Nazım Hikmet'in Saman Sarısı'na Abidin Dino'dan cevap :)

  • 5 Kasım 2010
  • 3722 Okunma
  • 6 Cevap

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. çok uzun evet ama okumaya değer bence :)

    Nazım Hikmet'in Abidin Dino'ya hitaben yazdığı şiir:

    Saman Sarısı
    Seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
    kar içindeydi
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
    peronda benden başka da kimseler yoktu
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
    perdesi aralıktı
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kırmızı dolgun duduklarıysa şımarık ve somurtkandı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
    baktım arkasından
    üst ranzada ben uyuyorum
    Varşova'da Biristol Oteli'nde
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
    oysa karyolam tahtaydı dardı
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ak boynu uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    oysa karyolası tahtaydı dardı
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
    oysa karyolalar tahtaydı dardı
    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
    asansör bozulmuş yine
    aynaların içinde iniyorum merdivenleri
    belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde
    kederli bir gül açıldı ağır ağır
    Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
    şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan
    yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
    yudum yudum şehirlerimizin hasretini
    iki şey var ancak ölümle unutulur
    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    çıktılar önüme ansızın
    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören
    olmadı
    bir mangaydılar
    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
    kolları kollarında gamalı haç işaretleri
    elleri ellerinde otomatikleri vardı
    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
    hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
    yürüdük
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    gözlerinden belli diyemem
    başları yok ki gözleri olsun
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    belli çizmelerinden
    korku belli olur mu çizmelerden
    oluyordu onlarınki
    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
    bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
    her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
    hatta Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
    ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
    ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
    derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun
    saçlarından sicim
    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin
    içinde sıcak bir fırancala gibi
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
    bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
    girdim büyük salona genç bir kadınla
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler
    bebekevlerindeki gibi
    ve sen bundan dolayı
    bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
    belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
    uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
    ak boynun uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
    ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın
    arasında
    onu oraya sen koydun
    bir taş kuyunun dibindeki suydu
    bakıyorum eğilip
    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
    sesleniyorum
    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
    ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
    gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
    cıgaranın ucunda senin
    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
    ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
    aklından geçenlerdeydi ayrılık
    benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
    ayrılık rahatlığındaydı senin
    senin güvenindeydi bana
    büyük korkundaydı ayrılık
    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
    ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
    diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama
    kendisi vardı
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
    yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
    vakıt hızla akıyordu geriye doğru
    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
    ardımızdan koşuyordu önümüze
    Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra
    batıra dolaşıyor
    bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında
    rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın
    orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
    ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
    Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan
    borazan gece yarısını çaldı.
    Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
    borazan iç rahatlığıyla öldü
    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden
    öldürülmenin acısını düşündüm
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir
    vapur iskelesi gibi arkada kaldı
    seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
    yağmurlar içindeydi Pırağ
    Bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
    kapağını açtım
    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
    yağmurlar içindeydi Pırağ
    sen yoksun
    uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
    üst ranza bomboş
    sen yoksun
    yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
    yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
    sokaklar bomboş
    bütün pencerelerde perdeler inik
    tıramvaylar bomboş geçiyor
    biletçileri vatmanları bile yok
    kahveler bomboş
    lokantalar barlar da öyle
    vitrinler bomboş
    ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap
    ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
    ne bir karanfil
    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yal-
    nızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için
    Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor
    gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
    her lokmayı
    vakıtları yakalamak istiyorum
    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    ben değilim bir uyuyan varsa orda
    belki de üst ranza boş
    Moskova'ydı üst ranzadaki belki
    duman basmış Leh toprağını
    Birest'i de basmış
    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden
    geçiyorlar
    Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
    garson kız tanıdı beni
    iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
    garda genç bir kadın beni karşıladı
    beli karınca belinden ince
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    tuttum elinden yürüdük
    yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
    o yıl erken gelmişti bahar
    o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
    Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
    yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın
    seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda eli-
    nin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitir-
    dim avucumda sonra elini
    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı
    çoktan
    ama yine de ansızın yitirdim seni
    asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine
    yoksun
    bulvarlar karlı
    seninkiler yok ayak izleri arasında
    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini bir de tanırım
    milisyonerlere sordum
    görmediniz mi
    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
    elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyorlar
    görmedik
    İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında
    üç mavna
    gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına
    seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki se-
    simi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri
    de kopuktu
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan
    görmedik
    girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün
    kuyruklara
    ve yalnız kadınlara soruyorum
    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var
    ama onlardan bana ne
    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
    görmediniz mi
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
    Pırağ'da aldı
    görmedik
    vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
    onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacagım
    diye ödüm kopuyor
    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem
    koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır
    alıyor beni
    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
    Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
    Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı
    tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu
    onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
    lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
    sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
    gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
    görmedik
    çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi
    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
    oralarda on dokuz yaşıma rastladım
    birbirimizi birde tanıdık
    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
    fotoğraflarımızı bile
    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak
    istedik
    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık
    zaman duruyor
    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
    ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı
    üşüyorum hele ellerim ayaklarım
    oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri
    çıplak
    ağzında ham bir elmanın tadı dünya
    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
    gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir
    karış
    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
    çünkü inandım onun bütün inandıklarına
    sevdim seveceği bütün kadınları
    yazdım yazacağı bütün şiirleri
    yattım yatacağı bütün hapislerde
    geçtim geçeceği bütün şehirlerden
    hastalandım bütün hastalıklarıyla
    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
    bütün yitireceklerini yitirdim
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
    görmedim

    ıı

    On dokuz yaşım Beyazıt Meydanın'dan geçiyor çıkıyor Kızıl
    Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da mey-
    danlardan konuşuyoruz.
    evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof daha
    dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak
    ama daha bundan haberim yok
    meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasında-
    ki otel odamda
    Sen ırmagı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından
    ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
    Sen ırmağını rıhtımında yıldızların
    bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris
    damlarının bacalarına karışmış
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
    çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz
    Abidin'le
    meydanda fırdönen Celalettin'den konuşuyoruz
    Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
    ben renkleri yemiş gibi yerim
    ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
    bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
    mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar
    renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
    hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlı-
    ğında
    suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem
    öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tu-
    valinde Abidin'in
    Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
    genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
    onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç
    kere bulacağım
    işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını
    Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden
    ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir
    sabah çiselerken aydınlık
    Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiy-
    le birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir
    parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
    atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle
    birlikte suret eski yerinde kalacak.
    Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına
    ırmakların
    damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
    parmaklarımın ağırlığı yok
    parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
    salına salına dönecekler başımın üstünde
    sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
    Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şe-
    hit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşı-
    nı gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonraki-
    lerin ve tavan arasında yatan genç kadının
    Küba'dan döndüm bu sabah
    Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı
    bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    işin kolayına kaçmadan ama
    gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini
    değil
    ne de ak örtüde elmaların
    ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı
    balığınkini
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin
    çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem
    gayrının resmini yapabilir misin üstat
    yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini
    yapabilir misin
    bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz
    kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
    ferah bir türküydü duvar
    el okşuyordu duvarı
    el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
    on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu
    avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
    yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
    yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
    otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda
    deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
    okşuyordu duvarı
    sen el yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin
    ellerini
    Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
    kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya ka-
    vuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı
    Nikolas'ın elini
    kocaman bir el
    deniz kaplumbağası bir el
    ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
    artık bütün sevinçlere inanan bir el
    güneşli denizli kutsal bir el
    Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla
    fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
    1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok
    rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
    çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
    mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
    yalansız hürriyetin eli
    Fidel'in sıktığı el
    ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kaadına hürriyet
    sözcüğünü yazan el
    hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların
    balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
    ve gözleri parlıyor erkeklerinin
    ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet
    sözcüğüne
    ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum
    içiyor
    mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
    akşam oluyor Paris'te
    Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün
    eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
    bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
    filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
    bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağarayı ilk bizonu çizdiğin-
    den beri
    sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
    dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan
    bir odur.
    Paris'te bir kestane ağacı olacak
    Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
    İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından
    hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
    gidip elini öpmek isterdim
    varıp gölgesinde yatmak bu kitabın kaadını yapanlar
    yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkanında
    satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de
    Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı, belası başımın.



    ve Abidin Dino'dan Saman Sarısı'na cevap..



    "Mutlulugun Resmi"

    Kokusu buram buram tüten
    Limanda simit satan çocuklar
    Martıların telaşı bambaşka
    işçiler gözler yolunu.
    inebilseydin o vapurdan
    Ayağında Varnanın tozu
    Yüreğinde ince bir sızı.
    Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
    hasretle kucaklayabilseydim
    seninle, bir daha.
    Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
    Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
    Yapardım mutluluğun resmini
    Başında delikanlı şapkan,
    kolların sıvalı, kavgaya hazır
    Bahriyeli adımlarla düşüp yola
    Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
    ilk karşılaştığımız yere
    Ve bir acı kahvemi içseydin.
    Anlatsaydık
    o günlerden, geçmişten, gelecekten,
    Ne günler biterdi,
    Ne geceler...
    Dinerdi tüm acılar seninle
    Bir düş olurdu ayrılığımız,
    anılarda kalan.
    Ve dolaşsaydık Türkiyeyi
    bir baştan bir başa.
    Yattığımız yerler müze olmuş,
    Sürgün şehirler cennet.
    işte o zaman Nazım,
    Yapardım mutluluğun resmini
    Buna da ne tual yeterdi;
    ne boya..."
     


    Yazan: minoo
  2. Müthiş..
     
  3. bence de..çok güzel konuşturmuş kalemini..
     
  4. emeginize saglık
     
  5. teşekkür ediyorum.
     
  6. pınar niye saatlerce cevap yazmadığını şimdi anlıyorum :)
     
  7. :ehe
     
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
Yüklüyor...
23/09/2018 - 17:28