi yavaş yavaş olmuştur. Bu ilerleme, birtakım basamaklardan geçerek, sonunda Platon felsefesi için temel bir görüş olan idea öğretisine ulaşır. Ama idea öğretisine ulaşınca da, bu öğreti Platon için kaskatı bir dogma olmamış; hiçbir zaman son, kesin bir biçim kazanmamıştır; problemlerle durmadan uğraşan Platon bu öğretide de birtakım gelişmeler geçirmiştir. Zaten Platon hiçbir konuyu, hiçbir sorunu tek bir dialogunda ele alıp burada sonuna kadar işleyip incelemez. Onun için her sorunun çeşitli görünüşlerini, geçirdiği gelişmeyi, tek bir yapıtında değil de, birkaç yapıtında izleyip bir araya getirebiliriz. Symposion, Phadion, Politeia, Phaidros dialogları idea öğretisi için en önemli olanlarıdır. Bunlarda bu öğreti, en açık, en derlitoplu, en olgun biçimine varmıştır.
Platon’u Sokrates’in öğretisini aşmaya götüren neden, Sofistlerin dünya görüşü ile esaslı bir biçimde tartışmak isteği olmuştur. Sofistlerin dünya görüşü yarara, hazza dayanıyordu. Platon bu anlayışın karşısına, tam bir Sokratesçi olarak, iyi kavramıyla çıkar. Ona göre “iyi”, doğru bir yaşayışın kesin ölçüsü, biricik ereğidir (telos). Gerçek, doğru düzenine (kosmos) ruh, ancak “iyi” ile erişir. Gerçek devlet adamının başlıca işi de, yurttaşlarını “iyi”ye ulaştırmaktır, bunun yollarını bilmektir. Bunu anlamış, gerçekleştirmeye çalışmış, dolayısıyla tam bir filozofa yakışan bir yaşayışın örneğini vermiş olan biricik kimse de, Platon’a göre, Sokrates’tir.
“İyi”ye dayanan, bilgi yolu ile iyi’yi gerçekleştirmiş olan doğru bir yaşayışa böyle kesin olarak bağlanması da, Platon’u yeni bir sorun karşısında bırakmıştır ki, bu sorun da idea öğretisine yol açmıştır. Sokrates’in anladığı gibi yaşamı felsefeye dayatmak ya da erdemle bilgiyi bir tutmak, “doğru”nun araştırılabilmesini, böyle bir olanağın bulunmasını gerektirir. Sofistler bunun olamayacağını söylüyorlardı. Aradığımız şey ya bilinen bir şeydir, ki bunu aramaya gerek yok ya da bilinmeyen bir şeydir, o zaman da bulunan şeyin aranan şey olduğunu nereden bilelim? diyorlardı. Platon bu sorunu, Menon dialogunda, Orphik-Pythagorasçı görüşten edindiği ruhun ölümsüzlüğü düşüncesiyle çözer. Böylece de Sokrates’i aşan ilk adımı atmış olur. Buradaki düşünce şu: Ruh ölümsüzdür ve birçok defa yeryüzüne gelmiştir. Bu arada yeryüzünde ve Hades’te (öbürdünya) bulunan her şeyi görmüştür. Yeryüzünde her şey de birbirine bağlı olduğu için, ruh bunlardan birini görünce, sürekli bir araştırma ile ötekilerini de bulabilir ve anımsayabilir. Ruhta doğru tasavvurlar, önce, bilinçsiz bir halde bulunurlar; bunlar, ilkin, bir rüya gibi kımıldanırlar; uygun sorular ve araştırmalarla sonunda aydınlık bir bilgi haline gelirler. Buna göre: Öğrenmek, eskiden bilinmiş bir şeyi yeniden hatırlamaktan, anımsamaktan başka bir şey değildir. Bu anlayış ile Platon, felsefesinin iki ana görüşünü de elde etmiş, belirtmiş oluyordu: Ruhta bilinçsiz bir halde bulunan doğuştan tasavvurların olduğu görüşü, bir de doğru sanı ile bilgi arasındaki karşıtlık. Doğru sanı sallantılı ve süreksizdir, bilgi ise bir temele, bir nedene bağlanmakla, dayatılmakla sağlam ve sürekli olur. Bilinmeyen bir şeyin aranabileceğini, Sokrates, Menon dialogunda hiç matematik bilmeyen bir köleye, ustaca sorular sorarak bir geometri problemini çözdürmekle tanıtlar.
Bu görüşü ile Platon araştırmanın olabilirliğini, dolayısıyla da felsefenin de olabileceğini ortaya koymuş oluyordu. Ancak, felsefenin olabilmesi, Sokrates’in savı, yani erdemin bilgi ile aynı şey olduğunu söyleyen savı doğru ise bir anlam kazanabilir. Onun için Platon Menon dialogunda bu sorunu matematiğin varsayım yöntemi ile inceler: Çıkış noktası olarak bir varsayımı alır; bundan çıkabilecek sonuçları geliştirir; sonra da bu sonuçların durumundan varsayımın doğru olup olmadığını çıkarır. Bununla da Platon, bütün felsefesi için büyük önemi olan yeni bir yöntem elde etmiş oluyordu. Bilgi ile aynı olan felsefi erdem yanında, bir de doğru sanıya dayanan bir basbayağı erdem vardır. Bilgiye dayanan felsefi erdem de basbayağı erdemden pek üstündür; biri asıl şey, öteki de onun gölgesi gibidir.
Doğru sanı ile bilgi arasındaki dolayısıyla bunlara dayanan sıradan erdem ile felsefi erdem arasındaki bu ayırma yeni bir gelişmeye yol açmıştır. Gerek Herakleitos’un, gerekse Elealıların felsefesini yakından tanıyan Platon, sağlam bir bilginin hiçbir zaman sallantılı bir temel üzerinde kurulamayacağını anlamıştır. Ruhun ölümsüzlüğü düşüncesinden çıkan sonuç böyle bir durum yaratmıştı: Ruhun bu dünyadaki eski bir varlığında gördüklerinden anımsadıkları, ancak sallantılı tasavvurlar olabilir. Doğru sanıyı bir bilgi haline getirecek temel de, dolayısıyla, bu gibi anımsama tasavvurlarında bulunamazdı. Bu düşüncelerden şimdi yeni bir sorun, bilginin temeli problemi ortaya çıkmıştı.
Platon bu sorunu, Sokrates’in kavram felsefesinden kalkarak çözmeye çalışmıştır. Sokrates bilgiyi, eldeki objenin kavramını belirlemeye çalışarak temellendirmeyi denemişti. Platon Sokrates’in bu görüşünü en kesin biçimiyle ele alır, bunu Elialıların bilgi ve varlık arasında bir bağlılaşma olduğunu ileri süren savlarına öyle bağlar ki, kavramlar birer gerçek, birer dayantı olurlar; bu dünyadaki nesneler yanında kendi başlarına bir dünya kurarlar, kendi içlerinde ayrı bir dünya olurlar. Şimdi iki ayrı bilme çeşidini (doğru sanı ile bilgi) karşılayan iki ayrı dünya da ayırt edilmiş oluyordu: Bir yanda asıl gerçeğin dünyası var -ideaların dünyası bu; bilgi’nin konusu olan bu dünya. Öbür yanda da relatif gerçeğin dünyası var –bu da meydana gelen ve yok olan nesnelerin dünyası; doğru sanının konusu olan dünya bu. İdea birliktir, bölünemez, öncesiz-sonrasız olarak kendi kendisine eşttir. Duyumlanan tek tek nesneler ise, Herakleitos’un “akış”ındaki gibi, boyuna meydana gelir; değişir ve yok olurlar. Platon felsefesinin bilgi anlayışından doğan ana :-):-):-):-)fizik düşüncesi, böylece, iki dünyanın ayırt edilmesine dayanmaktadır. Bu dünyalardan biri varolanı ve hiç oluş halinde olmayanı, öteki ise hep oluş halinde olup hiçbir zaman varolmayanı içine alır. Birincisi akıl bilgisinin, ikincisi de doğru sanının konusudur. Buna göre: Duyularla algılanan cisimlerin karşısında cisimsel olmayan idealar vardır. Bunlar, uzayın ya da cisimler dünyasının hiçbir yerinde bulunmaz; kendi başlarınadırlar; duyularla değil, düşünme ile kavranırlar; düşünülen, akılla kavranılan bir dünya meydana getirirler. İşte, felsefi erdemin koşulu olan gerçek bilginin temeli, kökü ancak bu idealar dünyasında bulunabilir. Bu düşünceler ahlaki bir motif yüzünden ortaya kondukları için de, buradaki idealar da hep ahlak kavramlarıdır.
Platon’un böylece beliren :-):-):-):-)fizik görüşü, onun şimdiye kadarki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişikliklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından, artık Platon, erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği” düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi bırakamazdı, bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi; şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi, kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh, Platon’a göre, aslında idealar dünyasında bulunuyordu, buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da, ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de, ruhun kendisinde, kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyor: Ruhun idealara yönelmiş olan, güdücü, akıllı bir kısmı ile iki tane de isteyen, duyusal yönü vardır. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu, güçlü istençli eyleme, öteki de akla karşı gelerek bayağı, maddi duyusal isteklere, iştaha götürür. Bundan dolayı, Tanrısal dünyada ruhu ideaları görmekten alıkoymuş, onun yeryüzüne düşerek bir vücutla birleşmesine, böylece ruhla bedenden kurulmuş insanın meydana gelmesine yol açmıştır.
Bu yolla meydana gelen insana düşen ödev de, ruhunun asıl yurduna yeniden kavuşması, dönmesi için gereğini yapmaktır. Bu da ideaları bilmekle olabilir. Buradaki bilgi de yine bir anımsamadır. Ama ideaları objektif olarak bilmenin olanağı vardır: Çünkü bu yeryüzü dünyası idealar dünyasına benzer; çünkü buradaki bütün varlıklar idealardan pay almışlardır. Anımsamanın nasıl oluştuğu üzerindeki düşünmeleri de, Platon’u eros (sevgi) kavramına götürmüştür. Eros kavramı, idea öğretisinin ilk tasarısı için çok karakteristik bir kavramdır. Platon’a göre, insanın çok özel bir yetisi var: İnsan birçok algıları bir kavram halinde toplayabiliyor. Objektif olarak görüldüğünde, bu yeti, insan ruhunun bir zamanlar idealar dünyasında görmüş olduğu ideaları anımsamasından başka bir şey değildir. İnsandaki bu yeti de kendini en kolaylıkla “güzel”de gösterir. “Güzel” zaten idealar dünyasında her şeyin üstünde parlar; yeryüzünde de en ışıltılı olan, en göze çarpan odur; duyuların en açık olarak kavrandığı “güzel”dir, güzeli severiz, güzel bizi çeker. Platon’un deyişiyle: Eros güzele yönelir, ilgisi güzeledir. Eros doğru olarak yönetilirse insanda felsefi bir coşu uyandırır, bu coşu de bize güzel ideasını hatırlatır, anımsama yolu ile ideaları görmeye vardırır. Platon, burada şair yönü ile, güzele duyulan sevgiden doğan coşuyu ideaların bilgisine götüren yol olarak gösteriyor. Bu anlayışında mistik bir renk de var. Ancak, buradaki ideaları görme, coşup kendinden geçme ile elde edilen bir görüş değil, ruhta uyuklamakta olan ideaların ani olarak bir parlamasıdır –bu da akılla, düşünme ile hazırlanır.????:
Platon idea öğretisinin bu anlayışıyla, önceleri de gözden geçirdiği birtakım sorunları şimdi yeniden ele alır. Bu arada başlıca dostluk, hitabet ve siyaset sanatı sorunlarını yeni açıdan inceler. Bu sorunlar da, ona göre, ancak felsefe ile çözülebilir. Bundan dolayı insan için felsefe ile uğraşmaktan daha önemli bir şey olamaz. Çünkü gerçek dostluk, felsefe sevgisi (eros) ile ruhları tutuşmuş kimselerin bir araya gelip felsefe yapmalarından başka bir şey değildir. Gerçek söz söyleme sanatı da ruhun sözlerle güdümüdür. Bunun için ele alınan konuların gerçek özünü bilmek gereklidir. Ayrıca açık ve çelişiksiz konuşabilmek için dialektiki, bunun kuramlarını kurma ve sınıflama bölümlerini bilmeli; sözlerin iyi yemişler vermesi isteniyorsa, insan ruhunun kuruluşunu, çeşitli yapılarını kavramış olmalı. Nihayet: ödevi insanları, doğal amaçları olan mutluluğa ulaştırmak olan devlet yönetimi sanatı da felsefesiz olamaz; çünkü yanlız felsefe, neyin insanları gerçekten mutlu yapacağını gösterebilir.
Bu döneminde Platon’un bütün ilgisi ahlak sorunlarına yönelmiştir. Sofistlerle savaşırken, insanın doğal amacı olan mutluluğu sağlayacak yaşama biçimini, bunun ne olduğunu arıyordu. Yalnız Platon bu problemde tek kişiyi değil de, devlet çerçevesinde biraraya gelmiş olan toplumu göz önünde bulundurur. Nasıl duyularla kavranan tek tek nesnelerden çok kavrama (ideaya) değer veriyorsa, bunun gibi ahlakta da birey idealinden çok cins idealine yönelir, yetkin insanı değil de yetkin toplumu anlatır. Tek kişinin değil, toplumun mutluluğunu göz önünde bulundurup araştırır. Bu mutluluğa da en eksiksiz olarak devlette erişilir. Bundan dolayı Platon’un ahlakı ideal devlet öğretisinde bütünlenir.
Platon’un erdem öğretisi ile devlet öğretisinde, ruhun üç parçalı olduğu görüşünün önemli bir yeri vardır. Gençlik dialoglarında Platon, Sokrates gibi, tek tek erdemleri bilgiye bağlamaya çalışıyordu. Sonraları ise ayrı ayrı erdemleri tek başlarına gözden geçirmiş, bunların aralarındaki sınırları çizmek istemiştir; ama bunu yaparken erdemlerin birliği ve akılla ilgili oldukları anlayışına pek bağlı kalmıştır. Ancak, gerçek hayatı görüp anlaması, onu, insanların büyük kısmının o ana erdemi, bütün erdemlerin kendisinde birleştiği gerçek bilgiye dayanan o erdemi, yani felsefi erdemi hiçbir zaman edinemeyecekleri düşüncesine vardırmıştır. Platon’un ünlü sözü: Yığın hiçbir zaman filozof olmayacaktır. Ona göre insanların çoğunda, para kazanmayı, maddi hazları amaç bilen ruhun aşağı itkileri egemendir; ancak bu itkilere karşı durabilen az sayıda insanda şeref duygusu ağır basar ve ancak bir avuç insan nesneleri düşünce ile kavramak, eylemi akla dayatmak, kısaca felsefi bir hayat yaşamak gereksinmesi duyar. Kendilerinde ruhun üç bölümünden biri ya da öteki ağır bastığına göre, Platon insanları üç kategoriye ayırıyor: Zenginliği sevenler, şerefi sevenler, bilgiyi sevenler. Bu üç değerden birine ulaşmayı istemelerinin ölçüsüne göre üç insan tipi meydana gelir. Bunlar da, ancak devlet içinde tam anlamlarını kazanacaklardır.
Erdemlerin de gerçek değerleri devlet çerçevesinde ortaya çıkacaktır. Platon’a göre devleti kurduran doğal neden, hiçbir insanın kendi kendine yetememesi, bu yüzden de bir sürü gereksemeleri gidermek için başkalarının yardımına muhtaç olmasıdır. Onun için devletin her yerde ödevi şudur: İnsanların ortaklaşa yaşamalarını, bunlara mutluluk sağlayacak şekilde düzenlemek. Bu ödev de ancak, topluluk hayatı ahlak ilkelerine göre düzenlenirse gerçekleşebilir. İnsanın ruhunda nasıl üç ayrı bölüm varsa, devlet de bunun gibi üç ayrı bölümden kurulmuştur: Ruhsal itkilere karşılık olan besleyenler takımı, iradeye karşılık olan koruyanlar takımı, akla karşılık olan öğretenler takımından. İştahlarından doğan bir kaygı ile günlük gereksinmelerin ardından koşan yurttaşların büyük çoğunluğu, topluluk hayatının maddi temellerini sağlar; koruyucular dışarıya karşı düşmana savunma ile, içeriye karşı da kanunların yürütülmesini sağlamakla devletin varlığını korurlar, yöneticiler ise bilgileriyle, geniş görüşleriyle kanunları koyarlar, devleti yönetecek ilkeleri bulup belirtirler. Bütün devletin olgunluğu da ona erdemler sağlar; bunlar da: Bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalettir. Yöneticilerin özel erdemi bilgeliktir. Cesaret, koruyucuların özel erdemidir. Ölçülülük ile adalet ise belli bir takımın erdemi değildir, bunların herkeste bulunması gerekir. Ölçülülük: herkesin yönetenlerin en iyiler olması, bunların dışında kalanların ise yönetilmeleri gerektiği düşüncesinde birleşmesidir. Adalet de: her takımın kendine düşen ödevi gerçekleştirmesi demektir. Ölçülülük yığının erdemi değildir, en aşağı tabakaların, kendine göre bir erdemi yoktur. Onun için Platon, ölçülülük ile adalete sosyal erdemler diyor.
Platon’un ideal devletinin yasası, tam bir aristokrasidir, en iyilerin, yani bilgililerin, erdemlilerin başta bulunmasını isteyen bir devlet biçimidir. Bu devlette kanunların konulması, topluluk hayatının düzenlenmesi işi filozoflara, bilge kişilere verilmiştir. “Başa filozoflar geçmez, ya da baştakiler felsefe yapmazsa, insanlığın acıları sona ermeyecektir.” (Politeia). Filozofların buyurduklarını pratikte yürütmek, böylece de devleti içeriye ve dışarıya karşı gerçekleştirmek ve yaşatmak koruyucuların ödevidir. Geniş yığına düşen ödev ise, çalışmak ve itaat etmektir.
Devlet öğretisinde Platon halkı kendi haline bırakıyor. Bu takımın ana itkisi kazanca yönelmiştir; yığın çalışması ile devlet hayatının maddi temelini sağlar, bekçilerin kendisini yönetmesine boyun eğer. Bekçilerin hayatı ise, tam tersine, ta doğdukları günden başlayarak devletçe düzenlenecektir. Bundan dolayı Platon, bu takımdan olanların evlenmelerini bile kendilerine bırakmaz. Gelecek kuşakların sağlam olmaları için, elverişli çiftleri devletin başındakiler seçeceklerdir. Gençlerin yetiştirilmesi işini de, her bakımdan devlet eline alacaktır. Gençler bedence, ruhça, iki bakımdan da eşit değerde yetiştirilecektir. Ruh eğitimi mythosların anlatılmasından başlayarak şiir ve musikiye yükselecektir. Şiir ve musiki, yetişenlerin ruhunda güzel sevgisini uyandırmak içindir. “Güzel sevgisi”, Platon için, her türlü yüksek çabanın, her yüksek ölçüde bir yetişmenin başlıca koşuludur. Ama bundan sonraki eğitim için Platon, şimdiye kadarki düşüncelerinden ayrılan bir görüşü ileri sürer: Bir yaştan sonra bir matematik-lojik eğitimi geçirilecektir. Oysa Platon’un bundan önceki dialoglarında estetik eğitimi esastı. Felsefeyi siyasi eğitimin temeli yapmak denemesi, Platon’u, şimdiye kadar ideaların bilgisine götüren yol olan estetik yöntem yerine daha objektif bir yöntem koymaya götürmüştür. İdealara vardıran yol, artık, bu dünyanın güzelliklerine çevrilmek değil, ruhun elden geldiğince bunlardan uzaklaşarak kendisine, kendi salt düşüncesine dönmesidir, kendi içine kapanmasıdır. Estetik yerine şimdi matematik geçmiştir. Matematik, ruhu duyulur olandan uzaklaştırıp ona salt düşünme yeteneğini kazandıran bilimdir. Ruh ideaları özler, bu özleyiş de ancak öbür dünyada tam olarak giderilebilir. Onun için, Platon’a göre, filozofun hayatı, ölüme ulaşmayı göz önünde bulunduran bir yaşayıştır; bu hayat, maddi-duyusal varlığın izlerinden ruhun kendini temizlemesidir. Beden ruh için bir hapishanedir; bu hapishaneden ruh kendisini ancak bilgi ve erdem ile kurtarabilir.
PLATON’UN HAYATI
Platon, bir bildirime göre 427 yılında, başka birisine göre de Perikles’in öldüğü yıl olan 429’da doğmuştur. Doğduğu yer için de Atina ile Aigina (Pire Körfezinde bir ada) gösterilir. Ailesi, Atina’nın en eski, en soylu ailelerinden. Babası yönünden Kral Kodros, annesi yönünden ünlü yasakoyucu Solon ile ilintisi var. Ayrıca kendisi yaşarken de ailesinin Atina’da büyük siyasi nüfuzu var: Devrin ileri gelen devlet adamlarından Kritias ile Kharmides yakın akrabaları. Platon soyu ve çevresi bakımından tam bir aristokrat. Esaslı bir eğitim görmüş; çeşitli öğretmenlerden cimnastik ve müzik dersleri almış. Gençliği Atina’nın kültürce çok parlak bir dönemine rastladığı için bu büyük gelişmenin, üzerinde büyük etkisi olmuştur. Perikles’in hemen ardından gelen bu dönemdeki Atina’nın sanat ve edebiyat bakımından yüksek düzeyine Platon çok şey borçludur. Platon’un zengin sanatçı stili böyle bir atmosferde oluşmuştur. Bir sanatçı da olan Platon, çeşitli edebi türlerde birçok şeyler yazmış. Ama, anlatıldığına göre, yazdıklarını beğenmemiş ve daha çok da Sokrates’in üzerinde yaptığı çok derin etki yüzünden bunları yakmış. Sokrates ile tanışmadan önce de felsefe ile ilgilenmiş; hocası Herakleitosçu Kratylos imiş. Ama yirmi yaşında iken Sokrates ile tanışması hayatında gerçekten bir dönüm noktası olmuştur. Bundan sonra da ölümüne kadar Sokrates’in yanından ayrılmamış, onunla çok sıkı, sürekli bir ilgi halinde kalmıştır. Platon’un hemen bütün yazdıkları onun büyük hocasına karşı duyduğu derin sevgi ve saygının belirtileriyle doludur. Yapıtlarıyla Platon, hocasına bugüne kadar bütün canlılığı ile ayakta kalan bir anıt dikmiştir. Bu anıt, Sokrates’in yorulmak bilmeden bilgiyi araması, irkilmeyen sağlam karakteri, doğruluk ve hak uğruna ölüme gitmesi karşısında Platon’un duyduğu hayranlık ve saygıyı dile getirir.
Sokrates’in ölümünden sonra Platon da, öteki Sokratesçilerle birlikte, Megara’ya Eukleides’e gitmiştir. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra Atina’ya dönmüş ve burada, önce dar bir çerçevede, öğretim çalışmalarına başlamıştır. Bundan sonra da yolculuklara çıkmıştır.
Çok yayılmış bir söylentiye göre, Platon Kuzey Afrika’ya da gitmiş. Bu yolculuğunda Mısır ve Kyrene’ye uğramış; Mısırlı rahiplerden matematik, astronomi öğrenmiş, Kyrene’de de matematikçi Thedoros’un yanında çalışmış. Platon’un bu yolculuğu yapmış olduğu çok şüpheli. Hele Anadolu ve İran’ı da gezmiş olduğundan büsbütün şüphe edilebilir. Platon’un gerçekten yapmış olduğu, Güney İtalya ve Sicilya gezileridir. Sicilya’ya Platon’un üç yolculuğu var. Bu Güney İtalya ve Sicilya yolculuklarının Platon’un düşünce hayatı üzerinde derin etkileri olmuştur. Güney İtalya’ya Platon, Atina’da tanımış olduğu Pythagorasçıların çalışmalarını yerinde ve yakından tanımak için gitmiş. Bu yolculuk, bir yandan ondaki matematik ilgisini güçlendirmiş, öbür yandan da ona dini-mistik görüşler edindirmiştir. Pythagorasçılardan edindiği bu etkiler, onun felsefesinin Sokratesçi öğe yanında ikinci büyük öğesidir. Güney İtalya’dan Sicilya’ya geçen Platon, Syrakusa’da kralın akrabası Dion ile tanışıp aralarında sıkı ve sürekli bir dostluk bağı kuruluyor. Platon’a hayran olan Dion, bundan sonra, siyasi bir reformu planlaştırması için, onu iki defa Sicilya’ya çağırtıyor. Ancak bu yolculuklardan hiçbir şey çıkmıyor. Üstelik Platon güç durumlarda kalıyor, kendini güç bela kurtarıyor. Sicilya’dan ilk dönüşünde Platon, Akademos denilen bölgede ünlü okulu Akademia’yı kurmuş, yirmi yıl buranın yönetim ve öğretimiyle uğraşmıştır. 347 yılında, söylendiğine göre, bir akraba düğününde sessizce hayata gözlerini kapamış.
Platon’dan 35 yapıt, 13 mektupluk bir kolleksiyon, birkaç dialog ile birkaç edebi fragment (bir destan parçası ile bir-iki yergi) kalmıştır. Platon’un öğretisini gerçeğine uygun olarak anlayabilmek için bu eserlerin bazı bakımlardan incelenmesi gerekmiştir. Bu arada, herşeyden önce, kalan yapıtların gerçekten Platon’un olup olmadıkları sorunu ile yapıtların yazılış sıraları sorunu en önemlileridir. 19. yüzyılda başlayan araştırmalar, bu sorunları aydınlatmak için birtakım ölçüler kullamıştır. Bunların arasında en güvenilir olanları, ilkçağın –özellikle Aristoteles’in– tanıklığı ile dil ölçüsüdür. Bu araştırmalara dayanarak Platon’un yapıtları ile bunların felsefesinin gelişme dönemlerindeki yerlerini gösteren tablolardan biri şöyledir:
Gençlik dialogları
Apologia, Kriton, Protagoras, Ion, Lakhes, Politeia I, Lysis, Kharmides, Euthyphron.
Geçit dialogları
Gorgias, Menon, Euthydemos, Küçük Hippias, Kratylos, Büyük Hippias, Menexenos.
Olgunluk dialogları
Symposion, Phaidon, Politeia II-X, Phaidros.
Yaşlılık dialogları
Theaitetos, Parmenides, Sophistes, Politikos, Philebos, Timaios, Kritias, Nomoi.
Platon bir problem düşünürüdür. Elli yıl boyunca düşünüp yazmış, problemlerle didişmiş, bu arada görüşlerini boyuna düzeltip olgunlaştırmıştır. Böyle çalışan bir filozofu anlamak için en doğru yol, gelişmesinin izleri üzerinde yürümeye çalışmak olabilir. Bunun için, Platon’un da, hayatı boyunca düşüncesinin çeşitli dönemlerde geçirdiği gelişmeyi gözden geçirerek, öğretisini anlamayı denemek gerekmektedir.
Platon’un gelişmesindeki ilk dönem, Sokrates’in etkisi altında düşünüp yazdığı dönemdir. Onun için bu dönemine “Sokratesçi Dönem” denir. Sokrates ile tanışması Platon’un hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Sokrates’in öğretisi Platon felsefesi için çıkış noktasıdır. Platon felsefeye Sokrates’in anlayışı çerçevesinde girmiş, sonra bunu gittikçe aşarak kendi görüşüne ulaşmıştır. Platon’un yapıtlarına şöyle dışarıdan bir bakıldığında bile, Sokrates’in hep ön planda olduğunu görürüz. Platon’un ilk dialoglarında Sokrates, yaşayış ve düşünüşünün bütün canlılığı ve gerçekliği ile ortadadır. Burada onun söyledikleri, kendi düşünceleridir. Bunları doğrudan doğruya söylememiş olsa bile, kendi düşüncelerine çok yakındır. Burada Platon, henüz sıkı sıkıya Sokrates’in öğrencisidir; bize hocasının görüşlerini anlatmaktadır. Onun için Platon’un bu ilk dialoglarına, “Gençlik Dialogları” yanında “Sokratik Dialoglar” da denir. Platon’un bu ilk dialoglarında büyük hocasının kişiliğini ve düşüncelerini büyük bir sevgi ve saygı ile belirtmeye çalışmak istemesinin pratik bir nedeni de vardır: Bununla Platon Sokrates’i Sofistlere ve onu Sofist s******ra karşı savunmak istemiştir. Bu dialoglar ayrıca, Sokrates’in Sofistlere karşı açmış olduğu savaşımın ileriye götürülmesidir.
Gençlik dialoglarında Platon tam bir Sokratesçidir. Bunlarda Sokrates’in öğretisi gerçeğine uygun biçimiyle gösterilmek istenir, öğretiyi geliştirmek denemesine girişilmez. Bu yazılarında Platon’un sonraki felsefesi için karakteristik olan “idea öğretisi” henüz yoktur. Bir Sokratesçi olarak bu döneminde Platon’u yalnız erdem ve bilgi sorunları ilgilendirir: Erdemin özü ve kavramı, erdemin birliği ve çokluğu, erdemin bilgiye ve öğretilebilmeye olan ilgisi incelediği, çözmeye çalıştığı başlıca sorunlardır. Lakhes dialogunda cesaret, Politeia I’de adalet, Lysis’te dostluk, Kharmides’te ölçülülük, Euthyphron’da dinlilik, Protagoras’ta erdemin bütünü, özellikle de öğretilip öğretilemeyeceği ve birliği sorunu incelenir. Bu gençlik dialoglarının amacı: Ahlakın başlıca sorularını, kavramsal bilgiler olarak oluşturmaktır. Burada kavram belirlemeleri, tanımlar için, Sokrates’te olduğu gibi, tümevarım yöntemi kullanılır: Ortaya konan tanımlar, deneydeki tek tek hallerle denetlenir ve ona göre düzeltilip tamamlanır. Yine Sokrates’te olduğu gibi, ortalıkta dolaşan doğrulukları, yanlışlıkları eleştirilmemiş görüşleri çürütmek esastır. Bütün Sokratik dialogların olumsuz bir sonuçla bittiği görülür: Yanlış, yetersiz tanımlar çürütülünce dialog da sona erer; araştırmada bir çıkmazla karşılaşılmıştır; ele alınan sorunun doğru yanıtı bulunamamıştır. Ama, dikkat edilirse, sorunun yanıtına hiç olmazsa işaret eden birtakım düşüncelerin ortaya konmuş olduğu da görülebilir. Öğreti ve yöntem bakımından tamamıyla Sokratesçi olan bu dialoglarda felsefi inceleme parlak sanatlı sahnelerle süslenmiştir. Burada, hem şair, hem de filozof Platon konuşmaktadır.
Platon’un Sokrates’ten ayrılıp kendi felsefesine doğru ilerlemesi yavaş yavaş olmuştur. Bu ilerleme, birtakım basamaklardan geçerek, sonunda Platon felsefesi için temel bir görüş olan idea öğretisine ulaşır. Ama idea öğretisine ulaşınca da, bu öğreti Platon için kaskatı bir dogma olmamış; hiçbir zaman son, kesin bir biçim kazanmamıştır; problemlerle durmadan uğraşan Platon bu öğretide de birtakım gelişmeler geçirmiştir. Zaten Platon hiçbir konuyu, hiçbir sorunu tek bir dialogunda ele alıp burada sonuna kadar işleyip incelemez. Onun için her sorunun çeşitli görünüşlerini, geçirdiği gelişmeyi, tek bir yapıtında değil de, birkaç yapıtında izleyip bir araya getirebiliriz. Symposion, Phadion, Politeia, Phaidros dialogları idea öğretisi için en önemli olanlarıdır. Bunlarda bu öğreti, en açık, en derlitoplu, en olgun biçimine varmıştır.
Platon’u Sokrates’in öğretisini aşmaya götüren neden, Sofistlerin dünya görüşü ile esaslı bir biçimde tartışmak isteği olmuştur. Sofistlerin dünya görüşü yarara, hazza dayanıyordu. Platon bu anlayışın karşısına, tam bir Sokratesçi olarak, iyi kavramıyla çıkar. Ona göre “iyi”, doğru bir yaşayışın kesin ölçüsü, biricik ereğidir (telos). Gerçek, doğru düzenine (kosmos) ruh, ancak “iyi” ile erişir. Gerçek devlet adamının başlıca işi de, yurttaşlarını “iyi”ye ulaştırmaktır, bunun yollarını bilmektir. Bunu anlamış, gerçekleştirmeye çalışmış, dolayısıyla tam bir filozofa yakışan bir yaşayışın örneğini vermiş olan biricik kimse de, Platon’a göre, Sokrates’tir.
“İyi”ye dayanan, bilgi yolu ile iyi’yi gerçekleştirmiş olan doğru bir yaşayışa böyle kesin olarak bağlanması da, Platon’u yeni bir sorun karşısında bırakmıştır ki, bu sorun da idea öğretisine yol açmıştır. Sokrates’in anladığı gibi yaşamı felsefeye dayatmak ya da erdemle bilgiyi bir tutmak, “doğru”nun araştırılabilmesini, böyle bir olanağın bulunmasını gerektirir. Sofistler bunun olamayacağını söylüyorlardı. Aradığımız şey ya bilinen bir şeydir, ki bunu aramaya gerek yok ya da bilinmeyen bir şeydir, o zaman da bulunan şeyin aranan şey olduğunu nereden bilelim? diyorlardı. Platon bu sorunu, Menon dialogunda, Orphik-Pythagorasçı görüşten edindiği ruhun ölümsüzlüğü düşüncesiyle çözer. Böylece de Sokrates’i aşan ilk adımı atmış olur. Buradaki düşünce şu: Ruh ölümsüzdür ve birçok defa yeryüzüne gelmiştir. Bu arada yeryüzünde ve Hades’te (öbürdünya) bulunan her şeyi görmüştür. Yeryüzünde her şey de birbirine bağlı olduğu için, ruh bunlardan birini görünce, sürekli bir araştırma ile ötekilerini de bulabilir ve anımsayabilir. Ruhta doğru tasavvurlar, önce, bilinçsiz bir halde bulunurlar; bunlar, ilkin, bir rüya gibi kımıldanırlar; uygun sorular ve araştırmalarla sonunda aydınlık bir bilgi haline gelirler. Buna göre: Öğrenmek, eskiden bilinmiş bir şeyi yeniden hatırlamaktan, anımsamaktan başka bir şey değildir. Bu anlayış ile Platon, felsefesinin iki ana görüşünü de elde etmiş, belirtmiş oluyordu: Ruhta bilinçsiz bir halde bulunan doğuştan tasavvurların olduğu görüşü, bir de doğru sanı ile bilgi arasındaki karşıtlık. Doğru sanı sallantılı ve süreksizdir, bilgi ise bir temele, bir nedene bağlanmakla, dayatılmakla sağlam ve sürekli olur. Bilinmeyen bir şeyin aranabileceğini, Sokrates, Menon dialogunda hiç matematik bilmeyen bir köleye, ustaca sorular sorarak bir geometri problemini çözdürmekle tanıtlar.
Bu görüşü ile Platon araştırmanın olabilirliğini, dolayısıyla da felsefenin de olabileceğini ortaya koymuş oluyordu. Ancak, felsefenin olabilmesi, Sokrates’in savı, yani erdemin bilgi ile aynı şey olduğunu söyleyen savı doğru ise bir anlam kazanabilir. Onun için Platon Menon dialogunda bu sorunu matematiğin varsayım yöntemi ile inceler: Çıkış noktası olarak bir varsayımı alır; bundan çıkabilecek sonuçları geliştirir; sonra da bu sonuçların durumundan varsayımın doğru olup olmadığını çıkarır. Bununla da Platon, bütün felsefesi için büyük önemi olan yeni bir yöntem elde etmiş oluyordu. Bilgi ile aynı olan felsefi erdem yanında, bir de doğru sanıya dayanan bir basbayağı erdem vardır. Bilgiye dayanan felsefi erdem de basbayağı erdemden pek üstündür; biri asıl şey, öteki de onun gölgesi gibidir.
Doğru sanı ile bilgi arasındaki dolayısıyla bunlara dayanan sıradan erdem ile felsefi erdem arasındaki bu ayırma yeni bir gelişmeye yol açmıştır. Gerek Herakleitos’un, gerekse Elealıların felsefesini yakından tanıyan Platon, sağlam bir bilginin hiçbir zaman sallantılı bir temel üzerinde kurulamayacağını anlamıştır. Ruhun ölümsüzlüğü düşüncesinden çıkan sonuç böyle bir durum yaratmıştı: Ruhun bu dünyadaki eski bir varlığında gördüklerinden anımsadıkları, ancak sallantılı tasavvurlar olabilir. Doğru sanıyı bir bilgi haline getirecek temel de, dolayısıyla, bu gibi anımsama tasavvurlarında bulunamazdı. Bu düşüncelerden şimdi yeni bir sorun, bilginin temeli problemi ortaya çıkmıştı.
Platon bu sorunu, Sokrates’in kavram felsefesinden kalkarak çözmeye çalışmıştır. Sokrates bilgiyi, eldeki objenin kavramını belirlemeye çalışarak temellendirmeyi denemişti. Platon Sokrates’in bu görüşünü en kesin biçimiyle ele alır, bunu Elialıların bilgi ve varlık arasında bir bağlılaşma olduğunu ileri süren savlarına öyle bağlar ki, kavramlar birer gerçek, birer dayantı olurlar; bu dünyadaki nesneler yanında kendi başlarına bir dünya kurarlar, kendi içlerinde ayrı bir dünya olurlar. Şimdi iki ayrı bilme çeşidini (doğru sanı ile bilgi) karşılayan iki ayrı dünya da ayırt edilmiş oluyordu: Bir yanda asıl gerçeğin dünyası var -ideaların dünyası bu; bilgi’nin konusu olan bu dünya. Öbür yanda da relatif gerçeğin dünyası var –bu da meydana gelen ve yok olan nesnelerin dünyası; doğru sanının konusu olan dünya bu. İdea birliktir, bölünemez, öncesiz-sonrasız olarak kendi kendisine eşttir. Duyumlanan tek tek nesneler ise, Herakleitos’un “akış”ındaki gibi, boyuna meydana gelir; değişir ve yok olurlar. Platon felsefesinin bilgi anlayışından doğan ana :-):-):-):-)fizik düşüncesi, böylece, iki dünyanın ayırt edilmesine dayanmaktadır. Bu dünyalardan biri varolanı ve hiç oluş halinde olmayanı, öteki ise hep oluş halinde olup hiçbir zaman varolmayanı içine alır. Birincisi akıl bilgisinin, ikincisi de doğru sanının konusudur. Buna göre: Duyularla algılanan cisimlerin karşısında cisimsel olmayan idealar vardır. Bunlar, uzayın ya da cisimler dünyasının hiçbir yerinde bulunmaz; kendi başlarınadırlar; duyularla değil, düşünme ile kavranırlar; düşünülen, akılla kavranılan bir dünya meydana getirirler. İşte, felsefi erdemin koşulu olan gerçek bilginin temeli, kökü ancak bu idealar dünyasında bulunabilir. Bu düşünceler ahlaki bir motif yüzünden ortaya kondukları için de, buradaki idealar da hep ahlak kavramlarıdır.
Platon’un böylece beliren :-):-):-):-)fizik görüşü, onun şimdiye kadarki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişikliklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından, artık Platon, erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği” düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi bırakamazdı, bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi; şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi, kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh, Platon’a göre, aslında idealar dünyasında bulunuyordu, buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da, ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de, ruhun kendisinde, kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyor: Ruhun idealara yönelmiş olan, güdücü, akıllı bir kısmı ile iki tane de isteyen, duyusal yönü vardır. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu, güçlü istençli eyleme, öteki de akla karşı gelerek bayağı, maddi duyusal isteklere, iştaha götürür. Bundan dolayı, Tanrısal dünyada ruhu ideaları görmekten alıkoymuş, onun yeryüzüne düşerek bir vücutla birleşmesine, böylece ruhla bedenden kurulmuş insanın meydana gelmesine yol açmıştır.
Bu yolla meydana gelen insana düşen ödev de, ruhunun asıl yurduna yeniden kavuşması, dönmesi için gereğini yapmaktır. Bu da ideaları bilmekle olabilir. Buradaki bilgi de yine bir anımsamadır. Ama ideaları objektif olarak bilmenin olanağı vardır: Çünkü bu yeryüzü dünyası idealar dünyasına benzer; çünkü buradaki bütün varlıklar idealardan pay almışlardır. Anımsamanın nasıl oluştuğu üzerindeki düşünmeleri de, Platon’u eros (sevgi) kavramına götürmüştür. Eros kavramı, idea öğretisinin ilk tasarısı için çok karakteristik bir kavramdır. Platon’a göre, insanın çok özel bir yetisi var: İnsan birçok algıları bir kavram halinde toplayabiliyor. Objektif olarak görüldüğünde, bu yeti, insan ruhunun bir zamanlar idealar dünyasında görmüş olduğu ideaları anımsamasından başka bir şey değildir. İnsandaki bu yeti de kendini en kolaylıkla “güzel”de gösterir. “Güzel” zaten idealar dünyasında her şeyin üstünde parlar; yeryüzünde de en ışıltılı olan, en göze çarpan odur; duyuların en açık olarak kavrandığı “güzel”dir, güzeli severiz, güzel bizi çeker. Platon’un deyişiyle: Eros güzele yönelir, ilgisi güzeledir. Eros doğru olarak yönetilirse insanda felsefi bir coşu uyandırır, bu coşu de bize güzel ideasını hatırlatır, anımsama yolu ile ideaları görmeye vardırır. Platon, burada şair yönü ile, güzele duyulan sevgiden doğan coşuyu ideaların bilgisine götüren yol olarak gösteriyor. Bu anlayışında mistik bir renk de var. Ancak, buradaki ideaları görme, coşup kendinden geçme ile elde edilen bir görüş değil, ruhta uyuklamakta olan ideaların ani olarak bir parlamasıdır –bu da akılla, düşünme ile hazırlanır.????:
Platon idea öğretisinin bu anlayışıyla, önceleri de gözden geçirdiği birtakım sorunları şimdi yeniden ele alır. Bu arada başlıca dostluk, hitabet ve siyaset sanatı sorunlarını yeni açıdan inceler. Bu sorunlar da, ona göre, ancak felsefe ile çözülebilir. Bundan dolayı insan için felsefe ile uğraşmaktan daha önemli bir şey olamaz. Çünkü gerçek dostluk, felsefe sevgisi (eros) ile ruhları tutuşmuş kimselerin bir araya gelip felsefe yapmalarından başka bir şey değildir. Gerçek söz söyleme sanatı da ruhun sözlerle güdümüdür. Bunun için ele alınan konuların gerçek özünü bilmek gereklidir. Ayrıca açık ve çelişiksiz konuşabilmek için dialektiki, bunun kuramlarını kurma ve sınıflama bölümlerini bilmeli; sözlerin iyi yemişler vermesi isteniyorsa, insan ruhunun kuruluşunu, çeşitli yapılarını kavramış olmalı. Nihayet: ödevi insanları, doğal amaçları olan mutluluğa ulaştırmak olan devlet yönetimi sanatı da felsefesiz olamaz; çünkü yanlız felsefe, neyin insanları gerçekten mutlu yapacağını gösterebilir.
Bu döneminde Platon’un bütün ilgisi ahlak sorunlarına yönelmiştir. Sofistlerle savaşırken, insanın doğal amacı olan mutluluğu sağlayacak yaşama biçimini, bunun ne olduğunu arıyordu. Yalnız Platon bu problemde tek kişiyi değil de, devlet çerçevesinde biraraya gelmiş olan toplumu göz önünde bulundurur. Nasıl duyularla kavranan tek tek nesnelerden çok kavrama (ideaya) değer veriyorsa, bunun gibi ahlakta da birey idealinden çok cins idealine yönelir, yetkin insanı değil de yetkin toplumu anlatır. Tek kişinin değil, toplumun mutluluğunu göz önünde bulundurup araştırır. Bu mutluluğa da en eksiksiz olarak devlette erişilir. Bundan dolayı Platon’un ahlakı ideal devlet öğretisinde bütünlenir.
Platon’un erdem öğretisi ile devlet öğretisinde, ruhun üç parçalı olduğu görüşünün önemli bir yeri vardır. Gençlik dialoglarında Platon, Sokrates gibi, tek tek erdemleri bilgiye bağlamaya çalışıyordu. Sonraları ise ayrı ayrı erdemleri tek başlarına gözden geçirmiş, bunların aralarındaki sınırları çizmek istemiştir; ama bunu yaparken erdemlerin birliği ve akılla ilgili oldukları anlayışına pek bağlı kalmıştır. Ancak, gerçek hayatı görüp anlaması, onu, insanların büyük kısmının o ana erdemi, bütün erdemlerin kendisinde birleştiği gerçek bilgiye dayanan o erdemi, yani felsefi erdemi hiçbir zaman edinemeyecekleri düşüncesine vardırmıştır. Platon’un ünlü sözü: Yığın hiçbir zaman filozof olmayacaktır. Ona göre insanların çoğunda, para kazanmayı, maddi hazları amaç bilen ruhun aşağı itkileri egemendir; ancak bu itkilere karşı durabilen az sayıda insanda şeref duygusu ağır basar ve ancak bir avuç insan nesneleri düşünce ile kavramak, eylemi akla dayatmak, kısaca felsefi bir hayat yaşamak gereksinmesi duyar. Kendilerinde ruhun üç bölümünden biri ya da öteki ağır bastığına göre, Platon insanları üç kategoriye ayırıyor: Zenginliği sevenler, şerefi sevenler, bilgiyi sevenler. Bu üç değerden birine ulaşmayı istemelerinin ölçüsüne göre üç insan tipi meydana gelir. Bunlar da, ancak devlet içinde tam anlamlarını kazanacaklardır.
Erdemlerin de gerçek değerleri devlet çerçevesinde ortaya çıkacaktır. Platon’a göre devleti kurduran doğal neden, hiçbir insanın kendi kendine yetememesi, bu yüzden de bir sürü gereksemeleri gidermek için başkalarının yardımına muhtaç olmasıdır. Onun için devletin her yerde ödevi şudur: İnsanların ortaklaşa yaşamalarını, bunlara mutluluk sağlayacak şekilde düzenlemek. Bu ödev de ancak, topluluk hayatı ahlak ilkelerine göre düzenlenirse gerçekleşebilir. İnsanın ruhunda nasıl üç ayrı bölüm varsa, devlet de bunun gibi üç ayrı bölümden kurulmuştur: Ruhsal itkilere karşılık olan besleyenler takımı, iradeye karşılık olan koruyanlar takımı, akla karşılık olan öğretenler takımından. İştahlarından doğan bir kaygı ile günlük gereksinmelerin ardından koşan yurttaşların büyük çoğunluğu, topluluk hayatının maddi temellerini sağlar; koruyucular dışarıya karşı düşmana savunma ile, içeriye karşı da kanunların yürütülmesini sağlamakla devletin varlığını korurlar, yöneticiler ise bilgileriyle, geniş görüşleriyle kanunları koyarlar, devleti yönetecek ilkeleri bulup belirtirler. Bütün devletin olgunluğu da ona erdemler sağlar; bunlar da: Bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalettir. Yöneticilerin özel erdemi bilgeliktir. Cesaret, koruyucuların özel erdemidir. Ölçülülük ile adalet ise belli bir takımın erdemi değildir, bunların herkeste bulunması gerekir. Ölçülülük: herkesin yönetenlerin en iyiler olması, bunların dışında kalanların ise yönetilmeleri gerektiği düşüncesinde birleşmesidir. Adalet de: her takımın kendine düşen ödevi gerçekleştirmesi demektir. Ölçülülük yığının erdemi değildir, en aşağı tabakaların, kendine göre bir erdemi yoktur. Onun için Platon, ölçülülük ile adalete sosyal erdemler diyor.
Platon’un ideal devletinin yasası, tam bir aristokrasidir, en iyilerin, yani bilgililerin, erdemlilerin başta bulunmasını isteyen bir devlet biçimidir. Bu devlette kanunların konulması, topluluk hayatının düzenlenmesi işi filozoflara, bilge kişilere verilmiştir. “Başa filozoflar geçmez, ya da baştakiler felsefe yapmazsa, insanlığın acıları sona ermeyecektir.” (Politeia). Filozofların buyurduklarını pratikte yürütmek, böylece de devleti içeriye ve dışarıya karşı gerçekleştirmek ve yaşatmak koruyucuların ödevidir. Geniş yığına düşen ödev ise, çalışmak ve itaat etmektir.
Devlet öğretisinde Platon halkı kendi haline bırakıyor. Bu takımın ana itkisi kazanca yönelmiştir; yığın çalışması ile devlet hayatının maddi temelini sağlar, bekçilerin kendisini yönetmesine boyun eğer. Bekçilerin hayatı ise, tam tersine, ta doğdukları günden başlayarak devletçe düzenlenecektir. Bundan dolayı Platon, bu takımdan olanların evlenmelerini bile kendilerine bırakmaz. Gelecek kuşakların sağlam olmaları için, elverişli çiftleri devletin başındakiler seçeceklerdir. Gençlerin yetiştirilmesi işini de, her bakımdan devlet eline alacaktır. Gençler bedence, ruhça, iki bakımdan da eşit değerde yetiştirilecektir. Ruh eğitimi mythosların anlatılmasından başlayarak şiir ve musikiye yükselecektir. Şiir ve musiki, yetişenlerin ruhunda güzel sevgisini uyandırmak içindir. “Güzel sevgisi”, Platon için, her türlü yüksek çabanın, her yüksek ölçüde bir yetişmenin başlıca koşuludur. Ama bundan sonraki eğitim için Platon, şimdiye kadarki düşüncelerinden ayrılan bir görüşü ileri sürer: Bir yaştan sonra bir matematik-lojik eğitimi geçirilecektir. Oysa Platon’un bundan önceki dialoglarında estetik eğitimi esastı. Felsefeyi siyasi eğitimin temeli yapmak denemesi, Platon’u, şimdiye kadar ideaların bilgisine götüren yol olan estetik yöntem yerine daha objektif bir yöntem koymaya götürmüştür. İdealara vardıran yol, artık, bu dünyanın güzelliklerine çevrilmek değil, ruhun elden geldiğince bunlardan uzaklaşarak kendisine, kendi salt düşüncesine dönmesidir, kendi içine kapanmasıdır. Estetik yerine şimdi matematik geçmiştir. Matematik, ruhu duyulur olandan uzaklaştırıp ona salt düşünme yeteneğini kazandıran bilimdir. Ruh ideaları özler, bu özleyiş de ancak öbür dünyada tam olarak giderilebilir. Onun için, Platon’a göre, filozofun hayatı, ölüme ulaşmayı göz önünde bulunduran bir yaşayıştır; bu hayat, maddi-duyusal varlığın izlerinden ruhun kendini temizlemesidir. Beden ruh için bir hapishanedir; bu hapishaneden ruh kendisini ancak bilgi ve erdem ile kurtarabilir.
