ademfarzet
Üye
Komünistlik Ve Komünistlerde Din Düşmanlığı-1
Sosyal adalet, çok eskiden beri düşünülen ve bütün dinler, rejimler, ictimâ'î mezheplerce ileri sürülen ve gerçekleştirilmesi vaat edilen bir husustur. Bir topluluğun düzenli ve âhenkli olması ve fertler, zümreler arasında nefret ve düşmanlık bulunmaması, ancak sosyal adaletin varlığı ile mümkindir.
Sosyal adalet, herkesin, çalışması, bilgi ve kâbiliyyeti ve gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi demektir. Sosyal adalet, en küçük bir iş görene de, hayat hakkı tanımaktadır. Çalışan herkesin asgarî bir geçim şartına erişmesi, sosyal adaletin ilk şartıdır.
Sosyal adalet, sosyal eşitlik demek değildir. Herkesin aynı gelire sahip olması adalet değil, adaletsizlik olur. Bir sınıfta, çalışan çalışmayan, bilen bilmeyen bütün öğrencilerin sınıf geçmesi gibi. Mutlak eşitlik, ne tabiatta, ne toplulukta, hiçbir yerde yoktur.
Hukuktaki eşitlik, aynı durum ve şartlar içinde bulunan herkesin aynı muâmeleye tâbi tutulması mânasındadır. Sosyal bakımdan, hele iktisad cihetinden tam bir eşitlik aramak ve istemek, hem gereksiz, hem imkânsızdır. Çünkü, adalet kavramı ile bağdaştırılamaz. Mes'ele, çalışmak ve kazanmak imkânını herkese aynı şekilde vermektir. Mevcûdu kelle hesabı, eşit şekilde paylaştırmak demek değildir. Herkesin çalışmasının karşılığını görmesi, hakkını elde edebilmesi davâsıdır.
Sosyal adalet, millî gelirin en uygun şekilde taksîmini sağlar, istismârı, sömürücülüğü ortadan kaldırır. Sermâyenin çok küçük ve belirli bir zümre elinde toplanmasını önler. Herkese kendi ölçüsünde hayat hakkı verir. Sınıf ve zümreleri arasında düşmanlık bulunmıyan bir topluluk meydana getirir. Böyle bir toplulukta vatandaşlar, hâl ve istikbâl bakımından kendilerini emniyyette hissederler.
Sosyal adalet, milliyetçi görüşle ve liberalist tarafı biraz daha fazla olan karma bir ekonomi ile gerçekleştirilebilir.
Milliyetcilik, bir milleti yükseltmek arzusudur. Milliyetcilik demek, mensûb olduğu milleti sevmek, onun ilerlemesi için, çalışmak, millî değerleri, kurumları, dîni ve gelenekleri korumak ve devam ettirmek demektir. Sosyal adaleti en iyi, en verimli olarak sağlayan kuvvet, islâm dînidir. Müslümanlar birbirlerinin kardeş olduklarına inanırlar. Kardeş gibi sevişirler. Müslüman olmayanların dahî mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmazlar. İslâm dîni, insanların sevişmelerini, yardımlaşmalarını sağlar. Bölücülüğü önler. Çalışmağı, helâl para kazanmağı emreder. Her çalışan insana hakkını verir. Herkesin mülkünü korur. Her müslüman, kazancına râzı olmakta, rahat ve huzur ile yaşamaktadır. Kimse kimsenin malına, mülküne dokunmaz. Sosyal adaleti anlıyanların ve bu davâlarında samîmî olanların, islâm dînine saygı göstermeleri ve yardım etmeleri Îcap eder.
Sosyalizm, sosyal adalet demek değildir. İsmleri benziyorsa da, birbirinden başka, büsbütün ayrıdırlar. Îman ile küfür gibidirler. Yâni, birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz.
Sosyalizm, ferdî mülkiyyet düşmanlığı, bütün istihsâl vâsıtalarının ve ticâretin devletleştirilmesi, diktatör idarenin kurulması, din düşmanlığı, bütün çalışanların işçi, ırgad hâline sokulması, din, tarih, millet, vatan ve devlet düşüncelerinin yok edilmesidir. Ferdin ölmiyecek kadar kabûl edilen, çok az yiyecek, giyecek ve ev eşyasından ve bir iki odadan başka, bütün gelir ve kazançları elinden alınır. Böylece, insanlar, her çeşit teşebbüs, rekâbet, buluş, inanış ve inkişaftan mahrum bırakılır. Bütün kâbiliyyetleri ve şahsiyyetleri söndürülür. Zâlim, merhametsiz olan tek bir merkezden, sıkı bir baskı ve işkence ile idare edilen bir esîr, bir robot hâlinde, gücü gidinceye kadar çalıştırılır.
Sosyalizm, kızıl ve sarı emperyalizmin diktatörlüklerine maske ve âlet olmuştur. Sosyalizmi belirten yukarıdaki işlerden bir veya birkaçı gevşek yapılır veya hiç yapılmazsa, buna (Nasyonal sosyalizm) denir. Hepsi, işkence ile, kıyasıya yapılınca (İhtilâlci sosyalizm) veya (Komünizm) denir. Sosyalizm ve komünizm kelimeleri, inkâr felsefesinin adı ve soy adı gibidirler. Her ikisi de, insanı madde ile nefsin arzularına taptırmaktadır. Allahü teâlâdan ve kendi ruhlarından, vicdanlarından habersiz bırakarak, hayvan gibi boğaz tokluğuna yaşatmaktadır. İdâreci, diktacı azınlık ise, kudurmuş köpekler gibi, millete ve birbirlerine saldırmakta, kendilerini ve milleti sinsice, kahbece öldürmektedirler. Rusyada ve Çinde, milyonlarca insan öldürdüler.
Komünizm gaddar ve barbar olduğu kadar, sinsi, aldatıcı ve bulaşıcıdır. Kurnaz metodlarla usanmadan, yılmadan şeytan inadı ile çalışır. Muhtelif kılıklara büründüğü gibi, hedef tuttuğu muhîtinde, zayıf ve kopması kolay olan cihetlerinden de istifâde etmesini bilir. Izdırâb ve sefâletleri istismar ederek, kışkırtıcı üslûbu ile ictimâ'î nizâmı bozarak sınıf kavgasına yol açar. Örümcek ağı gibi câsûsluk ve propaganda şebekeleri kurar. Aşağı karakterli, düşük kaliteli soysuz insanları para ile kolayca kızıl ağına düşürür. Sonra, ölüm ile tehdîd ederek bunlara her kötülüğü yaptırır. Onlardan son derece istifâde etmesiyle, hedefini içinden çürütüp, yıkmakta şeytanî ince sanata vâkıftır.
Bir kere onun korkunç pençesinin altına düşmüş bir memleket için kurtuluş çâresi yoktur. Kanser hastalığı ferd hayatı için ne kadar korkunç ve tehlikeli ise, komünizm de, bir memleket, bir millet için, o kadar tehlikeli siyâsî bir felakettir.
Komünizmi, hürriyet çatısı altında demokrasi temeline dayanan, istikbâli ve mukadderâtı tamamen halk irâdesine bağlı, onun reyi ile iş başına gelip giden, hür dünyaca alışılmış, ehlî ve humaniter istikâmetli, siyâsî partiler gibi zannedip aldanmamalıdır. Güzel ve parlak sözlerine kanıp, kocaman yılanın zehirli dişlerine kendisini kaptırmış, zavallı bir kurbağanın âkıbetine düşmemelidir.
Saf zümreye “Cennet Bahçesi” olarak uzaktan parlak göstermek istedikleri şey, propaganda kılıfı ile örtülmüş, milyonlarca mâsum insanların kemikleriyle dolu, cinâyet kuyusudur.
Hür dünya sathında kızıl sihirbazların dökmekte oldukları, propaganda esrâr dozlarını tadayım derken, fazla kaçırıp sarhoş olanlar ve sarhoşluk illüzyonunun, hayâllerinin te'sîri altında, komünizme aşk ilân edenler, ayıldıktan sonra, nedâmet ve pişmanlıkla geri dönmüşlerdir.
1952 yılında tanınmış İtalyan komünist liderlerinden Masentso, yıkıcı faaliyetinden dolayı İtalyan mahkemeleri tarafından üç yıl ağır habs cezâsına mahkûm edilmişti. Masentso mevkûf bulunduğu habshânesinden “komünizm Cenneti”ne kavuşmuş olan Çekoslovakyaya kaçmaya muvaffak olmuştu. Kısa bir zaman oralarda kaldıktan sonra, Masentso, içerisinde bulunduğu rü'yâsının ortasında çabucak ayılıverdi. Acı ve sert hakîkatleri, bütün çıplaklığı ile farketti. Bundan duymuş olduğu nedâmet ve pişmanlığını bir müddet saklamak istemiş ise de, hür Avusturyaya kaçıp oradan da, haklı olarak çarptırılmış olduğu üç yıl ağır habs cezâsını çekebilmek için, İtalyaya gönderilmesini istemiş ve demiştir ki, Cennet zannettiğimiz komünist memleketlerde yaşamaktan ise, İtalyan habshâneleri daha rahat, daha iyidir. Buna benzer, aynı nedâmet ve pişmanlık ile o kızıl cinâyet kuyusundan kaçan, hür dünyada ismleri tanınmış Kravçenkolar, Zaharovlar, Kasyanovaların sayısı çoktur. İkinci cihan harbinin yırtıp açmış olduğu demir perde kısmından istifâde ederek batıya kaçan ve muhtelif hür memleketlere sığınan, ekseriyyeti köylü ve işçi zevallıların sayısı birbuçuk milyona yakın olduğu, bilinen bir hakîkattir. O hâlde, şu sapık solcular, “Cennet” olarak göstermek istedikleri kızıl diyârından kaçan bu bahtsız insanların inlemelerini nasıl îzâh edebilirler?
Yutmaya hedef tuttuğu, memleketlerin işçilerine fabrikalar ve diğer sanayi işletmeleri, köylüye bol bol arazi, memlekette ise, sulh, hürriyet ve refâh vaat eden maskeli koca kızıl yılan, bakın Rus halkına, Kafkasyaya, Türkistâna, Ukraynaya, Letonyaya, Litvanyaya, Estonyaya ve diğer peyklerine neler bahş etti? İşçilere ve köylülere vaat edilen fabrikaların, arazinin yerine, devamlı karlar ile örtülü, sıfırın altında elli derece soğuğu ile süslenmiş bütün boş Sibiryayı, alışılmamış bu derece soğuğun altında aç karnı ile oradaki vahşî ormanlarda ağaç keserek serbest ölme şansını, vaat edilen hürriyetlerin yerine de, elleri kelepçeli, ağızları mühürlü esaret; refâhın yerine ise, ağlıyan sefâlet, perişânlık ve açlık. Memleketleri ise, utanç duvarları ile çevrilmiş, demir perdeler ile kapatılmış birer esaret kampı yapmıştır. 1927 yılından 1939 yılına kadar, hürriyet, sulh ve refâhlar vaat edilen, sâdece Rusyada onyedi milyon mâsum insan yok edilmiştir. Bunlar hikâye değildir. Hakîkatın tâ kendisidir.
İhtilâl ve iç harp başlamadan önce, RUSYA'da hemen hemen ânî denecek şekilde bir sürü Sosyalist parti peydâ oldu. İşçi Demokrat, Köylü Demokrat, Bolşevik, Menşevik, Sağ ve Sol Liberaller, Kadet Partisi bu meyandaydı. Her biri ayrı ayrı fikirler ile propagandaları ile ortaya çıkmışlardı. Küçük, büyük topluluklardan faydalanarak, konuşuyorlar, nutklar çekiyorlardı. Köylerde, fabrikalarda, küçük tezgâhlarda, meydanlarda, hattâ sokaklarda, bu faaliyet eksik olmuyordu. Bu partiler, binbir vaat ile süsledikleri programlarını, parlak sözlerle halka sunuyorlar, işsiz insanlarla berâber, hâlleri iyi olanları da kandırıp peşlerine takıyorlardı. Bu kaynaşma aylarca devam etti. Devamlı yapılan konuşmalar ve gürültü, halkı şaşırtmıştı. İnsanların kafaları, eğriyi doğruyu anlıyamaz hâle geldi. Âdetâ, halk şu'ûrsuz, sarhoş olmuştu.
Partilerin en kuvvetlisi, en çok vaatte bulunanı, Bolşevik Komünist Partisi idi. Bunlar yalnız işçilere ve köylülere hitâb ediyorlardı. Çalıştıkları yerlerin sahiplerinin yerlerine geçeceklerini, işletmelere, topraklara müsâvî şartlarla hissedar olacaklarını, zenginlere kul olmanın kalkacağını, zenginlerin oturdukları apartmanlarda oturacaklarını, caddeleri o zenginlerin süpürüp temizliyeceklerini, köylülerin toprak sahibi yapılacağını, çiftlik sahiplerinin topraklarının ırgad köylüye dağıtılacağını söylüyorlardı.
Bolşevik ve işçi partilerinin müşterek olan propagandaları, zenginlere kul olmanın, hizmet etmenin kalkacağı şeklindeki konuşmalardı. Kurtuluş gününün gelmekte olduğu haber veriliyordu.
Bu sosyalist, komünist partiler, işçi ve köylünün hakkını korumak, onları yüksek hayata ulaştırmak için çalıştıklarını durmadan tekrarlıyorlardı. Eğer işçi ve köylüler peşlerinden gelirlerse, kurtarıcı olmanın şerefini paylaşacaklardı.
- Ey işçiler ve köylüler! Burjuvaların, kapitalistlerin, ağaların, bütün sömürücülerin pençelerinden kurtulmak istiyorsanız, oylarınızı komünist partisine veriniz ve onun etrâfında toplanınız, diyorlardı.
Bilhâssa, câhil köylü ve işçiler, kendileri için iyi ve kötü olan tarafları seçemiyorlar. Daha ziyâde yalanlara kapılıyorlardı. Bugünkü Rus emekçisinin sefâlet ve felaketi, maalesef, o devredeki gafletin, akılsızlığın netîcesi olmuştur.
İhtilâlin başlangıcında, komünist idarecileri, bir kısm karaktersiz insanları, kudurmuş köpek gibi etrâfa saldırtarak, herşeyi kırıp yıktırdı. Suçsuz insanları, sorgusuz suâlsiz boğazlattı. Komünistlerin başındakilerin ekserîsi yahudi idi. Bunlar, intikam hırsı ile RUS halkını birbirine düşürmekte büyük gayret gösterdiler. LENİN (1342 [m. 1924] de öldü) ve Trocki, (Stalin tarafından kovuldu. 1358 [m. 1940] de Meksikada öldürüldü), Karl Marxın (1300 [m. 1883] de öldü) izinde, komünizm ideâlinin bayrağı altında, katliâm politikasını yürüttüler. Yaptıkları cinâyetler, vicdanlı insanların kabûl edemiyeceği, hattâ inanamıyacağı müdhiş bir manzara gösteriyordu. Önce, sınıflar birbirlerine düşman yapıldı. Sonra, Rusyanın her tarafında dost-düşman karıştı. Kimin kiminle olduğu anlaşılmaz hâle geldi. Bu sûretle, kardeş kavgası ve iç harp başladı. Bu harp, babayı oğula, kardeşi kardeşe karşı savaştırdı. Rusyanın her tarafı, kana bulandı. İç harp, senelerce devam etti. Milyonlarca insan öldü. Memleketin her tarafı yakılıp yıkıldı. Bütün işler durdu. İşsizlik, sefâlet, hastalık, milleti kırıp geçirdi.
Hâlbuki ihtilâlden önce, komünistler bütün Rusyanın patronu olmak, zâlim idareyi kurmak, diktatörlüğü yerleştirmek maksadı ile köylüye ve işçilere o kadar çok şey vaat ettiler ki, onlar câhil kafalarıyla Cennet hayatına kavuşacaklarını sanmışlardı. Seneler geçtikten sonra, işçi ve köylüler, hiçbir şey elde edemediklerini, aldatıldıklarını, tuzağa düştüklerini, tepeden tırnağa kadar soyulduklarını anlamakta gecikmediler. Fakat, iş işten geçmişti. Artık diktatör idare, bunları birbirleriyle derdleşmekten bile men ediyor, arada bir kütleler hâlinde katliâmlar tertib ediyordu.
Sovyet Rusya Cumhurbaşkanı K. Vocoshilov, 1934 de Rusyada verilen bir ziyâfette Amerikan Sefiri William C. Bulitte şu hâdiseyi anlatmıştı: (1919 yılında, teslim oldukları takdîrde hiçbir zarar vermemeyi vaat ederek, Kievde on bin Çar subayını eşleri ile birlikte teslim olmaya iknâ etmiştim. Sözüme inanarak teslim oldular. On bin subayın hepsini erkek çocuklarıyla birlikte idam ettirdim. Karıları ile kızlarını ise, Rus ordusu tarafından kullanılmak üzere, umûmhânelere gönderdim). Sonra da, zevallı kadınların, maruz kaldıkları korkunç muâmeleye üç aydan fazla dayanamıyarak can verdiklerini sözlerine ilâve etmiştir.
1335 [m. 1917] ihtilâlinin hemen akabinde, Çar Nikola ve beşikteki çocukları ile berâber, bütün âile efrâdı, Bracki Ormanlarında katledilmişlerdir. 1917 yılından 1947 yılına kadar komünist Rusyada hükm süren kanlı ihtilâlin netîcesi katledilen, açlıktan ve sefâletten ölen insanların sayısı 63 milyon 301 bin kişidir. Aşağıda buna dâir vereceğimiz rakamlar, vesikalar, kan ve kemik üzerine kurulan dinsiz bir rejimin girdiği ülkelere neler getirebileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu vesikalar, çok esaslı kaynaklardandır. Veyl uyanmıyanlara....
YIKILAN İBÂDET YERLERİ
Türkistânda 14 bin câmi ve mescid, Kafkasya ve Kırımda 8 bin, Tataristânda ve Baş Kürdistânda 4 bin câmi, mescid yıkılmış ve tahrîb edilmiştir. Yalnız Buhârâ vilâyetinde 360 câmi, mescid yıktırılmıştır. Bir medrese bırakılmıştır ki, o da, din aleyhdarlığı müzesi olarak kullanılmaktadır. Semerkand vilâyetinde de, aynı şekilde bırakılan Uluğ Bey medresesi, din aleyhdarlığı müzesi olarak kullanılmaktadır. Semerkanddaki iki kilise de, basketbol, voleybol salonu olarak kullanılmaktadır.
KATLEDİLEN DİN ADAMLARI
Müslüman din âlimleri olarak katledilenlerin miktârı 270 binin üzerindedir. Bir kısmı da, Sibiryada sıfırın altında 65 derece soğuğun hükm sürdüğü kamplara sürgün edilmişlerdir. Dindâr olanlardan ise, yalnız Türkistânda üç milyonun üstünde bir kütle, dînî inançlarından dolayı, şehit edilmişlerdir.
Ruslar, 1979 senesinin son ayında, Efganistâna girince, hemen köylere saldırdılar. Yiyecekleri, giyecekleri, ev ve zînet eşyalarını yağma ettiler. Kadın, çocuk ayırmaksızın, rastladıkları müslümanları öldürdüler. Tanklarla Kunday şehrine girince, büyük câmii top ateşine tutarak, yüzlerce müslümanı, namaz kılarken şehit ettiler.
Komünistlerin feci bir şekilde yürüttükleri dinsizleştirme siyâsetine, devrimlere muhâlefet edenlerin imhâsına veyahut Sibirya kamplarına sürülmesine dâir verdiğimiz şu rakamlar, beşeriyyet için ibret dersi alınması gereken vahşet sahnesidir.
DÎNÎ KİTÂPLAR ve ÂBİDELERİN İMHÂSI
Türk milletinin islâmı kabûlünden sonra, dînî âbidelerle süsleyip, islâm mi'mârisi ile şarkın birer pırlantısı hâline getirdiği Buhârâ, Semerkand, Kakant, Kazan, Hayve, Ufa, Bakü, Taşkent, Bahçeserây, Derbend, Timirhan, Kaşgâr, Almasta, Tirmi v. s. şehirlerinde mevcut milyonlarca Kur'an-ı kerim ve Hadis kitapları başta olmak üzere, bütün dînî eserleri toplayıp, komünistler, bunları vicdansızca ve hayâsızca yakmışlar, sokaklarda yırtarak, ayaklar altında çiğnemişlerdir. Diğer taraftan halkın elinde bulunan dînî, millî ve tarihi kitapların hükûmete teslim edilmesini emretmişler ve müsâdere ettikleri bu kıymetli eserleri de aynı şekilde imhâ etmişlerdir. Bu arada, bazı müslümanlar, ölümü göze alarak, ellerinde bulunan kitapları bu kâtil sürüsüne, sapıklara teslim etmeyip, sandıklara doldurarak yere gömmüşlerdir. Bu hareketler esnâsında, kitapları teslim etmek istemiyen binlerce dindâr, şehit edilmiştir.
DİN ALEYHİNDE YAPILAN BASKI VE PROPAGANDALAR
Dîne indirilen bu ağır darbe ve din adamlarının katledilmeleri netîcesinde milyonlarca mâsum insan cesedlerinin üzerine kurulan Allahsız komünizm devletinin din aleyhindeki belli başlı baskı ve propagandaları şunlardır:
1 - Mekteplerde din dersi okutulması men edilmiştir.
2 - Bütün ibâdethânelerde ibâdetler yasak edilmiştir.
3 - Devlet işlerinde din adamları yok edilmiştir.
4 - Evlerde dînî terbiye verilmesi kat'iyyetle men edilmiştir.
5 - Gazete, mecmû'a ve radyolar ile din aleyhinde neşriyat yapılmakta, uydurma temsîller verilmektedir.
6 - Allahü teâlânın (hâşâ) yok olduğu, mukaddes kitapların, uydurma, hurâfe olduğu telkîn edilmektedir.
7 - Komünist partisinin kolları olan Allahsızlar Cemiyeti ve genç Allahsızlar derneği nâmı altında teşekküllerle, şehir ve köylerde konferanslar verilip, din ile, Allah ile, Peygamberler ile alay edilmekte, din düşmanlığı aşılamak için, gece kursları tertîb etmektedirler.
8 - Tiyatro, sinema v. s. eğlence yerlerinde, Allah, Din, Kur'an ve Peygamberler, din adamları, dâimâ alay mevzû'u edilmekte, böylelikle, genç ve körpe dimâgları zehirlemektedirler.
9 - Müslümanların başlıca dînî farîzelerinden olan namaz, oruç, hac, zekât, kat'iyyetle men edilmiş olup, kelime-i şehâdet getirmek, Allah kelâmını söylemek dahî büyük bir suç teşkîl etmektedir. Ve bu şekilde asîlâne hareketlerinden dolayı dâimâ gizli polisin tâkibâtına uğrayan dindârlar, ekseriyâ “Batıl inançları yaymak”, “Devlet aleyhdarlığı yapmak”, “Rejime, devrimlere karşı gelmek” gibi ithâmlara mâruz kalmakta, ölüm kamplarına götürülmektedirler.
---Devamı var---
(
KOMÜNİSTLİK VE KOMÜNİSTLERDE DİN DÜŞMANLIĞI
Sosyal adalet, çok eskiden beri düşünülen ve bütün dinler, rejimler, ictimâ'î mezheplerce ileri sürülen ve gerçekleştirilmesi vaat edilen bir husustur. Bir topluluğun düzenli ve âhenkli olması ve fertler, zümreler arasında nefret ve düşmanlık bulunmaması, ancak sosyal adaletin varlığı ile mümkindir.
Sosyal adalet, herkesin, çalışması, bilgi ve kâbiliyyeti ve gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi demektir. Sosyal adalet, en küçük bir iş görene de, hayat hakkı tanımaktadır. Çalışan herkesin asgarî bir geçim şartına erişmesi, sosyal adaletin ilk şartıdır.
Sosyal adalet, sosyal eşitlik demek değildir. Herkesin aynı gelire sahip olması adalet değil, adaletsizlik olur. Bir sınıfta, çalışan çalışmayan, bilen bilmeyen bütün öğrencilerin sınıf geçmesi gibi. Mutlak eşitlik, ne tabiatta, ne toplulukta, hiçbir yerde yoktur.
Hukuktaki eşitlik, aynı durum ve şartlar içinde bulunan herkesin aynı muâmeleye tâbi tutulması mânasındadır. Sosyal bakımdan, hele iktisad cihetinden tam bir eşitlik aramak ve istemek, hem gereksiz, hem imkânsızdır. Çünkü, adalet kavramı ile bağdaştırılamaz. Mes'ele, çalışmak ve kazanmak imkânını herkese aynı şekilde vermektir. Mevcûdu kelle hesabı, eşit şekilde paylaştırmak demek değildir. Herkesin çalışmasının karşılığını görmesi, hakkını elde edebilmesi davâsıdır.
Sosyal adalet, millî gelirin en uygun şekilde taksîmini sağlar, istismârı, sömürücülüğü ortadan kaldırır. Sermâyenin çok küçük ve belirli bir zümre elinde toplanmasını önler. Herkese kendi ölçüsünde hayat hakkı verir. Sınıf ve zümreleri arasında düşmanlık bulunmıyan bir topluluk meydana getirir. Böyle bir toplulukta vatandaşlar, hâl ve istikbâl bakımından kendilerini emniyyette hissederler.
Sosyal adalet, milliyetçi görüşle ve liberalist tarafı biraz daha fazla olan karma bir ekonomi ile gerçekleştirilebilir.
Milliyetcilik, bir milleti yükseltmek arzusudur. Milliyetcilik demek, mensûb olduğu milleti sevmek, onun ilerlemesi için, çalışmak, millî değerleri, kurumları, dîni ve gelenekleri korumak ve devam ettirmek demektir. Sosyal adaleti en iyi, en verimli olarak sağlayan kuvvet, islâm dînidir. Müslümanlar birbirlerinin kardeş olduklarına inanırlar. Kardeş gibi sevişirler. Müslüman olmayanların dahî mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmazlar. İslâm dîni, insanların sevişmelerini, yardımlaşmalarını sağlar. Bölücülüğü önler. Çalışmağı, helâl para kazanmağı emreder. Her çalışan insana hakkını verir. Herkesin mülkünü korur. Her müslüman, kazancına râzı olmakta, rahat ve huzur ile yaşamaktadır. Kimse kimsenin malına, mülküne dokunmaz. Sosyal adaleti anlıyanların ve bu davâlarında samîmî olanların, islâm dînine saygı göstermeleri ve yardım etmeleri Îcap eder.
Sosyalizm, sosyal adalet demek değildir. İsmleri benziyorsa da, birbirinden başka, büsbütün ayrıdırlar. Îman ile küfür gibidirler. Yâni, birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz.
Sosyalizm, ferdî mülkiyyet düşmanlığı, bütün istihsâl vâsıtalarının ve ticâretin devletleştirilmesi, diktatör idarenin kurulması, din düşmanlığı, bütün çalışanların işçi, ırgad hâline sokulması, din, tarih, millet, vatan ve devlet düşüncelerinin yok edilmesidir. Ferdin ölmiyecek kadar kabûl edilen, çok az yiyecek, giyecek ve ev eşyasından ve bir iki odadan başka, bütün gelir ve kazançları elinden alınır. Böylece, insanlar, her çeşit teşebbüs, rekâbet, buluş, inanış ve inkişaftan mahrum bırakılır. Bütün kâbiliyyetleri ve şahsiyyetleri söndürülür. Zâlim, merhametsiz olan tek bir merkezden, sıkı bir baskı ve işkence ile idare edilen bir esîr, bir robot hâlinde, gücü gidinceye kadar çalıştırılır.
Sosyalizm, kızıl ve sarı emperyalizmin diktatörlüklerine maske ve âlet olmuştur. Sosyalizmi belirten yukarıdaki işlerden bir veya birkaçı gevşek yapılır veya hiç yapılmazsa, buna (Nasyonal sosyalizm) denir. Hepsi, işkence ile, kıyasıya yapılınca (İhtilâlci sosyalizm) veya (Komünizm) denir. Sosyalizm ve komünizm kelimeleri, inkâr felsefesinin adı ve soy adı gibidirler. Her ikisi de, insanı madde ile nefsin arzularına taptırmaktadır. Allahü teâlâdan ve kendi ruhlarından, vicdanlarından habersiz bırakarak, hayvan gibi boğaz tokluğuna yaşatmaktadır. İdâreci, diktacı azınlık ise, kudurmuş köpekler gibi, millete ve birbirlerine saldırmakta, kendilerini ve milleti sinsice, kahbece öldürmektedirler. Rusyada ve Çinde, milyonlarca insan öldürdüler.
Komünizm gaddar ve barbar olduğu kadar, sinsi, aldatıcı ve bulaşıcıdır. Kurnaz metodlarla usanmadan, yılmadan şeytan inadı ile çalışır. Muhtelif kılıklara büründüğü gibi, hedef tuttuğu muhîtinde, zayıf ve kopması kolay olan cihetlerinden de istifâde etmesini bilir. Izdırâb ve sefâletleri istismar ederek, kışkırtıcı üslûbu ile ictimâ'î nizâmı bozarak sınıf kavgasına yol açar. Örümcek ağı gibi câsûsluk ve propaganda şebekeleri kurar. Aşağı karakterli, düşük kaliteli soysuz insanları para ile kolayca kızıl ağına düşürür. Sonra, ölüm ile tehdîd ederek bunlara her kötülüğü yaptırır. Onlardan son derece istifâde etmesiyle, hedefini içinden çürütüp, yıkmakta şeytanî ince sanata vâkıftır.
Bir kere onun korkunç pençesinin altına düşmüş bir memleket için kurtuluş çâresi yoktur. Kanser hastalığı ferd hayatı için ne kadar korkunç ve tehlikeli ise, komünizm de, bir memleket, bir millet için, o kadar tehlikeli siyâsî bir felakettir.
Komünizmi, hürriyet çatısı altında demokrasi temeline dayanan, istikbâli ve mukadderâtı tamamen halk irâdesine bağlı, onun reyi ile iş başına gelip giden, hür dünyaca alışılmış, ehlî ve humaniter istikâmetli, siyâsî partiler gibi zannedip aldanmamalıdır. Güzel ve parlak sözlerine kanıp, kocaman yılanın zehirli dişlerine kendisini kaptırmış, zavallı bir kurbağanın âkıbetine düşmemelidir.
Saf zümreye “Cennet Bahçesi” olarak uzaktan parlak göstermek istedikleri şey, propaganda kılıfı ile örtülmüş, milyonlarca mâsum insanların kemikleriyle dolu, cinâyet kuyusudur.
Hür dünya sathında kızıl sihirbazların dökmekte oldukları, propaganda esrâr dozlarını tadayım derken, fazla kaçırıp sarhoş olanlar ve sarhoşluk illüzyonunun, hayâllerinin te'sîri altında, komünizme aşk ilân edenler, ayıldıktan sonra, nedâmet ve pişmanlıkla geri dönmüşlerdir.
1952 yılında tanınmış İtalyan komünist liderlerinden Masentso, yıkıcı faaliyetinden dolayı İtalyan mahkemeleri tarafından üç yıl ağır habs cezâsına mahkûm edilmişti. Masentso mevkûf bulunduğu habshânesinden “komünizm Cenneti”ne kavuşmuş olan Çekoslovakyaya kaçmaya muvaffak olmuştu. Kısa bir zaman oralarda kaldıktan sonra, Masentso, içerisinde bulunduğu rü'yâsının ortasında çabucak ayılıverdi. Acı ve sert hakîkatleri, bütün çıplaklığı ile farketti. Bundan duymuş olduğu nedâmet ve pişmanlığını bir müddet saklamak istemiş ise de, hür Avusturyaya kaçıp oradan da, haklı olarak çarptırılmış olduğu üç yıl ağır habs cezâsını çekebilmek için, İtalyaya gönderilmesini istemiş ve demiştir ki, Cennet zannettiğimiz komünist memleketlerde yaşamaktan ise, İtalyan habshâneleri daha rahat, daha iyidir. Buna benzer, aynı nedâmet ve pişmanlık ile o kızıl cinâyet kuyusundan kaçan, hür dünyada ismleri tanınmış Kravçenkolar, Zaharovlar, Kasyanovaların sayısı çoktur. İkinci cihan harbinin yırtıp açmış olduğu demir perde kısmından istifâde ederek batıya kaçan ve muhtelif hür memleketlere sığınan, ekseriyyeti köylü ve işçi zevallıların sayısı birbuçuk milyona yakın olduğu, bilinen bir hakîkattir. O hâlde, şu sapık solcular, “Cennet” olarak göstermek istedikleri kızıl diyârından kaçan bu bahtsız insanların inlemelerini nasıl îzâh edebilirler?
Yutmaya hedef tuttuğu, memleketlerin işçilerine fabrikalar ve diğer sanayi işletmeleri, köylüye bol bol arazi, memlekette ise, sulh, hürriyet ve refâh vaat eden maskeli koca kızıl yılan, bakın Rus halkına, Kafkasyaya, Türkistâna, Ukraynaya, Letonyaya, Litvanyaya, Estonyaya ve diğer peyklerine neler bahş etti? İşçilere ve köylülere vaat edilen fabrikaların, arazinin yerine, devamlı karlar ile örtülü, sıfırın altında elli derece soğuğu ile süslenmiş bütün boş Sibiryayı, alışılmamış bu derece soğuğun altında aç karnı ile oradaki vahşî ormanlarda ağaç keserek serbest ölme şansını, vaat edilen hürriyetlerin yerine de, elleri kelepçeli, ağızları mühürlü esaret; refâhın yerine ise, ağlıyan sefâlet, perişânlık ve açlık. Memleketleri ise, utanç duvarları ile çevrilmiş, demir perdeler ile kapatılmış birer esaret kampı yapmıştır. 1927 yılından 1939 yılına kadar, hürriyet, sulh ve refâhlar vaat edilen, sâdece Rusyada onyedi milyon mâsum insan yok edilmiştir. Bunlar hikâye değildir. Hakîkatın tâ kendisidir.
İhtilâl ve iç harp başlamadan önce, RUSYA'da hemen hemen ânî denecek şekilde bir sürü Sosyalist parti peydâ oldu. İşçi Demokrat, Köylü Demokrat, Bolşevik, Menşevik, Sağ ve Sol Liberaller, Kadet Partisi bu meyandaydı. Her biri ayrı ayrı fikirler ile propagandaları ile ortaya çıkmışlardı. Küçük, büyük topluluklardan faydalanarak, konuşuyorlar, nutklar çekiyorlardı. Köylerde, fabrikalarda, küçük tezgâhlarda, meydanlarda, hattâ sokaklarda, bu faaliyet eksik olmuyordu. Bu partiler, binbir vaat ile süsledikleri programlarını, parlak sözlerle halka sunuyorlar, işsiz insanlarla berâber, hâlleri iyi olanları da kandırıp peşlerine takıyorlardı. Bu kaynaşma aylarca devam etti. Devamlı yapılan konuşmalar ve gürültü, halkı şaşırtmıştı. İnsanların kafaları, eğriyi doğruyu anlıyamaz hâle geldi. Âdetâ, halk şu'ûrsuz, sarhoş olmuştu.
Partilerin en kuvvetlisi, en çok vaatte bulunanı, Bolşevik Komünist Partisi idi. Bunlar yalnız işçilere ve köylülere hitâb ediyorlardı. Çalıştıkları yerlerin sahiplerinin yerlerine geçeceklerini, işletmelere, topraklara müsâvî şartlarla hissedar olacaklarını, zenginlere kul olmanın kalkacağını, zenginlerin oturdukları apartmanlarda oturacaklarını, caddeleri o zenginlerin süpürüp temizliyeceklerini, köylülerin toprak sahibi yapılacağını, çiftlik sahiplerinin topraklarının ırgad köylüye dağıtılacağını söylüyorlardı.
Bolşevik ve işçi partilerinin müşterek olan propagandaları, zenginlere kul olmanın, hizmet etmenin kalkacağı şeklindeki konuşmalardı. Kurtuluş gününün gelmekte olduğu haber veriliyordu.
Bu sosyalist, komünist partiler, işçi ve köylünün hakkını korumak, onları yüksek hayata ulaştırmak için çalıştıklarını durmadan tekrarlıyorlardı. Eğer işçi ve köylüler peşlerinden gelirlerse, kurtarıcı olmanın şerefini paylaşacaklardı.
- Ey işçiler ve köylüler! Burjuvaların, kapitalistlerin, ağaların, bütün sömürücülerin pençelerinden kurtulmak istiyorsanız, oylarınızı komünist partisine veriniz ve onun etrâfında toplanınız, diyorlardı.
Bilhâssa, câhil köylü ve işçiler, kendileri için iyi ve kötü olan tarafları seçemiyorlar. Daha ziyâde yalanlara kapılıyorlardı. Bugünkü Rus emekçisinin sefâlet ve felaketi, maalesef, o devredeki gafletin, akılsızlığın netîcesi olmuştur.
İhtilâlin başlangıcında, komünist idarecileri, bir kısm karaktersiz insanları, kudurmuş köpek gibi etrâfa saldırtarak, herşeyi kırıp yıktırdı. Suçsuz insanları, sorgusuz suâlsiz boğazlattı. Komünistlerin başındakilerin ekserîsi yahudi idi. Bunlar, intikam hırsı ile RUS halkını birbirine düşürmekte büyük gayret gösterdiler. LENİN (1342 [m. 1924] de öldü) ve Trocki, (Stalin tarafından kovuldu. 1358 [m. 1940] de Meksikada öldürüldü), Karl Marxın (1300 [m. 1883] de öldü) izinde, komünizm ideâlinin bayrağı altında, katliâm politikasını yürüttüler. Yaptıkları cinâyetler, vicdanlı insanların kabûl edemiyeceği, hattâ inanamıyacağı müdhiş bir manzara gösteriyordu. Önce, sınıflar birbirlerine düşman yapıldı. Sonra, Rusyanın her tarafında dost-düşman karıştı. Kimin kiminle olduğu anlaşılmaz hâle geldi. Bu sûretle, kardeş kavgası ve iç harp başladı. Bu harp, babayı oğula, kardeşi kardeşe karşı savaştırdı. Rusyanın her tarafı, kana bulandı. İç harp, senelerce devam etti. Milyonlarca insan öldü. Memleketin her tarafı yakılıp yıkıldı. Bütün işler durdu. İşsizlik, sefâlet, hastalık, milleti kırıp geçirdi.
Hâlbuki ihtilâlden önce, komünistler bütün Rusyanın patronu olmak, zâlim idareyi kurmak, diktatörlüğü yerleştirmek maksadı ile köylüye ve işçilere o kadar çok şey vaat ettiler ki, onlar câhil kafalarıyla Cennet hayatına kavuşacaklarını sanmışlardı. Seneler geçtikten sonra, işçi ve köylüler, hiçbir şey elde edemediklerini, aldatıldıklarını, tuzağa düştüklerini, tepeden tırnağa kadar soyulduklarını anlamakta gecikmediler. Fakat, iş işten geçmişti. Artık diktatör idare, bunları birbirleriyle derdleşmekten bile men ediyor, arada bir kütleler hâlinde katliâmlar tertib ediyordu.
Sovyet Rusya Cumhurbaşkanı K. Vocoshilov, 1934 de Rusyada verilen bir ziyâfette Amerikan Sefiri William C. Bulitte şu hâdiseyi anlatmıştı: (1919 yılında, teslim oldukları takdîrde hiçbir zarar vermemeyi vaat ederek, Kievde on bin Çar subayını eşleri ile birlikte teslim olmaya iknâ etmiştim. Sözüme inanarak teslim oldular. On bin subayın hepsini erkek çocuklarıyla birlikte idam ettirdim. Karıları ile kızlarını ise, Rus ordusu tarafından kullanılmak üzere, umûmhânelere gönderdim). Sonra da, zevallı kadınların, maruz kaldıkları korkunç muâmeleye üç aydan fazla dayanamıyarak can verdiklerini sözlerine ilâve etmiştir.
1335 [m. 1917] ihtilâlinin hemen akabinde, Çar Nikola ve beşikteki çocukları ile berâber, bütün âile efrâdı, Bracki Ormanlarında katledilmişlerdir. 1917 yılından 1947 yılına kadar komünist Rusyada hükm süren kanlı ihtilâlin netîcesi katledilen, açlıktan ve sefâletten ölen insanların sayısı 63 milyon 301 bin kişidir. Aşağıda buna dâir vereceğimiz rakamlar, vesikalar, kan ve kemik üzerine kurulan dinsiz bir rejimin girdiği ülkelere neler getirebileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu vesikalar, çok esaslı kaynaklardandır. Veyl uyanmıyanlara....
YIKILAN İBÂDET YERLERİ
Türkistânda 14 bin câmi ve mescid, Kafkasya ve Kırımda 8 bin, Tataristânda ve Baş Kürdistânda 4 bin câmi, mescid yıkılmış ve tahrîb edilmiştir. Yalnız Buhârâ vilâyetinde 360 câmi, mescid yıktırılmıştır. Bir medrese bırakılmıştır ki, o da, din aleyhdarlığı müzesi olarak kullanılmaktadır. Semerkand vilâyetinde de, aynı şekilde bırakılan Uluğ Bey medresesi, din aleyhdarlığı müzesi olarak kullanılmaktadır. Semerkanddaki iki kilise de, basketbol, voleybol salonu olarak kullanılmaktadır.
KATLEDİLEN DİN ADAMLARI
Müslüman din âlimleri olarak katledilenlerin miktârı 270 binin üzerindedir. Bir kısmı da, Sibiryada sıfırın altında 65 derece soğuğun hükm sürdüğü kamplara sürgün edilmişlerdir. Dindâr olanlardan ise, yalnız Türkistânda üç milyonun üstünde bir kütle, dînî inançlarından dolayı, şehit edilmişlerdir.
Ruslar, 1979 senesinin son ayında, Efganistâna girince, hemen köylere saldırdılar. Yiyecekleri, giyecekleri, ev ve zînet eşyalarını yağma ettiler. Kadın, çocuk ayırmaksızın, rastladıkları müslümanları öldürdüler. Tanklarla Kunday şehrine girince, büyük câmii top ateşine tutarak, yüzlerce müslümanı, namaz kılarken şehit ettiler.
Komünistlerin feci bir şekilde yürüttükleri dinsizleştirme siyâsetine, devrimlere muhâlefet edenlerin imhâsına veyahut Sibirya kamplarına sürülmesine dâir verdiğimiz şu rakamlar, beşeriyyet için ibret dersi alınması gereken vahşet sahnesidir.
DÎNÎ KİTÂPLAR ve ÂBİDELERİN İMHÂSI
Türk milletinin islâmı kabûlünden sonra, dînî âbidelerle süsleyip, islâm mi'mârisi ile şarkın birer pırlantısı hâline getirdiği Buhârâ, Semerkand, Kakant, Kazan, Hayve, Ufa, Bakü, Taşkent, Bahçeserây, Derbend, Timirhan, Kaşgâr, Almasta, Tirmi v. s. şehirlerinde mevcut milyonlarca Kur'an-ı kerim ve Hadis kitapları başta olmak üzere, bütün dînî eserleri toplayıp, komünistler, bunları vicdansızca ve hayâsızca yakmışlar, sokaklarda yırtarak, ayaklar altında çiğnemişlerdir. Diğer taraftan halkın elinde bulunan dînî, millî ve tarihi kitapların hükûmete teslim edilmesini emretmişler ve müsâdere ettikleri bu kıymetli eserleri de aynı şekilde imhâ etmişlerdir. Bu arada, bazı müslümanlar, ölümü göze alarak, ellerinde bulunan kitapları bu kâtil sürüsüne, sapıklara teslim etmeyip, sandıklara doldurarak yere gömmüşlerdir. Bu hareketler esnâsında, kitapları teslim etmek istemiyen binlerce dindâr, şehit edilmiştir.
DİN ALEYHİNDE YAPILAN BASKI VE PROPAGANDALAR
Dîne indirilen bu ağır darbe ve din adamlarının katledilmeleri netîcesinde milyonlarca mâsum insan cesedlerinin üzerine kurulan Allahsız komünizm devletinin din aleyhindeki belli başlı baskı ve propagandaları şunlardır:
1 - Mekteplerde din dersi okutulması men edilmiştir.
2 - Bütün ibâdethânelerde ibâdetler yasak edilmiştir.
3 - Devlet işlerinde din adamları yok edilmiştir.
4 - Evlerde dînî terbiye verilmesi kat'iyyetle men edilmiştir.
5 - Gazete, mecmû'a ve radyolar ile din aleyhinde neşriyat yapılmakta, uydurma temsîller verilmektedir.
6 - Allahü teâlânın (hâşâ) yok olduğu, mukaddes kitapların, uydurma, hurâfe olduğu telkîn edilmektedir.
7 - Komünist partisinin kolları olan Allahsızlar Cemiyeti ve genç Allahsızlar derneği nâmı altında teşekküllerle, şehir ve köylerde konferanslar verilip, din ile, Allah ile, Peygamberler ile alay edilmekte, din düşmanlığı aşılamak için, gece kursları tertîb etmektedirler.
8 - Tiyatro, sinema v. s. eğlence yerlerinde, Allah, Din, Kur'an ve Peygamberler, din adamları, dâimâ alay mevzû'u edilmekte, böylelikle, genç ve körpe dimâgları zehirlemektedirler.
9 - Müslümanların başlıca dînî farîzelerinden olan namaz, oruç, hac, zekât, kat'iyyetle men edilmiş olup, kelime-i şehâdet getirmek, Allah kelâmını söylemek dahî büyük bir suç teşkîl etmektedir. Ve bu şekilde asîlâne hareketlerinden dolayı dâimâ gizli polisin tâkibâtına uğrayan dindârlar, ekseriyâ “Batıl inançları yaymak”, “Devlet aleyhdarlığı yapmak”, “Rejime, devrimlere karşı gelmek” gibi ithâmlara mâruz kalmakta, ölüm kamplarına götürülmektedirler.
---Devamı var---
(
Linkleri görüntülemek için kayıt olmalısınız
dan alıntı)
