arslansem
Üye
İclal Aydın---Ben de gönül çektim eskiden
Çok zaman oldu” diyor arkadaşım, “unuttum ben artık flört mlört etmeyi...”
Bir kulağımla onu bekliyor, bir yandan da elimdeki genç kızlar için hazırlanmış çok renkli dergiyi karışıtırıyorum. Rastgele bir sayfa çeviriyorum. Başlığı önce şuursuzca, sonra şaşkınlıkla, sonra içim cız ederek okuyorum...
“Annelerimizin Grease müzikali vardı bizim de High School Musicalimiz var!”
Ne demek “annelerimizin”?
“Ne diyor bunlar yaaa” diyorum kızgınlıkla arkadaşıma elimdeki derginin sayfasını göstererek.
“Kabul edemeyeceksin di mi” diyor arkadaşım “Yaşlanmayacağını sanıyorsun sen...”
***
Kahvaltıda anneme bakıyorum.
Son zamanlarda giderek daha çok ona benzemeye başladığımı söylüyorlar. Annem bir dut ağacının tepesindeydi. Nefis bir yazdı, hatırlıyorum. Babam bir dalda annem başka bir dalda meyve topluyordu. Bense aşağıda şaşkınlık ve hayranlıkla ikisini izliyordum. Nereden aklıma geldi bilinmez “Anne kaç yaşındasın sen” diye sormuştum. “Yirmi altıııı” demişti. Babam diğer daldan itiraz etmişti “hayır hayır, yirmi yediiii...”
Ben altı yaşımdaydım, kardeşimse bir yaşında...
Ben kızımın bugünkü halinden biraz büyük, annemse benim bugünkü yaşımdan haylice küçükmüş o gün... Ağaç dallarında meyve toplayan bir kız çocuğuymuş işte... Üstelik iki çocuk annesi...
***
Kahvaltı sonrası kısıtlı zamanım içinde kahvelerimizi içerken “İnce Saz” dinleyelim diye geçiyor aklımdan... “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”ı seçiyorum. Annem hiçbir zaman ojesiz görmediğim elleriyle fincanı tutarken, inci kolyesini düzeltirken, karşısına geçip onu seyrediyorum.
Tanrım nasıl da büyüdük beraber...
Genç ve çok güzel bir kadın olarak bürokratik kurallarla çevrili iş hayatı ve zor siyasi yaşamının içinde iki kız çocuğunu tek başına büyütürken neler görmüş geçirmiş olmalı... Ne kadar otoriterdi, ne kadar sertti, ne kadar uzlaşılmaz, zor beğenir ve katıydı...
Karşımdaki sonsuz sabırlı sarışın anneanneye bakıyorum, bakıyorum ve değişimlerimize inanamıyorum. “Aynada göz altımdaki ilk çizgiyi gördüğümde çok şaşırmıştım” diyor annem “Hiç yaşlanmayacağımı sanırdım. Bu yaşlılar hep vardır diye kabul edermişim meğer...”
***
Sanki zaman hız kazanıyor. Sanki giderek daralan bir odaya tıkılıyoruz... Birbirimizden doğuyor, birbirimize dönüşüyoruz... Eksiliyor muyuz, artıyor muyuz daha aklım ermiyor... Annem adeta hâlâ bir küçük evlat ve annesinden ilgi bekliyor. Ben annemin bana ilgisinden memnun, kızım beni annemden kıskanırken, 2007’yi dört kuşak uğurluyoruz...
Kızlar annelerine, seneler birbirine benziyor giderek...
Ve bir yerde anneler de mektep yıllarından bir sayfa çıkarıp “ben de gönül çektim eskiden” diyen bir şarkıyla 17 yaşına dönüyor... Vakit geçiyor...
Bir kulağımla onu bekliyor, bir yandan da elimdeki genç kızlar için hazırlanmış çok renkli dergiyi karışıtırıyorum. Rastgele bir sayfa çeviriyorum. Başlığı önce şuursuzca, sonra şaşkınlıkla, sonra içim cız ederek okuyorum...
“Annelerimizin Grease müzikali vardı bizim de High School Musicalimiz var!”
Ne demek “annelerimizin”?
“Ne diyor bunlar yaaa” diyorum kızgınlıkla arkadaşıma elimdeki derginin sayfasını göstererek.
“Kabul edemeyeceksin di mi” diyor arkadaşım “Yaşlanmayacağını sanıyorsun sen...”
***
Kahvaltıda anneme bakıyorum.
Son zamanlarda giderek daha çok ona benzemeye başladığımı söylüyorlar. Annem bir dut ağacının tepesindeydi. Nefis bir yazdı, hatırlıyorum. Babam bir dalda annem başka bir dalda meyve topluyordu. Bense aşağıda şaşkınlık ve hayranlıkla ikisini izliyordum. Nereden aklıma geldi bilinmez “Anne kaç yaşındasın sen” diye sormuştum. “Yirmi altıııı” demişti. Babam diğer daldan itiraz etmişti “hayır hayır, yirmi yediiii...”
Ben altı yaşımdaydım, kardeşimse bir yaşında...
Ben kızımın bugünkü halinden biraz büyük, annemse benim bugünkü yaşımdan haylice küçükmüş o gün... Ağaç dallarında meyve toplayan bir kız çocuğuymuş işte... Üstelik iki çocuk annesi...
***
Kahvaltı sonrası kısıtlı zamanım içinde kahvelerimizi içerken “İnce Saz” dinleyelim diye geçiyor aklımdan... “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”ı seçiyorum. Annem hiçbir zaman ojesiz görmediğim elleriyle fincanı tutarken, inci kolyesini düzeltirken, karşısına geçip onu seyrediyorum.
Tanrım nasıl da büyüdük beraber...
Genç ve çok güzel bir kadın olarak bürokratik kurallarla çevrili iş hayatı ve zor siyasi yaşamının içinde iki kız çocuğunu tek başına büyütürken neler görmüş geçirmiş olmalı... Ne kadar otoriterdi, ne kadar sertti, ne kadar uzlaşılmaz, zor beğenir ve katıydı...
Karşımdaki sonsuz sabırlı sarışın anneanneye bakıyorum, bakıyorum ve değişimlerimize inanamıyorum. “Aynada göz altımdaki ilk çizgiyi gördüğümde çok şaşırmıştım” diyor annem “Hiç yaşlanmayacağımı sanırdım. Bu yaşlılar hep vardır diye kabul edermişim meğer...”
***
Sanki zaman hız kazanıyor. Sanki giderek daralan bir odaya tıkılıyoruz... Birbirimizden doğuyor, birbirimize dönüşüyoruz... Eksiliyor muyuz, artıyor muyuz daha aklım ermiyor... Annem adeta hâlâ bir küçük evlat ve annesinden ilgi bekliyor. Ben annemin bana ilgisinden memnun, kızım beni annemden kıskanırken, 2007’yi dört kuşak uğurluyoruz...
Kızlar annelerine, seneler birbirine benziyor giderek...
Ve bir yerde anneler de mektep yıllarından bir sayfa çıkarıp “ben de gönül çektim eskiden” diyen bir şarkıyla 17 yaşına dönüyor... Vakit geçiyor...
