pro.engineer
Üye
İbadetlerden zevk alamıyorum. Neyapmalıyım?
Evvela zevk almak için ibadet etmiyoruz.
Bununla beraber, ibadetten zevk almamıza
mani olan bazı nedenler vardır:
1- Günah ve isyanlarımız
2- İmanın taklidi olması,
3- İbadetleri kime karşı işlediğimiz tam
olarak bilmemek
4- Namaz ve ibadetlerin bizim fıtri vazifemiz
olduğunu bilmemek ve bir yük olarak görmek
5- Namazla bütün mahlukatın yaptığı
vazifelerin tamama erdiğinden gafil olmak,
6- Namaz kıldığımız vakit mevcudatın bizden
razı olduğunu bilmemek, İbadet: “Allah’a karşı kulluk vazifelerini
yerine getirmek, Allah’ın emirlerine boyun
eğmek”
“Kendi kusurunu, acz ve fakrını görüp
kemal-i rububiyetin ve kudret-i
samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde
etmek.” (Sözler) İnsan tepeden tırnağa acz ile kaplı. Ne
saçının ağarmasını durdurabiliyor, ne
tırnağının uzamasını. Ve insan baştan
ayağa ihtiyaç dolu. Saça muhtaç; o olmadı
mı bir yanı noksan kalıyor. İnsan alına
muhtaç; kaşa, göze, kirpiğe muhtaç. Dudağa, çeneye, gırtlağa muhtaç. Geçelim bütün
bunları ve ayaklarımıza varalım. İnsan ayağa
muhtaç; topuğa, parmağa, tırnağa muhtaç. İnsan, hemen dudağının önündeki havadan,
tâ cennete kadar her şeyin fakiri. Hiçbirine
sahip değil. Mide yapmaktan âciz olduğu gibi
meyvenin de fakiri. Göz yapmaktan âciz
olduğu gibi Güneşin de fakiri. İşte ibadet, insana aczini ve fakrını
hatırlatan, kul olduğunu, başıboş olmadığını
ders veren en ulvî vazife. İnsan bir taraftan
kendi aczine ve fakrına bakar, sonra her
şeyi onun için ve ona göre terbiye eden
Rabbinin bu sonsuz ihsanlarına karşı nasıl şükredeceğini bilemez hâle gelir. Bu hâl onu
el bağlamaya götürür, bel bükmeye götürür,
yüz sürmeye götürür. Bunu yapmayan insan
kendinin gâfilidir, kendinin cahilidir ve
nefsini bilmediği için de Rabbinin gâfilidir. İşte insanı bu gafletten korumak ve
kurtarmak üzere nazil olan bir İlâhî Ferman:
“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri
yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva
mertebesine nâil olasınız.” (Bakara suresi,
21) İnsan ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona
ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı bu
âyette şöyle veriliyor: “Sizi ve sizden
öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.” Âyetteki, ‘sizi ve sizden öncekileri yaratan’
ibaresi Rabbin sıfatıdır. Bu sıfatı bir an için
düşünmediğimizde, âyet-i kerime, “Rabbinize
ibadet ediniz.” şeklinde karşımıza çıkar.
Demek ki ibadetin sebebi, Rabbimizin bizi
terbiye etmiş olması. Rabbe, ibadet edilir. Bu kutsi vazifeyi idrak edebilelim diye Allah,
vicdanımıza bazı işaretler koymuş. Babamıza
itaat etmeyi vicdanî bir görev sayıyoruz.
Niçin? Babamız olduğu için. Annemize
isyandan sakınıyoruz. Niçin? Annemiz
olduğu için. İşte âyet-i kerime bizim vicdanımıza hitab ediyor: “Rabbinize ibadet
edin” diye emrediyor. Çünkü o sizi terbiye
etmiştir. Babanızın yediği gıdayı beyaz kan
hâline o getirmiş, sizi ana rahminde bir
nutfe olarak rahim duvarına o yapıştırmış ve
oradaki dokuz aylık terbiyenizi safha safha hep o icra etmiştir. Şimdi ise bir başka
rahimdesiniz: Kâinat... Burada da sizi terbiye
eden, besleyen, büyüten, yedirip içiren
ancak O’dur. Allah Rabdir ve her şeyi O terbiye etmiştir.
İnsan ise abddir, kuldur; her şeyiyle Allah’ın
terbiyesinden geçmiştir. Elimizi tutmaya,
ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma,
midemizi sindirime, aklımızı anlamaya
elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz
terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak
mecburiyetindeyiz. Rabbimize karşı edepli olmak... Nefsimize
takılan ve etrafımızı çepeçevre kuşatan bu
kadar ihsana karşı O’na gereği gibi
şükredememenin mahcubiyetini ruhumuzun
tâ derinliklerinde hissederek.
İşte Rabbine karşı şükür borcunu böylesine hisseden, idrak eden insan Kur’an’ın “Sizi
ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize
ibadet edin”, “Namazı ikame edin”,
“Ramazan ayında oruç tutun” gibi emirlerini
dinleyince aradığını bulmanın huzuruna
erer. İbadet için, “abd ile mâbud arasında en
yüksek ve lâtif nispet ancak
ibadettir”(İşârât-ül İ’caz) buyruluyor. Yâni,
insan ibadet sayesinde, “Ben Allah’ın
kuluyum, O’nun mahlûkuyum, bu dünyada
O’nun misafiriyim ve öldükten sonra da, inşallah, O’nun saadet yurdu olan Cennete
gideceğim” diyebiliyor. Günlük hayatında bütün işlerini kul olmanın
şuuruyla hep helâl dairesinde geçiren insan,
belli vakitlerde Rabbinin huzurunda el
bağlıyor. O’na yine O’nun emrettiği biçimde
ibadetini takdim ediyor. Bu onun, Rabbine
karşı bir kulluk vazifesidir, bir şükür borcudur. Âcizliğini, fakirliğini ve zilletini tam
hisseden bir insanın kalbi Rabbine karşı
derin bir mahcubiyetle dolar. Bu iç
burukluğuna “inkisar” deniliyor. Ve İmam-ı
Rabbani Hazretleri “İbadet, tezellül ve
inkisardan ibarettir” buyurarak bu hâli ibadetin temeli, esası sayıyor. “Niçin ibadet ediyoruz?” sorusu, beraberinde
iki soruyu birlikte getiriyor. Daha doğrusu,
bu sorunun içinde iki soru saklı:
– İbadet etmemizin sebebi, illeti nedir?
– İbadet etmemizin hikmeti, faydası nedir? Bazıları bu soruyu sadece ikinci mânâyı
kastederek sorarlar. Birinci ve en önemli
noktayı unuturlar. Bunun neticesi olarak
hikmet sahasında kendilerince birtakım
faydalar sıralar ve bu faydaların başka
yollarla da elde edilebileceğini ileri sürerek, ibadeti reddedici bir tavra girerler. İllet denilince ibadet yapmamızı gerekli kılan
sebebi kastederiz. Hikmetten ise yaptığımız
ibadetten hâsıl olan faydayı anlarız. Dünya
işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a
gelmekte olan bir tüccarın bu seyahatinin
illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha
fazla istifade etmek... Buna göre söz konusu
şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” desek,
“zengin olmaya” diye cevap vermez. Bu,
hikmete ait bir cevaptır ve yerinde değildir.
Sorumuzun cevabı “ticaret yapmaya” şeklinde gelmelidir. Böyle bir cevap illete
aittir ve isabetlidir. O halde, “Niçin ibadet ediyorsun?”
şeklindeki bir sorunun cevabı da “Rabbim
emrettiği için” şeklinde olacaktır. Bu emri
tutmanın pek çok da faydası vardır; gerek
dünyada, gerek âhirette. Ama ibadet bu
faydalar için yapılmaz. Bunlar meselenin hikmet yönüdür.
Abdin işi ibadettir; emir dinlemek,
yasaklardan sakınmaktır. Kula kulluk yaraşır.
İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna,
Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve
Cennette vereceği dereceler ibadetin hikmet yönüdür. İslâm’ın her emri ve yasağı bu hakikatten
haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç
misâl: Meselâ oruç tutmanın tıp yönünden
birçok faydaları var. Bütün bu faydalar
orucun hikmet yönü. “Oruç niçin tutulur?”
sorusunun cevabı, sanıldığı gibi bu faydalar değildir. Oruç, Allah’ın bir emri olduğu için
tutulur. Bu ibadetin belli bir ayı vardır:
Ramazan. Ramazan dışında on ay nafile
oruç tutsanız da Ramazan’da tutmasanız bu
ibadeti yerine getirmiş olmazsınız. Eğer
mesele sadece orucun hikmet yönü, yâni faydaları olsa bu ikinci halde fayda on
katına çıkmıştır, ama farz olan oruç hâlâ
tutulmamıştır. Yine orucun belli bir başlama ve bitiş vakti
vardır. Orucunuza imsakten hemen sonra
başlasanız da, iftarınızı yatsıdan birkaç saat
sonra yapsanız orucunuz makbul olmaz.
Daha fazla bir süre aç kalmışsınızdır, ama
oruç tutmamışsınızdır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan
ibadetiniz makbul sayılmaz. Oruç tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki
içmek de tıbbî zararları için haram değildir.
“Niçin içki içmiyorsun?” sorusunun cevabı,
“Allah yasakladığı için” şeklinde verilecektir.
Ve ancak bu takdirde içki içmemek ibadet
olur, takva olur ve insanı Rabbine yaklaştırır. İçki içmemekte esas olan,
bedenini ve aklını korumak değil, bir İlâhî
yasaktan kaçınmaktır. İllet budur; diğerleri
ise içki içmemenin hikmetleridir,
faydalarıdır. Bilirsiniz, kendi kendine ölen yahut darbe
ile öldürülen bir koyunun etini yemek
haramdır. Bu noktada birtakım tıbbî veya
biyolojik izahlar getirilebilir. Bütün bunlar,
meselenin hikmet yönüdür. Bunlar sayılıp
dökülürken şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’tan başkasının ismiyle kesilen bir
hayvanı yemek niçin haramdır?” Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse
kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki
işin esası, hayvan kesmenin tıbbî faydaları
değil. Esas olan, insanın kulluk şuurundan
ayrılmaması, Allah namına hareket etmesi.
Keserken O’nun ismiyle kesmesi, yiyip içerken O’nun ismiyle başlaması, giyinip
kuşanırken de yine O’nun kulu olduğunu
unutmaması. O’nun emir ve yasaklarını
daima göz önünde tutması... Sözün özü: Rahman ve Rahîm Rabbimizin
bütün emirlerinde bizim için nice faydalar
var. Ama, biz ibadetimizi bu faydalar için
değil, O’nun emrini gözeterek ve rızasını
umarak yapıyoruz. Bu inceliği sezemeyen yahut görmezlikten
gelenler, yanlış değerlendirmelerle
kendilerine ibadet kapısını kapar ve büyük
bir zarara düşerler.
Alıntıdır
Linkleri görüntülemek için kayıt olmalısınız
Evvela zevk almak için ibadet etmiyoruz.
Bununla beraber, ibadetten zevk almamıza
mani olan bazı nedenler vardır:
1- Günah ve isyanlarımız
2- İmanın taklidi olması,
3- İbadetleri kime karşı işlediğimiz tam
olarak bilmemek
4- Namaz ve ibadetlerin bizim fıtri vazifemiz
olduğunu bilmemek ve bir yük olarak görmek
5- Namazla bütün mahlukatın yaptığı
vazifelerin tamama erdiğinden gafil olmak,
6- Namaz kıldığımız vakit mevcudatın bizden
razı olduğunu bilmemek, İbadet: “Allah’a karşı kulluk vazifelerini
yerine getirmek, Allah’ın emirlerine boyun
eğmek”
“Kendi kusurunu, acz ve fakrını görüp
kemal-i rububiyetin ve kudret-i
samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde
etmek.” (Sözler) İnsan tepeden tırnağa acz ile kaplı. Ne
saçının ağarmasını durdurabiliyor, ne
tırnağının uzamasını. Ve insan baştan
ayağa ihtiyaç dolu. Saça muhtaç; o olmadı
mı bir yanı noksan kalıyor. İnsan alına
muhtaç; kaşa, göze, kirpiğe muhtaç. Dudağa, çeneye, gırtlağa muhtaç. Geçelim bütün
bunları ve ayaklarımıza varalım. İnsan ayağa
muhtaç; topuğa, parmağa, tırnağa muhtaç. İnsan, hemen dudağının önündeki havadan,
tâ cennete kadar her şeyin fakiri. Hiçbirine
sahip değil. Mide yapmaktan âciz olduğu gibi
meyvenin de fakiri. Göz yapmaktan âciz
olduğu gibi Güneşin de fakiri. İşte ibadet, insana aczini ve fakrını
hatırlatan, kul olduğunu, başıboş olmadığını
ders veren en ulvî vazife. İnsan bir taraftan
kendi aczine ve fakrına bakar, sonra her
şeyi onun için ve ona göre terbiye eden
Rabbinin bu sonsuz ihsanlarına karşı nasıl şükredeceğini bilemez hâle gelir. Bu hâl onu
el bağlamaya götürür, bel bükmeye götürür,
yüz sürmeye götürür. Bunu yapmayan insan
kendinin gâfilidir, kendinin cahilidir ve
nefsini bilmediği için de Rabbinin gâfilidir. İşte insanı bu gafletten korumak ve
kurtarmak üzere nazil olan bir İlâhî Ferman:
“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri
yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva
mertebesine nâil olasınız.” (Bakara suresi,
21) İnsan ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona
ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı bu
âyette şöyle veriliyor: “Sizi ve sizden
öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.” Âyetteki, ‘sizi ve sizden öncekileri yaratan’
ibaresi Rabbin sıfatıdır. Bu sıfatı bir an için
düşünmediğimizde, âyet-i kerime, “Rabbinize
ibadet ediniz.” şeklinde karşımıza çıkar.
Demek ki ibadetin sebebi, Rabbimizin bizi
terbiye etmiş olması. Rabbe, ibadet edilir. Bu kutsi vazifeyi idrak edebilelim diye Allah,
vicdanımıza bazı işaretler koymuş. Babamıza
itaat etmeyi vicdanî bir görev sayıyoruz.
Niçin? Babamız olduğu için. Annemize
isyandan sakınıyoruz. Niçin? Annemiz
olduğu için. İşte âyet-i kerime bizim vicdanımıza hitab ediyor: “Rabbinize ibadet
edin” diye emrediyor. Çünkü o sizi terbiye
etmiştir. Babanızın yediği gıdayı beyaz kan
hâline o getirmiş, sizi ana rahminde bir
nutfe olarak rahim duvarına o yapıştırmış ve
oradaki dokuz aylık terbiyenizi safha safha hep o icra etmiştir. Şimdi ise bir başka
rahimdesiniz: Kâinat... Burada da sizi terbiye
eden, besleyen, büyüten, yedirip içiren
ancak O’dur. Allah Rabdir ve her şeyi O terbiye etmiştir.
İnsan ise abddir, kuldur; her şeyiyle Allah’ın
terbiyesinden geçmiştir. Elimizi tutmaya,
ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma,
midemizi sindirime, aklımızı anlamaya
elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz
terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak
mecburiyetindeyiz. Rabbimize karşı edepli olmak... Nefsimize
takılan ve etrafımızı çepeçevre kuşatan bu
kadar ihsana karşı O’na gereği gibi
şükredememenin mahcubiyetini ruhumuzun
tâ derinliklerinde hissederek.
İşte Rabbine karşı şükür borcunu böylesine hisseden, idrak eden insan Kur’an’ın “Sizi
ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize
ibadet edin”, “Namazı ikame edin”,
“Ramazan ayında oruç tutun” gibi emirlerini
dinleyince aradığını bulmanın huzuruna
erer. İbadet için, “abd ile mâbud arasında en
yüksek ve lâtif nispet ancak
ibadettir”(İşârât-ül İ’caz) buyruluyor. Yâni,
insan ibadet sayesinde, “Ben Allah’ın
kuluyum, O’nun mahlûkuyum, bu dünyada
O’nun misafiriyim ve öldükten sonra da, inşallah, O’nun saadet yurdu olan Cennete
gideceğim” diyebiliyor. Günlük hayatında bütün işlerini kul olmanın
şuuruyla hep helâl dairesinde geçiren insan,
belli vakitlerde Rabbinin huzurunda el
bağlıyor. O’na yine O’nun emrettiği biçimde
ibadetini takdim ediyor. Bu onun, Rabbine
karşı bir kulluk vazifesidir, bir şükür borcudur. Âcizliğini, fakirliğini ve zilletini tam
hisseden bir insanın kalbi Rabbine karşı
derin bir mahcubiyetle dolar. Bu iç
burukluğuna “inkisar” deniliyor. Ve İmam-ı
Rabbani Hazretleri “İbadet, tezellül ve
inkisardan ibarettir” buyurarak bu hâli ibadetin temeli, esası sayıyor. “Niçin ibadet ediyoruz?” sorusu, beraberinde
iki soruyu birlikte getiriyor. Daha doğrusu,
bu sorunun içinde iki soru saklı:
– İbadet etmemizin sebebi, illeti nedir?
– İbadet etmemizin hikmeti, faydası nedir? Bazıları bu soruyu sadece ikinci mânâyı
kastederek sorarlar. Birinci ve en önemli
noktayı unuturlar. Bunun neticesi olarak
hikmet sahasında kendilerince birtakım
faydalar sıralar ve bu faydaların başka
yollarla da elde edilebileceğini ileri sürerek, ibadeti reddedici bir tavra girerler. İllet denilince ibadet yapmamızı gerekli kılan
sebebi kastederiz. Hikmetten ise yaptığımız
ibadetten hâsıl olan faydayı anlarız. Dünya
işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a
gelmekte olan bir tüccarın bu seyahatinin
illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha
fazla istifade etmek... Buna göre söz konusu
şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” desek,
“zengin olmaya” diye cevap vermez. Bu,
hikmete ait bir cevaptır ve yerinde değildir.
Sorumuzun cevabı “ticaret yapmaya” şeklinde gelmelidir. Böyle bir cevap illete
aittir ve isabetlidir. O halde, “Niçin ibadet ediyorsun?”
şeklindeki bir sorunun cevabı da “Rabbim
emrettiği için” şeklinde olacaktır. Bu emri
tutmanın pek çok da faydası vardır; gerek
dünyada, gerek âhirette. Ama ibadet bu
faydalar için yapılmaz. Bunlar meselenin hikmet yönüdür.
Abdin işi ibadettir; emir dinlemek,
yasaklardan sakınmaktır. Kula kulluk yaraşır.
İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna,
Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve
Cennette vereceği dereceler ibadetin hikmet yönüdür. İslâm’ın her emri ve yasağı bu hakikatten
haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç
misâl: Meselâ oruç tutmanın tıp yönünden
birçok faydaları var. Bütün bu faydalar
orucun hikmet yönü. “Oruç niçin tutulur?”
sorusunun cevabı, sanıldığı gibi bu faydalar değildir. Oruç, Allah’ın bir emri olduğu için
tutulur. Bu ibadetin belli bir ayı vardır:
Ramazan. Ramazan dışında on ay nafile
oruç tutsanız da Ramazan’da tutmasanız bu
ibadeti yerine getirmiş olmazsınız. Eğer
mesele sadece orucun hikmet yönü, yâni faydaları olsa bu ikinci halde fayda on
katına çıkmıştır, ama farz olan oruç hâlâ
tutulmamıştır. Yine orucun belli bir başlama ve bitiş vakti
vardır. Orucunuza imsakten hemen sonra
başlasanız da, iftarınızı yatsıdan birkaç saat
sonra yapsanız orucunuz makbul olmaz.
Daha fazla bir süre aç kalmışsınızdır, ama
oruç tutmamışsınızdır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan
ibadetiniz makbul sayılmaz. Oruç tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki
içmek de tıbbî zararları için haram değildir.
“Niçin içki içmiyorsun?” sorusunun cevabı,
“Allah yasakladığı için” şeklinde verilecektir.
Ve ancak bu takdirde içki içmemek ibadet
olur, takva olur ve insanı Rabbine yaklaştırır. İçki içmemekte esas olan,
bedenini ve aklını korumak değil, bir İlâhî
yasaktan kaçınmaktır. İllet budur; diğerleri
ise içki içmemenin hikmetleridir,
faydalarıdır. Bilirsiniz, kendi kendine ölen yahut darbe
ile öldürülen bir koyunun etini yemek
haramdır. Bu noktada birtakım tıbbî veya
biyolojik izahlar getirilebilir. Bütün bunlar,
meselenin hikmet yönüdür. Bunlar sayılıp
dökülürken şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’tan başkasının ismiyle kesilen bir
hayvanı yemek niçin haramdır?” Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse
kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki
işin esası, hayvan kesmenin tıbbî faydaları
değil. Esas olan, insanın kulluk şuurundan
ayrılmaması, Allah namına hareket etmesi.
Keserken O’nun ismiyle kesmesi, yiyip içerken O’nun ismiyle başlaması, giyinip
kuşanırken de yine O’nun kulu olduğunu
unutmaması. O’nun emir ve yasaklarını
daima göz önünde tutması... Sözün özü: Rahman ve Rahîm Rabbimizin
bütün emirlerinde bizim için nice faydalar
var. Ama, biz ibadetimizi bu faydalar için
değil, O’nun emrini gözeterek ve rızasını
umarak yapıyoruz. Bu inceliği sezemeyen yahut görmezlikten
gelenler, yanlış değerlendirmelerle
kendilerine ibadet kapısını kapar ve büyük
bir zarara düşerler.
Alıntıdır
