Kuranda Mehdi geçmiyor diyenlere cevap

Sponsorlu Bağlantılar

ahmetsecer

Üye
    Konu Sahibi
Kuranda Mehdi geçmiyor diyenlere cevap
Bazı kişiler ısrarla “Kuran’da Mehdi geçmiyor, peygamberimiz son peygamber, ahir zamanda bir kurtarıcı gelmeyecek, İslam tüm dünyaya hâkim olmayacak” diyorlar. “Mehdi zaten gelmeyecek, biz kendi işimize bakalım, kendi kendimize dinimizi yaşayalım” diyerek çok büyük bir yanılgıya düşüyorlar. Ahir zamanda birçok hoca da çıkıp Hz. Mehdi 570 yıl sonra gelecek, Hz. Mehdi şahsı manevidir, hiç gelmeyecek diyerek insanları çok yanlış yönlendiriyorlar. Peygamberimiz tabii ki son peygamberdir, ama Hz. Mehdi peygamberimizin müjdelediği ondan sonra gelecek ve tüm dünyaya İslam’ı hâkim edecek kişidir.

Kuran baştan sona Mehdiyeti anlatır. İttihad-ı İslam Mehdiyettir, İslam'ın dünyaya hâkimiyetini emreden ayetler Mehdiyettir. Allah, "Din Allah'ın oluncaya kadar, fitne kalkıncaya kadar mücadele edin" diyor, bu Mehdiyetin ta kendisidir. Allah ayette, Müslümanların haklarına bir saldırı olduğunda, Müslümanların toplu halde, birlik olup ilmen mücadele etmelerini emrediyor. Bunu yapıyorlar mı? Irak'a saldırı var, ne yapıyorlar bir kısım Müslümanlar? Gazeteden okuyup, "vay be neler oluyor?" diyorlar. Allah ayette ne diyor "Saldırı olduğu vakit toptan, birlikte karşı koyanlardır" diyor. Böyle yapılmaması haramdır. Bunun yapılmasına da Mehdiyet denir. Kurşunla kaynatılmış binalar gibi dalalete, tuğyana, ibilsata karşı ilmi, fikri mücadele Mehdiyettir. Yusuf Suresi'nde Mehdiyet anlatılıyor. Kehf Suresi'nde Mehdiyet anlatılıyor. Zülkarneyn kıssası dünya hâkimiyetini anlatıyor, Süleyman kıssası dünya hâkimiyetini anlatıyor. Ayrıca Tevrat ve Zebur'a gönderme yapıyor Kuran ve "Arza yani tüm dünyaya salih müminler varis olacaktır" diyor. Tevrat ve Zebur'a bakıyoruz yüzlerce yerde Kuran'ın gönderme yapmasıyla, ismiyle, alenen Hz. Mehdi'den bahsedildiğini görüyoruz. Hz. Mehdi peygamber olmadığı için açıkça ismen geçmiyor, ama yüzlerce ayetten açıkça Mehdiyeti görüyoruz.

Fazl bin Yesar şöyle der, İmam Caferi Sadık aleyhisselam’ın şöyle buyurduğunu duydum; "Doğrusu Kaimimiz (Hz. Mehdi (as)) kıyam ettiğinde, Resulullah (sav)’ın cahiliye dönemindeki halktan gördüğü muamelelerden daha şiddetlisi ile karşılaşacaktır. Şöyle arzettim: "Bu nasıl olacak?"
Şöyle buyurdu: "Resulullah halka geldiğinde halk taşlara, kaya parçalarına ve tahta parçalarına tapıyordu. AMA KAİMİMİZ (HZ. MEHDİ (AS)) KIYAM ETTİĞİNDE (ZUHUR ETTİĞİNDE) HALK ALLAH’IN KİTABINI KENDİLERİNE GÖRE YORUMLAYARAK ONU DELİL OLARAK GÖSTERECEKLER." Sonra şöyle buyurdu: "Allah’a andolsun ki tıpkı sıcak ve soğuğun evlerine girdiği gibi, onun adaleti de onların evine girecektir.” (Gaybetu'l Numani, sf 350)

Müslüman kardeşlerimiz ahir zamanda Deccal’in büyüsüne kapılmaktan kendilerini çekip kurtarsınlar. Eğer ahir zamanda Hz. Mehdi gelmeyecekse, neden peygamberimiz yüzlerce hadiste Hz. Mehdi’nin dış görünüşüne, saçına, gözlerine, teninin rengine, yürüyüşüne, hangi şehirden çıkacağına kadar bildirsin? Neden hadislerde gece dersleri yapacağı bildirilsin? Neden tüm insanları nasıl imana getireceğinden bahsetsin? Neden Hz. Mehdi’nin 313 tane talebesi olacağına kadar detay verilsin, bu talebelerin dış görünüşlerine kadar bildirilsin? Samimi Müslüman kardeşlerim ellerini vicdanlarına koyup düşünsünler. Deccal tüm dünyada dinsizliği yaydı, Müslümanlar kan ağlıyor, çok şiddetli zulüm ve baskı görüyorlar. Müslümanları bu durumdan kurtaracak tek kişi Hz. Mehdi’dir. Bugün Hz. Mehdi’nin geldiğini ısrarla kabul etmeyenler, Hz. Mehdi’den bahsedilmesine tahammül edemeyenler yarın onun huzurunda durduklarında çok ama çok utanacaklar, bu yaptıklarına hiçbir açıklama getiremeyeceklerdir…
 
  • Beğen
Tepkiler: memoli6767


fatihtekin

Üye
Kardeş iyi hoşta ayet nerde ayet getir getir derken ayetle delil sun
 

sakarya61

Üye
konuyu şimdi okudum
kur an arapçası asla değiştirilemez bunu Alla(c.c) söylüyor
fakat peygamber efendimiz(s.a.s)bir şeyi söylemediği halde o söylemiş gibi
söylenen hadisler çok o yüzden hadislerin kaynağı çok iyi araştırılmalı
deccal ve mehdi çok önemli bir konudur bu denli önemli olan bir konu kur anda nasıl geçmez
sağdan soldan yazı alıp kopyala yapıştır yapmayın
kur an her kes anlasın diye apaçık bir dille indirilmiştir
ayetle sabittir
 
albar

albar

Üye
Hocam bir kere sen Kuranı Kerim'den bir ayet yazamamışsın, çünkü yok, sen inan biz inanmayalım bakalım ne olacak ,hiç bir şey olmayacak.Asıl olan şudur ki Hz.Allah eğer bu konu iman gerektirseydi bize kesin bir dille bildirirdi, kesin dil ise Kuran'dır.Mehdi ve özelliklede Mesih inancı dinimizin temeli değildir(bana kalırsa dinizmide yoktur, ama olup olmaması hiç önemli değil) ve inanmayan kimsenin inancı zarar görmez.İnanmazsan kafirsin görür dersen senin imanın zedelenir o kadar...
 
ozzytaste

ozzytaste

Üye
Boş konu
 
ada097

ada097

Üye

Hz peygamberin işi gücü yok hz mehdi yi anlatacak..... Mehdi kaynağının çoğu israiliyattir.... Kardeşim mantıklı düşünün biraz . Sayın arkadaşım bi kere kuran da mehdi hakkında bir ayet bile geçmiyor.... Hadislerde var doğru ama bu gibi hadislerin hz peygamberimize aidiyyeti tartışılır....ıslamdan önceki. Dinlerin beklentisidir mehdi... Kanaatimce bekledikleri mehdi Peygamber efendimizdir.tabi onlar bunu inkar ediyor.... Incil deki mehdi vasıfları Peygamber efendimizin vasıflarıdir. Selametle
Sent from my LT15i using Tapatalk
 

SalihB

Üye
ada097 bey, kuran'da her şey yazmaz. şüphesiz ki allah bize örnek olarak hz muhammed sav'i gönderdi ve biz de onun aracılığıyla allah'a iman ettik. şimdi sen 'sana inanıyorum ama elçine inanmıyorum' diyebilir misin? haşa! biz, ilk kaynaktan gelen hadislere riayet ediyoruz ve bizim mezhebimiz ehl-i sünnet, peygamber efendimizden itibaren nakillerle gelen tek ve hak mezheptir. şialık ise sonradan, hadisleri reddederek ortaha çıkmış ve şimdi ehl-i sünnetten olanlara suriye'de, ırak'ta ve iran'da büyük kıyımlar yapan topluluğun mezhebidir. sen de hadisleri reddedersen, şiaların yolundan gider ve ehl-i sünnetten, peygamber efendimizin gösterdiği yoldan ayrılmış olursun. bunun azabı çok büyük olur. allah affetsin böyle hatalarımızı. amin...
 
istersensor

istersensor

Üye
Soru: Bildiğiniz gibi Kur’an’da Mehdilik konusu sarih ve net bir şekilde herhangi bir ayette açıklanmamıştır. Ancak hadislerde net bir şekilde yer almıştır. Şunu sormak isteriz; Kur’an’ın konuları işlerken kullandığı üslup nedir? Neden bu konuya açık bir şekilde yer verilmemiştir. Cevap: Kur’an gayıptan ve gelecekten haber verdiğinde daima konuları umumi olarak ele alıyor ve çok cüzi ayrıntılara girmiyor. Bir çok ayet vardır ki ancak Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında tatbik edilebilir. O ayetlerden biri yukarıda geçen ayettir. “O elçisini hidayet ve hak dinle gönderdi ki onu (hak dini) bütün dinlerin üstüne çıkarsın.” Bu ayet sadece Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında tatbik edilebilir. Bu tabir üç surede yer almıştır. Tevbe/33, Fetih/28, Saf/9. Bir diğer ayette şudur: “Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da “Yeryüzüne mutlaka salih kullarım varis olacak” diye yazmıştık.” ( Enbiya/105 )Bizzat kendim Zebur’un, hem Farsçasını ve hem de Arapçasını görmüşüm. Her ikisinde de aynen Kur’an’da geçen “Yeryüzüne mutlaka salih kullarım varis olacaktır.” tabiri yer almaktadır. Bilindiği gibi Zebur Hz. Musa döneminden sonra inmiştir. Bu dönemde İsrailoğulları hakimiyeti kaybetmişti. Hıristiyanlık da bilindiği gibi bütün yeryüzüne hakimiyet kuramamıştır. Müslümanlar da farklı bir konuma sahip olamamışlardır. Şu hususa dikkat etmek gerekir ki “Yeryüzü” tabirinden belirli bir kısım kastedilmemiştir. Aksine bütün yeryüzü kastedilmiştir. Bu dönem gerçekleşmemiştir? Peki ne zaman gerçekleşecektir? Bu vaat edilen gün, Hz. Mehdi’nin zuhuru ile gerçekleşecektir. Bu hususta diğer bir ayette Nur suresinin 55. Ayetidir: “Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va’detmiştir. Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini tam bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar. Ama kim bundan sonra nankörlük ederse işte onlar, yoldan çıkanlardır.” Bu ayette müminlerin sadece belirli bir noktada değil bütün yeryüzüne hakim olacaklarını vurgulamıştır. Hakimiyet yalnız İslam’ın olacak ve küfür tamamen yeryüzünden silinecektir. Böyle bir durum, Hz. Mehdi’nin döneminden başka bir zamanda gerçekleşmez. Böylece şu husus aydınlanmış oldu ki Kur’an-ı Kerim gaybi haberlerle ilgili olarak genel açıklama üslubunu kullanmıştır. Genel açıklamalarda kastedilen dönem ve diğer hususlar, hadislerde ayrıntılı bir şekilde belirlenir.

----------Eklendi @ 13:03:56 ---------- Yazıldı @ 13:01:43 ----------

Kur’an-ı Kerim, hangi renk ve ırktan olursa olsun tüm insanları bütün çirkinliklerden arındırmak ve doğru yola hidayet etmek için Kadir-i Zü’l-Celâl tarafından en son elçisine gönderilen en son ilâhî kitaptır. Bunda hiçbir Müslümanın kuşkusu söz konusu olamaz. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim nüzul vakti olan Asr-ı Saadet’ten kıyamete kadar insanoğlunun ihtiyaç duyduğu tüm itikadî, hukukî, kanunî ve ahlakî ihtiyaçlarına cevap verecek bütün materyalleri kendinde barındırmaktadır.
Kur’an; “Allah’ın ilmini içeren”, [1] “Allah’ın kelamı”,[2] “ağır sözü”, [3] “hak vahyi”[4] ve “aziz kitabı”dır.[5] Zaman zaman, hazarda veya seferde, gece veya gündüz, camide veya evde, çarşıda veya savaş meydanında, bir sorunun cevabında veya bir gelişme üzerine; insanları bilgilendirmek, onlara yol göstermek, onları aydınlatmak, müjdelemek, uyarmak ve gönüllerde olan hastalıklara şifa vermek için inmiştir. Ne buyurmuşsa haktır hakikattir. “Ne önünden, ne de arkasından hiçbir batıl ona bulaşamaz.” [6] Geçmişte ve gelecekte hiçbir ekol, hiçbir düşünce ve ilim onun gerçeklerini iptal edemez, onun yanlışını çıkaramaz. “Onun ihtiva ettiği sözlerin diğer sözlere üstünlüğü Allah’ın yaratıklarına olan üstünlüğü gibidir.” [7]
Onun, müşfik ve uzman bir doktorun çeşitli hastalıklara tutulmuş bir hastaya verdiği reçete gibi, hem geçici ilaçları vardır, hem de daimi dermanları. “O, Allah’ın rahmet sofrasıdır.” [8] O sofra başında oturan hiç kimse eli boş kalkmaz. Bununla birlikte Yaratan’ın emriyle onun aslı “lehv-i mahfuz”da[9] ve “kitab-ı meknun”da[10] korunmuş ve “saygın sahifelerde yüce ve temiz kılınmıştır” [11] ki, hakikatleri ve ilim cevherleri ehil olmayandan uzak kalsın. Çünkü “Ona temizlerden başkası dokunamaz.” [12] “Onun bir zahiri vardır, bir de batını.” [13] “Onun batının da bir batını vardır.” [14] Yüce Yaratıcı onun bir kısım ayetlerini muhkem kılarken, bir kısmını da müteşabih kılmıştır ki, kalplerinde eğrilik olanlar denenip tanınsın ve onda tevil arayanlar bilsinler ki, “Onun tevilini ancak Allah ve ilimde kök salmış kişiler bilebilir.” [15] Bu ilâhî kitapla azıcık aşinalığı olan herkes, onun ilâhî hüküm ve esasları açıklarken, kendine özgü bir yöntem izlediğini ve birtakım değişmez prensiplere dayandığını bilmektedir.
Kimse, Kur’an-ı Kerim’in dinî esas ve hükümleri açıklarken onları genel çerçevesiyle belirtmekle yetindiğini, ilgili teferruatın beyanını ise Hz. Resulullah (s.a.a)’a havale ettiğini inkar edemez.
Örneğin, Kur’an-ı Kerim’de namaza, oruca, zekata, hacca, cihada, emr-i bi’l-marufa, humusa vs. gibi birçok şeye emredilmiş, ama bunlarla ilgili detaylı açıklamalar Allah Resulü'ne havale edilmiştir.
Keza, Kur’an-ı Kerim’de birçok yasaklardan bahsedilmiş, ama onlarla ilgili teferruatın, özellikle de hukuksal ve cezaî yönlerinin açıklanması Allah Resulü tarafından yapılmıştır.
Yine Kur’an-ı Kerim’de devlet ve millet ilişkisinden, toplumsal yaşamın gereği olan hukukî ve ekonomik sistemden söz edilmiş, bunlarla ilgili detaylar yine Allah Resulü’nün sünnetine bırakılmıştır.
Aynı şekilde, Kur’an-ı Kerim’de kalu bela, berzah ve mead gibi birçok itikadî mevzular ana hatlarıyla vurgulanmış, bunlarla ilgili detaylı bilgiler Allah Resulü tarafından verilmiştir.
Bütün bu konularda Allah Resulü’nün beyanı olmaksızın, Müslümanların İslâm dininin neye emrettiğini, neden sakındırdığını ve neye itikat etmeleri gerektiğini buyurduğunu anlamları imkansızdır.
Bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendisi, Kur’an ayetlerinin açıklamasını yapmayı Allah Resulü’nün başta gelen görevlerinden saymıştır.
Allah Teala buyurmuştur ki: “Sana da, insanlara indirileni açıklayasın diye Kur'ân'ı indirdik. Belki düşünürler.” [16]
Yine Allah Teala Resulü’nün Kur’an ayetlerini tilavet etmekle birlikte insanları tezkiye ettiğini, onlara hikmeti ve bilmediklerini öğrettiğini beyan ederek buyurmuştur ki: “Nitekim biz size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitab'ı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir peygamber gönderdik.” [17] Sonra Allah Teala Aziz Elçisi’nin bütün konuşmalarının ilâhî menşeli olup vahiy olduğunu, onun kendi yanından bir şey söylemediğini garanti altına alarak buyurmuştur ki: “Arkadaşınız (Muhammed) ne saptı, ne de yanlış yaptı. O, heva ve hevesine uyarak konuşmaz. Onun konuştukları kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.” [18]
Yine buyurmuştur ki: “Eğer o, bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.” [19]
Buna göre Allah Resulü, sözüyle, eylemiyle ve taşıdığı bütün özellikleriyle ümmet için kamil bir örnek durumundadır. Ümmetin her konuda onu baz alması ve onun bütün açıklamalarına ve icraatına canı gönülden inanıp itaat etmesi gerekmektedir.
Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Allah Resulü’nde güzel bir örnek vardır.” [20]
Yine buyurmuştur: “Elçi size neyi emrederse tutun ve sizi neden sakındırırsa sakının.” [21]
Yine buyurmuştur: “Ey iman edenler, Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin...” [22]
Yine buyurmuştur: “De ki: Eğer gerçekten Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeden ve merhamet edendir.” [23]
Yine buyurmuştur: “De ki: ‘Allah'a itaat edin; Peygambere itaat edin.’ Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o peygamber, kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulursunuz, Peygambere düşen, sadece apaçık tebliğdir.” [24]
Bu açıklamalardan “Allaah’ın kitabı bize yeter” veya “Açıkça Allah’ın kitabında olmayan bir konuyu kabul etmem” sloganı ile yola çıkıp da Allah Resulü’nün, Kur’an-ı Kerim’de geçen genel mevzulara dair olan tefsir niteliğindeki sünnetini görmezlikten gelmenin, bizzat Kur’an’ın kendisiyle çelişmekle birlikte, İslâm’ın ruhuna da aykırı olduğu apaçık ortaya çıkmıştır.
O hâlde itikadî konular da dahil olmak üzere İslâmî mevzuların tamamında Resulullah’ın sünnetini dikkate almak zorundayız. Nitekim Allah Resulü de, ümmetinde bu gibi iddialarda bulunacak olanların var olacağını önceden görmüş ve onların yanlış yolda olduklarını ortaya koyarak şöyle buyurmuştur: “Biliniz ki, kuşkusuz bana Kur’an ve yanında onunla aynı olan bir şey verilmiştir. Uyanık olun ki, karnına düşkün olan biri gelecek ve makamına oturduğunda: “Bizimle sizin aranızda yüce Allah’ın kitabı vardır; onda helâl bulduğumuzu helâl, haram bulduğumuzu da haram biliriz” diyecektir. Biliniz ki, Allah Resulü’nün haram kıldığı, Allah’ın haram kıldığı gibidir.” [25]
Yine buyurmuştur: “Yakındır ki, sizden birisi, makamına oturup arkasına yaslanmış iken, benden bir hadis ona nakledildiğinde, beni yalanlamaya kalkışıp da: “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır. Onda helâl bulduğumuzu helâl, haram bulduğumuzu da haram sayarız” der. Bilin ki, Resulullah’ın da haram kıldığı Allah’ın haram kıldığı gibidir.” [26]
Allah Resulü’nün, sünnetinin yazılıp kaydedilmesi ve sonraki nesillere ulaştırılmasına dair olan teşvik ve emirleri de sünnetin İslâmî mevzuların ikinci temeli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bakınız, Allah Resulü (s.a.a), Kureyş’in: “Bu da bir beşerdir, bizim gibi öfkelenir, bizim gibi duygusallığa kapılır ve birileri hakkında öfke ve rıza içerisinde bir şeyler söyler, ondan duyduğun her şeyi yazıp kaydetme” uyarısı üzerine sözlerini yazmaktan vazgeçen Abdullah bin Amir’e, yemin ederek ağzından haktan gayri bir sözün çıkmadığını ve çıkamayacağını belirterek, kendisinden duyduğu her şeyi yazmasını emrediyor. [27]
Yine, kendisinden duyduğu hadisleri ezberlemediğinden şikâyet eden ashabının eline işaret ederek duyduğunu unutmaması için onları yazmasını emrediyor. [28]
Keza, kendisinden dinledikleri hadisleri yazma müsaadesi isteyen ashabına yazma emri vererek onların hadis yazmalarına izin veriyor. [29]
Sonra da: “Allah, benim sözlerimi dinleyip, onları koruyarak duymayanlara ulaştıran kulu mutlu kılsın. Birçok fıkıh taşıyan var ki, kendinden daha bilgilisine onu ulaştırır.” [30] ve: “Hazır olan sözümü hazır olmayana da ulaştırsın ki, şayet kendinden daha bilgilisine ulaştırabilir.” [31] buyurarak ümmete sünnete de sarılmaları gerektiği mesajını veriyor.

Sonuç: Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin tefsirinde Allah Resulü’nün sünneti esas teşkil etmektedir. Mutlaka Kur’an-ı Kerim’de ana hatlarıyla yer alan mevzularda Allah Resulü’nün açıklayıcı sünnetine başvurmalı ve bu gibi ayetleri Allah Resulü’nün sünnetinin ışığında tefsir etmeliyiz. Zaten İslâm ümmeti de böyle yapmış ve Allah Resulü’nün hayatı döneminde Kur’an ayetlerini tefsir etmekte ona müracaat etmiştir.
Peki, Allah Resulü’nden sonraki dönemlerde Kur’an’ı tefsir etmekte öncelik hakkı olan başka kimseler var mıdır? Yoksa Allah Resulü’nden sonra Kur’an-ı tefsir etmekte bütün müminler eşit seviyede olup hepsi aynı mevkiye mi sahiptirler?


Bu hususta da yine Kur’an-ı Kerim’in kendisi ve Allah Resulü’nden gayrisi, bize yol gösterici ve aydınlatıcı olamaz.
Kur’an-ı Kerim’e müracaat ettiğimizde, bize bilmediğimiz mevzular ve Kur’an’ın tefsirinde müracaat edebileceğimiz merci olarak ilimde kök salmış ve zikir ehlini gösterdiğini görüyoruz. Allah Resulü’ne müracaat ettiğimizde de Allah Resulü’nün zikir ehline ve ilimde kök salmışlara adres olarak ümmeti içerisinden Ehl-i Beyt’ini gösterdiğine şahit oluyoruz.
Evet, Hz. Resulullah (s.a.a) kendisinden sonra ümmete merci olarak Kur’an’la birlikte Ehl-i Beyt’ini göstermiş ve buyurmuştur ki: “Benden sonra aranızda iki değerli ve ağır emanet bırakıyorum; biri Allah’ın kitabı, diğeri de benim soyum olan Ehl-i Beyt’im! Bu ikisine sarılırsanız asla sapmazsınız. Bu ikisi Havuz (Havz-u Kevser) başında bana dönünceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar.” [32]
Yine buyurmuştur: “Benim Ehl-i Beyt’im sizin aranızda Nuh’un gemisine benzer; kim o gemiye bindiyse kurtuldu, kim de geri durduysa boğulup helâk oldu.” [33]
Yine buyurmuştur: “Onlardan (Ehl-i Beyt’imden) öne geçmeyin ki, helâk olursunuz; geri de kalmayın yine helâk olursunuz. Ve onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın ki, onlar sizden daha bilgilidirler.” [34]
Yine buyurmuştur: “Benim Ehl-i Beyt’im İsrailoğullarının Hıtta kapısına benzer kim o kapıdan girdiyse bağışlandı.” [35]
Yine buyurmuştur: “Yıldızlar yer halkının boğulmaktan kurtulma vesilesidir; benim Ehl-i Beyt’im de ümmetime ihtilâftan kurtulma vesilesidir. Eğer Arap’tan bir kabile onlara karşı çıkarsa, ihtilâfa düşer ve Şeytan’ın taraftarı olurlar.” [36]
Yine buyurmuştur: “Kim, benim hayatımla yaşamayı, benim ölümümle ölmeyi ve Rabb’imin diktiği Adn cennetinde oturmayı arzuluyorsa, benden sonra Ali’yi ve onu sevenleri sevmeli ve benden sonra Ehl-i Beyt’ime iktida etmelidir. Çünkü onlar benim balçığımdan yaratılmışlar, benim anlayış ve ilmimi almışlardır. Yazıklar olsun ümmetimden onların fazlını inkar edenlere, onlar hakkında benim akrabalık bağımı kesenlere! Allah onlara şefaatimi ulaştırmasın.” [37]
Yine buyurmuştur: “Kim, benim hayatımla yaşamayı, benim ölümümle ölmeyi ve Rabb’imin bana vadettiği Huld cennetine girmeyi arzuluyorsa, benden sonra Ali’yi, ondan sonra da zürreyitini sevmelidir. Çünkü onlar, sizi hidayet kapısından çıkarmaz ve sapıklık kapısına da sokmazlar.” [38]
Yine buyurmuştur: “Kim, benim hayatımla yaşamayı, benim ölümümle ölmeyi ve Rabb’imin bana vadettiği cennete girmeyi arzuluyorsa, Ali bin Ebu Talib’i sevmelidir. Çünkü o sizi hidayetten çıkarmaz ve sapıklığa da sokmaz.” [39]
Yine buyurmuştur: “Havuz başında bana dönünceye kadar Ali Kur’an’la, Kur’an da Ali iledir.” [40]
Yine buyurmuştur: “Ali hak iledir, hak da Ali ile. Hak Ali ekseninde döner.” [41]
Yine Hz. Ali’ye hitaben buyurmuştur: “Benden sonra ümmetime ihtilâf ettikleri hususları açıklayacak olan, sensin.” [42]
Yine buyurmuştur: “Ben Ali’denim, Ali de benden; bana ait bir hususu, yalnızca ben ya da Ali ulaştırabilir.” [43]
Yine buyurmuştur: “Bana iman edip beni tasdik edeni Ali bin Ebu Talib’in velâyetini kabul etmeye tavsiye ediyorum. Kim, onun velâyetini kabul ederse, benim velâyetimi kabul eder; kim de benim velâyetimi kabul ederse, Allah’ın velâyetini kabul eder. Kim, onu severse, beni sever, kim de beni severse, Allah’ı sever. Kim, ona buğz ederse, bana buğz eder, kim de bana buğz ederse, Allah Azze ve Celle’ye buğz eder.” [44]
Yine buyurmuştur: “Allah’ım, kim bana iman eder ve beni tasdik ederse, Ali bin Ebu Talib’in velâyetini kabul etmelidir. Çünkü onun velâyeti benim velâyetimdir; benim velâyetim ise, Allah’ın velâyetidir.” [45]
Yine buyurmuştur: “Ey insanlar, fazilet, şeref ve menzilet Allah Resulü’nün ve zürriyetinin velâyetini kabul etmektedir. Öyleyse, batıl yollar sizi kapıp almasın.” [46]
Yine buyurmuştur: “Ümmetimin her nesli içerisinde Ehl-i Beyt’imden adil bir grup vardır ki, sapıkların bu dinde yaptıkları tahriflerine, batıl yolda gidenlerin uydurma yollarına ve cahillerin tevillerine karşı koyarlar. Bilin ki, imamlarınız, sizin Allah’a olan elçilerinizdir. Öyleyse Allah’a kimi elçi gönderdiğinize bakınız.” [47]
Yine buyurmuştur: “Benim Ehl-i Beyt’imi, bedende baş, başta da gözler yerine koyun. Baş ancak gözlerle yolunu bulur.” [48] ve...

Sonuç itibariyle İslâmî akidelerin tümünü bütün ayrıntılarıyla Kur’an-ı Kerim’de aramak doğru değildir. İster itikadî bir mevzu olsun, ister gayri itikadî, eğer İslâmî bir mevzu ana hatlarıyla Kur’an’da yer alır ve Allah Resulü’nün sünnetinde ve keza Kur’an-ı tefsir etmeye yetkili olduğu ispatlanan Ehl-i Beyt İmamları’nın beyanlarında detayları açıklanırsa, bütün Müslümanların o mevzua iman edip teslim olmaları gerekmektedir.
İşte Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde ana çerçevesiyle beyan edilmiş bulunan “Mehdilik” akidesi, yani Hz. Mehdi’ye iman olayı da bu İslâmî mevzulardan biridir. O hâlde hiçbir kimsenin; “Ben bu mevzuu bütün detaylarıyla Kur’an’da bulmuyorum, dolaysıyla da ona inanmam” demesi doğru olamaz, hatta böyle bir şey söyleyen bir kimse, bizzat Kur’an’ı Kerim ile çelişir ve onu reddetmiş sayılır.
Nitekim, Ehl-i Sünnet’in önde gelen alimlerinden olan Muhammed bin Hazm el-Endülüsî (H. 456/M. 1064) el-İhkam Li Usul’il-Ahkam kitabında bu mevzua işaretle şöyle demiştir: “Eğer bir kimse; “Kur’an’da bulduğumuz dışında başka bir dinî gerçeği kabul etmeyiz” sözüne bağlı kalırsa, bütün ümmetin icmaı ile kâfir sayılır.” [49]
Bu noktaları göz önünde bulundurarak şimdi Hz. Mehdi ve ashabıyla ilgili bazı ayetleri, Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamlarından gelen tefsirleriyle birlikte zikrediyoruz:
1- “Müşrikler hoşlanmasa da, dini (İslâm’ı), bütün dinlere galip kılmak için Peygamberini hidayet ve hak dinle gönderen O’dur.” [50]
Bu tabir, Saf suresinin 9. ayetinde de aynen tekrarlanırken az bir farkla da Fetih suresinin 28. ayetinde yer almıştır. Fetih suresinin 28. ayeti şöyledir: “Peygamberini hidayet ve hak din ile, bütün dinlere galip kılmak için gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.”
Görüldüğü üzere naklettiğimiz her üç ayette de Allah Teala İslâm’dan ibaret olan dininin diğer dinlere karşı üstünlük ve zafer kazanacağını vadetmektedir.
Şimdi soru şudur: Acaba “li yuzhirehu” tabiriyle ifade edilen bu üstünlük ve zafer nasıl bir üstünlük ve zafer olacaktır? Acaba bu sadece fikir ve düşünce alanında olan bir üstünlük ve zafer mi olacak? Yoksa fiziksel olarak da üstünlük ve zafer sağlanacaktır? Her iki takdirde de bu nispî ve bölgesel bir üstünlük ve zafer mi olacak, yoksa cihanşümul bir üstünlük ve zafer mi sağlanacaktır? Bunu anlamak için, bu ayetleri kendilerinden önceki ve sonraki ayetlerin ışığında değerlendirmekle birlikte, Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan bu ayetlerin tefsiri ile ilgili gelen açıklamaları da göz önünde bulundurmamızın gerektiği açıktır.
Ne ilginçtir ki, hem Tevbe suresinde, hem de Saf suresinde bu ayetlerden bir önceki ayette, benzer tabirlerle, ilâhî dini kabullenmeyen güçlerin ağızlarıyla Allah’ın dininden ibaret olan nurunu söndürmeye çalıştıkları kaydedilmiş, sonra da Allah Teala’nın onlara rağmen dinini bütün dinlere galip kılacağı belirtilerek onların bu çabalarının havanda su dövmekten öteye gitmeyeceği vurgulanmıştır.
Allah Teala Tevbe suresinin 32. ayetinde şöyle buyurmuştur:“Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Oysa kâfirler hoşlanmasa da, Allah nurunu mutlaka tamamlamak ister.”
Saf suresinin 8. ayetinde de şöyle buyurmuştur: “Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek isterler. Kâfirler hoşlanmasa dahi, Allah nurunu, tamamlayacaktır.”
Fetih suresinin 27. ayetinde ise, Allah Teala Resulü’ne Mekke’nin fethine dair göstermiş olduğu rüyanın sadık bir rüya olduğunu ve bunun mutlaka gerçekleşeceğini, ancak Müslümanların bilmediği bir hikmetten dolayı onun bir süre ertelendiğini belirtmektedir.
Allah Teala mezkur ayette şöyle buyuruyor: “Andolsun ki Allah, Peygamberine gerçek olarak doğru bir rüya gösterdi. Allah dilerse, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi de, sizin için bundan başka, yakın zamanda bir zafer karar verdi.”
Açıktır ki, her üç ayetten önce olan ayetleri mülâhaza ettiğimizde bu ayetlerde sözü edilen zaferin, fikir ve düşünce alanından öte bir zafer ve üstünlük olduğu anlaşılmaktadır. Zira kendilerinden önceki ayetlerde fikir ve düşünce ötesi bir üstünlük ve zaferden bahsedildiği açıktır. Tevbe ve Saf suresinde din düşmanlarının Allah’ın dininden ibaret olan nurunu söndürme çabalarından bahsetmektedir. Bu söndürme çabası düşünce ve fikir alanında zafer ve üstünlük kazanmadan öte, onu kökten yok etme hareketidir. O hâlde buna mukabil kazanılan zafer ve üstünlük de düşünce alanındaki bir üstünlük ve zafer değil, onları kökten silip yok eden tam anlamda bir üstünlük ve zafer olur. Fetih suresinde de durum aynıdır. Orada Allah Teala Resulü ve ona tâbi olan müminlerin hiçbir korkuları olmaksızın emniyet içerisinde bir fetih gerçekleştireceklerini vurgulamaktadır. Bunun fikir ve düşünceden öte bir fetih olduğu ortadadır. O hâlde, ister maksat nispî ve bölgesel bir üstünlük ve zafer olsun, ister cihanşümul, bu ayetlerden sonra gelen ayette vadedilen üstünlük ve zafer fikir ve düşünce ötesi bir üstünlük ve zaferdir. Bu ise, karşıt dinlerin tamamen yok olup gideceği anlamına gelen bir üstünlük ve zaferden gayrisi olamaz.
Kaldı ki, “zuhur” kelimesinin lügatteki anlamı da fikir ötesi bir galibiyettir. Arap lügatinin en meşhur kaynaklarından biri olan “el-Kamus” kitabında şöyle geçer: “Zahere bihi ve aleyhi” ona galip geldi anlamını ifade eder. Keza, Kur’anî terimlerin anlamını beyan eden “Müfredat-ı Ragıb” kitabında da: “Zahere aleyhi, ona galip oldu, demektir.” der.
Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde de bu kelime fikir ötesi bir galibiyet ve üstünlük anlamında kullanılmıştır. Örneğin:
“Nasıl olabilir ki?! Oysa üstün gelselerdi (yezheru aleykum), ne bir yakınlık, ne de bir ahit gözetirlerdi. Kalpleriyle istemezlerken, sizi ağızlarıyla hoşnut etmeye uğraşırlar; çokları fasıktırlar.” [51]
“Ey kavmim, bugün memlekette hükümranlık sizindir, galip olanlar sizsiniz. Ama Allah'ın baskını bize çatınca, O'na karşı bize kim yardım eder?” [52]
“İsrailoğullarının bir kısmı böylece inanmış, bir kısmı da inkâr etmişti; ama biz, inananları düşmanlarına karşı destekledik de üstün geldiler.” [53]
Bu ayetlerde “zuhur” kelimesinin fikir ötesi bir üstünlük anlamında kullanıldığı açıktır.
O hâlde “zuhur” kelimesinden ilk olarak akla gelen, fikir ötesi bir galibiyet ve üstünlüktür. Allah Teala da mezkur ayetlerde Müslümanlara fikir ötesi bir galibiyet ve üstünlüğün vaadini vermektedir.
Ehl-i Sünnet’in önde gelen müfessirlerinden Fahr-ı Razî bahis mevzuu ettiğimiz Tevbe suresinin 33. ayetinin tefsirinde şöyle der: “Bil ki, bir şeyin başka bir şeye üstünlüğü bazen delil ve burhan açısından, bazen çoğunluk açısından, bazen de galebe ve istila açısından olur. Öte yandan Allah Teala İslâm dininin diğer dinlere üstünlük sağlayacağını muştulamıştır. Muştu ise, ancak var olmayıp gelecekte gerçekleşecek bir şeye nispet olur. İslâm dininin diğer dinlere olan delil ve burhan açısından üstünlüğü ise vaki olup malum olduğundan, muştusu verilen bu üstünlüğün galebe ve istila üstünlüğü olduğunu kabullenmek gerekir.” [54]



Bu ayetlerde vadedilen üstünlük ve galibiyeti Sadr-ı İslâm’da gerçekleşen sınırlı ve nispî üstünlük ve galibiyete da yorumlamak mümkün değildir. Zira bu bizzat mezkur ayetlerin kendi muhtevasıyla çelişmektedir. Çünkü bu ayetlerde İslâm dininin bütün dinlere üstün geleceği belirtilmektedir. Malumdur ki, bütün dinler kavramı yeryüzünde olan dinlerin tamamını kapsamına almaktadır. O hâlde İslâm dini cihanşümul bir galibiyete ulaşacaktır. Bu ise sadr-i İslâm’dan şimdiye kadar gerçekleşmediğine göre mutlaka bir gün gerçekleşecektir. Zira Allah’ın vaadinde hilâf olmaz. İşte bundan dolayıdır ki, bu ayetlerin tefsiri ile ilgili gelen hadislerde de bu vaadin İmam Mehdi’inin eliyle gerçekleşeceği vurgulanarak bu ayetlerin o hazretin dönemini muştuladığı belirtilmiştir.
Katade, “dini bütün dinlere üstün kılmak için...” ayetinin tefsirinde demiştir ki: “Bundan maksat; Yahudilik, Sabiîlik, Hrıstiyanlık, Mecusîler ve Müşriklik müteşekkil beş dindir. Bütün bu dinler İslâm dinine girecek, ama İslâm dini bu dinlerin hiçbirine girmeyecektir. Şüphesiz Allah’ın meşiyet ve kesin iradesi bu doğrultudadır. Yani, müşriklerin hoşuna gitmese bile dinini bütün dinlere galip kılacaktır.” [55]
Yine Said bin Mansur, İbn-i Münzir ve Beyhaki süneninde mezkur ayetle ilgili olarak Cabir bin Abdullah’ın şöyle dediğini nakletmişlerdir: “Bu vaat, İslâm şeriatına girmemiş olan Yahudi, Hıristiyan ve herhangi bir şeriat sahibi tek bir kişi bile kalmadığında gerçekleşecektir.” [56]
Bu mana Ebu Hüreyre’den de nakledilmiştir. Fahr-ı Razî der ki: “Ebu Hüreyre’den rivayet edilmiştir ki, o şöyle demiştir: “Bu, Allah Teala’nın İslâm dinini bütün dinlerden üstün kılacağına dair bir vaadidir. Bu vaat, tam olarak İsa’nın zuhur ettiğinde gerçekleşecektir.” Süddî ise şöyle demiştir: “Bu, Mehdi’nin zuhur ettiğinde gerçekleşecektir. O zaman İslâm dinine girmeyen, ya da haraç ödemeyen tek bir kişi bile kalmayacaktır.” [57]
İbn-i Kesir de kendi tefsirinde bu ayetle ilgili olarak şöyle der: “İslâm dini bütün dinlere galip gelecektir. Nitekim sahih hadiste Allah Resulü: “Doğularıyla batılarıyla yerkürenin tamamı benim için dürüldü. Ümmetimin hükümdarlığı da benim için ondan dürülen her yere ulaşacaktır...” [58] buyurmuştur.”
Ahmed bin Hanbel, Allah Resulü’nden şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Yakında yerkürenin doğuları ve batıları sizin için fethedilecektir. Onun çalışanlarından Allah’tan çekinen ve emaneti eda edeni hariç geri kalanı cehennem ehli olacaktır.” [59]
Yine Temim-i Darî’den naklen Allah Resulü’nün şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Bu iş gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah’ın izniyle bu dinin girmediği hiçbir ev veya çadır kalmayacaktır. İnsanlar ya bu dinle izzet bulacak ya da zelil olacaklar. Allah İslâm’ı aziz kılacak, küfrü de zelil edecektir.” [60]
Yine Mikdad bin Esved’den naklen Allah Resulü’nün şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yeryüzünde hiçbir ev veya çadır kalmayacaktır ki, İslâm ona girmesin. İslâm onlara ya izzet ye de zillet getirecektir. Ya onları aziz kılıp İslâm ehli yapacak, ya da onları zelil kılıp İslâm’ın hükmüne baş eğdirecektir.” [61]
İbn-i Cezzî de bu ayetle ilgili olarak şöyle demiştir: “İslâm dinini üstün kılmanın anlamı onu âlemin doğu ve batısını kapsayacak şekilde bütün dinlerin üstüne çıkarıp hepsinden güçlü kılmaktır.” [62]
Büyük Şafiî alimlerinden Ebu Abdullah Muhammed bin Yusuf Gencî “el-Beyan Fî Ahbar-i Sahib’iz-Zaman” adlı kitabının 103. sayfasında şöyle yazıyor: “Said b. Cübeyr, bu ayetten Fatımat’üz-Zehra selâm’ullahi aleyha’nın neslinden olan Hz. Mehdi’nin kastedildiğini söylemiştir.” [63]
Ehl-i Beyt İmamları da bu ayetlerin İmam Mehdi (a.s)’ın dönemini muştularını vurgulamışlardır.
Örneğin; Şeyh Saduk, Ebu Basir’den şu hadisi rivayet eder:
Hz. İmam Sadık, “Müşrikler hoşlanmasa da, dini (İslâm’ı), bütün dinlere galip kılmak için Peygamberini hidayet ve hak dinle gönderen O’dur.”[64] ayeti ile ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: “Allah’a andolsun ki, bu ayette zikredilen vaat henüz gerçekleşmiş değildir; Kaim (Kıyam edecek olan Hz. Mehdi) zuhur edinceye kadar da bu gerçekleşmeyecektir. Kaim zuhur ettiğinde onun kıyam ve zuhurundan rahatsızlık duymayacak olan hiç bir kâfir ve müşrik kalmayacaktır. Kâfir veya müşrik olan bir kimse, taşın içine de girecek olsa, o taş dile gelecek ve “Ey mü’min! İçimde bir kâfir var, beni kır ve onu öldür.” diyecektir.” [65]
Yine Şeyh Saduk kendi senediyle Abdurrahman bin Said’den naklen Hz. İmam Hüseyin (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Bizden on iki hidayet eden imam vardır. Onların ilki Ali bin Ebu Talib, sonuncusu ise evlâtlarımın dokuzuncusudur. O hak ile kıyam edecek, Allah yeryüzünü ölümünden sonra onunla diriltecek ve müşrikler hoş görmese de onun eliyle hak dini tüm dinlere üstün kılacaktır.” [66]
Yine Şeyh Saduk kendi senediyle Muhammed bin Müslim Sekafî’den naklen İmam Muhammed Bâkır (a.s)’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Kaim bizdendir. Düşmanlarının korkusu ve ilâhî yardım ile mueyyettir. Yeryüzü onun için dürülecek ve yer altı hazineleri onun için ortaya çıkacaktır. Onun hükümdarlığı doğu ve batının tamamına ulaşacaktır. Allah onun eliyle müşrikler hoş görmese de dinini bütün dinlere üstün kılacaktır. Böylece yeryüzünde onarılmayan bir harabe kalmayacaktır. İsa bin Meryem nazil olup onun arkasında namaz kılacaktır...” [67]
Ayyaşî kendi senediyle İmran bin Meysem’den, Abaye bin Rib’î’den şöyle nakleder: “Emir’ül-Müminin Ali (a.s) Allah Teala’nın; “Müşrikler hoşlanmasa da, dini (İslâm’ı), bütün dinlere galip kılmak için Peygamberini hidayet ve hak dinle gönderen O’dur.” ayeti hakkında şöyle buyurduğunu duydum: “Ali oradakilere: “Acaba bu galebe ve üstünlük gerçekleşmiş mi?” diye sordu.
Oradakiler: “Evet.” dediler.
Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Hayır, canım elinde olan Allah’a andolsun ki bu, ancak yeryüzünde sabah ve akşam Allah’ın birliği ve Muhammed’in O’nun kulu ve resulü olduğu nidasının yükselmediği hiçbir bayındır yer kalmadığı zaman gerçekleşecektir.” [68]
Yine Ayyaşî kendi senediyle Ebu’l-Mikdam’ın Hz. İmam Muhammed Bâkır (a.s)’ın bu ayetle ilgili olarak şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “O zaman Muhammed’in peygamberliğini ikrar etmeyen kimse kalmayacaktır.” [69]
Yine Ayyaşî kendi senediyle İbn-i Abbas’ın Allah Teala’nın; “müşrikler hoş görmese de dinini bütün dinlere üstün kılacaktır” ayetiyle ilgili olarak şöyle dediğini nakletmiştir: “Bu, İslâm’a boyun eğmeyen bir Yahudi, bir Hıristiyan veya başka bir şeriat sahibi kalıncaya kadar gerçekleşmeyecektir. Öyle olacak ki, koyun ve kurt, sığır ve aslan, insan ve yılan barış içerisinde olacaklar. İslâm’ı kabul etmeyenlere haraç koyulacak, haç kırılacak. İşte Allah Teala’nın; “müşrikler hoş görmese de, dinini bütün dinlere üstün kılacaktır” ayetinin anlamı budur. Bu Kaim’in kıyam ettiğinde gerçekleşecektir.” [70]

Sonuç: Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalar ve Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt kaynaklarında bahis mevzuu bu ayetlerin tefsiri hakkında gelen beyanlar, bu ayetlerin ahir zamanda İmam Mehdi (a.s)’ın önderliğinde gerçekleşecek olan İslâm dininin mutlak zafer ve egemenliğini muştuladıklarını açıkça gözler önüne sermiştir. Öyle ki, eğer Kur’an-ı Kerim’de bu hususta başka bir ayet bile olmasaydı, sadece bu ayetler bu mevzuu ispatlamaya yeterli idi. Ancak Kur’an-ı Kerim’in beyanı sadece bunlarla sınırlı değil, bu mevzuu beyan eden daha birçok ayet vardır.

--------------------------------------------------------------------------------
[1] - Hud/14.
[2] - Bakara/75, Tevbe/6, Fetih/15.
[3] - Müzemmil/5.
[4] - Fatır/31.
[5] - Fussilet/41.
[6] - Fussilet/42.
[7] - Kenz’ül-Ummal, c. 1, s. 527, Ravz’ül-Cinan, c. 1, s. 17, Bihar’ul-Envar, c. 92, s. 19.
[8] - Sünen-i Daremî, hadis no: 3173, 3174, 31, 81, 31, 88, Bihar’ul-Envar, c. 92, s. 19, 267.
[9] - Buruc/21.
[10] - Vakıa/78.
[11] - Abese/13,14.
[12] - Vakıa/ 79.
[13] - Bihar’ul-Envar, c. 5, s. 231, c. 24, s. 189, 260, c. 47, s. 338, c. 92, s. 83, 90 el-Mehasin, c. 1, s. 421.
[14] - el-Mehasin c. 2, s. 7.
[15] - Al-i İmran/7.
[16] - Nahl/44.
[17] - Bakara/151.
[18] - Necm/2,3,4.
[19] - Hakka/44, 45, 46.
[20] - Ahzab/21.
[21] - Haşr/13.
[22] - Enfal/24.
[23] - Al-i İmran/31.
[24] - Nur/54.
[25] - Sünen-i Ebu Davud, hadis no: 3988, Müsned-i Ahmed, hadis no: 16546, Ebu İsa Tirmizî, Cami’üs-Sahih, c. 5, s. 37, el-Müstedrek, c. 1, s. 109.
[26] - Sünen-i Tirmizî, hadis no: 2588, Müsned-i Ahmed, hadis no: 16564, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 12, Sünen-i Daremî, hadis no: 585, el-Cami’üs-Sahih, c. 5, s. 36, Ebu’l-Kasım Taberanî, el-Mucem’ül-Kebir, c. 1, s. 316, el-Müstedrek, c. 1, s. 108.
[27] - Sünen-i Ebu Davud, hadis no: 3161, Müsned-i Ahmed, hadis no: 6221, 6511, 6635,6722, 6724, Sünen-i Daremî, hadis no: 484.
[28] - Sünen-i Tirmizî, hadis no: 2590
[29] - Müsned-i Ahmed, hadis no: 6722, 6635, 6724, Sünen-i Daremî, hadis no: 485
[30] - Sünen-i Tirmizî, hadis no: 2580, 2581, 2582, Sünen-i Ebu Davud, hadis no: 3175, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 226, 227, 228, 3047, Müsned-i Ahmed, hadis no: 3942, 16138, 16158, 12871, 20612, 20608, Sünen-i Daremî, 229, 230, 231, 232
[31] - Sahih-i Buharî, hadis no: 65, 102, 1625, 4054, 5124, 6551, 6893, Sahih-i Müslim, hadis no: 2179, 3180, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 229, Müsned-i Ahmed, hadis no: 19492, 19512, 19594, Sünen-i Daremî, hadis no: 1836
[32] - Sahih-i Müslim, hadis no: 4415, Sünen-i Tirmizî, hadis no: 3720, 3718, Müsned-i Ahmed, hadis no: 10681, 10707, 10779, 18466, 18508, 2182, 11135, 20596, 20667, 3182, Kenz’ül-Ummal, c. 1/44, 47, 154, 165, 322, c. 3/148, Tefsir-i İbn-i Kesir, c. 4/113, Tefsir’ül-Hazin, c. 1/2, 4, ve c. 6/102, Minhac’üs-Sünnet, İbn-i Teymiye, c. 2/102, Telhis’ül-Müstedrek, Zehebî, c. 3/128, 109, el- Hasais’ul-Kubra, Suyutî, c. 2/266, el-Cami’üs-Sağir, Suyutî, s. 112, Mesabih’üs-Sünne, Beğavî, s. 206, Cami’ül-Usul, İbn-i Esir, c. 1/187, el-Mucme’ül-Kebir, Tebaranî, s. 137, el-Mucem’üs-Sağir, Tebaranî, c. 1/135, Mişkat’ül-Mesabih, c. 3/258, ed-Dürr’ül-Mensur, Suyutî, c. 2/ 60, ve c. 6/7, 306, Zehair’ul-Ukba, s. 16, es-Savaik’ul- Muhrika, s. 148, 149, Yenabi’ül-Meveddet, s. 30, 36, 38, 183, 191,296, Üsd’ül-Gabe, İbn-i Esir, c. 2/12, Mecma’üz-Zevaid, Heysemî, c. 9/162, Müşkil’ül-Asar, Tahavî, c. 2/307, c 4/368, Cami-u Beyan’il-İlm, İbn-i Abdulbirr c. 2/24, 110, Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c. 2/192, el-Feth’ül-Kebir, Nebehanî, c. 1/503, 451, c. 3/385, Mişkat’ül-Mesabih, Amrî, c. 3/258, ve....
[33] - Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 150, Mucem’ül-Kebir, Taberanî, s. 130, El-Mucem’üs-Sağir, Taberanî, s. 78, Mecma’üz-Zevaid, c. 9, s. 168, Uyun’ül-Ahbar, Dineverî, c. 1, s. 211, el-Mearif, İbn-i Kuteybe, s. 86, Mizan’ül-İtidal, Zehebî, c. 1, s. 224, Tarih’ul-Hulefa, Suyutî, s. 573, el-Hasais’ul-Kubra, Suyutî, c. 2, s. 266, İhya’ül-Meyt, Suyutî, el-İthaf’ın hamişinde, s. 113, el-Cami’us-Sağir, Suyutî, c. 2, s. 132, es-Savaik’ul-Muhrika, İbn-i Hacer, s. 150, 184, 234, Tarih-i Bağdat, c. 12, s. 91, el-Bedu ve’t Tarih, Mutahhar bin Tahir el-Mukaddesî, c. 3, s. 22, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa, İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 1, s. 73, Ruh’ul-Meanî, Alusî, c. 25, s. 29, Yenabi’ül-Meveddet, s. 27, 28, 183, 308, el-Feth’ül-Kebir, Nebehanî, c. 1, s. 414, c. 2, s. 113, c. 3, s. 133, Zehair’ul-Ukba, Taberî, s. 20, Hilyet’ül-Evliya, Ebu Nuaym, c. 4, s. 306, Künuz’ül-Hakaik, el-Menavi, s. 141, İsaaf-ür Rağibin, Nur-ül Ebsar’ın hamişinde basılan, s. 123, Nur-ül Ebsar, Şeblenci, s. 105, Meşarik-ül Envar, Hasan el-Hamzavi el- Maliki, s. 109, Kenz’ül-Ummal, c. 13, s. 84, Esas-ül Belağa, Zemahşeri, c. 1, s. 396, Feraid-üs Simtayn, c. 2, s. 246, ve..
[34] - Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 148, 226, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 163, Yenabi’ül-Meveddet, s. 37, 296, Ed-Dürr’ül-Mensur, c. 2, s. 60, Kenz’ül-Ummal, c. 1, s. 168, Üsd-ül Gabe, c. 3, s. 137.
[35] - Kifayet-üt Talib, Genci Şafii, Hayderiye baskısı, s. 374, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 168, Macem-üs Sağir, Taberani, c. 2, s. 22, İhya-ül Meyt, Suyutî, el-İthaf’ın hamişinde basılan, s. 113, Yenabi’ül-Meveddet, s. 28, 298, Reşfet-üs Sadi, Ebubekir Hazremi, s. 79, Erceh-ül Metalib, Ubeydullah Hanefini, s. 33, Es-Savaik’ul-Muhrika, Muhammediye baskısı, s. 150, Feraid-üs Simtayn, c. 2, s. 242.
[36] - Müstedre-üs Sahihayn, c. 3, s. 149, İhya-ül Meyt, Suyutî, el-İthaf’ın hamişinde basılan, s. 114, Cevahir-ül Bihar, Nebehanî, c. 1, s. 361, Zehair-ül Ukba, Taberi, s, 17, Nezm-i Dürer-i Simtayn, Zerendi, s. 234, el-Cami-üs Sağir, Suyutî, c. 2, s. 161, el-Feth-ül Kebir, Nebehanî, c. 3, s. 267, Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 150, 185, 233, 234, Yenabi’ül-Meveddet, s. 17, 20, 21, 188, 191, 298, İsaf-ür Rağibin, Nur-ül Ebsar’in hamişinde basılan, s. 128, Feraid-üs Simtayn, c. 2, s. 241, 252, Müstedrek-üs Sayihayn, c. 2, s. 448, Mecma-üz Zevaid, c. 9, s. 174, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 45, 252.
[37] - Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 217, hadis no: 3819, Şerh-i Nehc-ül Belağa, İbn-i Ebu’l Hadid, c. 2, s. 450, c. 9, s. 170, Hilyet’ül-Evliya, c. 1, s. 86, Kifayet-üt Talib, Genci Şafii, s. 214, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 108, Tarih-i Dimeşk, İbn-i Asakir’in, c. 2, s. 95, Yenabi’ül-Meveddet, s. 126, 313, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 53.
[38] - Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 155, hadis no: 2578, el-Menakib, Harezmi, s. 34, Yenabi’ül-Meveddet, s. 126, 127, 149, 150, el-İsabe, İbn-i Hacer’in, c. 1, s. 541, Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 128, Hilyet’ül-Evliya, c. 4, s. 349, 350, Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 2, s. 99, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 108, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 55.
[39] - Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 128, Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 155, hadis no: 2577, Hilyet’ül-Evliya, Ebu Nuaym, c. 4, s. 349, 350, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 108, Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 2, s. 99, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 55, Taberani, el- Kebir, Fezail-üs Sehabe bölümü.
[40] - Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 24, Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 122, 124, 191, el-Cami-üs Sağir, Suyutî, c. 2, s. 56, Feyz-ül Kadir, Şevkani, c. 4, s. 358, Yenabi’ül-Meveddet, s. 40, el-Menakib, Harezmi, s. 110, Kifayet-üt Talib, s. 399, Tarih-ül Hülefa, Suyutî, s. 173, Nur-ül Ebsar, s. 73.
[41] - Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 3, s. 119, Tarih-i Beğdat, c. 14, s. 321, el-İmame ve’s Siyase, c. 1, s. 73, Münteheb-i Kenz’ül-Ummal, Müsned-i Ahmed’in hamişinde basılan, c. 5, s. 30, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 177, Erceh-ül Metalib, Ubeydullah Hanefi, s. 598, Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 124, el-Menakib, Harezmi, s. 56, Şerh-i Nehc-ül Belağa, İbn-i Ebu’l Hadid, c. 2, s. 572, el-Feth-ül Kebir, Nebehanî, c. 2, s. 131, el-Cami-ül Usul, İbn-i Esir, c. 9, s. 420, el-Mehasin ve’l Mesavi, Beyhaki, s. 41, el-İnsaf, Beklani, s. 58, Tarih-ül İslâm, Zehebi, c. 2, s. 198, Mecme-üz Zevaid, c. 7, s. 35, Sünen-i Tirmizî, hedis no: 3647.
[42] - Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 122, Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 156, Künüz-ül Hekaik, Menavi, s. 188, Tarih-i Dimeşk, c. 2, s. 488, Mektel-ül Harezmi, c. 1, s. 86, el-Menakib, Harezmi, s. 236, Yenabi’ül-Meveddet, s. 182, Hilyet’ül-Evliya, c. 1, s. 63, Metalib-üs Sual, İbn-i Talha Şafii, c. 1, s. 60, el-Mizan, Zehebi, c. 1, s. 64, Kifayet-üt Talib, s. 212, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 145, Feth-ül Melik’ül Ali, s. 18.
[43] - Sünen-i Tirmizî, hadis no: 3653, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 116, Müsned-i Ahmed, hadis no: 16853, 16856, Hesais-u Emir’ül-Müminin, Nesai, s. 20, Tarih-i Dimeşk, c. 2, s. 378, el-Menakib, Harezmi, s. 79, Menakib-ül İmam Ali, İbn-i Meğazili, s. 221, Yenabi’ül-Meveddet, s. 55, 180, 181, 371, Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 120, Tezkiret-ül Havas, Sibt İbn-i Cevzi’nin, s.36, Mesabih-üs Sünnet, Bağavi, c. 2, s. 275, Cami-ül Usul, İbn-i Esir, c. 9, s. 471, el-Cami-üs Sağir, Suyutî, c. 2, s. 56, Riyaz-ün Nazre, c. 2, s. 229, Metalib-üs Sual, s. 18, Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 315.
[44] - Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 154, hadis no: 2571, Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 2, s. 93, Menakib-i Ali bin Ebu Talib, İbn-i Meğazili Şafii, s. 230, hadis no: 277, 279, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 108, Yenabi’ül-Meveddet, s. 237, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 291, el-Kebir, Taberani.
[45] - Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 155, hadis no: 2576, Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 2, s. 191, el- Kebir, Tebarani.
[46] - Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 105, Yenabi’ül-Meveddet, s. 169, 307, Nezm-i Dürer-i Simtayn, Zerendi, s. 207, 208.
[47] - Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 90, 148, Yenabi’ül-Meveddet, s. 191, 271, 273, 297, Zehair-ül Ukba, s. 17.
[48] - eş- Şeref-ül Muebbed, Yusuf Nebehanî, s. 31, İsaf-ür Rağibin, Nur-ül Ebsar’in hamişinde basılan, s. 110, fusul-ül Muhimme, İbn-i Sabbağ Maliki, s. 8, Mecme-üz Zeaid, c. 9, s. 172.
[49] - Dr. Abdülgani Abdülhak, Hücciyet’üs Sünnet, s. 253 ve 327.
[50] - Tevbe/33.
[51] - Tevbe/8.
[52] - Mümin/29.
[53] - Saf/14.
[54] - Tefsir-i el- Kebir, c. 16, s. 40.
[55] - Ed-Dürr’ül-Mensur, Suyutî, c. 4, s. 174.
[56] - Ed-Dürr’ül-Mensur, Suyutî, c. 4, s. 175.
[57] - Tefsir-ül Kebir, c. 16, s. 40, ayrıca bkz. Tefsir-üt Taberi, c. 14, s. 215, Tefsir-ül Kurtubi, c. 8, s. 121, ed-Dürrül Mensur, c. 4, s. 176.
[58] - Sahih-i Müslim, hadis no: 5144, Sünen-i Tirmizî, hadis no: 2102, Sünen-i Ebu Davud, hadis no: 3710, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 3942, Müsned-i Ahmed, hadis no: 16492, 21361, 21415.
[59] - Müsned-i Ahmed, hadis no: 22030.
[60] - Müsned-i Ahmed, hadis no: 16344.
[61] - Müsned-i Ahmed, hadis no: 22697, Mecme-ül Beyan c. 5, s. 38, Tefsir-i İbn-i Kesir, Tevbe suresi, 33. ayetin tefsiri.
[62] - İbn-i Cezzi’nin tefsiri, s. 252.
[63] - İhkak-ul Hak, c. 12, s. 175, 178, 179.
[64] - Tevbe/33.
[65] - Kemal-ud Din ve Tamam-un Nime, c.2, s.387, Tefsir-i Furat-ül Kufi, s. 481, Te’vil’ül Ayat, İsterabadi, s. 663, Yenabi’ül-Meveddet, Kunduzi, s. 423.
[66] - Kemal-üd Din ve Tamam-ün Nime, c. 1, s. 434, Tefsir-i Nur-üs Sakalayn, c. 2, s. 212.
[67] - Kemal-üd Din ve Tamam-ün Nime, c. 1, s. 447, ayrıca bkz. Fazl bin Şazan, el-Gaybet, Kifayet-ül Muhteda nakline göre, s. 280.
[68] - Te’vil’ül-Ayat’iz-Zahire, s. 689, Mecma’ul-Beyan Tefsiri, Saf suresi 9. ayetin tefsiri.
[69] - Tefsir-i Ayaşî, c. 2, s. 87, Nur’us-Sakaleyn, c. 2, s. 212.
[70] - Te’vil’ül-Ayat’iz-Zahire, s. 689.


----------Eklendi @ 13:06:13 ---------- Yazıldı @ 13:03:56 ----------

Ehl-i Beyt kaynaklarında Ahir zaman kurtarıcısı on ikinci imam Hz. Mehdi (a.s) hakkında Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan sayısız hadis gelmiştir. Bizim bütün bu hadisleri ele alıp inceleme imkanımız yoktur. İsteyen kardeşlerimiz bu hadisleri ilgili yerlerinde inceleyebilir. Ancak örnek olarak bu hadislerden bazılarına işaret ediyoruz:
1- İmam Sadık (a.s) buyurdu ki:
"Halk imamlarını yitirecek, ama o hac mevsiminde hazır olacak ve halkı görecek, halk ise onu görmeyecektir." [1]
2- Esbağ bin Nebate şöyle der: "Emir’ül-Müminin Ali (a.s)"ın huzurlarına gittim, hazretin düşünceye daldığını ve mübarek parmaklarıyla yeri kazdığını görünce: "Sizi düşünceli görüyorum dedim, yere rağbetiniz mi var?" dedim.
İmam: “Hayır vallahi, hiçbir zaman yere ve dünyaya rağbet göstermedim. Dünyaya benim soyumdan gelecek on birinci evlâdım hakkında düşünüyorum. O Mehdi’dir, zulüm ve küfürle dolu olan yeryüzünü adaletle, eşitlikle dolduracak; onun bir gaybet dönemi olacaktır ki insanlar o dönemde şaşkınlık içinde olacaklar; kimileri bu dönemde sapar, kimileri de hidayet bulur.” dedi.[2]
3- İmam Sadık (a.s) buyurdular ki: “Size bu işin sahibinin (yani zamanın imamının) gaybete çekildiğini bildirdiklerinde onu inkâr etmeyin.” [3]
4- Hz. İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki: “Kaim (Hz. Mehdi) için iki gaybet vardır, biri kısa müddetli, diğeri ise uzun müddetli. Birinci gaybette, özel takipçilerinden başka hiç kimse onun yerini bilmeyecek, ikinci gaybette ise hususi dostlarından başka hiç kimse onun yerini bilmeyecektir.” [4]
5- Ve yine buyurdular ki: “Kaim kıyam ettiğinde kimseye karşı bir taahüdü, bir anlaşması, bir biati olmayacak.” [5]


6- Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Mehdi (a.s) benim soyumdandır; ismi benim ismim ve künyesi benim künyem, şekli benim şeklim, sünnet ve tavrı benim sünnet ve tavrımdır, halkı benim şeriatım ve dinime teşvik ve Rabbimin kitabına davet eder. Ona itaat eden bana itaat etmiştir ve ona muhalefet eden bana muhalefet etmiştir, onun gaybetini inkâr eden beni inkâr etmiştir.” [6]
7- İmam Zeynelabidin (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bizim Kaimimiz ile Allah’ın resulleri arasında birtakım benzerlikler vardır. Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Eyyub ve Muhammed (s.a.a) peygamberlerin her biri ile bir benzerliği vardır. Nuh ile uzun ömürlü olmasında, İbrahim ile doğumunun gizli olması ve halktan uzak durmasında; Musa ile korku hâli ve gaybette yaşamasında; İsa ile halkın onun hakkındaki ihtilâfa düşmesinde; Eyyub ile belâdan sonra kurtuluşun yetişmesinde; Muhammed (s.a.a) ile de kılıçla kıyam etmesinde benzerliği vardır.” [7]
8- İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki: “Bu emrin sahibi (Mehdi) için bir gaybet vardır, Allah’a kulluk eden (o zaman) takvalı olmalı ve Allah’ın dinine bağlanmalıdır.” [8]
9- Yine şöyle buyurmuştur: “Halk için öyle bir zaman gelecek ki, imamları onlardan gizli olacak.” Zürare, “Halkın o zaman vazifesi nedir?” diye sorur ve şu cevabı alır: “İmam zuhur edinceye kadar meşgul oldukları işe -dinî görevlerine- sarılsınlar.” [9]
10- Yine buyurmuştur: “Bu iş (İmam’ın zuhuru ve kıyamı), hiç kimsenin ‘Eğer biz olsaydık, adaletle hükmederdik’ diyememesi için halktan, millete hükmetmemiş hiçbir grup ve sınıf kalmayıncaya kadar gerçekleşmeyecektir. Sonra Kaim (a.s) hak ve adalet üzere kıyam edecektir.” [10]
11- Esbağ bin Nebate diyor ki, Emir’ül-Müminin Hz. Ali (a.s), Hz. Mehdi (a.s) hakkında söz ederken şöyle buyurdular:
“O (Mehdi), öyle bir gaybete çekilecek ki, sonunda cahiller, ‘Allah’ın Âl-i Muhammed’e ihtiyacı yoktur’ diyeceklerdir.” [11]
12- Ebu Said şöyle diyor: Hasan bin Ali (a.s), Muaviye bin Ebu Süfyan ile sulh ettiği zaman, bazıları onu bu işten dolayı kınayınca buyurdular ki:
“Yazıklar olsun size! Ne yaptığımı biliyor musunuz? Vallahi güneşin üzerinde doğup battığı her şeyden daha hayırlısını ben takipçilerim için yaptım. Benim, sizin imamınız olduğumu, sizin bana itaat etmeniz gerektiğini ve Resulullah’ın buyurduğu cennet gençlerinin efendilerinden biri olduğumu biliyor musunuz?” “Evet biliyoruz.” diye cevap verdiler.
İmam Hasan (a.s) bunun üzerine şöyle buyurdular: “Biliyor musunuz Musa bin İmran, Hızır (a.s)’ın gemiyi delmesine, duvarı düzeltmesine ve çocuğu öldürmesine neden o kadar kızdı? Çünkü bu işlerin hikmetini bilmiyordu. Halbuki bu işler zikri yüce Allah’ın yanında doğru ve hikmet üzereydi. Arkasında İsa bin Meryem’in namaz kılacağı Kaim dışında biz Ehl-i Beyt’ten olan hepimizin boynunda zamanın tağutunun biati olacağını bilmiyor musunuz? Yüce Allah onun velâdetini gizleyecek ve şahsını saklayacaktır. Böylece o, zuhur ettiğinde kimsenin biati onun boynunda olmayacaktır. O, tüm kadınların en üstünü olan birinin oğlu olan kardeşim Hüseyin’in dokuzuncu oğludur. Onun gaybetinde Allah Tealâ, onun ömrünü uzatacak, sonra kendi kudreti ile onu kırk yaşından daha genç görünümlü olarak aşikâr edecektir ve bu Allah’ın her şeye kadir olduğunun bilinmesi içindir.” [12]
13- Abdurrahman bin Selit diyor ki, İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdu:
“On iki hidayet imamı bizdendir; birincisi Emir’ül-Müminin Ali bin Ebu Talip’tir; sonuncusu ise dokuzuncu evlâdımdır. Hak üzere kıyam edecek olan odur. Yeryüzü öldükten sonra, Allah onun vasıtasıyla tekrar onu ihya edecektir ve müşrikler istemese de Allah hak dini diğer dinlere muzaffer kılacaktır. Onun gaybete çekildiği dönemde bazı kavimler mürtet olacak, bazıları ise dine bağlı kalacaktır; onlara eziyetler olacak ve onlara denilecek ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaat ne zaman vuku bulacaktır?’ Biliniz ki, onun gaybetindeki eziyetlere ve tekziplere sabretmek, Resulullah ile beraber kılıçla cihad etmek gibidir.” [13]
14- Salih bin Ukbe babasından, o da İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan, o da babaları vasıtasıyla Resulullah (s.a.a)’den, şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
“Mehdi benim evlâtlarımdandır, onun gaybet dönemi olacaktır. Bu dönemde ümmetten birçoğu delâlete düşecektir. O, peygamberlerin nişaneleriyle gelecek, yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır.” [14]
15- Mufazzal bin Ömer, İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
“Yüce Allah, varlıkları yaratmadan on dört bin yıl önce, on dört nur yarattı. İşte o nurlar, bizim ruhlarımızdır.” “Ey Allah Resulünün oğlu, bu on dört nur kimdir?”diye sorduklarında şöyle buyurdular: “Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin’in evlâtlarından olan imamlar. Onların sonuncusu Kaim’dir; gaybetten sonra kıyam edecek, Deccal’ı öldürecek ve yeryüzünü her türlü zulüm ve haksızlıktan temizleyecektir.” [15]
16- Yunus bin Abdurrahman diyor ki: İmam Musa bin Cafer (a.s)’ın huzuruna çıkarak, “Ey Resulullah’ın oğlu! Hak üzere kıyam edecek olan Kaim sen misin?” diye sorduğumda İmam (a.s) şöyle buyurdular:
“Hak üzere kıyam eden benim. Ama yeryüzünü Allah’ın düşmanlarından temizleyecek, onu zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracak olan Kaim, benim evlâtlarımın beşincisidir. Öldürülme korkusu olduğu için gaybeti o kadar uzayacak ki, bazı kavimler onun hakkında irtidada düşecek, bazıları ise ona bağlı kalacaklardır.”
Sonra şöyle ekledi: “Bizim Kaim’imizin gaybetinde bizim sevgimize sarılan, velâyetimize bağlı kalan ve düşmanlarımızdan uzaklaşan takipçilerimize ne mutlu! Onlar bizdendir, biz de onlardanız. Bizlerden imamları olarak razıdırlar, biz de onlardan takipçilerimiz olarak razıyız. Ne mutlu onlara! Allah’a andolsun ki onlar, kıyamet günü bizimle aynı derecede olacaklardır.” [16]
17- Hasan bin Halid, İmam Ali Rıza (a.s)’ın şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Benim evlâtlarımın dördüncüsü, cariyelerin en üstününün oğludur, Allah onun vesilesiyle yeryüzünü bütün zulüm ve haksızlıklardan temizleyecektir. Halkın, doğumunda tereddüt ettiği gaybet sahibi odur. O, zuhur ettiğinde yeryüzü Rabbinin nuru ile aydınlanacak, halkın arasında adalet ölçüsünü kuracak, böylece hiç kimse başkasına zulmetmeyecek ve yeryüzü ona itaat edecektir. Onun gölgesi de olmayacaktır. Gökten bir münadi onun adına nida edecek ve yeryüzündeki bütün halk ona doğru yapılan şu çağrıyı işitecek: ‘Bilin ki, Allah’ ın hücceti Beytullah’ın yanında zuhur etti, ona tâbi olun; şüphesiz hak onunladır ve ondadır.’ Bu konuda Allah’ın ayeti şöyle geçer: ‘Eğer istersek onlara gökten bir ayet nazil ederiz de hepsinin boynu onun karşısında eğilir.’[17] ‘Yakın bir mekândan bir münadi, o gün nida eder ve onlar da o hak sesi duyarlar. İşte o gün huruç günüdür.’[18] Yani oğlum Kaim Mehdi’nin huruç günüdür.” [19]
18- Abdulazim bin Abdullah şöyle diyor: İmam Muhammed Takî (a.s)’ın yanına giderek Mehdi’nin Kaim mi, başkası mı olduğunu sormak istedim. Ama İmam (a.s) söze başlayarak bana şöyle buyurdular:
“Ey Ebu’l-Kasım! Doğrusu bizden olan Kaim, Mehdi’dir. Gaybetinde onu beklemek ve zuhurunda ona itaat etmek farzdır. O, benim evlâtlarımdan üçüncüsüdür. Muhammed (s.a.a)’i peygamber olarak gönderen ve imameti bizlere mahsus kılan Allah’a andolsun ki, eğer dünyanın sonuna sadece bir gün kalsa dahi, Allah o günü o kadar uzatacak ki o, o günde zuhur edecek, yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır.” [20]
19- Sakr bin Ebu Delf, İmam Ali Naki (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Benden sonraki imam, oğlum Hasan’dır; ondan sonraki imam ise onun oğlu Kaim’dir. O, yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduktan sonra adalet ve eşitlikle dolduracak olandır.” [21]
20- İmam Mehdi (a.s) da gaybetiyle ilgili şöyle buyurmuştur:
“Benim gaybetim döneminde benden faydalanmaya gelince; bu dönemde benden faydalanmak, bulutlarla örtülen güneşten yararlanmaya benzer. Ben yeryüzü ehli için kurtuluş ve emniyet vesilesiyim. Nitekim yıldızlar da gök ehli için emniyet vesileleridir. Öyleyse sizi ilgilendirmeyen şeyleri sormayın. Sizden istenilmeyen şeyleri bilmek için kendinizi zahmete düşürmeyin. Ferecin yakın olması için çok dua ediniz. Çünkü dua sizin kurtuluş vesilenizdir.” [22]
Şimdi mümin kardeşlerimin, Hz. Mehdi (a.s) ile ilgili nakledilen hadis ve rivayetlerin mevcudiyeti hakkında daha fazla bilgi edinmeleri için, Ayetullah Safî-i Gulpayganî’nin “Müntehab’ul-Eser”[23] adlı kitabındaki Hz. Mehdi (a.s) hakkındaki hadislerin istatistiğini aziz okuyuculara sunuyoruz, umulur ki istifade etmiş olurlar.
[1]- Usul-ü Kâfî, c.1 s. 337.
[2]- Usul-ü Kâfî, c.1 s.338.
[3]- Usul-ü Kâfî, c.1 s.338.
[4]- Usul-u Kafi, c-1, s.340.
[5]- Usul-ü Kâfî c.1 s. 342.
[6]- İ’lâm’ul-Vera, s.425.
[7]- Kemal’üd-Din, s.322, bap 31, hadis 3.
[8]- Kemal’üd-Din, s.343, bap 33, hadis 25.
[9]- Kemal’ud-Din, s.343, bap 33, hadis 25.
[10]- İsbat’ul-Hudat, c.7, s.427-428. Gaybet-i Nu’manî’den naklen.
[11]- Kemal’üd-Din, c.1, s.302.
[12]- Kemal’üd-Din, c.1, s. 305.
[13]- Uyun’ül-Ahbar, c.1, s.68.
[14]- Uyun’ül-Ahbar, c.1, s.287; Bihar’ul-Envar, c.51, s.72.
[15]- Uyun’ül-Ahbar, c.2, s.335, Bihar’ul-Envar, c.51, s. 144.
[16]- Kifayet’ül-Eser, s.265.
[17]- Şuara Suresi/4.
[18]- Kaf Suresi/41-42.
[19]- Yenabî’ül-Mevedde, s.448.
[20]- Kemal’üd-Din, c.2, s.337.
[21]- Kemal’üd-Din, c.2, s.383.
[22]- Bihar’ul-Envar, c.53, s.181 ve c.51, s. 44-45.
Hadislerde Hz.Mehdi (a.s.)




Ehl-i Beyt kaynaklarında Ahir zaman kurtarıcısı on ikinci imam Hz. Mehdi (a.s) hakkında Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan sayısız hadis gelmiştir. Bizim bütün bu hadisleri ele alıp inceleme imkanımız yoktur. İsteyen kardeşlerimiz bu hadisleri ilgili yerlerinde inceleyebilir. Ancak örnek olarak bu hadislerden bazılarına işaret ediyoruz:
1- İmam Sadık (a.s) buyurdu ki:
"Halk imamlarını yitirecek, ama o hac mevsiminde hazır olacak ve halkı görecek, halk ise onu görmeyecektir." [1]
2- Esbağ bin Nebate şöyle der: "Emir’ül-Müminin Ali (a.s)"ın huzurlarına gittim, hazretin düşünceye daldığını ve mübarek parmaklarıyla yeri kazdığını görünce: "Sizi düşünceli görüyorum dedim, yere rağbetiniz mi var?" dedim.
İmam: “Hayır vallahi, hiçbir zaman yere ve dünyaya rağbet göstermedim. Dünyaya benim soyumdan gelecek on birinci evlâdım hakkında düşünüyorum. O Mehdi’dir, zulüm ve küfürle dolu olan yeryüzünü adaletle, eşitlikle dolduracak; onun bir gaybet dönemi olacaktır ki insanlar o dönemde şaşkınlık içinde olacaklar; kimileri bu dönemde sapar, kimileri de hidayet bulur.” dedi.[2]
3- İmam Sadık (a.s) buyurdular ki: “Size bu işin sahibinin (yani zamanın imamının) gaybete çekildiğini bildirdiklerinde onu inkâr etmeyin.” [3]
4- Hz. İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki: “Kaim (Hz. Mehdi) için iki gaybet vardır, biri kısa müddetli, diğeri ise uzun müddetli. Birinci gaybette, özel takipçilerinden başka hiç kimse onun yerini bilmeyecek, ikinci gaybette ise hususi dostlarından başka hiç kimse onun yerini bilmeyecektir.” [4]
5- Ve yine buyurdular ki: “Kaim kıyam ettiğinde kimseye karşı bir taahüdü, bir anlaşması, bir biati olmayacak.” [5]


6- Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Mehdi (a.s) benim soyumdandır; ismi benim ismim ve künyesi benim künyem, şekli benim şeklim, sünnet ve tavrı benim sünnet ve tavrımdır, halkı benim şeriatım ve dinime teşvik ve Rabbimin kitabına davet eder. Ona itaat eden bana itaat etmiştir ve ona muhalefet eden bana muhalefet etmiştir, onun gaybetini inkâr eden beni inkâr etmiştir.” [6]
7- İmam Zeynelabidin (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bizim Kaimimiz ile Allah’ın resulleri arasında birtakım benzerlikler vardır. Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Eyyub ve Muhammed (s.a.a) peygamberlerin her biri ile bir benzerliği vardır. Nuh ile uzun ömürlü olmasında, İbrahim ile doğumunun gizli olması ve halktan uzak durmasında; Musa ile korku hâli ve gaybette yaşamasında; İsa ile halkın onun hakkındaki ihtilâfa düşmesinde; Eyyub ile belâdan sonra kurtuluşun yetişmesinde; Muhammed (s.a.a) ile de kılıçla kıyam etmesinde benzerliği vardır.” [7]
8- İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki: “Bu emrin sahibi (Mehdi) için bir gaybet vardır, Allah’a kulluk eden (o zaman) takvalı olmalı ve Allah’ın dinine bağlanmalıdır.” [8]
9- Yine şöyle buyurmuştur: “Halk için öyle bir zaman gelecek ki, imamları onlardan gizli olacak.” Zürare, “Halkın o zaman vazifesi nedir?” diye sorur ve şu cevabı alır: “İmam zuhur edinceye kadar meşgul oldukları işe -dinî görevlerine- sarılsınlar.” [9]
10- Yine buyurmuştur: “Bu iş (İmam’ın zuhuru ve kıyamı), hiç kimsenin ‘Eğer biz olsaydık, adaletle hükmederdik’ diyememesi için halktan, millete hükmetmemiş hiçbir grup ve sınıf kalmayıncaya kadar gerçekleşmeyecektir. Sonra Kaim (a.s) hak ve adalet üzere kıyam edecektir.” [10]
11- Esbağ bin Nebate diyor ki, Emir’ül-Müminin Hz. Ali (a.s), Hz. Mehdi (a.s) hakkında söz ederken şöyle buyurdular:
“O (Mehdi), öyle bir gaybete çekilecek ki, sonunda cahiller, ‘Allah’ın Âl-i Muhammed’e ihtiyacı yoktur’ diyeceklerdir.” [11]
12- Ebu Said şöyle diyor: Hasan bin Ali (a.s), Muaviye bin Ebu Süfyan ile sulh ettiği zaman, bazıları onu bu işten dolayı kınayınca buyurdular ki:
“Yazıklar olsun size! Ne yaptığımı biliyor musunuz? Vallahi güneşin üzerinde doğup battığı her şeyden daha hayırlısını ben takipçilerim için yaptım. Benim, sizin imamınız olduğumu, sizin bana itaat etmeniz gerektiğini ve Resulullah’ın buyurduğu cennet gençlerinin efendilerinden biri olduğumu biliyor musunuz?” “Evet biliyoruz.” diye cevap verdiler.
İmam Hasan (a.s) bunun üzerine şöyle buyurdular: “Biliyor musunuz Musa bin İmran, Hızır (a.s)’ın gemiyi delmesine, duvarı düzeltmesine ve çocuğu öldürmesine neden o kadar kızdı? Çünkü bu işlerin hikmetini bilmiyordu. Halbuki bu işler zikri yüce Allah’ın yanında doğru ve hikmet üzereydi. Arkasında İsa bin Meryem’in namaz kılacağı Kaim dışında biz Ehl-i Beyt’ten olan hepimizin boynunda zamanın tağutunun biati olacağını bilmiyor musunuz? Yüce Allah onun velâdetini gizleyecek ve şahsını saklayacaktır. Böylece o, zuhur ettiğinde kimsenin biati onun boynunda olmayacaktır. O, tüm kadınların en üstünü olan birinin oğlu olan kardeşim Hüseyin’in dokuzuncu oğludur. Onun gaybetinde Allah Tealâ, onun ömrünü uzatacak, sonra kendi kudreti ile onu kırk yaşından daha genç görünümlü olarak aşikâr edecektir ve bu Allah’ın her şeye kadir olduğunun bilinmesi içindir.” [12]
13- Abdurrahman bin Selit diyor ki, İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdu:
“On iki hidayet imamı bizdendir; birincisi Emir’ül-Müminin Ali bin Ebu Talip’tir; sonuncusu ise dokuzuncu evlâdımdır. Hak üzere kıyam edecek olan odur. Yeryüzü öldükten sonra, Allah onun vasıtasıyla tekrar onu ihya edecektir ve müşrikler istemese de Allah hak dini diğer dinlere muzaffer kılacaktır. Onun gaybete çekildiği dönemde bazı kavimler mürtet olacak, bazıları ise dine bağlı kalacaktır; onlara eziyetler olacak ve onlara denilecek ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaat ne zaman vuku bulacaktır?’ Biliniz ki, onun gaybetindeki eziyetlere ve tekziplere sabretmek, Resulullah ile beraber kılıçla cihad etmek gibidir.” [13]
14- Salih bin Ukbe babasından, o da İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan, o da babaları vasıtasıyla Resulullah (s.a.a)’den, şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
“Mehdi benim evlâtlarımdandır, onun gaybet dönemi olacaktır. Bu dönemde ümmetten birçoğu delâlete düşecektir. O, peygamberlerin nişaneleriyle gelecek, yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır.” [14]
15- Mufazzal bin Ömer, İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
“Yüce Allah, varlıkları yaratmadan on dört bin yıl önce, on dört nur yarattı. İşte o nurlar, bizim ruhlarımızdır.” “Ey Allah Resulünün oğlu, bu on dört nur kimdir?”diye sorduklarında şöyle buyurdular: “Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin’in evlâtlarından olan imamlar. Onların sonuncusu Kaim’dir; gaybetten sonra kıyam edecek, Deccal’ı öldürecek ve yeryüzünü her türlü zulüm ve haksızlıktan temizleyecektir.” [15]
16- Yunus bin Abdurrahman diyor ki: İmam Musa bin Cafer (a.s)’ın huzuruna çıkarak, “Ey Resulullah’ın oğlu! Hak üzere kıyam edecek olan Kaim sen misin?” diye sorduğumda İmam (a.s) şöyle buyurdular:
“Hak üzere kıyam eden benim. Ama yeryüzünü Allah’ın düşmanlarından temizleyecek, onu zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracak olan Kaim, benim evlâtlarımın beşincisidir. Öldürülme korkusu olduğu için gaybeti o kadar uzayacak ki, bazı kavimler onun hakkında irtidada düşecek, bazıları ise ona bağlı kalacaklardır.”
Sonra şöyle ekledi: “Bizim Kaim’imizin gaybetinde bizim sevgimize sarılan, velâyetimize bağlı kalan ve düşmanlarımızdan uzaklaşan takipçilerimize ne mutlu! Onlar bizdendir, biz de onlardanız. Bizlerden imamları olarak razıdırlar, biz de onlardan takipçilerimiz olarak razıyız. Ne mutlu onlara! Allah’a andolsun ki onlar, kıyamet günü bizimle aynı derecede olacaklardır.” [16]
17- Hasan bin Halid, İmam Ali Rıza (a.s)’ın şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Benim evlâtlarımın dördüncüsü, cariyelerin en üstününün oğludur, Allah onun vesilesiyle yeryüzünü bütün zulüm ve haksızlıklardan temizleyecektir. Halkın, doğumunda tereddüt ettiği gaybet sahibi odur. O, zuhur ettiğinde yeryüzü Rabbinin nuru ile aydınlanacak, halkın arasında adalet ölçüsünü kuracak, böylece hiç kimse başkasına zulmetmeyecek ve yeryüzü ona itaat edecektir. Onun gölgesi de olmayacaktır. Gökten bir münadi onun adına nida edecek ve yeryüzündeki bütün halk ona doğru yapılan şu çağrıyı işitecek: ‘Bilin ki, Allah’ ın hücceti Beytullah’ın yanında zuhur etti, ona tâbi olun; şüphesiz hak onunladır ve ondadır.’ Bu konuda Allah’ın ayeti şöyle geçer: ‘Eğer istersek onlara gökten bir ayet nazil ederiz de hepsinin boynu onun karşısında eğilir.’[17] ‘Yakın bir mekândan bir münadi, o gün nida eder ve onlar da o hak sesi duyarlar. İşte o gün huruç günüdür.’[18] Yani oğlum Kaim Mehdi’nin huruç günüdür.” [19]
18- Abdulazim bin Abdullah şöyle diyor: İmam Muhammed Takî (a.s)’ın yanına giderek Mehdi’nin Kaim mi, başkası mı olduğunu sormak istedim. Ama İmam (a.s) söze başlayarak bana şöyle buyurdular:
“Ey Ebu’l-Kasım! Doğrusu bizden olan Kaim, Mehdi’dir. Gaybetinde onu beklemek ve zuhurunda ona itaat etmek farzdır. O, benim evlâtlarımdan üçüncüsüdür. Muhammed (s.a.a)’i peygamber olarak gönderen ve imameti bizlere mahsus kılan Allah’a andolsun ki, eğer dünyanın sonuna sadece bir gün kalsa dahi, Allah o günü o kadar uzatacak ki o, o günde zuhur edecek, yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır.” [20]
19- Sakr bin Ebu Delf, İmam Ali Naki (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Benden sonraki imam, oğlum Hasan’dır; ondan sonraki imam ise onun oğlu Kaim’dir. O, yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduktan sonra adalet ve eşitlikle dolduracak olandır.” [21]
20- İmam Mehdi (a.s) da gaybetiyle ilgili şöyle buyurmuştur:
“Benim gaybetim döneminde benden faydalanmaya gelince; bu dönemde benden faydalanmak, bulutlarla örtülen güneşten yararlanmaya benzer. Ben yeryüzü ehli için kurtuluş ve emniyet vesilesiyim. Nitekim yıldızlar da gök ehli için emniyet vesileleridir. Öyleyse sizi ilgilendirmeyen şeyleri sormayın. Sizden istenilmeyen şeyleri bilmek için kendinizi zahmete düşürmeyin. Ferecin yakın olması için çok dua ediniz. Çünkü dua sizin kurtuluş vesilenizdir.” [22]
Şimdi mümin kardeşlerimin, Hz. Mehdi (a.s) ile ilgili nakledilen hadis ve rivayetlerin mevcudiyeti hakkında daha fazla bilgi edinmeleri için, Ayetullah Safî-i Gulpayganî’nin “Müntehab’ul-Eser”[23] adlı kitabındaki Hz. Mehdi (a.s) hakkındaki hadislerin istatistiğini aziz okuyuculara sunuyoruz, umulur ki istifade etmiş olurlar.
[1]- Usul-ü Kâfî, c.1 s. 337.
[2]- Usul-ü Kâfî, c.1 s.338.
[3]- Usul-ü Kâfî, c.1 s.338.
[4]- Usul-u Kafi, c-1, s.340.
[5]- Usul-ü Kâfî c.1 s. 342.
[6]- İ’lâm’ul-Vera, s.425.
[7]- Kemal’üd-Din, s.322, bap 31, hadis 3.
[8]- Kemal’üd-Din, s.343, bap 33, hadis 25.
[9]- Kemal’ud-Din, s.343, bap 33, hadis 25.
[10]- İsbat’ul-Hudat, c.7, s.427-428. Gaybet-i Nu’manî’den naklen.
[11]- Kemal’üd-Din, c.1, s.302.
[12]- Kemal’üd-Din, c.1, s. 305.
[13]- Uyun’ül-Ahbar, c.1, s.68.
[14]- Uyun’ül-Ahbar, c.1, s.287; Bihar’ul-Envar, c.51, s.72.
[15]- Uyun’ül-Ahbar, c.2, s.335, Bihar’ul-Envar, c.51, s. 144.
[16]- Kifayet’ül-Eser, s.265.
[17]- Şuara Suresi/4.
[18]- Kaf Suresi/41-42.
[19]- Yenabî’ül-Mevedde, s.448.
[20]- Kemal’üd-Din, c.2, s.337.
[21]- Kemal’üd-Din, c.2, s.383.
[22]- Bihar’ul-Envar, c.53, s.181 ve c.51, s. 44-45.
[23]- Müntahab’ul-Eser, s.15-19.

----------Eklendi @ 13:07:29 ---------- Yazıldı @ 13:06:13 ----------

Ehl-i Sünnet Kitaplarında Hz. Mehdi’nin Özellikleri




1- Müstedrek-i Hakim , c. 4 s.558.
Ebu Said-el Hudri:
Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih ’ten şöyle nakleder: “ Yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolacak, sonra benim soyumdan birisi zuhur edecek ve yeryüzünde yedi veya dokuz yıl hükümet edecek, yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracaktır. ”
Bu hadisi diğer birçok Ehl-i Sünnet kitapları da rivayet ederler. Örneğin: “ el-Müsned ” c. 3, s. 28 ve 70; Ebu Nuaym “ Erbain ” 2. hadis, “ Feraid-us Simtayn ”, “ Telhis-ul Müstedrek ” c. 4, s. 558 ve “ el-Havi li-l Fetava ” c. 2, s. 63.
2- Müsned-i Ahmed : c. 3 s. 36.
Ebu Said Hudri’den:
Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih şöyle buyurdu:
“ Yeryüzü, zulüm ve haksızlıkla dolmadıkça kıyamet kopmaz. ” Sonra buyurdu ki: “ Benim itretimden (Ehl-i Beyt’imden) bir adam zuhur edecek, yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır. ”
Bu hadisi diğer birçok Ehl-i Sünnet alimleri de kitaplarında rivayet ederler. Örneğin: el-Müstedrek, c. 4, s. 557.
3- Müsned-i Ahmed , c. 3, s. 37:
Ebu Said Hudri’den:
Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih şöyle buyurdu: “ Sizlere Mehdi’yi müjdeliyorum. Halkın ihtilaf ve çekişme zamanında ümmetime gönderilecek ve yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır. Gökte ve yerde olanlar ondan razı olacaklar ve o, malları sahih olarak taksim edecektir. ” Adamın birisi: “Sahih olarak nasıl taksim edecek?” diye sordu. Buyurdu ki: “ Halkın arasında eşit olarak (dağıtacak). ” Sonra buyurdu ki: “O zamanda Allah, Muhammed ümmetinin kalbini zenginlikle dolduracaktır ve onun adaleti onların hepsini kapsayacaktır; hatta nida eden, “Mala ihtiyacı olan var mıdır?” diye nida edecek, bir kişiden başka hiçbir kimse kalkmayacaktır. Bunun üzerine ona git hazinedara Mehdi bana mal vermeni emrediyor de. Bunun üzerine hazinedar ona seç diyecek, adam onu kendi evine getirip açınca pişman olup ben Muhammed’in ümmetinin en ihtiraslısı mı oldum, yoksa onlara yeterli olan bana kifayet etmedi mi diyecek. Sonra şöyle buyurdu: “Bunun üzerine o malı geri getirecek, ancak ondan geri alınmayacak ve biz verdiğimiz bir şeyi geri almayız denilecektir.” Böylece yedi, sekiz veya dokuz sene devam edecektir, bundan sonra yaşantının bir hayrı yoktur. ”


4- Feraid-us Simtayn , c. 2, s. 334:
Cabir b. Abdullah-ı Ensari’den:
Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih şöyle buyurdu: “ Mehdi benim evlatlarımdandır. Onun ismi benim ismimdir, künyesi de benim künyemdir, ahlak ve yaratılış olarak da insanların en çok bana benzeyenidir. O gaybete çekilecek ve o dönemde halk şaşkınlık içinde kalacak, ümmetler sapıklığa düşecektir. Sonra Mehdi, parlak bir yıldız gibi ortaya çıkacak, yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır. ”
5- Usd-ul Gabe , c. 1, s. 259:
Kays b. Cabir’in, dedesinden:
Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih şöyle buyurdu: “ Benden sonra halifeler, halifelerden sonra da emirler gelecek, emirlerden sonra ise zorba hükümdarlar gelecek, sonra Ehl-i Beyt’imden (biri) çıkacak, yeryüzü zulümle dolduğu gibi, onu adaletle dolduracak. ”
Bu hadisi diğer Ehl-i Sünnet kitapları da naklederler. Örneğin: “ el-Erbaine Hadisen fi Zikr-il Mehdi ” 37. hadis, “ Muntahabu Kenz-il Ummal ” c. 6, s. 30; “ el-Beyan fi Ahbar-ı Ahir-iz Zaman ” s. 98; “ Es Savaik ” s. 99; “ el-Havi li-l Fetava ” c. 2, s. 64; “ el-Cami’us Sağir ” c. 2, s. 33; “ el-Fusul-ül Mühimme ”, s. 280; “ el-İsabe ” c. 4, s. 31; “ Mecma-uz Zevaid ” c. 5, s. 190; “ el-Erbain ” s. 299; “ el-Kureb fi Mahabbat-il Arab ” s. 134; “ Nur-ul Absar ” s. 231; “ el-Feth-ul Kebir ” c. 2, s. 164.


6- Yenabi-ul Mevedde , s. 445:
Ali aleyhi’s-selâm ’dan:

“Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih şöyle buyurdu: “ Hüseyin’in evlatlarından biri ümmetimde kıyam etmedikçe dünya yok olmaz. O, yeryüzü zulümle dolduğu gibi, onu adaletle dolduracaktır. ”
Bunu diğer Ehl-i Sünnet kitapları da naklederler. Örneğin; “ Meveddet-ul Kurba ” s. 96.
7- Mehdi aleyhi’s-selâm Cennet Ehlinin Efendilerindendir.
Bu konuyla ilgili hadis Ehl-i Sünnet kitaplarında da nakledilmiştir. Örneğin; “ Sünen-i İbn-i Mace ” c. 2, s. 519’da (Mısır bas.) şöyle geçer:
Enes b. Malik’den:
“Resulullah’ın şöyle buyurduğunu duydum: “ Biz Abdulmuttalib oğulları cennet ehlinin efendileriyiz: Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi. ”
8- Mehdi aleyhi’s-selâm Cennet Ehlinin Tavusudur.
Bu hadis Ehl-i Sünnet kitaplarında da yer almıştır. Örneğin: “ el-Fusul-ul Muhimme ” s. 295’de (Necef bas.) İbn-i Şirveyh-i Deylemi’nin “ el-Firdevs ” adlı kitabının Elif ve Lam babında.
İbn-i Abbas’dan:
“Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih buyurdu ki: “Mehdi, cennet ehlinin tavusudur.”
9- Hz. Ali aleyhi’s-selâm ’dan:
“Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih şöyle buyurdu: “ Mehdi biz Ehl-i Beyt’tendir, Allah onun halini bir gecede ıslah edecektir. ”
10- Mehdi, Resulullah’ın Evlatlarındandır.
Bu konuyla ilgili hadisler muhtelif Ehl-i Sünnet kitaplarında mevcuttur. Örneğin; el-Müsned ’e haşiye olarak basılan “ Muntahabu Kenz-ul Ummal ” c. 6, s. 30 (Mısır bas.).
Huzeyfe’den:
“Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih şöyle buyurdu: “ Mehdi benim evlatlarımdandır. Yüzü, inci gibi parlayan yıldıza benzer. ”
11- Ümm-ü Seleme’den:
Resulullah’tan: “ Mehdi benim itretimden ve Fatıma’nın evlatlarındandır. ” diye buyurduğunu duydum.
Bu hadis Ehl-i Sünnet kitaplarında mevcuttur. Örneğin: “ el-Müsned ”e haşiyesinde basılan “ Muntahabu Kenz-il Ummal ” c. 5, s. 96’da (Mısır bas.) İbn-i Asakir yoluyla Hüseyin’den rivayet olunmuştur ki Resulullah sallallâhu aleyhi ve alih Fatıma salamullahi aleyha ’ya şöyle buyurdu: “ Sana müjde veriyorum ey Fatıma! Mehdi sendendir.
 


Üst Alt