HeiLmasTer®
Üye
Nazi vahşetiyle tarihin en kanlı sayfalarında kalan bir ülke
NAZİ VAHŞETİYLE TARİHİN EN KANLI SAYFALARINDA YER ALAN BİR ÜLKE
ALMANYA
Almanya, 1. Paylaşım Savaşı'ndan yenilgiyle çıkan ülkelerden biriydi. Savaş, Alman ekonomisini sarsmış, yenilgi bunalımı getirmişti. Alman tekelleri bunalımlarını atlatma yolları bulsalar da bunlar yalnızca geçici çözümler oldu. Bunalımı atlatamamasının temel nedenlerinden en önemlisi savaşta sömürgelerinin büyük bölümünü kaybetmesiydi. 1920-23 yılları arasında yaşanan ekonomik bunalım bir yandan siyasi krizini derinleştiriyor, bir yandan da halk alabildiğine yoksullaşıyordu. 1923 yılına gelindiğinde enflasyon dizginlenemez hale gelmişti. "Sabah 20 bin mark olan ekmeğin fiyatı akşamüstü 5 milyon marka çıkıyordu. Herşeyin çöktüğü 15 Kasım'da 1 Amerikan doları'nın değeri 4.2 trilyon Alman markı idi." (Ana Britannica, 2. cilt, syf: 28)
Tekeller ekonomik bunalımlarını bir şekilde çözmek zorundaydı. İşte bu günlerde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nazi Partisi)'nin adı sıkça duyulmaya başladı.
Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP)'ın Kuruluşu
NSDAP (Nazi Partisi)'ın kökleri, ağırlıklı olarak sanayici, işadamı ve subayların oluşturduğu 1918'de kurulan Thule Cemiyeti'ne uzanır. 1919 yılında ırkçı-faşist cemiyetleri içinden Alman İşçi Partisi (DAP) çıkar. 1920'de yapılan kongrede DAP'ın ismi Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) olarak değiştirilir. NSDAP'ın programı öz olarak: "Alman ırkının üstünlüğü -Üretken olarak tanımladıkları sanayi sermayesini olumlarken, enternasyonal ve (yahudi) mali sermayeyi ve faizciliği lanetlemeye dayalı anti-komünist, anti-marksist bir sosyalizm" demagojisine dayanır. 1921'de yapılan kongrede Adolf Hitler NSDAP'ın parti başkanlığına tam yetkili FÜHRER (Önder) olarak seçilir. NSDAP'ın vurucu sokak gücü olarak SA (Hücum Birimi) örgütlenir.
Alman sanayi tekelleri Daimler, Borsig, Thysen, Kirdoff vb. tekeller Nazi Partisine maddi yardımda bulundular. 1923 yılında varolan siyasi krizi ve halkın memnuniyetsizliğini fırsat bilen Hitler bir darbe girişiminde bulunsa da başarılı olamadı. Bu darbe Alman tarihinde "Birahane Darbesi" olarak yer alır. İktidarı ele geçirmek için ordu ve polis içindeki örgütlenmesi yeterli gelmemiştir. Hitler tutuklanır. Çıkınca geçmiş deneyimlerinden "dersler" çıkararak örgütlenme faaliyetine devam eder.
1925-26'da SA'ların yanında kendine sadık adamlarından Koruma Bölüğü'nü (SS) kurar. Bu SS'ler faşist parti içinde iktidar savaşında Hitler'in çıkarlarını koruma amaçlıdır. Daha sonra Hitler faşist kitle tabanı oluşturmak için kitle örgütleri vb. kurar. Özellikle gençlik ve küçük burjuvazi arasında hızla kitleselleşir. Bu süreçte NSDAP örgütlenme modeli, çalışma tarzı vb. yönlerden sosyal demokrat ve komünist partileri örnek almıştır.
Hitler'in Yardımcıları; Ekonomik Kriz Ve Hugenberg
Hitler'in 1923'teki darbe girişiminden kısa bir süre sonra hükümet para reformu yaparak ekonomik ve siyasi bir istikrar sağladı. İşsizlik sigortası gibi reformlarla ve gelişen sanayi ile birikte halkın refah düzeyinde de geçici bir yükselme oldu. Ancak bu uzun sürmedi. 1929'daki dünya bunalımından doğrudan etkilendi. Wall Street'teki borsanın çökmesinin ardından ABD'li tekeller Almanya'ya verdikleri onbeş milyon mark tutarındaki kredi borcunu geri çekmeye başladılar. İflaslar birbirini izledi. Böylece Almanya'daki işsiz sayısı 1930'da 3 milyona, '32'de 6 milyona ulaştı. Fabrikalar yüzde 50 kapasite ile çalışmaya başladı. 1.Paylaşım Savaşından yenik çıkması nedeniyle ödediği savaş tazminatı ve işsizlik sigortası yüzünden artan ekonomik çıkmaz 1930'da koalisyonun dağılmasına neden olmuştu. Yeni bir koalisyon hükümeti kurulamadığı için de parlementer demokrasi son bulmuştu.
Tüm bu yaşananlar halkın memnuniyetsizliğinin gün geçtikçe artması demekti. Üst boyutta olan işsizlik ve sefalet NSDAP'ın gelişimini hızlandırır. Geçim sıkıntısı yaşayan halk kestirme çözüm önerilerine kanabiliyordu. Bu süreçte Hitler, sağ partilerden Alman Ulusal Halk Partisi (DNVP) başkanı ve aynı zamanda basın ve sinema sanayisi kralı Hugenberg tarafından milliyetçi propagandayı yürütmekle görevlendirildi. Hitler hem halkın memnuniyetsizliğini hem de elindeki geniş propaganda araçlarını kendi ırkçı amaçları için kullandı. Herşeyin sorumlusu olarak Yahudileri göstererek kendi ırkçı-kafatasçı düşüncelerini yaymaya başladı. O dönem sanayide ağırlığı olan Yahudileri herşeyden sorumlu tutarak bir çok taraftar buldu. Hitlere göre "ırkçılık, dünyayı yöneten ebedi iradeye uyarak, en iyinin ve en kuvvetlinin zaferini kolaylaştırmak, kötü ve zayıf olanların boyun eğmesini sağlamak görevi ile yukümlüdür" (Kavgam, Hitler syf: 386)
"İyi" ve "en kuvvetli" olan Alman ırkı, kötü, ve "zayıf" olan diğer dünya halklarıydı. Ve onları yeryüzünden silmek kutsal bir görevdi. Hitler kitlelerin önüne çıktığında anti-kapitalist bir söylem kullanıyordu. Ama kapalı kapılar ardında tekelci patronları "özel mülkiyeti bolşevizme karşı korumanın öncelikli görevleri" olduğuna çoktan ikna etmişti. Bu propaganda ile birlikte üye sayısı 1929'da 170 bin olan Nazi Partisi'nin 1932'deki üye sayısı 1 milyon 378 bine yükseldi. Aynı günlerde NSDAP'ın SA örgütlenmesi, halka yönelik terör eylemleri ile yalnızca 1931'de 300 insanı katleder. 1932'de bunalım derinleşmeye devam ederken eyalet seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Yeniden adaylığını koyması için zorla ikna edilen eski Cumhurbaşkanı Hindenburg seçimi kazanırken rakibi Hitler oyların yüzde 37'sini aldı. Mayıs 1932'de Hindenburg başbakanlığına Franz Von Papen'i getirdi. Ancak yapılan seçimlerde Papen başarılı olamayınca yerine bir başkası atandı. Nazi Partisi ise ilk seçimlerde yüzde 37, ikinci seçimlerde yüzde 33 oy aldı.
Alman tekelci burjuvazisi siyasi istikrarı sağlamak için bir arayış içine girer. İşsizlik ve derinleşen ekonomik krizin mevcut olduğu bu koşullarda otoriter bir hükümet gereklidir. Alman burjuvazisi böyle bir iktidar için NSDAP'tan başkasını düşünmez. 1932 Kasım ayında Kirdorf, Krupp ve Thyssen gibi tekel patronları cumhurbaşkanı ile görüşüp Hitler'in başbakan olması için baskı yaparlar. Bir takım ayak oyunları ile Hitler 30 Ocak 1933'te başbakanlığa getirilir. 5 Mart 1933'te seçimler olacaktır. Hitler seçimlere kadar olan kısa süre içinde özellikle sosyal demokrat ve komünistler başta olmak üzere tüm muhalif güçler üzerinde azgın bir terör dalgası estirir.
27 Şubat'ta Parlamento Binası'nın (Reichstag) Naziler tarafından kundaklanıp komünistlerin üzerine atılmasının ardından "komünist avı" başlar. Ve yüzbinlerce insan tutuklanır. Yine aynı bahane ile "Temel Hakların Askıya Alınması"na ilişkin bir yasa çıkarılarak dernekler kapatılır, basın ve haberleşmeye sansür konulur, birçok hak ve özgürlük askıya alınır. Alman Komünist Partisi, faşizmin bu terörü ve şiddeti karşısında direnişi örgütlemek için Sosyal Demokrat Partisi'ne "Ortak Anti-faşist eylem çağrısı" yapar ancak sosyal demokratlar Nazi Partisi'ni hala parlamento içinde mücadele verebilecek bir güç olarak gördükleri için bu çağrıya olumsuz cevap verirler.
5 Mart'ta yapılan seçimlerde Nazi Partisi oyların yüzde44'ünü kazanır. Ama bu oran tek başına iktidar olması için yetersizdir. Milliyetçi Parti (DNUP) ile koalisyon yaparak iktidara yerleşir. 23 Mart 1933'de "Halkın Devletin Korunmasına ilişkin Devlet Başkanlığı" kararnamesi yasallaştırılarak Hitler iktidarını sağlamlaştırır. Mevcut anayasa fiilen tasfiye edilmiş, parlamento devre dışı bırakılmıştır. Artık Nazi Partisi istediği yasayı çıkarabilir, istediği devletle anlaşma yapabilir. Hitler federal eyaletleri kaldırmakla işe başlar. Demokratları, sosyalistleri ve Yahudileri devlet dairelerinden, üniversitelerden çıkarır. Prusya siyasal partisini gizli bir polis örgütüne dönüştürüp Gestapo'yu kurar. 2 Mayıs'ta ise SA'lar sendikaları basarak sendika kasalarına ve mallarına el koyar. Alman Sendikaları Birliği yöneticilerinin bir çoğu toplama kamplarına gönderilir. Bunun yerine Hitler'in belirlediği ilkelere uygun "Alman Emek Cephesi" kurulur. Bu cepheye tüm işçilerin katılımı zorunlu tutulur. Alman Gaziler ve Cumhuriyetçiler Birliği, Alman Sosyal Demokrat Partisi gibi muhalif kurumlar kapatılır, mallarına elkonulur. Alman Komünist Partisi ilk kapatılan partidir. Ardından Temmuz 33'te çıkarılan "Partilerin Yeniden Kuruluşu Yasası" ile Nazi Partisi kendini tek işçi partisi ilan eder. Diğer burjuva partiler ise kendi kendilerini feshetmek zorunda bırakılır. Yine aynı dönemde Nazi Halk Mahkemeleri kurulur. Nazi Partisi'ne muhalif olan birçok insan bu mahkemelerde yargılanarak idam edilir, toplama kamplarına gönderilir.
Hitler faşizmi iktidara yerleştikten sonra emekçilerin kazançlarına el koymaya başlar. Faşistlerin hem ekonomik, hem politik terörü emekçilerde olduğu gibi orta tabakada da huzursuzluğa, hoşnutsuzluklara yol açar. Diğer yandan Hitler'in iktidar olması tekelci burjuvazi arasındaki çelişkilerin çözümünü de sağlamamış tersine çelişkiler derinleşerek farklı biçimlerde ortaya çıkmaya devam etmiştir.
Hitler faşizminin gerçek yüzünü o günlerde gerçek anlamda teşhir eden Bulgaristan Komünist Partisi önderi Georgi Dimitrov'dur. Alman Parlamento Binasının kundaklanmasının ardından estirilen tutuklama terörü sırasında Almanya'da bulunan ve aynı zamanda Komintern üyesi olan Dimitrov da tutuklanır. Dimitrov'un yaptığı savunma Alman faşizmini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Bu nedenle Reichstag duruşmaları Dimitrov'un savunması ile anılır. Dimitrov savunmasıyla duruşmaları büyük bir Anti-komünist gösteriye dönüştürmeye çalışan Nazilerin oyunlarını bozar. Onun cesur ve güçlü savunması faşizmi mahkemede yenilgiye uğratır. Dimitrov'un savunması yalnızca davayla sınırlı değildir. O faşizmi çözümler ve sınıfsal özünü ortaya koyar. Alman faşizminin, Alman tekelci sermayesinin diktatörlüğü olduğunu, gerçek efendilerin silah kralları, ağır sanayinin egemenleri (Thyssen'ler, Krupp'lar vb.) olduğunu anlatır. Bu tarihi savunma karşısında köşeye sıkışan ve iyice teşhir olan faşist hükümet Dimitrov'u beraat ettirmek zorunda kalır.
Dimitrov'un Alman faşizmine ilişkin değerlendirmelerinden bir bölümü şöyledir: "Alman tipi faşizm, faşizmin en gerici bir türüdür. O sosyalizmle uzak yakın hiçbir ilgisi bulunmadığı halde kendine küstahca "Nasyonal sosyalizm" adını vermiştir. Alman faşizmi; yalnızca burjuva milliyetçiliği (nasyonalizm) dir. Canavarca şovenizmdir, politik haydutluğun hükümet biçimidir. İşçi sınıfına, köylülerin devrimci kesimine küçük burjuvaziye ve aydınlara karşı provakasyonlar ve işkence düzenidir. Ortaçağ barbarlığı ve canavarlığıdır. Diğer halklara ve ülkelere karşı çılgınca saldırganlıktır. Alman faşizmi dünya gericiliğinin vurucu gücü, emperyalist savaşın baş kundakçısı..."
Evet, Alman faşizmi tüm hızıyla terörünü sürdürmeye devam eder. Hitler, 2 Ağustos 1934'te Cumhurbaşkanı Hindenburg ölünce cumhurbaşkanlığının bütün yetkilerini devralır. Şubat 1938'de ise Alman ordusunun komutasını üstlenerek herşeyin hakimi tek adam haline gelir.
1935'te çıkarılan Nürnberg Yasaları'yla Yahudiler ikinci sınıf vatandaş ilan edilir. SA'ların, Yahudiler üzerindeki şiddet eylemleri artarak devam eder. Yahudilerin işten atılmaları, dükkanlarının yağmalanması ve mallarının boykot edilmesi, 33-38 arası 250 bin Yahudi'nin göç etmesine neden olur.
Hitler'in dış politikadaki asıl hedefi ise SSCB'dir. "Hitler'e göre Alman ırkı Slav halklarından üstün, Bolşevikler de dünya çapındaki Yahudi komplosunun öncüsüydü. Almanya bu toprakları ele geçirerek Avrupa'da ekonomik ve askeri egemenlik kuracak, hatta sonunda dünyaya egemen olabilcekti." (Ana Britannica 2.cilt syf:30) Bu bir savaş hazırlığının başlangıcıydı. Görünürde üstün Alman ırkının dünyaya egemen olma isteği söz sonusu iken asıl gerçek neden ekonomik darboğazdan kurtulmanın başka yolunun kalmaması ve devrimlerin burjuvazinin iktidarını tehdit etmesiydi. Bu nedenle de esas hedef halkın iktidar olduğu sosyalist ülkelerdi.
2. Paylaşım Savaşı Ve Alman Faşizminin Katliamları
Alman faşist orduları 1938 Mart ayında Avusturya'yı ilhak eder ve bunu Alman halkının kendi kaderini belirleme hakkına dayandırır. Ardından Alman azınlığa kötü davranıldığını bahane ederek Çekoslovakya ile diplomatik bunalım yaratır. İngiltere'nin girişimi ile savaş önlenir. Ancak Hitler İngiltere ve Fransa'nın müdahale etmeyeceğini bildiğinden Çekoslavakya'yı ilhak eder. Hemen ardından 1 Eylül'de Polonya işgalini başlatır. İki gün sonra da İngiltere ve Fransa, Almanya'ya savaş ilan eder. Ancak açıktan silahlı çatışmalar yaşanmaz. İngitere ve Fransa'nın beklentisi Hitler faşizminin Sovyetler Birliği'ne saldırması ve sosyalizmi geriletmesidir. Bundan sonra kendileri de devreye gireceklerdir. Böylece hem Hitler faşizmini ortadan kaldıracaklar, hem de kendileri için büyük tehlike gördükleri sosyalizm yok olmuş olacaktır. Tüm bu hesaplar içinde 2. Dünya Savaşı denilen ve aslında emperyalist ülkelerin dünyayı yeniden paylaştığı savaş başlamış oldu.
1941 Haziran'ına gelindiğinde Hitler faşizmi Batı Avrupa'da egemen hale geldi. Sıra Sovyetler Birliği ve ardından Ortadoğu ülkelerindedir. Savaş beraberinde Avrupa ve Asya halklarına yönelik en vahşi işkence ve katliamları da getirir. Ama dünya halkları Alman faşist ordusuna karşı dişe diş bir mücadele vermeye başlar. Silahlı eylemler yerini silahlı ayaklanmalara ve partizan savaşlarına bırakır. Alman faşizmi bu yıllarda halklara yaptığı işkencelerle ve katliamlarla tarihin en kanlı sayfalarını yazar. Hitler bütün dünya halklarının lanetini toplar.
Alman faşizminin bu savaş sırasında yaptıklarını şöyle toparlayabiliriz; Tüm Avrupa'yı; Yunanistan'dan Fransa'ya, Bulgaristan'dan Polonya'ya kadar işgal eder ve bu işgal sırasında da halklara karşı en vahşice katliam ve işkencelerle birlikte soykırım da uygular. Bu katliamlar halkların bilincinde öyle yer etmiştir ki Hitler adı bugün bile aynı nefretle anılmaya devam ediyor. İlk akla gelenlerden biri Nazilerin toplama kampları. Buralarda herşey bir işkence aracı haline getiriliyor, insanların ne zaman nasıl can vereceği bilinmiyordu. Askerler tutsakların vücutlarından kan çekiyor, sonra asıyor ya da kurşuna diziyorlardı. Soğuk-yemek-su-banyo-tuvalet herşey işkence aracıdır. Hergün kurşuna dizilen yüzlerce insan, gaz odalarında boğularak ve yakılarak öldürülen milyonlar Nazilerin eseriydi. Maydanek, Autswitzch, Birkenau, Treblinka, Bunzig ve adını bilmediğimiz pek çok kampta bulunan toplu mezarlar Nazilerin eseridir. Kamplardaki tutsakları dondurucu soğukta aç ve çırılçıplak çalıştırmak Nazilerin eseridir. "Bu soğuğa dayanmak korkunçtu. Zayıf olan herkes, yolda ya da fabrikada, makine başında ölüyordu. Cesetleri çukurlara yığıyorlardı. Ve en ufak hatasından ötürü insanları yine aynı çukurlara atıyor, yiyecek vermiyor, yere birşey sermeye dahi izin vermiyor, bütün bir gece boyunca çıplak toprak üzerinde oturtuyorlardı. Yalnızca sabahleyin sayıma çağırıyor, sayımdan sonra yiyecek vermeksizin, yine çukura gönderiyorlardı." (Madalyonlar-Zofra Nalkovuska- syf:33) İnsanların yağlarından sabun yapıldığını duyanlar inanmak istemiyordu ama gerçekti. "Gdonsk'ın dışında, Vişeşiç'de Anatomi Enstitüsü'nün yanındaki tuğladan yapılma o kızıl ve ufak bina, katledilmiş insanlardan çıkan yağları sabuna dönüştürmek, derilerini ise döverek parşömene çevirmek için yeterli oluyordu." (age, syf:75)
Hitler faşizmi bu kanlı tarihi yazarken 60 milyon insanı katletmiş, 35 milyon insanı sakat bırakmıştır. Sovyetler Birliği'nde 1718 şehri yıkmış, 20 milyon insanı katletmiştir. Gaz odalarında 6 milyondan fazla Yahudiyi ve sosyalisti vahşice katleden onlardır.
NAZİ ALMANYASI SAVAŞ SONRASINDA DA DÜNYA HALKLARINA KARŞI SUÇ İŞLEMEYE DEVAM EDİYOR
Kontrgerilla ve Naziler
Almanya faşizmi savaştan yenilgiyle çıktıktan sonra birçok Nazi savaş suçlusu savaştan sonra kendini dünya egemeni ilan eden ABD emperyalizminin himayesi altına girdi. Bu dönemden sonra da halkların kurtuluş mücadelesini boğmak için faaliyet yürütmeye devam ettiler.
Görünüşte savaşın bitmesiyle Hitler faşizmi de yokolmuştu. Oysa NATO bünyesinde kurulan, birçok Avrupa ülkesinde ve yeni-sömürge ülkelerde faaliyet yürüten "Gladio" yani kontrgerilla örgütlenmelerinin fikir babalığını yapanlar bu Nazi artıklarıydı. "General Gehlen, Hitler'in politik beyinlerinden biriydi. İkinci Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'ndeki Nazi istihbaratının şefiydi. 1945 yılında elindeki arşivle birlikte ABD'ye teslim oldu.(...) CIA Şefi Allen Dulles'la görüştürüldü. Ona (...) Stalin'in hiç de yabana atılacak biri olmadığını, ABD ve Batı Avrupa'nın doğudan gelecek tehlikenin farkında olmadığını anlattı. (...) Nazi generali, bu kez Amerika adına "hür dünya" için eski Nazilerden kurulu bir casusluk örgütü meydana getirip "servis" faaliyetlerine devam edecekti. General Gehlen Amerikalılarla anlaştıktan sonra 9 Temmuz 1946'da tekrar Almanya'ya döndü. Hitler'in istihbarat örgütü Gestapo ile askeri polis örgütü SS'nin üst düzey yetlililerini topladı. (...) General Gehlen, eski Nazilere yeni sahte kimliklerini verdi. Tahminlere göre Gehlen, iki yıl içinde, 10 bin kadar savaş suçlusu Nazi'yi toplamayı başarmıştı. Önce Federal Alman gizli servisi BND'yi kurdu ve başkanı oldu. Eski Naziler bunun ardından NATO'nun kurulmasıyla birlikte, Avrupa ülkelerindeki yeraltı örgütlenmelerine hız verdiler. Yani, Gladio'nun temellerini attılar." (Bay Pipo S.Yalçın Doğan Yurdakul syf: 74-75)
General Gehlen gibi eli kanlı katillerin kurdukları kontrgerilla örgütleri aracılığı ile katliamlar, darbeler düzenlendi. Sosyalist ülkelerde komplolar örgütlendi. Birçok ülkede devrimcilere, ulusal kurtuluş savaşçılarına ve aydınlara karşı düzenlenen sayısız katliamın altında Nazi generalleri ve onların yetiştirdiği katillerin imzası vardır. Ülkemizde de bir dönem MİT Müsteşarlığı yapan Fuat Doğu (1960'dan sonra) Nazi generali Reinhard Gehlen'in öğrencilerinden biriydi. Hiram Abas, Mehmet Eymür gibi ünlü(!) MİT'çiler ise Fuat Doğu tarafından Gehlen'in öğretileriyle yetiştirilen adamlardı.
"Demokrasi" havarisi ABD tarafından himaye edilen ve yeniden organize edilerek halkların üzerine salının Nazi subayları CIA'nın da "en iyi" adamları içinde yerlerini aldılar. ABD ve Alman emperyalizmi halklara karşı açtıkları savaşta en ileri işbirliğini bu tür katliam örgütleri kurmada gösterdiler. "1952 yılında 1200 ABD ajanı örgütlü operasyon yürütmek amacıyla ve sekiz istihbarat servisinin yardımcı hizmetlerinden yararlanarak bir araya gelmiştir. Almanya o tarihten itibaren CIA operasyonlarının Avrupa'daki merkez üssü konumuna getirilmiştir." (Kontrgerilla Kıskacında Türkiye-Suat Parlar syf:52)
Ülkemizde Faşizmin Örgütlenmesinde Almanya'nın Rolü
Naziler'in faaliyetleri kendi ülkelerinde ilericilere karşı katliamlar düzenlemekle sınırlı değildir. Aynı zamanda kendi ideolojilerini yaymak için de yoğun bir propaganda faaliyeti yürütmüşlerdir. Dünyanın başka ülkelerine büyükelçi vb. sıfatlarla gönderilen Nazi subaylarının örgütlediği propaganda giderleri bizzat Almanya tarafından karşılanmıştır. Bu faaliyetlerin yürütüldüğü ülkelerden biri de Türkiye'dir.
Alman faşizmi Türkiye'yi müttefiki olabilecek bir ülke olarak görüyordu. Türkiye'ye biçtiği rolün gereği olarak faşist örgütlenmeyi bizzat yaratmak için kolları sıvadı. Avusturya'da faşist örgütlenmeyi ustaca başaran Franz Von Papen'i 1939'da Ankara Büyükelçisi olarak atadı. 1941 yılında ordu içinde "İhtilal Birlikleri" adı verilen faşist bir örgütlenmeyi oluşturmayı başardı. Alman faşizmi faaliyetleri yürütmek için oldukça cömert davranıyordu. "Ribbentrop, 9 Mart'ta Papen'e yolladığı bir telgrafta basının ve radyo çalışanlarının parayla kandırılması için birkaç milyonun döviz olarak dağıtılması için başarıyla yerine getirildiğini bildirmiştir" (Osmanlı'dan Günümüze Gizli Devlet-Suat Parlar, sayfa: 180) Alman Dışişleri Bakanı tarafından 5 milyon mark gönderilir. Ardından Bozkurt, Çınaraltı, Ergenekon, Orhun gibi faşist dergiler peşpeşe yayın faaliyetine başlar.
1943'te örgütlenmesine hız verir. Ancak 1943'ün sonunda cephede yaşadığı sıkıntı sonucu Türkiye'de iktidarı almak için faşist kadroları hareketlendirir. A.Türkeş'in de içinde yeraldığı "İhtilal Birlikleri"ne üye subaylarla bir darbe girişiminde bulunur. Başarılı olamayınca bu kez '44'te yeni bir darbe daha tezgahlanır. Ancak bu darbe de başarılı olamaz ve "İhtilal Birlikleri" Kemalist subaylar tarafından dağıtılır. Aynı yıllarda Alman faşizminin de gerilemesiyle Türkiye'deki faşist hareket sessizliğe gömülerek gizlenme yolunu seçer.
Hitler'in Çocukları Bugün Hala İş Başında
Emperyalizm varlığını halkların sömürüsüne dayandırır. Onun çıkarı her zaman bu sömürü ağıdır. Çünkü bencillik ve zenginleşme hırsı kapitalizmin doğasıdır. Hele de emperyalist devletler ekonomik krizler, buhranlar yaşıyorsa, bu, emekçi halklar üzerinde dizginsiz bir sömürü ve baskı uygulanacağı anlamına gelir. Faşizm de bu amaçla gereklidir. Bunun bir ayağı da ırkçılıktır.
Irkçılık dendiğinde akla hemen ilk olarak Nazi Almanyası geliyor. Toplama kampları ve en vahşi katliamlar geliyor. Bugüne geldiğimizde Nazi Almanyası yok belki ama dünya halklarının düşmanı olan bir Alman devleti var. Almanya'da iktidarlar Nazi Almanyası'nın, ırkçılığın hesaplaşmasını hiçbir zaman yapmadılar. Aksine o mirası savundular. Ulusal ve uluslararası düzeydeki politikaları bunu hep kanıtladı. Örneğin "yabancı düşmanlığı" Alman emperyalizminin Nazi'lerden devraldığı bir politikadır. Hep bu anlayışla hareket eder. 1980'lerde Almanya'da ekonomik kriz derinleştiğinde "krizin faturası toplumun alt kesimlerine çıkarılmalıdır" der Alman iktidarları ve öyle de yaparlar. Emekçi halk bu krizin faturası altında ezilmeye mahkum edilir. Ama bundan en çok etkilenen, nasibini alan "yabancı" emekçiler olur. "Yabancı"ları ülkeden göndermek için yasalar çıkarılır. Çıkarılan bu yasalar ve yapılan düzenlemelerle ülkeden çıkmaları için zorlanırlar. Ya da kalsalar da yaşam koşulları ağırlaştırılır. 93 yılında iltica yasasında yapılan değişiklikler bunun içindir.
Hitler döneminin hesaplaşmasını yapmamış olan Almanya, faşizmin baskı ve saldırılarını da görmezden gelir. Yeni-sömürge ülkelerin faşist rejimlerini desteklerler. Bundan kaçınmazken diğer yandan da kendi ülkesinde Neo Naziler, dazlaklar gibi faşistlere karşı hiçbir önlem alınmaz. Yasal Nazi partileri vardır örneğin. Ve bunlar meşru olarak faaliyet sürdürürler. Alman iktidarları da el altından bu ırkçılığı destekler. Irkçılık böyle yaygınlaşmış ama hoş görülmüştür. Değişen Alman hükümetleri de bu politikayı sürdürürler. Çıkarılan yasalar genelgeler Nazi talimnameleri gibidir. Örneğin bir yasayla polise her istediği yeri dinleme yetkisi verilmiştir. Bu yasa faşist devletlerin uygulamalarını hiç de aratmaz bir düzeydedir. Eğitimini de bu ırkçı politikalar şekillendirir. Bugün hala Almanya'da Hukuk Fakülteleri'nde öğretilenler arasında en değer verilen Nazi Partisi üyelerinin yazdıklarıdır.
İşte ırkçılık böyle yaygınlaşmıştır Almanya'da. 100'ün üzerinde Nazi'lerle aynı anlayışta örgüt vardır. Bunlar Alman iktidarlarından hem para desteği görürler, hem de kendilerine propagandalarını yapmaları için birçok yasal imkan tanınmıştır. Yasadışı olan Neo Nazi örgütler ise bu yasadışılıklarının hiç tartışılmadığı bir durumdadırlar. Göstermelik olarak hükümetler "tedbirler alınacak" vs. deseler de onlara dokunmazlar. Bu ırkçı-faşist örgütlerin geçmişte yabancılara yönelik bir yılın içinde 2200'ün üzerinde gerçekleştirdikleri saldırılar olmuştur. Ama bunlar tehlike olarak görülmemiştir.
Neo Nazilerin saldırılarına birkaç örnek verirsek;
- 29 Mayıs '92'de Solingen kentinde Türklerin yaşadığı bir ev kundaklandı. Yangın bombası atarak kundakladılar. Bu saldırıda 5 Türk öldü.
- 23 Kasım '92'de Hamburg yakınlarındaki Köln kasabasında yine Türklerin yaşadığı iki binayı kundakladılar. 3 kişi öldü. 2'si çocuk 9 kişi ağır yaralandı. 43 kişi de ağır yaralandı.
- 16 Mart '94'te aynı tür bir saldırıyla 7 kişiyi katlettiler.
Bunlar Almanya'da ırkçılığın boyutlarını gösterebilecek birkaç örnektir. Saldırılardan sonra ırkçılığa karşı onbinlerce insanın katıldığı gösteriler, yürüyüşler düzenlenmiş, Alman basını bile hükümetleri ırkçılığa karşı önlemler almaya çağırmıştır. Ama alınan hiçbir önlem olmadığı gibi göstermelik olarak yakalanan Neo-Nazi katiller de Alman mahkemelerinde hep ayrıcalıklı bir duruma sahip olmuşlardır.
Almanya'da da faşistler ülkemizdekine benzer bir şekilde örgütlenme yöntemleri oluşturmuşlar. Yakın dövüş sporları vb. yöntemleri kullanıp yaygınlaştırarak da saldırılarını artırmışlardır. Faşist örgütlerle Alman devleti ve hükümetlerinin ilişkisine bir örnek verecek olursak; '93 yılında Militan Milliyetçi Cephe, Alman Alternatifi ve Milliyetçi Taarruz adlı faşist-ırkçı örgütler yasaklanmış ama bu görünürde bir yasaklama olduğu için rahatlıkla faaliyetlerine devam edebilmişlerdir. Bilinen oyunlarla da en başından bu örgütlere yasaklanacakları haber verilmiş, bu örgütler de bankalardan paralarını çekmek gibi her türlü önlemlerini almış ve bu yasaklamadan hiçbir şekilde zarar görmemişlerdir.
Faşistlerin propagandalarının temel içeriği "yabancıların olmadığı bir Almanya"dır. Bunu şu sloganlarda somutluyorlar. "Alman kültür kargaşası durdurulmalıdır", "Yabancıların olmadığı yeni Alman Reich"... (Reich Hitler faşizminin parlamento meclisidir.) Kısaca emperyalist Almanya ırkçılığı desteklerken asıl olarak Hitler faşizminin uygulamalarının devamcısı olduğunu da göstermektedir.
Almanya "Demokrasisi"
Emperyalizm dünya genelinde başlattığı "demokrasi, insan hakları, barış" demagojilerinin baştaki uygulayıcılarından biridir Almanya. Dünya halkları üzerindeki sömürülerini bu kılıf altında sürdürürler. Ama baskı, zulüm, katliamlar da artarak sürer. Yeni-sömürgeler üzerindeki politikalarını hayata geçirebilmek için bu ülkelerdeki faşist rejimleri destekler, kendi elleriyle sivil faşist örgütlenmeler yaratırlar. Örneğin ülkemizde MHP'nin fikir babası Nazilerdir. Yıllar sonra ise 80 faşist cuntasını destekleyenlerden biri de Almanya olmuştur.
Yeni-sömürgelerde devletin halka karşı sürdürdüğü savaşı güçlendirmek için ihtiyacı olan silahları da satanlardan en önemli paya sahip olanlardan biri de Almanya'dır. Ama "insan hakları", "demokrasi" demagojilerinden de vazgeçmezler. Buna bir örnek: 1992'de Alman Dışişleri Bakanı'nın bir açıklaması oldu. Buna göre Almanya "Türkiye'nin Kürt halkına yönelik saldırılarda bulunmasından dolayı silah ambargosu uygulayacağını" açıklıyordu. Ayrıca AT'ye başvurarak Türkiye'yi kınamasını istedi. Oysaki burada, bu tavırda Kürt halkını sahiplenen, haklarını koruyan, korumak isteyen bir niyet yoktur. Doğu ve Batı Almanya birleştikten sonra Almanya diğer emperyalist ülkelerle başta da ABD ile olan rekabetinde kendini daha güçlü hissediyordu. Ortadoğu'da etkin olmaya, Ortadoğu'nun egemenliğine ortak olmaya çalışıyordu. Ama ABD ve ABD'nin yönlendirdiği bir Türkiye Almanya'yı rahatsız ediyordu. Türkiye'ye "Kürt halkını katlediyorsun" diye tavır alışı bundandır. Silah ambargosu uyguladığı dönemde Türkiye'ye 15 adet Leopard Tankı göndermesinin farklı bir açıklaması olamaz.
İnsan Hakları, demokrasi maskesi altında kendi emperyalist çıkarları peşindedir. Seçimlerde "solcu" partilerin kazanması "solcu"ların iktidar olması emperyalist Almanya'nın ırkçılığını değiştirmemiştir. Bunlar sadece görüntüyü tamamlayan şeyler olarak ele alınır.
Almanya'daki Devrimcilere Yönelik Saldırılar
Alman emperyalizmi hem Alman devrimcilerine hem de diğer devrimci örgütlere çeşitli yollarla yasaklar getiriyor. Dışarıdaki baskı ve terör uygulamasının dışında, hapishanelerde de baskısını eksik etmiyor. Devrimci tutsakları hapishanelerde tecritlerde tutarak, birbirleriyle görüşmelerini engelliyor, devrimci düşüncelerden arındırmayı hedefliyorlar.
Hitler kitlelerin önüne çıktığında anti-kapitalist bir söylem kullanıyordu. Ama kapalı kapılar ardında tekelci patronları "özel mülkiyeti bolşevizme karşı korumanın öncelikli görevleri" olduğuna çoktan ikna etmişti. Federal Almanya 1976'da RAF'ı yok etmek için Hitler'i aratmamıştır. Federal Parlamentodan geçirilen anti-terör yasasıyla siyasi tutsakların savunma hakları denetim altına alınarak, haberleşme haklarına kısıtlamalar getirildi. RAF gerillalarına karşı geliştirdiği şiddetli baskılar bunlarlada sınırlı kalmadı. Birçok devrimci polis tarafından katledildi. Devrimci tutsaklar ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ceza alanlar tek kişilik hücreler de tecritte tutuluyordu. Almanya Tutsakları teslim alma yöntemlerine katliamları da ekledi. 1977 yılında Dünya'nın gözleri önünde ömür boyu hapis cezası verdiği RAF önderlerinden Andreas Baader, Gudrun Ensselin ve Jan Rspe hücrelerinde katledildiler. Dünya'da devrimcileri tecrit politikalarını uygulayan ve bunu başka ülkelere de örnek olarak öneren işte Alman "demokrasisi"dir. Tabi bunun dışında da tutsakların yaşamlarını zorlaştırmak için başka yöntemlere de başvuruyorlar. Tedavilerinin yapılmayarak tutsakların ölüme terk edilmeleri, genel havalandırmaya çıkamamaları bunlardan bazılarıdır. Hapishanelerde de bu baskıları kaldırmak amacıyla yıllardır direnişler sürüyor. Bu nedenle ölümler, sakat kalmalar ve infazlar sürmektedir. Bu amaçla RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) 89 yılına dek 9 defa Açlık Grevine girmiştir. '81'de Ölüm Orucu eyleminde birinde, RAF önderlerinden Sigmund Debus olmak üzere iki devrimci yaşamını kaybeder, birçok tutsak sakat kalır. Ama koşullarda değişen birşey olmaz. Alman emperyalizmi bir yandan demokrasi diye göz boyamaya çalışıyor diğer yandan da Hitler'in takipçisi olduğunu gösteriyor. Devam eden baskılar karşısında 1 Şubat '89'da RAF'lı 40 siyasi tutsak Süresiz Açlık Grevine başlarken aynı eylem içerisinde Ölüm Orucu eylemine gidilir. Bu eyleme diğer radikal gruplar ve adli tutuklular da destek verirler.
Hitlerci mantık sürmektedir. Hem dışarda faaliyet sürdüren devrimcilere hem de Türkiye'li devrimci tutsaklara karşı baskılar artarak sürüyor. DHKP-C bu baskılardan nasibini alan örgütlerdendir. Kendi demokrasisiyle övünen Alman emperyalizmi Türkiye faşizmiyle işbirliğine gitmekten hiç çekinmiyor. Türkiye'deki işkence ve idamların gündeme getirilmesine karşı Almanya'da protesto geliştiren devrimcilere karşı baskılar yoğunlaştırılmış ve bu dönem Devrimci Sol'un faaliyetlerine karşı yasaklama kararı almıştır. Bu yasaklama kararı doğrultusunda Almanya'nın çeşitli kentlerinde örgütlenmiş olan HALK-DER'ler de Devrimci Sol'un dernekleri olduğu iddiasıyla kapatılmıştır. Kapatma kararı ve baskılar sonraki yıllarda da devam etti. 94 yılında DHKP-C'nin kurulmasından sonra da yasaklar sürmüş, onlarca insan gözaltına alınmıştır. 19 Ağustos '98 yılında DHKP-C ve Kurtuluş gazetesinin faaliyetlerinin yasaklanmasının kararını aldılar. Alman emperyalizmi bu kararıyla kendi yasalarını bile çiğnedi. 98 yılı başlarında Alman Federal Yüksek Mahkemesi tarafından "DHKP-C yeni bir oluşumdur" kararı alınmasına rağmen Alman hükümeti yasaklama kararı almış, bunu da açık bir şekilde "mahkeme kararına tepkidir" diye ifade etmiştir. Bu kararı almalarının nedeni Türkiye faşizmini desteklemek ve onlarla ekonomik, askeri ilişkilerini geliştirmekten başka bir şey değildir. DHKP-C faaliyetlerine yasak koyulduğu dönem, Almanya'nın Türkiye oligarşisiyle 450 milyon dolarlık silah anlaşması yaptığı bir dönemdir. DHKP-C Türkiye'de olduğu gibi Almanya'da da halka zarar veren hiçbir faaliyette bulunmamıştır. Ancak Alman hükümeti bilerek ve isteyerek DHKP-C'ye karşı faaliyetlerini sürdürmüştür. DHKP-C Almanya'yı hiçbir zaman savaş alanı olarak görmemiştir. DHKP-C Türkiye'de halkın kurtuluşu için silahlı mücadele veren bir örgüttür. Yani Almanya'nın, DHKP-C'nin Almanya'daki faaliyetlerine ve Kurtuluş'a yasak koymasının haklı bir nedeni yoktur, olamaz. Asıl neden, Türkiye faşizmine destektir. Ancak DHKP-C yasaklarla engellenemez. Meşrudur.
Hitlerci zihniyet baskısını sadece dışarda değil hapishanelerde de devam ettiriyor. RAF için 70'li yıllarda yürürlüğe konulan terör maddesi ile (129a) Cepheli tutsakları yargılamak istiyor. Bu yasayla yargılayarak DHKP-C'yi "terör örgütü" olarak değerlendirmeye çalışıyor. Almanya hapishanelerinde tutsak bulunan devrimcilere onlarca yıldan müebbet hapse kadar birçok ceza verilmesinin nedeni de budur.
Tutsakları birbirinden tecrit ederek, çeşitli yasaklamalar getirerek yanlızlaştırmaya, düşüncelerinden uzaklaştırmaya çabalıyorlar. Bu nedenle Almanya'da tutsak bulunan ve müebbet hapis cezası verilen İlhan Yelkuvan 21 Kasım'da Açlık Grevi eylemine başladı. Diğer Cepheli tutsaklar da destek Açlık Grevine başladılar. İlhan Yelkuvan üzerindeki tecrit ve baskılar kaldırılmadığı için açlık direnişini 13 Ocak 2000 günü Ölüm Orucu'na dönüştürdü. Alman hükümeti kararlı direnişin karşısında geri adım atarak İlhan Yelkuvan'ın taleplerini kabul etmek zorunda kaldı.
Alman emperyalizmi dünya halklarına karşı her türlü suçu işlemeye devam ediyor. Yalnızca halkların uyuşturucuyla beyinleri öldürülmüyor, sattığı silahlarla mücadele veren halkın öncülerinin katledilmesi suçunu işliyor. Emperyalizme karşı halkların mücadelesi yükseldikçe Alman emperyalizmi de diğer emperyalist ülkeler gibi yeryüzünden silinecektir.
ALMANYA
Almanya, 1. Paylaşım Savaşı'ndan yenilgiyle çıkan ülkelerden biriydi. Savaş, Alman ekonomisini sarsmış, yenilgi bunalımı getirmişti. Alman tekelleri bunalımlarını atlatma yolları bulsalar da bunlar yalnızca geçici çözümler oldu. Bunalımı atlatamamasının temel nedenlerinden en önemlisi savaşta sömürgelerinin büyük bölümünü kaybetmesiydi. 1920-23 yılları arasında yaşanan ekonomik bunalım bir yandan siyasi krizini derinleştiriyor, bir yandan da halk alabildiğine yoksullaşıyordu. 1923 yılına gelindiğinde enflasyon dizginlenemez hale gelmişti. "Sabah 20 bin mark olan ekmeğin fiyatı akşamüstü 5 milyon marka çıkıyordu. Herşeyin çöktüğü 15 Kasım'da 1 Amerikan doları'nın değeri 4.2 trilyon Alman markı idi." (Ana Britannica, 2. cilt, syf: 28)
Tekeller ekonomik bunalımlarını bir şekilde çözmek zorundaydı. İşte bu günlerde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nazi Partisi)'nin adı sıkça duyulmaya başladı.
Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP)'ın Kuruluşu
NSDAP (Nazi Partisi)'ın kökleri, ağırlıklı olarak sanayici, işadamı ve subayların oluşturduğu 1918'de kurulan Thule Cemiyeti'ne uzanır. 1919 yılında ırkçı-faşist cemiyetleri içinden Alman İşçi Partisi (DAP) çıkar. 1920'de yapılan kongrede DAP'ın ismi Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) olarak değiştirilir. NSDAP'ın programı öz olarak: "Alman ırkının üstünlüğü -Üretken olarak tanımladıkları sanayi sermayesini olumlarken, enternasyonal ve (yahudi) mali sermayeyi ve faizciliği lanetlemeye dayalı anti-komünist, anti-marksist bir sosyalizm" demagojisine dayanır. 1921'de yapılan kongrede Adolf Hitler NSDAP'ın parti başkanlığına tam yetkili FÜHRER (Önder) olarak seçilir. NSDAP'ın vurucu sokak gücü olarak SA (Hücum Birimi) örgütlenir.
Alman sanayi tekelleri Daimler, Borsig, Thysen, Kirdoff vb. tekeller Nazi Partisine maddi yardımda bulundular. 1923 yılında varolan siyasi krizi ve halkın memnuniyetsizliğini fırsat bilen Hitler bir darbe girişiminde bulunsa da başarılı olamadı. Bu darbe Alman tarihinde "Birahane Darbesi" olarak yer alır. İktidarı ele geçirmek için ordu ve polis içindeki örgütlenmesi yeterli gelmemiştir. Hitler tutuklanır. Çıkınca geçmiş deneyimlerinden "dersler" çıkararak örgütlenme faaliyetine devam eder.
1925-26'da SA'ların yanında kendine sadık adamlarından Koruma Bölüğü'nü (SS) kurar. Bu SS'ler faşist parti içinde iktidar savaşında Hitler'in çıkarlarını koruma amaçlıdır. Daha sonra Hitler faşist kitle tabanı oluşturmak için kitle örgütleri vb. kurar. Özellikle gençlik ve küçük burjuvazi arasında hızla kitleselleşir. Bu süreçte NSDAP örgütlenme modeli, çalışma tarzı vb. yönlerden sosyal demokrat ve komünist partileri örnek almıştır.
Hitler'in Yardımcıları; Ekonomik Kriz Ve Hugenberg
Hitler'in 1923'teki darbe girişiminden kısa bir süre sonra hükümet para reformu yaparak ekonomik ve siyasi bir istikrar sağladı. İşsizlik sigortası gibi reformlarla ve gelişen sanayi ile birikte halkın refah düzeyinde de geçici bir yükselme oldu. Ancak bu uzun sürmedi. 1929'daki dünya bunalımından doğrudan etkilendi. Wall Street'teki borsanın çökmesinin ardından ABD'li tekeller Almanya'ya verdikleri onbeş milyon mark tutarındaki kredi borcunu geri çekmeye başladılar. İflaslar birbirini izledi. Böylece Almanya'daki işsiz sayısı 1930'da 3 milyona, '32'de 6 milyona ulaştı. Fabrikalar yüzde 50 kapasite ile çalışmaya başladı. 1.Paylaşım Savaşından yenik çıkması nedeniyle ödediği savaş tazminatı ve işsizlik sigortası yüzünden artan ekonomik çıkmaz 1930'da koalisyonun dağılmasına neden olmuştu. Yeni bir koalisyon hükümeti kurulamadığı için de parlementer demokrasi son bulmuştu.
Tüm bu yaşananlar halkın memnuniyetsizliğinin gün geçtikçe artması demekti. Üst boyutta olan işsizlik ve sefalet NSDAP'ın gelişimini hızlandırır. Geçim sıkıntısı yaşayan halk kestirme çözüm önerilerine kanabiliyordu. Bu süreçte Hitler, sağ partilerden Alman Ulusal Halk Partisi (DNVP) başkanı ve aynı zamanda basın ve sinema sanayisi kralı Hugenberg tarafından milliyetçi propagandayı yürütmekle görevlendirildi. Hitler hem halkın memnuniyetsizliğini hem de elindeki geniş propaganda araçlarını kendi ırkçı amaçları için kullandı. Herşeyin sorumlusu olarak Yahudileri göstererek kendi ırkçı-kafatasçı düşüncelerini yaymaya başladı. O dönem sanayide ağırlığı olan Yahudileri herşeyden sorumlu tutarak bir çok taraftar buldu. Hitlere göre "ırkçılık, dünyayı yöneten ebedi iradeye uyarak, en iyinin ve en kuvvetlinin zaferini kolaylaştırmak, kötü ve zayıf olanların boyun eğmesini sağlamak görevi ile yukümlüdür" (Kavgam, Hitler syf: 386)
"İyi" ve "en kuvvetli" olan Alman ırkı, kötü, ve "zayıf" olan diğer dünya halklarıydı. Ve onları yeryüzünden silmek kutsal bir görevdi. Hitler kitlelerin önüne çıktığında anti-kapitalist bir söylem kullanıyordu. Ama kapalı kapılar ardında tekelci patronları "özel mülkiyeti bolşevizme karşı korumanın öncelikli görevleri" olduğuna çoktan ikna etmişti. Bu propaganda ile birlikte üye sayısı 1929'da 170 bin olan Nazi Partisi'nin 1932'deki üye sayısı 1 milyon 378 bine yükseldi. Aynı günlerde NSDAP'ın SA örgütlenmesi, halka yönelik terör eylemleri ile yalnızca 1931'de 300 insanı katleder. 1932'de bunalım derinleşmeye devam ederken eyalet seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Yeniden adaylığını koyması için zorla ikna edilen eski Cumhurbaşkanı Hindenburg seçimi kazanırken rakibi Hitler oyların yüzde 37'sini aldı. Mayıs 1932'de Hindenburg başbakanlığına Franz Von Papen'i getirdi. Ancak yapılan seçimlerde Papen başarılı olamayınca yerine bir başkası atandı. Nazi Partisi ise ilk seçimlerde yüzde 37, ikinci seçimlerde yüzde 33 oy aldı.
Alman tekelci burjuvazisi siyasi istikrarı sağlamak için bir arayış içine girer. İşsizlik ve derinleşen ekonomik krizin mevcut olduğu bu koşullarda otoriter bir hükümet gereklidir. Alman burjuvazisi böyle bir iktidar için NSDAP'tan başkasını düşünmez. 1932 Kasım ayında Kirdorf, Krupp ve Thyssen gibi tekel patronları cumhurbaşkanı ile görüşüp Hitler'in başbakan olması için baskı yaparlar. Bir takım ayak oyunları ile Hitler 30 Ocak 1933'te başbakanlığa getirilir. 5 Mart 1933'te seçimler olacaktır. Hitler seçimlere kadar olan kısa süre içinde özellikle sosyal demokrat ve komünistler başta olmak üzere tüm muhalif güçler üzerinde azgın bir terör dalgası estirir.
27 Şubat'ta Parlamento Binası'nın (Reichstag) Naziler tarafından kundaklanıp komünistlerin üzerine atılmasının ardından "komünist avı" başlar. Ve yüzbinlerce insan tutuklanır. Yine aynı bahane ile "Temel Hakların Askıya Alınması"na ilişkin bir yasa çıkarılarak dernekler kapatılır, basın ve haberleşmeye sansür konulur, birçok hak ve özgürlük askıya alınır. Alman Komünist Partisi, faşizmin bu terörü ve şiddeti karşısında direnişi örgütlemek için Sosyal Demokrat Partisi'ne "Ortak Anti-faşist eylem çağrısı" yapar ancak sosyal demokratlar Nazi Partisi'ni hala parlamento içinde mücadele verebilecek bir güç olarak gördükleri için bu çağrıya olumsuz cevap verirler.
5 Mart'ta yapılan seçimlerde Nazi Partisi oyların yüzde44'ünü kazanır. Ama bu oran tek başına iktidar olması için yetersizdir. Milliyetçi Parti (DNUP) ile koalisyon yaparak iktidara yerleşir. 23 Mart 1933'de "Halkın Devletin Korunmasına ilişkin Devlet Başkanlığı" kararnamesi yasallaştırılarak Hitler iktidarını sağlamlaştırır. Mevcut anayasa fiilen tasfiye edilmiş, parlamento devre dışı bırakılmıştır. Artık Nazi Partisi istediği yasayı çıkarabilir, istediği devletle anlaşma yapabilir. Hitler federal eyaletleri kaldırmakla işe başlar. Demokratları, sosyalistleri ve Yahudileri devlet dairelerinden, üniversitelerden çıkarır. Prusya siyasal partisini gizli bir polis örgütüne dönüştürüp Gestapo'yu kurar. 2 Mayıs'ta ise SA'lar sendikaları basarak sendika kasalarına ve mallarına el koyar. Alman Sendikaları Birliği yöneticilerinin bir çoğu toplama kamplarına gönderilir. Bunun yerine Hitler'in belirlediği ilkelere uygun "Alman Emek Cephesi" kurulur. Bu cepheye tüm işçilerin katılımı zorunlu tutulur. Alman Gaziler ve Cumhuriyetçiler Birliği, Alman Sosyal Demokrat Partisi gibi muhalif kurumlar kapatılır, mallarına elkonulur. Alman Komünist Partisi ilk kapatılan partidir. Ardından Temmuz 33'te çıkarılan "Partilerin Yeniden Kuruluşu Yasası" ile Nazi Partisi kendini tek işçi partisi ilan eder. Diğer burjuva partiler ise kendi kendilerini feshetmek zorunda bırakılır. Yine aynı dönemde Nazi Halk Mahkemeleri kurulur. Nazi Partisi'ne muhalif olan birçok insan bu mahkemelerde yargılanarak idam edilir, toplama kamplarına gönderilir.
Hitler faşizmi iktidara yerleştikten sonra emekçilerin kazançlarına el koymaya başlar. Faşistlerin hem ekonomik, hem politik terörü emekçilerde olduğu gibi orta tabakada da huzursuzluğa, hoşnutsuzluklara yol açar. Diğer yandan Hitler'in iktidar olması tekelci burjuvazi arasındaki çelişkilerin çözümünü de sağlamamış tersine çelişkiler derinleşerek farklı biçimlerde ortaya çıkmaya devam etmiştir.
Hitler faşizminin gerçek yüzünü o günlerde gerçek anlamda teşhir eden Bulgaristan Komünist Partisi önderi Georgi Dimitrov'dur. Alman Parlamento Binasının kundaklanmasının ardından estirilen tutuklama terörü sırasında Almanya'da bulunan ve aynı zamanda Komintern üyesi olan Dimitrov da tutuklanır. Dimitrov'un yaptığı savunma Alman faşizmini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Bu nedenle Reichstag duruşmaları Dimitrov'un savunması ile anılır. Dimitrov savunmasıyla duruşmaları büyük bir Anti-komünist gösteriye dönüştürmeye çalışan Nazilerin oyunlarını bozar. Onun cesur ve güçlü savunması faşizmi mahkemede yenilgiye uğratır. Dimitrov'un savunması yalnızca davayla sınırlı değildir. O faşizmi çözümler ve sınıfsal özünü ortaya koyar. Alman faşizminin, Alman tekelci sermayesinin diktatörlüğü olduğunu, gerçek efendilerin silah kralları, ağır sanayinin egemenleri (Thyssen'ler, Krupp'lar vb.) olduğunu anlatır. Bu tarihi savunma karşısında köşeye sıkışan ve iyice teşhir olan faşist hükümet Dimitrov'u beraat ettirmek zorunda kalır.
Dimitrov'un Alman faşizmine ilişkin değerlendirmelerinden bir bölümü şöyledir: "Alman tipi faşizm, faşizmin en gerici bir türüdür. O sosyalizmle uzak yakın hiçbir ilgisi bulunmadığı halde kendine küstahca "Nasyonal sosyalizm" adını vermiştir. Alman faşizmi; yalnızca burjuva milliyetçiliği (nasyonalizm) dir. Canavarca şovenizmdir, politik haydutluğun hükümet biçimidir. İşçi sınıfına, köylülerin devrimci kesimine küçük burjuvaziye ve aydınlara karşı provakasyonlar ve işkence düzenidir. Ortaçağ barbarlığı ve canavarlığıdır. Diğer halklara ve ülkelere karşı çılgınca saldırganlıktır. Alman faşizmi dünya gericiliğinin vurucu gücü, emperyalist savaşın baş kundakçısı..."
Evet, Alman faşizmi tüm hızıyla terörünü sürdürmeye devam eder. Hitler, 2 Ağustos 1934'te Cumhurbaşkanı Hindenburg ölünce cumhurbaşkanlığının bütün yetkilerini devralır. Şubat 1938'de ise Alman ordusunun komutasını üstlenerek herşeyin hakimi tek adam haline gelir.
1935'te çıkarılan Nürnberg Yasaları'yla Yahudiler ikinci sınıf vatandaş ilan edilir. SA'ların, Yahudiler üzerindeki şiddet eylemleri artarak devam eder. Yahudilerin işten atılmaları, dükkanlarının yağmalanması ve mallarının boykot edilmesi, 33-38 arası 250 bin Yahudi'nin göç etmesine neden olur.
Hitler'in dış politikadaki asıl hedefi ise SSCB'dir. "Hitler'e göre Alman ırkı Slav halklarından üstün, Bolşevikler de dünya çapındaki Yahudi komplosunun öncüsüydü. Almanya bu toprakları ele geçirerek Avrupa'da ekonomik ve askeri egemenlik kuracak, hatta sonunda dünyaya egemen olabilcekti." (Ana Britannica 2.cilt syf:30) Bu bir savaş hazırlığının başlangıcıydı. Görünürde üstün Alman ırkının dünyaya egemen olma isteği söz sonusu iken asıl gerçek neden ekonomik darboğazdan kurtulmanın başka yolunun kalmaması ve devrimlerin burjuvazinin iktidarını tehdit etmesiydi. Bu nedenle de esas hedef halkın iktidar olduğu sosyalist ülkelerdi.
2. Paylaşım Savaşı Ve Alman Faşizminin Katliamları
Alman faşist orduları 1938 Mart ayında Avusturya'yı ilhak eder ve bunu Alman halkının kendi kaderini belirleme hakkına dayandırır. Ardından Alman azınlığa kötü davranıldığını bahane ederek Çekoslovakya ile diplomatik bunalım yaratır. İngiltere'nin girişimi ile savaş önlenir. Ancak Hitler İngiltere ve Fransa'nın müdahale etmeyeceğini bildiğinden Çekoslavakya'yı ilhak eder. Hemen ardından 1 Eylül'de Polonya işgalini başlatır. İki gün sonra da İngiltere ve Fransa, Almanya'ya savaş ilan eder. Ancak açıktan silahlı çatışmalar yaşanmaz. İngitere ve Fransa'nın beklentisi Hitler faşizminin Sovyetler Birliği'ne saldırması ve sosyalizmi geriletmesidir. Bundan sonra kendileri de devreye gireceklerdir. Böylece hem Hitler faşizmini ortadan kaldıracaklar, hem de kendileri için büyük tehlike gördükleri sosyalizm yok olmuş olacaktır. Tüm bu hesaplar içinde 2. Dünya Savaşı denilen ve aslında emperyalist ülkelerin dünyayı yeniden paylaştığı savaş başlamış oldu.
1941 Haziran'ına gelindiğinde Hitler faşizmi Batı Avrupa'da egemen hale geldi. Sıra Sovyetler Birliği ve ardından Ortadoğu ülkelerindedir. Savaş beraberinde Avrupa ve Asya halklarına yönelik en vahşi işkence ve katliamları da getirir. Ama dünya halkları Alman faşist ordusuna karşı dişe diş bir mücadele vermeye başlar. Silahlı eylemler yerini silahlı ayaklanmalara ve partizan savaşlarına bırakır. Alman faşizmi bu yıllarda halklara yaptığı işkencelerle ve katliamlarla tarihin en kanlı sayfalarını yazar. Hitler bütün dünya halklarının lanetini toplar.
Alman faşizminin bu savaş sırasında yaptıklarını şöyle toparlayabiliriz; Tüm Avrupa'yı; Yunanistan'dan Fransa'ya, Bulgaristan'dan Polonya'ya kadar işgal eder ve bu işgal sırasında da halklara karşı en vahşice katliam ve işkencelerle birlikte soykırım da uygular. Bu katliamlar halkların bilincinde öyle yer etmiştir ki Hitler adı bugün bile aynı nefretle anılmaya devam ediyor. İlk akla gelenlerden biri Nazilerin toplama kampları. Buralarda herşey bir işkence aracı haline getiriliyor, insanların ne zaman nasıl can vereceği bilinmiyordu. Askerler tutsakların vücutlarından kan çekiyor, sonra asıyor ya da kurşuna diziyorlardı. Soğuk-yemek-su-banyo-tuvalet herşey işkence aracıdır. Hergün kurşuna dizilen yüzlerce insan, gaz odalarında boğularak ve yakılarak öldürülen milyonlar Nazilerin eseriydi. Maydanek, Autswitzch, Birkenau, Treblinka, Bunzig ve adını bilmediğimiz pek çok kampta bulunan toplu mezarlar Nazilerin eseridir. Kamplardaki tutsakları dondurucu soğukta aç ve çırılçıplak çalıştırmak Nazilerin eseridir. "Bu soğuğa dayanmak korkunçtu. Zayıf olan herkes, yolda ya da fabrikada, makine başında ölüyordu. Cesetleri çukurlara yığıyorlardı. Ve en ufak hatasından ötürü insanları yine aynı çukurlara atıyor, yiyecek vermiyor, yere birşey sermeye dahi izin vermiyor, bütün bir gece boyunca çıplak toprak üzerinde oturtuyorlardı. Yalnızca sabahleyin sayıma çağırıyor, sayımdan sonra yiyecek vermeksizin, yine çukura gönderiyorlardı." (Madalyonlar-Zofra Nalkovuska- syf:33) İnsanların yağlarından sabun yapıldığını duyanlar inanmak istemiyordu ama gerçekti. "Gdonsk'ın dışında, Vişeşiç'de Anatomi Enstitüsü'nün yanındaki tuğladan yapılma o kızıl ve ufak bina, katledilmiş insanlardan çıkan yağları sabuna dönüştürmek, derilerini ise döverek parşömene çevirmek için yeterli oluyordu." (age, syf:75)
Hitler faşizmi bu kanlı tarihi yazarken 60 milyon insanı katletmiş, 35 milyon insanı sakat bırakmıştır. Sovyetler Birliği'nde 1718 şehri yıkmış, 20 milyon insanı katletmiştir. Gaz odalarında 6 milyondan fazla Yahudiyi ve sosyalisti vahşice katleden onlardır.
NAZİ ALMANYASI SAVAŞ SONRASINDA DA DÜNYA HALKLARINA KARŞI SUÇ İŞLEMEYE DEVAM EDİYOR
Kontrgerilla ve Naziler
Almanya faşizmi savaştan yenilgiyle çıktıktan sonra birçok Nazi savaş suçlusu savaştan sonra kendini dünya egemeni ilan eden ABD emperyalizminin himayesi altına girdi. Bu dönemden sonra da halkların kurtuluş mücadelesini boğmak için faaliyet yürütmeye devam ettiler.
Görünüşte savaşın bitmesiyle Hitler faşizmi de yokolmuştu. Oysa NATO bünyesinde kurulan, birçok Avrupa ülkesinde ve yeni-sömürge ülkelerde faaliyet yürüten "Gladio" yani kontrgerilla örgütlenmelerinin fikir babalığını yapanlar bu Nazi artıklarıydı. "General Gehlen, Hitler'in politik beyinlerinden biriydi. İkinci Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'ndeki Nazi istihbaratının şefiydi. 1945 yılında elindeki arşivle birlikte ABD'ye teslim oldu.(...) CIA Şefi Allen Dulles'la görüştürüldü. Ona (...) Stalin'in hiç de yabana atılacak biri olmadığını, ABD ve Batı Avrupa'nın doğudan gelecek tehlikenin farkında olmadığını anlattı. (...) Nazi generali, bu kez Amerika adına "hür dünya" için eski Nazilerden kurulu bir casusluk örgütü meydana getirip "servis" faaliyetlerine devam edecekti. General Gehlen Amerikalılarla anlaştıktan sonra 9 Temmuz 1946'da tekrar Almanya'ya döndü. Hitler'in istihbarat örgütü Gestapo ile askeri polis örgütü SS'nin üst düzey yetlililerini topladı. (...) General Gehlen, eski Nazilere yeni sahte kimliklerini verdi. Tahminlere göre Gehlen, iki yıl içinde, 10 bin kadar savaş suçlusu Nazi'yi toplamayı başarmıştı. Önce Federal Alman gizli servisi BND'yi kurdu ve başkanı oldu. Eski Naziler bunun ardından NATO'nun kurulmasıyla birlikte, Avrupa ülkelerindeki yeraltı örgütlenmelerine hız verdiler. Yani, Gladio'nun temellerini attılar." (Bay Pipo S.Yalçın Doğan Yurdakul syf: 74-75)
General Gehlen gibi eli kanlı katillerin kurdukları kontrgerilla örgütleri aracılığı ile katliamlar, darbeler düzenlendi. Sosyalist ülkelerde komplolar örgütlendi. Birçok ülkede devrimcilere, ulusal kurtuluş savaşçılarına ve aydınlara karşı düzenlenen sayısız katliamın altında Nazi generalleri ve onların yetiştirdiği katillerin imzası vardır. Ülkemizde de bir dönem MİT Müsteşarlığı yapan Fuat Doğu (1960'dan sonra) Nazi generali Reinhard Gehlen'in öğrencilerinden biriydi. Hiram Abas, Mehmet Eymür gibi ünlü(!) MİT'çiler ise Fuat Doğu tarafından Gehlen'in öğretileriyle yetiştirilen adamlardı.
"Demokrasi" havarisi ABD tarafından himaye edilen ve yeniden organize edilerek halkların üzerine salının Nazi subayları CIA'nın da "en iyi" adamları içinde yerlerini aldılar. ABD ve Alman emperyalizmi halklara karşı açtıkları savaşta en ileri işbirliğini bu tür katliam örgütleri kurmada gösterdiler. "1952 yılında 1200 ABD ajanı örgütlü operasyon yürütmek amacıyla ve sekiz istihbarat servisinin yardımcı hizmetlerinden yararlanarak bir araya gelmiştir. Almanya o tarihten itibaren CIA operasyonlarının Avrupa'daki merkez üssü konumuna getirilmiştir." (Kontrgerilla Kıskacında Türkiye-Suat Parlar syf:52)
Ülkemizde Faşizmin Örgütlenmesinde Almanya'nın Rolü
Naziler'in faaliyetleri kendi ülkelerinde ilericilere karşı katliamlar düzenlemekle sınırlı değildir. Aynı zamanda kendi ideolojilerini yaymak için de yoğun bir propaganda faaliyeti yürütmüşlerdir. Dünyanın başka ülkelerine büyükelçi vb. sıfatlarla gönderilen Nazi subaylarının örgütlediği propaganda giderleri bizzat Almanya tarafından karşılanmıştır. Bu faaliyetlerin yürütüldüğü ülkelerden biri de Türkiye'dir.
Alman faşizmi Türkiye'yi müttefiki olabilecek bir ülke olarak görüyordu. Türkiye'ye biçtiği rolün gereği olarak faşist örgütlenmeyi bizzat yaratmak için kolları sıvadı. Avusturya'da faşist örgütlenmeyi ustaca başaran Franz Von Papen'i 1939'da Ankara Büyükelçisi olarak atadı. 1941 yılında ordu içinde "İhtilal Birlikleri" adı verilen faşist bir örgütlenmeyi oluşturmayı başardı. Alman faşizmi faaliyetleri yürütmek için oldukça cömert davranıyordu. "Ribbentrop, 9 Mart'ta Papen'e yolladığı bir telgrafta basının ve radyo çalışanlarının parayla kandırılması için birkaç milyonun döviz olarak dağıtılması için başarıyla yerine getirildiğini bildirmiştir" (Osmanlı'dan Günümüze Gizli Devlet-Suat Parlar, sayfa: 180) Alman Dışişleri Bakanı tarafından 5 milyon mark gönderilir. Ardından Bozkurt, Çınaraltı, Ergenekon, Orhun gibi faşist dergiler peşpeşe yayın faaliyetine başlar.
1943'te örgütlenmesine hız verir. Ancak 1943'ün sonunda cephede yaşadığı sıkıntı sonucu Türkiye'de iktidarı almak için faşist kadroları hareketlendirir. A.Türkeş'in de içinde yeraldığı "İhtilal Birlikleri"ne üye subaylarla bir darbe girişiminde bulunur. Başarılı olamayınca bu kez '44'te yeni bir darbe daha tezgahlanır. Ancak bu darbe de başarılı olamaz ve "İhtilal Birlikleri" Kemalist subaylar tarafından dağıtılır. Aynı yıllarda Alman faşizminin de gerilemesiyle Türkiye'deki faşist hareket sessizliğe gömülerek gizlenme yolunu seçer.
Hitler'in Çocukları Bugün Hala İş Başında
Emperyalizm varlığını halkların sömürüsüne dayandırır. Onun çıkarı her zaman bu sömürü ağıdır. Çünkü bencillik ve zenginleşme hırsı kapitalizmin doğasıdır. Hele de emperyalist devletler ekonomik krizler, buhranlar yaşıyorsa, bu, emekçi halklar üzerinde dizginsiz bir sömürü ve baskı uygulanacağı anlamına gelir. Faşizm de bu amaçla gereklidir. Bunun bir ayağı da ırkçılıktır.
Irkçılık dendiğinde akla hemen ilk olarak Nazi Almanyası geliyor. Toplama kampları ve en vahşi katliamlar geliyor. Bugüne geldiğimizde Nazi Almanyası yok belki ama dünya halklarının düşmanı olan bir Alman devleti var. Almanya'da iktidarlar Nazi Almanyası'nın, ırkçılığın hesaplaşmasını hiçbir zaman yapmadılar. Aksine o mirası savundular. Ulusal ve uluslararası düzeydeki politikaları bunu hep kanıtladı. Örneğin "yabancı düşmanlığı" Alman emperyalizminin Nazi'lerden devraldığı bir politikadır. Hep bu anlayışla hareket eder. 1980'lerde Almanya'da ekonomik kriz derinleştiğinde "krizin faturası toplumun alt kesimlerine çıkarılmalıdır" der Alman iktidarları ve öyle de yaparlar. Emekçi halk bu krizin faturası altında ezilmeye mahkum edilir. Ama bundan en çok etkilenen, nasibini alan "yabancı" emekçiler olur. "Yabancı"ları ülkeden göndermek için yasalar çıkarılır. Çıkarılan bu yasalar ve yapılan düzenlemelerle ülkeden çıkmaları için zorlanırlar. Ya da kalsalar da yaşam koşulları ağırlaştırılır. 93 yılında iltica yasasında yapılan değişiklikler bunun içindir.
Hitler döneminin hesaplaşmasını yapmamış olan Almanya, faşizmin baskı ve saldırılarını da görmezden gelir. Yeni-sömürge ülkelerin faşist rejimlerini desteklerler. Bundan kaçınmazken diğer yandan da kendi ülkesinde Neo Naziler, dazlaklar gibi faşistlere karşı hiçbir önlem alınmaz. Yasal Nazi partileri vardır örneğin. Ve bunlar meşru olarak faaliyet sürdürürler. Alman iktidarları da el altından bu ırkçılığı destekler. Irkçılık böyle yaygınlaşmış ama hoş görülmüştür. Değişen Alman hükümetleri de bu politikayı sürdürürler. Çıkarılan yasalar genelgeler Nazi talimnameleri gibidir. Örneğin bir yasayla polise her istediği yeri dinleme yetkisi verilmiştir. Bu yasa faşist devletlerin uygulamalarını hiç de aratmaz bir düzeydedir. Eğitimini de bu ırkçı politikalar şekillendirir. Bugün hala Almanya'da Hukuk Fakülteleri'nde öğretilenler arasında en değer verilen Nazi Partisi üyelerinin yazdıklarıdır.
İşte ırkçılık böyle yaygınlaşmıştır Almanya'da. 100'ün üzerinde Nazi'lerle aynı anlayışta örgüt vardır. Bunlar Alman iktidarlarından hem para desteği görürler, hem de kendilerine propagandalarını yapmaları için birçok yasal imkan tanınmıştır. Yasadışı olan Neo Nazi örgütler ise bu yasadışılıklarının hiç tartışılmadığı bir durumdadırlar. Göstermelik olarak hükümetler "tedbirler alınacak" vs. deseler de onlara dokunmazlar. Bu ırkçı-faşist örgütlerin geçmişte yabancılara yönelik bir yılın içinde 2200'ün üzerinde gerçekleştirdikleri saldırılar olmuştur. Ama bunlar tehlike olarak görülmemiştir.
Neo Nazilerin saldırılarına birkaç örnek verirsek;
- 29 Mayıs '92'de Solingen kentinde Türklerin yaşadığı bir ev kundaklandı. Yangın bombası atarak kundakladılar. Bu saldırıda 5 Türk öldü.
- 23 Kasım '92'de Hamburg yakınlarındaki Köln kasabasında yine Türklerin yaşadığı iki binayı kundakladılar. 3 kişi öldü. 2'si çocuk 9 kişi ağır yaralandı. 43 kişi de ağır yaralandı.
- 16 Mart '94'te aynı tür bir saldırıyla 7 kişiyi katlettiler.
Bunlar Almanya'da ırkçılığın boyutlarını gösterebilecek birkaç örnektir. Saldırılardan sonra ırkçılığa karşı onbinlerce insanın katıldığı gösteriler, yürüyüşler düzenlenmiş, Alman basını bile hükümetleri ırkçılığa karşı önlemler almaya çağırmıştır. Ama alınan hiçbir önlem olmadığı gibi göstermelik olarak yakalanan Neo-Nazi katiller de Alman mahkemelerinde hep ayrıcalıklı bir duruma sahip olmuşlardır.
Almanya'da da faşistler ülkemizdekine benzer bir şekilde örgütlenme yöntemleri oluşturmuşlar. Yakın dövüş sporları vb. yöntemleri kullanıp yaygınlaştırarak da saldırılarını artırmışlardır. Faşist örgütlerle Alman devleti ve hükümetlerinin ilişkisine bir örnek verecek olursak; '93 yılında Militan Milliyetçi Cephe, Alman Alternatifi ve Milliyetçi Taarruz adlı faşist-ırkçı örgütler yasaklanmış ama bu görünürde bir yasaklama olduğu için rahatlıkla faaliyetlerine devam edebilmişlerdir. Bilinen oyunlarla da en başından bu örgütlere yasaklanacakları haber verilmiş, bu örgütler de bankalardan paralarını çekmek gibi her türlü önlemlerini almış ve bu yasaklamadan hiçbir şekilde zarar görmemişlerdir.
Faşistlerin propagandalarının temel içeriği "yabancıların olmadığı bir Almanya"dır. Bunu şu sloganlarda somutluyorlar. "Alman kültür kargaşası durdurulmalıdır", "Yabancıların olmadığı yeni Alman Reich"... (Reich Hitler faşizminin parlamento meclisidir.) Kısaca emperyalist Almanya ırkçılığı desteklerken asıl olarak Hitler faşizminin uygulamalarının devamcısı olduğunu da göstermektedir.
Almanya "Demokrasisi"
Emperyalizm dünya genelinde başlattığı "demokrasi, insan hakları, barış" demagojilerinin baştaki uygulayıcılarından biridir Almanya. Dünya halkları üzerindeki sömürülerini bu kılıf altında sürdürürler. Ama baskı, zulüm, katliamlar da artarak sürer. Yeni-sömürgeler üzerindeki politikalarını hayata geçirebilmek için bu ülkelerdeki faşist rejimleri destekler, kendi elleriyle sivil faşist örgütlenmeler yaratırlar. Örneğin ülkemizde MHP'nin fikir babası Nazilerdir. Yıllar sonra ise 80 faşist cuntasını destekleyenlerden biri de Almanya olmuştur.
Yeni-sömürgelerde devletin halka karşı sürdürdüğü savaşı güçlendirmek için ihtiyacı olan silahları da satanlardan en önemli paya sahip olanlardan biri de Almanya'dır. Ama "insan hakları", "demokrasi" demagojilerinden de vazgeçmezler. Buna bir örnek: 1992'de Alman Dışişleri Bakanı'nın bir açıklaması oldu. Buna göre Almanya "Türkiye'nin Kürt halkına yönelik saldırılarda bulunmasından dolayı silah ambargosu uygulayacağını" açıklıyordu. Ayrıca AT'ye başvurarak Türkiye'yi kınamasını istedi. Oysaki burada, bu tavırda Kürt halkını sahiplenen, haklarını koruyan, korumak isteyen bir niyet yoktur. Doğu ve Batı Almanya birleştikten sonra Almanya diğer emperyalist ülkelerle başta da ABD ile olan rekabetinde kendini daha güçlü hissediyordu. Ortadoğu'da etkin olmaya, Ortadoğu'nun egemenliğine ortak olmaya çalışıyordu. Ama ABD ve ABD'nin yönlendirdiği bir Türkiye Almanya'yı rahatsız ediyordu. Türkiye'ye "Kürt halkını katlediyorsun" diye tavır alışı bundandır. Silah ambargosu uyguladığı dönemde Türkiye'ye 15 adet Leopard Tankı göndermesinin farklı bir açıklaması olamaz.
İnsan Hakları, demokrasi maskesi altında kendi emperyalist çıkarları peşindedir. Seçimlerde "solcu" partilerin kazanması "solcu"ların iktidar olması emperyalist Almanya'nın ırkçılığını değiştirmemiştir. Bunlar sadece görüntüyü tamamlayan şeyler olarak ele alınır.
Almanya'daki Devrimcilere Yönelik Saldırılar
Alman emperyalizmi hem Alman devrimcilerine hem de diğer devrimci örgütlere çeşitli yollarla yasaklar getiriyor. Dışarıdaki baskı ve terör uygulamasının dışında, hapishanelerde de baskısını eksik etmiyor. Devrimci tutsakları hapishanelerde tecritlerde tutarak, birbirleriyle görüşmelerini engelliyor, devrimci düşüncelerden arındırmayı hedefliyorlar.
Hitler kitlelerin önüne çıktığında anti-kapitalist bir söylem kullanıyordu. Ama kapalı kapılar ardında tekelci patronları "özel mülkiyeti bolşevizme karşı korumanın öncelikli görevleri" olduğuna çoktan ikna etmişti. Federal Almanya 1976'da RAF'ı yok etmek için Hitler'i aratmamıştır. Federal Parlamentodan geçirilen anti-terör yasasıyla siyasi tutsakların savunma hakları denetim altına alınarak, haberleşme haklarına kısıtlamalar getirildi. RAF gerillalarına karşı geliştirdiği şiddetli baskılar bunlarlada sınırlı kalmadı. Birçok devrimci polis tarafından katledildi. Devrimci tutsaklar ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ceza alanlar tek kişilik hücreler de tecritte tutuluyordu. Almanya Tutsakları teslim alma yöntemlerine katliamları da ekledi. 1977 yılında Dünya'nın gözleri önünde ömür boyu hapis cezası verdiği RAF önderlerinden Andreas Baader, Gudrun Ensselin ve Jan Rspe hücrelerinde katledildiler. Dünya'da devrimcileri tecrit politikalarını uygulayan ve bunu başka ülkelere de örnek olarak öneren işte Alman "demokrasisi"dir. Tabi bunun dışında da tutsakların yaşamlarını zorlaştırmak için başka yöntemlere de başvuruyorlar. Tedavilerinin yapılmayarak tutsakların ölüme terk edilmeleri, genel havalandırmaya çıkamamaları bunlardan bazılarıdır. Hapishanelerde de bu baskıları kaldırmak amacıyla yıllardır direnişler sürüyor. Bu nedenle ölümler, sakat kalmalar ve infazlar sürmektedir. Bu amaçla RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) 89 yılına dek 9 defa Açlık Grevine girmiştir. '81'de Ölüm Orucu eyleminde birinde, RAF önderlerinden Sigmund Debus olmak üzere iki devrimci yaşamını kaybeder, birçok tutsak sakat kalır. Ama koşullarda değişen birşey olmaz. Alman emperyalizmi bir yandan demokrasi diye göz boyamaya çalışıyor diğer yandan da Hitler'in takipçisi olduğunu gösteriyor. Devam eden baskılar karşısında 1 Şubat '89'da RAF'lı 40 siyasi tutsak Süresiz Açlık Grevine başlarken aynı eylem içerisinde Ölüm Orucu eylemine gidilir. Bu eyleme diğer radikal gruplar ve adli tutuklular da destek verirler.
Hitlerci mantık sürmektedir. Hem dışarda faaliyet sürdüren devrimcilere hem de Türkiye'li devrimci tutsaklara karşı baskılar artarak sürüyor. DHKP-C bu baskılardan nasibini alan örgütlerdendir. Kendi demokrasisiyle övünen Alman emperyalizmi Türkiye faşizmiyle işbirliğine gitmekten hiç çekinmiyor. Türkiye'deki işkence ve idamların gündeme getirilmesine karşı Almanya'da protesto geliştiren devrimcilere karşı baskılar yoğunlaştırılmış ve bu dönem Devrimci Sol'un faaliyetlerine karşı yasaklama kararı almıştır. Bu yasaklama kararı doğrultusunda Almanya'nın çeşitli kentlerinde örgütlenmiş olan HALK-DER'ler de Devrimci Sol'un dernekleri olduğu iddiasıyla kapatılmıştır. Kapatma kararı ve baskılar sonraki yıllarda da devam etti. 94 yılında DHKP-C'nin kurulmasından sonra da yasaklar sürmüş, onlarca insan gözaltına alınmıştır. 19 Ağustos '98 yılında DHKP-C ve Kurtuluş gazetesinin faaliyetlerinin yasaklanmasının kararını aldılar. Alman emperyalizmi bu kararıyla kendi yasalarını bile çiğnedi. 98 yılı başlarında Alman Federal Yüksek Mahkemesi tarafından "DHKP-C yeni bir oluşumdur" kararı alınmasına rağmen Alman hükümeti yasaklama kararı almış, bunu da açık bir şekilde "mahkeme kararına tepkidir" diye ifade etmiştir. Bu kararı almalarının nedeni Türkiye faşizmini desteklemek ve onlarla ekonomik, askeri ilişkilerini geliştirmekten başka bir şey değildir. DHKP-C faaliyetlerine yasak koyulduğu dönem, Almanya'nın Türkiye oligarşisiyle 450 milyon dolarlık silah anlaşması yaptığı bir dönemdir. DHKP-C Türkiye'de olduğu gibi Almanya'da da halka zarar veren hiçbir faaliyette bulunmamıştır. Ancak Alman hükümeti bilerek ve isteyerek DHKP-C'ye karşı faaliyetlerini sürdürmüştür. DHKP-C Almanya'yı hiçbir zaman savaş alanı olarak görmemiştir. DHKP-C Türkiye'de halkın kurtuluşu için silahlı mücadele veren bir örgüttür. Yani Almanya'nın, DHKP-C'nin Almanya'daki faaliyetlerine ve Kurtuluş'a yasak koymasının haklı bir nedeni yoktur, olamaz. Asıl neden, Türkiye faşizmine destektir. Ancak DHKP-C yasaklarla engellenemez. Meşrudur.
Hitlerci zihniyet baskısını sadece dışarda değil hapishanelerde de devam ettiriyor. RAF için 70'li yıllarda yürürlüğe konulan terör maddesi ile (129a) Cepheli tutsakları yargılamak istiyor. Bu yasayla yargılayarak DHKP-C'yi "terör örgütü" olarak değerlendirmeye çalışıyor. Almanya hapishanelerinde tutsak bulunan devrimcilere onlarca yıldan müebbet hapse kadar birçok ceza verilmesinin nedeni de budur.
Tutsakları birbirinden tecrit ederek, çeşitli yasaklamalar getirerek yanlızlaştırmaya, düşüncelerinden uzaklaştırmaya çabalıyorlar. Bu nedenle Almanya'da tutsak bulunan ve müebbet hapis cezası verilen İlhan Yelkuvan 21 Kasım'da Açlık Grevi eylemine başladı. Diğer Cepheli tutsaklar da destek Açlık Grevine başladılar. İlhan Yelkuvan üzerindeki tecrit ve baskılar kaldırılmadığı için açlık direnişini 13 Ocak 2000 günü Ölüm Orucu'na dönüştürdü. Alman hükümeti kararlı direnişin karşısında geri adım atarak İlhan Yelkuvan'ın taleplerini kabul etmek zorunda kaldı.
Alman emperyalizmi dünya halklarına karşı her türlü suçu işlemeye devam ediyor. Yalnızca halkların uyuşturucuyla beyinleri öldürülmüyor, sattığı silahlarla mücadele veren halkın öncülerinin katledilmesi suçunu işliyor. Emperyalizme karşı halkların mücadelesi yükseldikçe Alman emperyalizmi de diğer emperyalist ülkeler gibi yeryüzünden silinecektir.
