hizbullah ve hamas

Sponsorlu Bağlantılar

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Albert Einstein

Albert Einstein

Üye
    Konu Sahibi
hizbullah ve hamas
Bu kitapta, yıllardır Ortadoğu'nun en etkili iki örgütü olarak bilinen HİZBULLAH ve HAMAS'ın doğuşu, örgüt yapıları, yönetim şekilleri ve bazı eylemleri anlatılmaktadır. Yazar Murat ERDİN, NTV Muhabiri olarak bölgede yaptığı gözlemler ve ayrıntılı araştırmaların sonuçlarını bu kitapta sunmaktadır. Kitabın ilk bölümünde HİZBULLAH, ikinci bölümünde ise HAMAS ve İSRAİL ele alınmaktadır.
Hizbullah (Allah'ın Partisi), zengin ama kimilerine göre karmaşık bir etnik yapıya sahip olan Lübnan'da, 1980'li yılların başında hızla artan Şii radikalizminin bir ürünüdür. 1974'te bir Şiii mollası olan İmam Musa SADİ'nin kurduğu "Şii Emel Örgütü" Hizbullah'a giden yolun ilk ve önemli bir adımıdır. 18 Eylül 1982'de Batı Beyrut'u kontrolünde tutan İsrail'in göz yummasıyla, Hristiyan Falanjistlerin, Şabra ve Şatilla'da Filistin'li mültecileri katletmesi Ayetullah HUMEYNİ için, İran'ı bu mücadelenin içine sokma yolunda bulunmaz bir fırsat sağlamıştır. HUMEYNİ, üçbin kadar devrim muhafızını gizlice Lübnan'a gönderdi. Çünkü Siyonistlere karşı alınacak bir zafer, HUMEYNİ'yi bütün İslam dünyasının lideri yapacaktı.
Örgütlenme çalışmaları, Güney Lübnan'daki Baalbek ve Berkaa Bölgesi'nde yoğunlaştı. Berkaa Bölge sorumlusu, Hasan NASRALLAH adlı iyi eğitim görmüş bir Şii'ydi. Hasan NASRALLAH Emel'in misyonunu bitirdiğini düşünerek beş yüz kadar adamıyla Hizbullah'a katıldı. daha sonra örgütün liderliğine kadar yükseldi. Şah rejimine karşı savaşan bir molla olan Muhammed GAFFARİ'nin temellerini attığı Hizbullah Fikri, 1979 İran İslam Devrimi'nin ardından İran Devleti'nin yarı-resmi ideolojisi haline geldi. Bu ideoloji, "iyi ve kötü" temeline oturacak kadar basit olduğundan, kasaba ve kentlerdeki yoksul kesimlerle, mevcut düzene tepki duyan fazla bilgi sahibi olmayan kimseleri kolayca etkiledi. Artık İran'da parmakla gösterilemeyen belli bir merkezi olmayan ama herkesin bildiği, varlığını hissettiği bir güç vardı. Örgütün fikir başkenti Tahran'dı. Ama liderlik müessesi, savaşçı kadrosu ve karargahı Beyrut'taydı.
Başta da belirtildiği gibi Hasan NASRALLAH Hizbullah'ı Lübnan'a taşıyan isim olmuştur. Lübnan'ın saygın bir Şii din adamı olan Muhammed Hüseyin FADLALLAH'ın ruhani liderliğine soyunması örgütün Lübnan temellerini iyice sağlamlaştırdı. Bir süre Emel'i kendi amaçları için kullanan İran ise, daha sonra kendini doğrudan temsil edecek olan Hizbullah ile yoluna devam etti. İran-Hizbullah ilişkileri basit bir denkleme dayanmaktadır. İran, devrim sonrası savunduğu fikirler dizisini, Orta Doğuda Hizbullah aracılığıyla dile getirirken, Hizbullah da İsrail'e karşı yürüttüğü bölgesel savaşı, İran aracılığıyla uluslararası alana taşıyabiliyordu.

İran sahip olduğu vizyona ulaşmak için yalnız Hizbullah'ı kullanmakla kalmayıp, Müslüman bir halka sahip oldukları halde İslami bir rejime sahip olmadığına inandığı ülkelerdeki radikal İslamcıları da desteklemektedir. Suriye ise Hizbullah'a verdiği desteği açıkça dile getirmekten kaçınmakla beraber kendi stratejik hedefleri doğrultusunda PKK'nın da dahil olduğu pek çok terör örgütünü desteklemektedir.

Hizbullah'ın Ortadoğu'da çok iyi bilinen bu iç yüzünü, Batı dünyası 23 Ekim 1983 günü, 241 Amerikan askerinin ölümüyle sonuçlanan eylemle görmüştür. Bu eylemler günümüze kadar değişik şekillerde yoğun olarak devam etmiştir.

Hizbullah güttüğü amaç doğrultusunda medyayı da etkin şekilde kullanmaktadır. AL Manar isimli televizyon kanalı, Nur isimli radyo kanalı, Lahit isimli gazetesi ve El Mukaweme adını taşıyan bir dergisi vardır.

Hizbullah, Türkiye'deki örgütlenmesini ise 1990'lı yılların başında Güneydoğu'da başlattı. Bu örgütlenme İlim ve Menzil adlı kitapevleri ile filizlendi, kitapevleri etrafında sağlanan birlik, bu adı taşıyan cemaatlerin doğmasına neden oldu.????:




1992 yılında PKK'nın Yolaç Köyü'nü basıp 10 kadar Hizbullahçıyı öldürmesi, örgütün ikiye bölünmesine neden oldu. Fidan GÜNGÖR liderliğindeki Menzilciler henüz PKK'ya ve devlete karşı silahlı eylem için erken olduğunu düşünüyorlar ve Hüseyin VELİOĞLU liderliğindeki İlimciler ise zamanın geldiğine inanıyorlardı. Ancak İlimciler Menzilcileri etkisiz hale getirerek günümüze kadar bir çok eylemde boy göstermişlerdir.

Kitabın ikinci bölümünde ise Hamas ele alınmaktadır. Hamas, 8 Aralık 1987'de bir İsrail askeri kamyonunun Gazze'de üç sivil Filistin kamyonuna çarparak bir çok kişinin ölümüne neden olmasıyla ortaya çıkan "İntifada" isimli ayaklanma ile ortaya çıkmıştır.

İsmi Arapça "İslami Direniş Hareketi" kelimelerinin baş harflerinden oluşan örgüt Şeyh Ahmed, İsmail, Hasan ve Yasin tarafından kurulmuştur. HAMAS'ın hem düşünsel hem de örgütsel olarak ortaya çıkmasında kutup ülke yine İran'dır. Ancak HAMAS, Hizbullah gibi İran'lı mollaların dolaylı ve dolaysız emirleriyle hareket etmez. Asıl amacı İsrail'den bağımsız bir "Filistin İslam Cumhuriyeti" kurmaktır. HAMAS yalnız İran'da değil aynı zamanda Mısır kaynaklı olan İHVAN (Müslüman Kardeşler Örgütü) ve Filistin'deki devrimci sol örgütlerden de destek görmüştür.

HAMAS'ın örgüt yapısı ise siyasi bölüm, istihbarat bölümü ve askeri harekat bölümü olarak üç unsurdan oluşur. Örgütü asıl yönlendiren kurum ise Şura Meclisidir. Örgütün fakir Filistin halkına çeşitli hizmetler veren bir sosyal kanadı da bulunmaktadır. Bu kanadın faaliyetleri Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğince de etkinlik olarak örnek gösterilmektedir.

HAMAS'ın eylemleri tipik "terörist" eylemleridir. Örgüt, İsrail'i temsil eden her şeye saldırmayı amaçlar. Eylem çeşitleri arasında; adam kaçırma, ev baskınlar, pusu kurma gibi yöntemler de vardır.

HAMAS, uluslar arası ortamda da bir çok ülke tarafında desteklenmektedir. Özellikle Körfez Krizinde Yaser ARAFAT'ın Irak'ı desteklemesi üzerine, FKÖ'ye akan yardımların çoğu HAMAS'a kaymıştır. Malezya, Ürdün, Libya, Afganistan, Yemen ve Pakistan'dan örgüte yardımlar gelmektedir. Bununla beraber, ABD'de dahil olmak üzere bir çok ülkedeki kuruluşlarca desteklenmektedir.

HAMAS'la, FKÖ arasındaki çatışma ise Filistin Özerk yönetimi Lideri Yaser ARAFAT tarafından İsrail'le imzalanan 1993 Oslo Antlaşması ile ortaya çıkmıştır. Çatışma 11 Kasım 1997'de FKÖ ve HAMAS tarafından imzalanan antlaşmaya kadar sürmüştür.

HAMAS'ı destekleyen bir devlet de İsrail'dir. Başlangıçta çok ilginç bir yaklaşım olarak görünen bu ilişkinin aslında basit bir mantığı vardı. FKÖ ve HAMAS arasında yaratacağı çatışmadan faydalanmak isteyen İsrail, tam tersi sonuçla karşılaşmıştır. 1948'de ilan edilen İsrail, demokratik bir yapıya sahip olmakla beraber aslında dini bir devlettir. Özellikle sağ eğilimli bir parti olan LİKUD iktidarlarının verdiği tavizler sonucu dini çevreler yönetimde büyük söz sahibi olmuşlardır. Görülen o ki, İslamcı Fundamantalistlerle boğaz boğaza olan İsrail, kendi Fundemantalistleriyle de aynı mücadeleyi yaşamaktadır.????:




Bu inceleme sonunda ortaya çıkan tablo her ne kadar barış girişimlerinde bulunanlar var olsa da Ortadoğu'da kaybedilen barışın kısa vadede kurulmasının imkansız olduğunu göstermektedir. Filistin ve İsrail tarafında yer alan radikal kesimler bu barışın önünde yer alan en önemli engellerken var olan ortamdan faydalanarak tek güç olma planları yapan İran ise, bu tabloyu daha da karmaşık bir şekle sokmaktadır. Hemen güneyimizde çok yakın bir kesimde yer alan bu sorunlar, her durumda Türkiye'yi de etkilemektedir. Türkiye, çok yönlü düşünerek ve planlarını da bu ölçüde geniş tutarak bölgedeki sorunları kendi lehine çözülmesini sağlamalıdır.Kitabın yazarı Alvin TOFFLER, eserinde geleceğin belirsizliği, süratle değişim ve değişime ayak uydurabilme üzerinde durmuştur. Değişimin baskısına uğrayan insanlara neler olduğu, geleceğe uyum sağlama veya uyum sağlayamama nedenleri vurgulanmıştır.
Yakınlarda varacağımız evreler incelendiğinde, içinde yaşadığımız çevre, çalıştığımız örgütler, dostluklar, arkadaşlıklar ve aile yaşamının geleceği, ele alınmıştır. Günümüzde değişim akıntısı öylesine güçlüdür ki, kurumları alt üst etmekte, değerleri değiştirmekte, köklerimizi kurutmaktadır.Bu kitapta, yıllardır Ortadoğu'nun en etkili iki örgütü olarak bilinen HİZBULLAH ve HAMAS'ın doğuşu, örgüt yapıları, yönetim şekilleri ve bazı eylemleri anlatılmaktadır. Yazar Murat ERDİN, NTV Muhabiri olarak bölgede yaptığı gözlemler ve ayrıntılı araştırmaların sonuçlarını bu kitapta sunmaktadır. Kitabın ilk bölümünde HİZBULLAH, ikinci bölümünde ise HAMAS ve İSRAİL ele alınmaktadır.
Hizbullah (Allah'ın Partisi), zengin ama kimilerine göre karmaşık bir etnik yapıya sahip olan Lübnan'da, 1980'li yılların başında hızla artan Şii radikalizminin bir ürünüdür. 1974'te bir Şiii mollası olan İmam Musa SADİ'nin kurduğu "Şii Emel Örgütü" Hizbullah'a giden yolun ilk ve önemli bir adımıdır. 18 Eylül 1982'de Batı Beyrut'u kontrolünde tutan İsrail'in göz yummasıyla, Hristiyan Falanjistlerin, Şabra ve Şatilla'da Filistin'li mültecileri katletmesi Ayetullah HUMEYNİ için, İran'ı bu mücadelenin içine sokma yolunda bulunmaz bir fırsat sağlamıştır. HUMEYNİ, üçbin kadar devrim muhafızını gizlice Lübnan'a gönderdi. Çünkü Siyonistlere karşı alınacak bir zafer, HUMEYNİ'yi bütün İslam dünyasının lideri yapacaktı.
Örgütlenme çalışmaları, Güney Lübnan'daki Baalbek ve Berkaa Bölgesi'nde yoğunlaştı. Berkaa Bölge sorumlusu, Hasan NASRALLAH adlı iyi eğitim görmüş bir Şii'ydi. Hasan NASRALLAH Emel'in misyonunu bitirdiğini düşünerek beş yüz kadar adamıyla Hizbullah'a katıldı. daha sonra örgütün liderliğine kadar yükseldi. Şah rejimine karşı savaşan bir molla olan Muhammed GAFFARİ'nin temellerini attığı Hizbullah Fikri, 1979 İran İslam Devrimi'nin ardından İran Devleti'nin yarı-resmi ideolojisi haline geldi. Bu ideoloji, "iyi ve kötü" temeline oturacak kadar basit olduğundan, kasaba ve kentlerdeki yoksul kesimlerle, mevcut düzene tepki duyan fazla bilgi sahibi olmayan kimseleri kolayca etkiledi. Artık İran'da parmakla gösterilemeyen belli bir merkezi olmayan ama herkesin bildiği, varlığını hissettiği bir güç vardı. Örgütün fikir başkenti Tahran'dı. Ama liderlik müessesi, savaşçı kadrosu ve karargahı Beyrut'taydı.
Başta da belirtildiği gibi Hasan NASRALLAH Hizbullah'ı Lübnan'a taşıyan isim olmuştur. Lübnan'ın saygın bir Şii din adamı olan Muhammed Hüseyin FADLALLAH'ın ruhani liderliğine soyunması örgütün Lübnan temellerini iyice sağlamlaştırdı. Bir süre Emel'i kendi amaçları için kullanan İran ise, daha sonra kendini doğrudan temsil edecek olan Hizbullah ile yoluna devam etti. İran-Hizbullah ilişkileri basit bir denkleme dayanmaktadır. İran, devrim sonrası savunduğu fikirler dizisini, Orta Doğuda Hizbullah aracılığıyla dile getirirken, Hizbullah da İsrail'e karşı yürüttüğü bölgesel savaşı, İran aracılığıyla uluslararası alana taşıyabiliyordu.

İran sahip olduğu vizyona ulaşmak için yalnız Hizbullah'ı kullanmakla kalmayıp, Müslüman bir halka sahip oldukları halde İslami bir rejime sahip olmadığına inandığı ülkelerdeki radikal İslamcıları da desteklemektedir. Suriye ise Hizbullah'a verdiği desteği açıkça dile getirmekten kaçınmakla beraber kendi stratejik hedefleri doğrultusunda PKK'nın da dahil olduğu pek çok terör örgütünü desteklemektedir.

Hizbullah'ın Ortadoğu'da çok iyi bilinen bu iç yüzünü, Batı dünyası 23 Ekim 1983 günü, 241 Amerikan askerinin ölümüyle sonuçlanan eylemle görmüştür. Bu eylemler günümüze kadar değişik şekillerde yoğun olarak devam etmiştir.

Hizbullah güttüğü amaç doğrultusunda medyayı da etkin şekilde kullanmaktadır. AL Manar isimli televizyon kanalı, Nur isimli radyo kanalı, Lahit isimli gazetesi ve El Mukaweme adını taşıyan bir dergisi vardır.

Hizbullah, Türkiye'deki örgütlenmesini ise 1990'lı yılların başında Güneydoğu'da başlattı. Bu örgütlenme İlim ve Menzil adlı kitapevleri ile filizlendi, kitapevleri etrafında sağlanan birlik, bu adı taşıyan cemaatlerin doğmasına neden oldu.????:




1992 yılında PKK'nın Yolaç Köyü'nü basıp 10 kadar Hizbullahçıyı öldürmesi, örgütün ikiye bölünmesine neden oldu. Fidan GÜNGÖR liderliğindeki Menzilciler henüz PKK'ya ve devlete karşı silahlı eylem için erken olduğunu düşünüyorlar ve Hüseyin VELİOĞLU liderliğindeki İlimciler ise zamanın geldiğine inanıyorlardı. Ancak İlimciler Menzilcileri etkisiz hale getirerek günümüze kadar bir çok eylemde boy göstermişlerdir.

Kitabın ikinci bölümünde ise Hamas ele alınmaktadır. Hamas, 8 Aralık 1987'de bir İsrail askeri kamyonunun Gazze'de üç sivil Filistin kamyonuna çarparak bir çok kişinin ölümüne neden olmasıyla ortaya çıkan "İntifada" isimli ayaklanma ile ortaya çıkmıştır.

İsmi Arapça "İslami Direniş Hareketi" kelimelerinin baş harflerinden oluşan örgüt Şeyh Ahmed, İsmail, Hasan ve Yasin tarafından kurulmuştur. HAMAS'ın hem düşünsel hem de örgütsel olarak ortaya çıkmasında kutup ülke yine İran'dır. Ancak HAMAS, Hizbullah gibi İran'lı mollaların dolaylı ve dolaysız emirleriyle hareket etmez. Asıl amacı İsrail'den bağımsız bir "Filistin İslam Cumhuriyeti" kurmaktır. HAMAS yalnız İran'da değil aynı zamanda Mısır kaynaklı olan İHVAN (Müslüman Kardeşler Örgütü) ve Filistin'deki devrimci sol örgütlerden de destek görmüştür.

HAMAS'ın örgüt yapısı ise siyasi bölüm, istihbarat bölümü ve askeri harekat bölümü olarak üç unsurdan oluşur. Örgütü asıl yönlendiren kurum ise Şura Meclisidir. Örgütün fakir Filistin halkına çeşitli hizmetler veren bir sosyal kanadı da bulunmaktadır. Bu kanadın faaliyetleri Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğince de etkinlik olarak örnek gösterilmektedir.

HAMAS'ın eylemleri tipik "terörist" eylemleridir. Örgüt, İsrail'i temsil eden her şeye saldırmayı amaçlar. Eylem çeşitleri arasında; adam kaçırma, ev baskınlar, pusu kurma gibi yöntemler de vardır.

HAMAS, uluslar arası ortamda da bir çok ülke tarafında desteklenmektedir. Özellikle Körfez Krizinde Yaser ARAFAT'ın Irak'ı desteklemesi üzerine, FKÖ'ye akan yardımların çoğu HAMAS'a kaymıştır. Malezya, Ürdün, Libya, Afganistan, Yemen ve Pakistan'dan örgüte yardımlar gelmektedir. Bununla beraber, ABD'de dahil olmak üzere bir çok ülkedeki kuruluşlarca desteklenmektedir.

HAMAS'la, FKÖ arasındaki çatışma ise Filistin Özerk yönetimi Lideri Yaser ARAFAT tarafından İsrail'le imzalanan 1993 Oslo Antlaşması ile ortaya çıkmıştır. Çatışma 11 Kasım 1997'de FKÖ ve HAMAS tarafından imzalanan antlaşmaya kadar sürmüştür.

HAMAS'ı destekleyen bir devlet de İsrail'dir. Başlangıçta çok ilginç bir yaklaşım olarak görünen bu ilişkinin aslında basit bir mantığı vardı. FKÖ ve HAMAS arasında yaratacağı çatışmadan faydalanmak isteyen İsrail, tam tersi sonuçla karşılaşmıştır. 1948'de ilan edilen İsrail, demokratik bir yapıya sahip olmakla beraber aslında dini bir devlettir. Özellikle sağ eğilimli bir parti olan LİKUD iktidarlarının verdiği tavizler sonucu dini çevreler yönetimde büyük söz sahibi olmuşlardır. Görülen o ki, İslamcı Fundamantalistlerle boğaz boğaza olan İsrail, kendi Fundemantalistleriyle de aynı mücadeleyi yaşamaktadır.????:




Bu inceleme sonunda ortaya çıkan tablo her ne kadar barış girişimlerinde bulunanlar var olsa da Ortadoğu'da kaybedilen barışın kısa vadede kurulmasının imkansız olduğunu göstermektedir. Filistin ve İsrail tarafında yer alan radikal kesimler bu barışın önünde yer alan en önemli engellerken var olan ortamdan faydalanarak tek güç olma planları yapan İran ise, bu tabloyu daha da karmaşık bir şekle sokmaktadır. Hemen güneyimizde çok yakın bir kesimde yer alan bu sorunlar, her durumda Türkiye'yi de etkilemektedir. Türkiye, çok yönlü düşünerek ve planlarını da bu ölçüde geniş tutarak bölgedeki sorunları kendi lehine çözülmesini sağlamalıdır.
Geçmişte, sosyal değişimin evreleri, birbirini izlerken insanoğlunun bilinci hiçbir zaman olayı aşamamış, hep onu izlemiştir. Çünkü değişim yavaş olmuştur. İnsanoğlu bilinçsizce ve organik bir uyum içerisine girmiştir. Günümüzde bilinçsiz uyum, artık yeterli değildir. Geni değiştirecek düzeye gelmekte olan insan, evrimleşmenin bilinçli denetimi peşindedir. Değişimin dalgaları üzerinde, sonu belirsiz yolculuğunu sürdürürken, gelecek şokundan korunmak için, evrimleşme sürecine egemen olmak, geleceği insanca gereksinmelere göre biçimlendirmek zorundadır. Geleceğe karşı ayaklanacağına, geleceği beklemek ve biçimlendirmek amacına yönelmelidir.????:



Çağımızda değişimin hızı, başlı başına temel bir güçtür. Bu hızlanan itme, sosyolojik olduğu kadar kişisel ve psikolojik sonuçlar da doğurmaktadır. İnsanoğlu, kendi kişisel işlerinde olduğu gibi toplum içinde de, değişimin hızını denetlemeyi en kısa zamanda öğrenemezse, kitle halinde uyum sağlayamamanın kötü sonuçlarıyla karşılaşacak demektir.
Kitabın birinci bölümünde kalıcılığın, ölümsüzlüğün yok olduğu, değişimin kaçınılmazlığı vurgulanmıştır. İkinci bölümde geçicilik, gereksinimler, insanlararası ilişkiler, gerçeğin zihinsel modeli belirlenmiştir. Üçüncü bölümde yenilikler, dördüncü bölümde çeşitlilik incelenmiştir. Beşinci bölümde uyum sağlama yeteneğinin sınırları ve altıncı bölümde ise yaşamı sürdürebilmenin yöntemleri ortaya konmuştur.
Bu kitap insan organizmasının belirli sınırlar içindeki değişimi emebileceğini savunmaktadır. Bu sınırları saptamadan, hiç durmaksızın hızı artacak olan değişim süreci, insanların dayanamayacakları bir düzeye varabilir. Bireyleri gelecek şoku diye adlandırdığımız çok özel bir durumun içine atabiliriz. Gelecek şokunu, insan organizmasının fiziksel uyum sağlama sistemiyle karar verme süresinin aşırı yüklenmesi sonucu oluşan fiziksel ve ruhsal bir sıkıntı olarak tanımlayabiliriz. Değişik kişiler gelecek şokununa karşı değişik tepkiler gösterirler. Bu belirtiler kaygı, yardımcı otoriteye karşı düşmanlık, bunalım, duygusuzluk vb. görünümler kazanırlar. Ardından sosyal, entellektüel ve duygusal uğraşlardan ellerini eteklerini çeker, kabuklarına çekilmeye çabalarlar.
Sosyal gelecek toplulukları kalıcı kurumlar olmamalıdırlar. Temsilcilerin belirli aralıklarla değiştirilmeleri de yararlı olur. Günümüzde vatandaşların karar alma jürilerinde yer almaları beklenir. Sosyal gelecek toplulukları, aynı biçimde düzenlenebilir. Gelecek üzerine danışmanlık yapması için sürekli olarak yeni üyeler biraraya getirilebilir.
Umut verici olan, yeni teknolojiyi geleceğe dönük biçimde kullandığımızda, demokratik karar alma süreci içerisinde büyük aşamalar yapabileceğimiz gerçeğidir. Geliştirilmiş iletişim araçları, sosyal gelecek topluluklarının bir oda içinde toplanmaları zorunluğunu ortadan kaldırmaktadır.
Bu kitabın amacı, gelecekte uzlaşabilmemize yardımcı olmak; kişilerin tepkilerini derinlemesine inceleyerek, kişisel ve toplumsal değişime uydurma olanaklarını sağlamaktır. Evrimsel yazgımıza kılavuzluk etmeye, insanca bir geleceği kurmaya başlamadan önce ilk yapacağımız iş, gelecek şokuyla ilgili tehditleri, hızlı değişimin getireceği sorunları önlemektir. Öncelikle savaşın, ekolojik dengeye yönelik saldırının, ırksal sorunların, zengin ile yoksul arasındaki ayrımın, gençlik sorunlarının ve kitle halinde yükselen, akılcı olmayan davranışların üzerine eğilmemiz gereklidir.
Tarih boyu sürüp gelen bu kanseri iyileştirmek kolay değildir. Ayrıca belirtilen hızla, görülmeye başlayan gelecek şokunu iyileştirmek için elimizde büyülü ilaç yoktur. Gerçekte kitabın temel amacı teşhistir. Çünkü teşhis iyileştirmeye giden yolda en önemli adımdır. Sorunların bilincine varmadan kendimize yardımcı olamayız.
Sonuç olarak kitap; değişimin kaçınılmaz olduğunu ve değişime kişilerin vereceği tepkilerin farklı olduğunu, ancak değişime uyum sağlayanların mutlu ve başarılı olacaklarını vurgulamaktadır. Ayrıca fazla vurgulamadan okuyucuyu değişikliğe hazırlamayı amaçlamıştır. Hızlı değişime başarılı bir uyum sağlamak istiyorsak, geleceğe yeni bir açıdan bakmak ve uyum göstermek için çaba harcamalıyız. Böylece geleceği entellektüel bir gereç olarak kullanabilir ve toplumsal sorunlarımızı çözebiliriz.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...


Üst Alt