kol@j
Üye
kılıç sahnesi : En büyük düşman
bir kaç yıldır bir kaç sayfadan öteye yazamadığım romanımdan parçaları hikayeleştirerek ayrı ayrı yazmaya karar verdim ...
eğer beğenilirse bu yarım hikayenin de devamını getireceğim.
beğenilerinize...
Büyük Hun İmparatoru Attilanın Avrupaya ilerlemesi gibiydi. Yolu bilen yoktu. Ne harita, ne pusula ne de kılavuz vardı. Güneş in battığı yere doğru gidiyordu. Bildiği sır şuydu: Güneşe yaklaştıkça güneş daha geç batar.
Karanlık mağaranın derinliklerine doğru ilerliyordu. Işık umudu artıyordu karanlığa girdikçe. Umudu mu, temennisi mi, arzusu mu? Kenarlardan yol bularak gidiyordu. Allah tan ikilenen geçitler yoktu. Bitmeyecekmiş gibi gelen derinlikler, bitmeyecek gibi gelen hislerin bitmeyecek döngüsüne sürüklüyordu ruhunu. Saniyelerin dakikaya sündüğü bir evrene hapsolmuştu sanki. Ürpertisi, belindeki kılıca daha sıkı tutmasına neden oldu.
Yerçi Hocanın kendini neden buraya gönderdiğini biliyor ama neyle karşılaşacağını bilmiyordu. En büyük düşman. İnsanın en büyük düşmanı ne olur acaba? Sanki marifet. Ortaya bir düğüm atıp Al bunu çöz demek.
Bin yıldır girenin çıkamadığı söylenin buranın, mistik dünyanın içinde psişik bir merkez olduğuna inanılıyordu. Her pozitif insan gibi o da bunlara pek inanmak istemiyordu. Ne de olsa rüyalar sadece uykuda görünür. Gayet uyanık olduğuna göre rüya görmez, psişik olaylar da, doğal gerçeklerden öteye gidemez.
Sonunda şükredecek bir ışık gördü. Yürüdükçe yaklaşıyordu. Artık duvarlar görünebilir hale geldi. Mağaranın dibinde aydınlık ne olabilir? Gözleri kamaşarak eliyle gölge yaparak devam etti. Acışan gözlerini alıştırmaya çalışıyordu. Kemerli, kapısı olmayan bir geçiş yerinden geçmişti. Artık içerideydi.
Geniş dairevi bir salondu. Salon demek biraz eksik kalabilir. Etrafında duvar yoktu. Hafif kubbemsi tavanı sütunların olduğu garip olanı ise sütun aralarında sonsuz bir derinlik hissini veren görüntü vardı. Çapraz dört yanında aynalardan hangisine baksa kendini görüyordu. İnsanların girip de çıkamadığı yer burası mı? diye aklından geçirdi.
Boş meydanda şöyle bir dolandı. Ne olacağını beklemekten de vazgeçer gibi olmuştu zaten. Karanlıktan aydınlığa çıkmak insana huzur veriyordu zaten.
Aynanın birine tekrar baktığında ardında bir karanlık fark etti. Ne olduğuna bakacağı sırada üzerine kılıç savrulduğunu fark edince eğilip saldırıyı savuşturdu. Hemen saldırgandan uzaklaşmaya başladı. Kaçtıkça kılıç darbeleri üzerine geliyor, her birinden kurtulmak için bir tarafa atıyordu kendini. Kılıcını çekmeye fırsat bile bulamamıştı ki saldırganın iyice yaklaşmasını fırsat bilerek kılıç tutan elini havada yakaladı ve yüzünü görmek nasip oldu. Aman yarabbi! Bu kim? dedi içinden.
Kendisine saldıran kendinden başkası değildi. Şaşkınlık içerisinde kılıcını kavrama fırsatını değerlendirip kabzayı kavradı. Yarısına kadar kınından çıkarmıştı ki alnına kafayı yedi. Geriye doğru savrulurken kılıcını çıkarmıştı. Göz karartısı çabuk geçmişti. Ama olduğu yerde durmasının kendisine zarar vereceğini aklı kesmişti ve ezberden yer değiştirmelere başladı. Saldırganı şimdi daha iyi seçebiliyordu.
Bu ne lanet işse kendisiyle yüz yüze gelmişti. Nereden nereye? Bu mu en büyük düşman? Ne yapacağını bilmez şekilde üzerine gelen kılıçlardan kaçtı. Bunca zaman gördüğü kılıç eğitiminin hakkını vermesi gerekiyordu. Kolayına gelen bir hamleye atıldı fakat pişman olacağı bir anı daha yaşadı.
Kılıçlar birbirine vurduğunda kendini pişman edecek şaşkınlığı yaşadı. Vücutlar yer değiştirmişti. Kişilikler kılıçlardan akarak yer değiştirmişti. Bu sefer karşı taraftan saldırı geliyordu ki uzaklaştı. Ne yapacağına karar vermek için düşünmeye çalışıyordu. En iyisi kaçmak.
Çıkış. Çıkış yok. Kaybolmuş. İnsan kendinden ne kadar kaçabilirdi? İnsanın kendisiyle mücadelesi soyut diye bilinirken bu kadar somut olması hatta vücutların yer değişmesi kadar metafizik olması akla hiç uygun gelmiyordu.
Daha demin girdiği girişin bile kaybolması ne kadar anlamsız. Bu rüyadan başka bir şey olmamalıydı. Ama bu kadar gerçek. Gerçekten daha gerçek. Acısı teri yorgunluğu. Bütün bunlar, rüya bile olsa kendini korumasının gerekliliğini gösteriyordu.
Atıldı. Kılıcını savurdu. Kılıçlar vuruştu, vücutlar yer değiştirdi. Kaçındı gene. Güçlü bir hamleyle tekrar atıldı fakat bertaraf edemedi. Kılıçların birbirine değmesiyle gene vücutlar yer değiştirmişti.
Daha iyi bir yol bulması gerekiyordu kendisine karşı. Normal şartlarda kılıç dövüşlerinde her kılıç vuruşması ile aslında rakibin açık vermesine çalışılır. Bunu uygulamak istedi. Atıldı.
Birkaç kez kılıçlar vuruştu, gene vücutlar değişmişti. İkisi de birbirinin yerine geçip durdu. O atılsa kılıcıyla savunuyor kendini ve saldırı sonrası vücutta buluyordu kendini, kendisi atılsa kılıçların değmesiyle kendini savunma yapmış vücutta buluyordu kendini.
Bu ne illet iştir? Kılıçlar değmeden bertaraf etmenin bir yolu bulunmaz mı?
Kılıçlar değmeden!... Evet kılıçlar değmeden bu iş yapılabilir.
Birkaç kez daha çarpıştılar gene o yer değiştirmelere rağmen kendini daha yakında olsa korumayı başarıyordu. Bir anda hasmının kılıç tutan sağ bileğini sol eliyle yakaladı kılıcını hasmının bacağına doğru uzatıp içeri dönerek bacağını yaraladı. Hasmını sırtladı ve omzundan attı. O sırada hasmını kılıcı da yere düşmüştü yada bırakmıştı. Kılıcını kaldırıp tam saplayacakken diğeri yere bıraktığı kılıcının bir tarafından tutup tenine yaklaşan kılıca vurdu. Korktuğu başına gelmişti. Neredeyse alt edeceği hasmıyla kılıçları birbirine değmişti. Üstelik kılıcı tutmaktan eli kanamış ve kendi tarafından bacağı yaralanmış vücutta yerde yatar olarak gafil avlanmıştı. Kendisine kılıç kaldırıldığını anlayınca sağlam bacağını kaldırıp yerdeyken resmen tepti.
Kılıcını kavrayarak ayağa kalktı. Bacak yarasından düzgün duramıyordu. Ne kesmişim be! Kılıcı tuttuğu eli de hafif yaralıydı ama bacağı kadar çok acımıyordu. Diğeri avantajı değerlendirmek ister gibi tekrar atıldı. Kılıcıyla kendini korumaya kalktı ama kolunda bir acı hissetti eli gevşedi kılıç düşecek gibi oldu. Sıkıca kavradı ama kolunun acısı arttı. Şimdi karşısındaki kılıçları değdirmeden zarar vermeye başlayacaktı demek ki. O yüzden kolunu yaralamıştı.
Bu kolla iş yapmaktan vazgeçti ve sol eline aldı ama sol elle alışık değildi o kadar. Birkaç kez daha atıldı. Ama daha da pişman oldu. Hasmı kılıcıyla karşılamadan vücut çalımlarıyla cambazlıkla darbelerden kendini korumuş ve o sırada bizim adamın karnını kılıcıyla çizerek yaralamıştı.
Yapacak pek bir şey kalmamış gibiydi. Umutsuzluğa düşmek istemiyordu ama ne yapabilirdi ki? Şu umut hikayeleri var ya, hepsi boşa çıkıyordu. Bir yol bir yöntem. Kendisiyle mücadele ederken yapacağı hareketi bile önceden bilen bir düşmanla karşı karşıya. Kendisinin bile tahmin edemediği bir yöntem bulmalıydı. Şu anda ne istemez bir insan Ölmeyi istemez. Ölmemek için elden gelen ne varsa ikisi de uğraşıyordu. Ölmek belki en doğru çözüm. Evet ölmenin bir yolunu bulacak ve karşı vücuda kendini salacak bir çılgınlık yapmalıydı. Bunu kendisi tahmin edemezdi.
Acılarıyla ve kanayan yaralarıyla daha bir doğrulup kılıcını tuttu. Kendisine tekrar saldırıldı. Cambazlığa başladı. Son kalan güç kırıntılarıyla darbeleri savuşturdu. En sonun da istediği darbe geliyordu; tam boynunun soluna. Kılıcını savunmaya aldı. Kılıcını doğrultmaya çalışır gibi hantal bir hareket yaptı ama bu hasmını yanıltmak içindi. Zaten pek gücü de kalmamıştı. Kılıç geldiğinde boynuna doğru geliyordu. Kılıcını zamanında savunmaya alamamıştı. Derken demirin soğukluğunu bu sefer boynun da hissetti. Derken derisi şah damarı gırtlağı diğer şah damarı kesilip boşa çıkıyordu. Tam da planladığı gibi zamanında tutamadığı kılıcını hasmının kılıcının savrulacağı sağ tarafa kaldırmayı başardı. Boşa çıkan kılıçla buluşup birbirine değdi. Böylece kendini o sağlam vücutta buldu. Diğer kendisi de her tarafından kanlar akan yaralı ve yorgun vücuda geçmişti. Birkaç adım geri çekilerek kendi ölümünü seyretmeye başladı.
Kendinden kurtulmak için resmen kendini ölümün soğuk ellerine bırakmıştı. Azrail e selamlaşmışlardı. Heyecandan kalbi hala dışarıdan duyulacak gibi atıyordu hala. Diğeri yerde kalakaldı ve daha bir hareketsizleşmişti. Derken girdiği geçidi gördü. Ve oraya yönelip kaçar gibi uzaklaştı. Geçitten çıktığında biraz ilerledi. Salondan gelen ışık bir anda kayboldu. Ardına isteksice baktığında o salonun artık orada olmadığını gördü. Bu kadar erken kendiliğinden kaybolmamalıydı ama zaten bir yığın garipliğin içinde bu en normal olanı sayılırdı.
Mağaranın çıkışını gördü. Işık kendisine o kadar yoğun gelmişti ki pek bir şey göremiyordu. Karanlıktan çıkan gözlerini ışığa alıştırmaya çalışıyordu. Yerçi Hoca atların başında bekliyordu. Otlatarak birinin boynunu sıvazlıyordu. Bu ihtiyar adamın gözleri o kadar genç bakmaya başlamıştı ki mutluluktan tarif edilemez.
Bu kadar çabuk beklemiyordum seni.
Başaracağımı sen söylemiştin.
Senden daha iyisi olmazdı zaten. Sadece kolay olmayan bir sınavdan geçtin. Bu kadar erken tamamlan bile büyük başarı.
Beni nasıl bir yere gönderdin öyle? atını yularını tutarak hazırlıyordu.
Ben ne bileyim içeriye giren sendin.
Ya! İçeri giren bendim. Dediğin gibi en büyük düşmanımla karşılaştım.
Korktun mu bari?
İnsan kendinden korkmaz mı? Burada daha fazla kalmak istemiyorum.deyip atlarına binip yol tuttular.
DEVAM EDECEK
eğer beğenilirse bu yarım hikayenin de devamını getireceğim.
beğenilerinize...
KILIÇ SAHNESİ 1
En Büyük Düşman
En Büyük Düşman
Büyük Hun İmparatoru Attilanın Avrupaya ilerlemesi gibiydi. Yolu bilen yoktu. Ne harita, ne pusula ne de kılavuz vardı. Güneş in battığı yere doğru gidiyordu. Bildiği sır şuydu: Güneşe yaklaştıkça güneş daha geç batar.
Karanlık mağaranın derinliklerine doğru ilerliyordu. Işık umudu artıyordu karanlığa girdikçe. Umudu mu, temennisi mi, arzusu mu? Kenarlardan yol bularak gidiyordu. Allah tan ikilenen geçitler yoktu. Bitmeyecekmiş gibi gelen derinlikler, bitmeyecek gibi gelen hislerin bitmeyecek döngüsüne sürüklüyordu ruhunu. Saniyelerin dakikaya sündüğü bir evrene hapsolmuştu sanki. Ürpertisi, belindeki kılıca daha sıkı tutmasına neden oldu.
Yerçi Hocanın kendini neden buraya gönderdiğini biliyor ama neyle karşılaşacağını bilmiyordu. En büyük düşman. İnsanın en büyük düşmanı ne olur acaba? Sanki marifet. Ortaya bir düğüm atıp Al bunu çöz demek.
Bin yıldır girenin çıkamadığı söylenin buranın, mistik dünyanın içinde psişik bir merkez olduğuna inanılıyordu. Her pozitif insan gibi o da bunlara pek inanmak istemiyordu. Ne de olsa rüyalar sadece uykuda görünür. Gayet uyanık olduğuna göre rüya görmez, psişik olaylar da, doğal gerçeklerden öteye gidemez.
Sonunda şükredecek bir ışık gördü. Yürüdükçe yaklaşıyordu. Artık duvarlar görünebilir hale geldi. Mağaranın dibinde aydınlık ne olabilir? Gözleri kamaşarak eliyle gölge yaparak devam etti. Acışan gözlerini alıştırmaya çalışıyordu. Kemerli, kapısı olmayan bir geçiş yerinden geçmişti. Artık içerideydi.
* * *
Geniş dairevi bir salondu. Salon demek biraz eksik kalabilir. Etrafında duvar yoktu. Hafif kubbemsi tavanı sütunların olduğu garip olanı ise sütun aralarında sonsuz bir derinlik hissini veren görüntü vardı. Çapraz dört yanında aynalardan hangisine baksa kendini görüyordu. İnsanların girip de çıkamadığı yer burası mı? diye aklından geçirdi.
Boş meydanda şöyle bir dolandı. Ne olacağını beklemekten de vazgeçer gibi olmuştu zaten. Karanlıktan aydınlığa çıkmak insana huzur veriyordu zaten.
Aynanın birine tekrar baktığında ardında bir karanlık fark etti. Ne olduğuna bakacağı sırada üzerine kılıç savrulduğunu fark edince eğilip saldırıyı savuşturdu. Hemen saldırgandan uzaklaşmaya başladı. Kaçtıkça kılıç darbeleri üzerine geliyor, her birinden kurtulmak için bir tarafa atıyordu kendini. Kılıcını çekmeye fırsat bile bulamamıştı ki saldırganın iyice yaklaşmasını fırsat bilerek kılıç tutan elini havada yakaladı ve yüzünü görmek nasip oldu. Aman yarabbi! Bu kim? dedi içinden.
Kendisine saldıran kendinden başkası değildi. Şaşkınlık içerisinde kılıcını kavrama fırsatını değerlendirip kabzayı kavradı. Yarısına kadar kınından çıkarmıştı ki alnına kafayı yedi. Geriye doğru savrulurken kılıcını çıkarmıştı. Göz karartısı çabuk geçmişti. Ama olduğu yerde durmasının kendisine zarar vereceğini aklı kesmişti ve ezberden yer değiştirmelere başladı. Saldırganı şimdi daha iyi seçebiliyordu.
Bu ne lanet işse kendisiyle yüz yüze gelmişti. Nereden nereye? Bu mu en büyük düşman? Ne yapacağını bilmez şekilde üzerine gelen kılıçlardan kaçtı. Bunca zaman gördüğü kılıç eğitiminin hakkını vermesi gerekiyordu. Kolayına gelen bir hamleye atıldı fakat pişman olacağı bir anı daha yaşadı.
Kılıçlar birbirine vurduğunda kendini pişman edecek şaşkınlığı yaşadı. Vücutlar yer değiştirmişti. Kişilikler kılıçlardan akarak yer değiştirmişti. Bu sefer karşı taraftan saldırı geliyordu ki uzaklaştı. Ne yapacağına karar vermek için düşünmeye çalışıyordu. En iyisi kaçmak.
Çıkış. Çıkış yok. Kaybolmuş. İnsan kendinden ne kadar kaçabilirdi? İnsanın kendisiyle mücadelesi soyut diye bilinirken bu kadar somut olması hatta vücutların yer değişmesi kadar metafizik olması akla hiç uygun gelmiyordu.
Daha demin girdiği girişin bile kaybolması ne kadar anlamsız. Bu rüyadan başka bir şey olmamalıydı. Ama bu kadar gerçek. Gerçekten daha gerçek. Acısı teri yorgunluğu. Bütün bunlar, rüya bile olsa kendini korumasının gerekliliğini gösteriyordu.
Atıldı. Kılıcını savurdu. Kılıçlar vuruştu, vücutlar yer değiştirdi. Kaçındı gene. Güçlü bir hamleyle tekrar atıldı fakat bertaraf edemedi. Kılıçların birbirine değmesiyle gene vücutlar yer değiştirmişti.
Daha iyi bir yol bulması gerekiyordu kendisine karşı. Normal şartlarda kılıç dövüşlerinde her kılıç vuruşması ile aslında rakibin açık vermesine çalışılır. Bunu uygulamak istedi. Atıldı.
Birkaç kez kılıçlar vuruştu, gene vücutlar değişmişti. İkisi de birbirinin yerine geçip durdu. O atılsa kılıcıyla savunuyor kendini ve saldırı sonrası vücutta buluyordu kendini, kendisi atılsa kılıçların değmesiyle kendini savunma yapmış vücutta buluyordu kendini.
Bu ne illet iştir? Kılıçlar değmeden bertaraf etmenin bir yolu bulunmaz mı?
Kılıçlar değmeden!... Evet kılıçlar değmeden bu iş yapılabilir.
Birkaç kez daha çarpıştılar gene o yer değiştirmelere rağmen kendini daha yakında olsa korumayı başarıyordu. Bir anda hasmının kılıç tutan sağ bileğini sol eliyle yakaladı kılıcını hasmının bacağına doğru uzatıp içeri dönerek bacağını yaraladı. Hasmını sırtladı ve omzundan attı. O sırada hasmını kılıcı da yere düşmüştü yada bırakmıştı. Kılıcını kaldırıp tam saplayacakken diğeri yere bıraktığı kılıcının bir tarafından tutup tenine yaklaşan kılıca vurdu. Korktuğu başına gelmişti. Neredeyse alt edeceği hasmıyla kılıçları birbirine değmişti. Üstelik kılıcı tutmaktan eli kanamış ve kendi tarafından bacağı yaralanmış vücutta yerde yatar olarak gafil avlanmıştı. Kendisine kılıç kaldırıldığını anlayınca sağlam bacağını kaldırıp yerdeyken resmen tepti.
Kılıcını kavrayarak ayağa kalktı. Bacak yarasından düzgün duramıyordu. Ne kesmişim be! Kılıcı tuttuğu eli de hafif yaralıydı ama bacağı kadar çok acımıyordu. Diğeri avantajı değerlendirmek ister gibi tekrar atıldı. Kılıcıyla kendini korumaya kalktı ama kolunda bir acı hissetti eli gevşedi kılıç düşecek gibi oldu. Sıkıca kavradı ama kolunun acısı arttı. Şimdi karşısındaki kılıçları değdirmeden zarar vermeye başlayacaktı demek ki. O yüzden kolunu yaralamıştı.
Bu kolla iş yapmaktan vazgeçti ve sol eline aldı ama sol elle alışık değildi o kadar. Birkaç kez daha atıldı. Ama daha da pişman oldu. Hasmı kılıcıyla karşılamadan vücut çalımlarıyla cambazlıkla darbelerden kendini korumuş ve o sırada bizim adamın karnını kılıcıyla çizerek yaralamıştı.
Yapacak pek bir şey kalmamış gibiydi. Umutsuzluğa düşmek istemiyordu ama ne yapabilirdi ki? Şu umut hikayeleri var ya, hepsi boşa çıkıyordu. Bir yol bir yöntem. Kendisiyle mücadele ederken yapacağı hareketi bile önceden bilen bir düşmanla karşı karşıya. Kendisinin bile tahmin edemediği bir yöntem bulmalıydı. Şu anda ne istemez bir insan Ölmeyi istemez. Ölmemek için elden gelen ne varsa ikisi de uğraşıyordu. Ölmek belki en doğru çözüm. Evet ölmenin bir yolunu bulacak ve karşı vücuda kendini salacak bir çılgınlık yapmalıydı. Bunu kendisi tahmin edemezdi.
Acılarıyla ve kanayan yaralarıyla daha bir doğrulup kılıcını tuttu. Kendisine tekrar saldırıldı. Cambazlığa başladı. Son kalan güç kırıntılarıyla darbeleri savuşturdu. En sonun da istediği darbe geliyordu; tam boynunun soluna. Kılıcını savunmaya aldı. Kılıcını doğrultmaya çalışır gibi hantal bir hareket yaptı ama bu hasmını yanıltmak içindi. Zaten pek gücü de kalmamıştı. Kılıç geldiğinde boynuna doğru geliyordu. Kılıcını zamanında savunmaya alamamıştı. Derken demirin soğukluğunu bu sefer boynun da hissetti. Derken derisi şah damarı gırtlağı diğer şah damarı kesilip boşa çıkıyordu. Tam da planladığı gibi zamanında tutamadığı kılıcını hasmının kılıcının savrulacağı sağ tarafa kaldırmayı başardı. Boşa çıkan kılıçla buluşup birbirine değdi. Böylece kendini o sağlam vücutta buldu. Diğer kendisi de her tarafından kanlar akan yaralı ve yorgun vücuda geçmişti. Birkaç adım geri çekilerek kendi ölümünü seyretmeye başladı.
Kendinden kurtulmak için resmen kendini ölümün soğuk ellerine bırakmıştı. Azrail e selamlaşmışlardı. Heyecandan kalbi hala dışarıdan duyulacak gibi atıyordu hala. Diğeri yerde kalakaldı ve daha bir hareketsizleşmişti. Derken girdiği geçidi gördü. Ve oraya yönelip kaçar gibi uzaklaştı. Geçitten çıktığında biraz ilerledi. Salondan gelen ışık bir anda kayboldu. Ardına isteksice baktığında o salonun artık orada olmadığını gördü. Bu kadar erken kendiliğinden kaybolmamalıydı ama zaten bir yığın garipliğin içinde bu en normal olanı sayılırdı.
* * *
Mağaranın çıkışını gördü. Işık kendisine o kadar yoğun gelmişti ki pek bir şey göremiyordu. Karanlıktan çıkan gözlerini ışığa alıştırmaya çalışıyordu. Yerçi Hoca atların başında bekliyordu. Otlatarak birinin boynunu sıvazlıyordu. Bu ihtiyar adamın gözleri o kadar genç bakmaya başlamıştı ki mutluluktan tarif edilemez.
Bu kadar çabuk beklemiyordum seni.
Başaracağımı sen söylemiştin.
Senden daha iyisi olmazdı zaten. Sadece kolay olmayan bir sınavdan geçtin. Bu kadar erken tamamlan bile büyük başarı.
Beni nasıl bir yere gönderdin öyle? atını yularını tutarak hazırlıyordu.
Ben ne bileyim içeriye giren sendin.
Ya! İçeri giren bendim. Dediğin gibi en büyük düşmanımla karşılaştım.
Korktun mu bari?
İnsan kendinden korkmaz mı? Burada daha fazla kalmak istemiyorum.deyip atlarına binip yol tuttular.
DEVAM EDECEK
