makmüh
Üye
Kâinat Kendi Kendine Var Olmuş Olamaz Mı?
Kâinatta atomlardan yıldızlara mükemmel bir düzen hükmediyor.
Bu mükemmel düzenin gerçekleşmesi için iki şık söz konusu.
Ya; “Her bir varlık mesela bir atom bile insanlardan çok daha üstün zekâ ve dehaya sahip. Böylece kâinattaki her şeyi biliyor, görüyor ve bilinçli bir şekilde bu düzeni oluşturuyorlar.”
Ya da; “Varlıklar akılsız ve şuursuzlar. Öyleyse bu şuursuz fakat harika donanımlı varlıkları büyük bir zat ilim ve kudretiyle yaratmış ve onları çok büyük gaye ve maksatlar için mükemmel bir düzenle çalıştırıyor.”
Anlamak imkânsız ama birinci şıkkı makul görenler var demek ki. Oysa unun, şekerin, yağın aklı mı var ki, kendi kendilerine helva olabilsinler. Kumaşın aklı yoktur, kendisi elbise olamaz. Boyanın, fırçanın, tuvalin aklı yoktur, kendileri tabloyu yapamazlar. Helvaya bir aşçı, elbiseye bir terzi, resme bir ressam gerektiğini bir çocuk aklı bile anlayabilir!
Fakat ne yazık ki çocukların bile idrak edebildiği bir gerçeği kendini çok da akıllı zanneden bir kısım bilgiç insanlar idrak edemeyebiliyorlar. Elbette zeki olmak ayrı, akıllı olmak apayrı. İnsanın aklı Allah’a iman ettiği kadar, insaniyeti ise Rabbini tanıyabildiği kadardır. Allah’a iman etmeyen büyük bir bilim adamı da olsa Allah’a iman etmiş ilim sahibi olmayan bir kimseden çok daha cahildir.
Bir kimya profesörü su unsuruna bakıp “su, oksijen ve hidrojenin birleşmesiyle oluşur” der. Fakat bu oluşumda Allah’ın bu kanunu koyan ve suyu yapan olduğunu düşünmezse, hidrojen ve oksijene akıl ve şuur vererek çok komik bir cahillik ortaya koyar. Oysa su, çiçek, elektrik, güneş ve havanın kendi kendine olması helvanın, elbisenin ve bir resmin kendi kendine oluşmasından çok daha imkânsızdır. Çünkü her biri birer mucizedir.
Göz bize maddeyi göstermek içindir. Akıl ise maddenin arkasındaki mânâyı göstermek için var. Sadece akıl da değil, vicdan gibi Allah’ı arayan, Allah’ı arzu eden yüzler hislerimiz var. Farkındaysanız akıl da görünmüyor ve görünmeyen pek çok şey için akıl esas tutuluyor.
Materyalist asrın kazazedeleri bilmelidir ki: İnsan; ruhuyla, bir kitap; manasıyla değer kazandığı gibi maddenin ruhu da manadır, manayla kıymet kazanır. Maddenin arkasında apaçık görünen mânâ ise: Allah’ın manevî şahsiyetidir.
Kâinat âdeta bir fuar. Varlıklar ise harika donanımlarla sunulmuş sanat eserleri. Her biri muhteşem sanatkârları olan Allah’ı tanıtıyorlar.
İnsanın aklı ve şuuru var. Fakat bu cevherleri kullanmayabiliyor. Böylece kâinat kitabında Allah’ı okuyamama cehaletini gösteriyor. Oysa cansız ve basit bulduğumuz taşın bile bir kalbi var, Allah’ı zikrediyor. Artık bunu fizik de ilan etmiştir ki; katı maddeler sürekli hareket halindedirler. Atomların titreşimi ve elektronların çekirdek etrafındaki dönüşleri adeta meczup Mevlevî misalidir. Mevlâna da bakmıştır ki atomdan güneşlere her şey dönerek Allah’ı zikrediyor; o da kâinatın bu ahengine dâhil olmuştur.
Bu mükemmel düzenin gerçekleşmesi için iki şık söz konusu.
Ya; “Her bir varlık mesela bir atom bile insanlardan çok daha üstün zekâ ve dehaya sahip. Böylece kâinattaki her şeyi biliyor, görüyor ve bilinçli bir şekilde bu düzeni oluşturuyorlar.”
Ya da; “Varlıklar akılsız ve şuursuzlar. Öyleyse bu şuursuz fakat harika donanımlı varlıkları büyük bir zat ilim ve kudretiyle yaratmış ve onları çok büyük gaye ve maksatlar için mükemmel bir düzenle çalıştırıyor.”
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan
başka ilahlar olsaydı,
kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu…”
(Enbiyâ Sûresi, 22. âyet)
başka ilahlar olsaydı,
kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu…”
(Enbiyâ Sûresi, 22. âyet)
Anlamak imkânsız ama birinci şıkkı makul görenler var demek ki. Oysa unun, şekerin, yağın aklı mı var ki, kendi kendilerine helva olabilsinler. Kumaşın aklı yoktur, kendisi elbise olamaz. Boyanın, fırçanın, tuvalin aklı yoktur, kendileri tabloyu yapamazlar. Helvaya bir aşçı, elbiseye bir terzi, resme bir ressam gerektiğini bir çocuk aklı bile anlayabilir!
Fakat ne yazık ki çocukların bile idrak edebildiği bir gerçeği kendini çok da akıllı zanneden bir kısım bilgiç insanlar idrak edemeyebiliyorlar. Elbette zeki olmak ayrı, akıllı olmak apayrı. İnsanın aklı Allah’a iman ettiği kadar, insaniyeti ise Rabbini tanıyabildiği kadardır. Allah’a iman etmeyen büyük bir bilim adamı da olsa Allah’a iman etmiş ilim sahibi olmayan bir kimseden çok daha cahildir.
Bir kimya profesörü su unsuruna bakıp “su, oksijen ve hidrojenin birleşmesiyle oluşur” der. Fakat bu oluşumda Allah’ın bu kanunu koyan ve suyu yapan olduğunu düşünmezse, hidrojen ve oksijene akıl ve şuur vererek çok komik bir cahillik ortaya koyar. Oysa su, çiçek, elektrik, güneş ve havanın kendi kendine olması helvanın, elbisenin ve bir resmin kendi kendine oluşmasından çok daha imkânsızdır. Çünkü her biri birer mucizedir.
Göz bize maddeyi göstermek içindir. Akıl ise maddenin arkasındaki mânâyı göstermek için var. Sadece akıl da değil, vicdan gibi Allah’ı arayan, Allah’ı arzu eden yüzler hislerimiz var. Farkındaysanız akıl da görünmüyor ve görünmeyen pek çok şey için akıl esas tutuluyor.
Materyalist asrın kazazedeleri bilmelidir ki: İnsan; ruhuyla, bir kitap; manasıyla değer kazandığı gibi maddenin ruhu da manadır, manayla kıymet kazanır. Maddenin arkasında apaçık görünen mânâ ise: Allah’ın manevî şahsiyetidir.
Kâinat âdeta bir fuar. Varlıklar ise harika donanımlarla sunulmuş sanat eserleri. Her biri muhteşem sanatkârları olan Allah’ı tanıtıyorlar.
Yeryüzü bir fabrika, mühendisi Allah.
Toprak bir laboratuar, kimyageri Allah.
Dünya bir hastane, tabibi Allah.
Dünya bir misafirhane: Misafriperver zat, Allah.
Velhasıl: Yeryüzü bir mescit, Ma’budu Allah.
(Blaaise Pascal)
“Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, onun varlığının delillerindendir...”
(Şûrâ Sûresi, 29)
Yeryüzündeki cam ve su gibi parlak şeyler ışık saçıyorlar. Her biri ışıklarını gökteki güneşten mi alıyorlar dersiniz, yoksa her biri birer güneş midir!? Var olan her şey bütün ilimlerin sahibi olan Allah’ı, birliğini, isim ve sıfatlarını, sonsuz kudretini ve hikmetini güneşten daha parlak bir şekilde gösteriyor.Toprak bir laboratuar, kimyageri Allah.
Dünya bir hastane, tabibi Allah.
Dünya bir misafirhane: Misafriperver zat, Allah.
Velhasıl: Yeryüzü bir mescit, Ma’budu Allah.
(Blaaise Pascal)
“Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, onun varlığının delillerindendir...”
(Şûrâ Sûresi, 29)
İnsanın aklı ve şuuru var. Fakat bu cevherleri kullanmayabiliyor. Böylece kâinat kitabında Allah’ı okuyamama cehaletini gösteriyor. Oysa cansız ve basit bulduğumuz taşın bile bir kalbi var, Allah’ı zikrediyor. Artık bunu fizik de ilan etmiştir ki; katı maddeler sürekli hareket halindedirler. Atomların titreşimi ve elektronların çekirdek etrafındaki dönüşleri adeta meczup Mevlevî misalidir. Mevlâna da bakmıştır ki atomdan güneşlere her şey dönerek Allah’ı zikrediyor; o da kâinatın bu ahengine dâhil olmuştur.
“Dinin muhatapları akıl sahipleridir.
Üç türlü insan vardır:
1. Allah’ı bulanlar ve O’na hizmet edenler;
2. O’nu aramakla meşgul olup, henüz bulamayanlar;
3. O’nu, ne arayan, ne de bulanlar, zaten bunlar arayıp bulma çabası da göstermezler.
İlk gruba girenler, akıllı ve mutlu, Ortadakiler ise mutsuz ve fakat akıllıdır. Sonuncu grubun insanları ise, aptal ve mutsuzdur.”
Alıntdır.
Üç türlü insan vardır:
1. Allah’ı bulanlar ve O’na hizmet edenler;
2. O’nu aramakla meşgul olup, henüz bulamayanlar;
3. O’nu, ne arayan, ne de bulanlar, zaten bunlar arayıp bulma çabası da göstermezler.
İlk gruba girenler, akıllı ve mutlu, Ortadakiler ise mutsuz ve fakat akıllıdır. Sonuncu grubun insanları ise, aptal ve mutsuzdur.”
Alıntdır.
