Hezarfen Ahmet ÇELEBİ'nin Hayatı

Sponsorlu Bağlantılar

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

hezarfendergi

Üye
    Konu Sahibi
Hezarfen Ahmet ÇELEBİ'nin Hayatı
Büyük ve bembeyaz kanatlarıyla insanı müthiş dere-cede etkileyen bir martı, güneşli bir bahar gününde boğazın esintine bırakmışken kendini, henüz üzerin-den geçebileceği ‘’Boğaziçi Köprüsü’’ yoktu. Aslına bakarsanız, bugünkü İstanbul yerleşimindeki yapıların çoğu yoktu. Fakat o, bunlardan haberdar değildi ve zaten bunları düşünecek seviyede de değildi. Yapmak istediği, mavi ve başı sonu belirsiz engin mutfağına inip, biraz balık atıştırdıktan sonra kıyıda mola ver-mekti; öyle de yaptı. Kıyıya geldiğinde kendisinden yüzyıllar sonra gökdelenlerin ve milyonlarca binanın kuşatacağı bu şehirde, şimdilik işler sakindi ve kendi-ne rahat bir ağaç dalı bulabilmişti.

Kaynak:

O gün, küçük Ahmet içinse oldukça sıkıcıydı. Ufacık yaşında kendi boyundan büyük hayalleri vardı ve o gün, ’’o şey’’ olmasaydı, oturduğu ağacın gölgeliğin-de, boğazın eşsiz manzarasını saatlerce seyredebile-cek düzeyde hissediyordu kendini. Boğaz harikaydı, onu izlemekten asla sıkılmazdı; o günü sıkıcı kılan tek şey, annesi onu öğle yemeğine çağırmadan önce ar-kadaşlarıyla yaşadığı tartışmaydı ki küçücük yaşta olurdu böyle şeyler. Ama o, yemekten sonra rahatla-mak için bu güzel ağacın gölgeliğini seçmişti. Boğaz buradan tüm ihtişamıyla karşısındaydı ve küçük Ah-met olup bitenleri düşünürken ‘’o şey’’ oldu…
Kafasında yapış yapış hissettiği şeyi, yukarıya bakıp daldaki martıyı görünce anladı. Bu durumdan hiç hoş-lanmamıştı ama bu canlıyı bu kadar yakından görmek onu heyecanlandırmıştı. Hele martının aşağıya baktı-ğı ve onunla göz göze geldiği anda dev kanatlarını açıp ‘ciyak-ciyak’ ötmesi, bu durumu unutturup yüzüne bir gülücük dahi kondurmuştu. Martının tüm hareketlerini süzüyordu; havaya kalkışını, kanat çırptıktan sonra kendisini rüzgarın esintisine bırakışını. Martı küçük Ahmet’i olabildiğince etkilemişti…
Aradan yıllar geçerken bu olay, Ahmet’in gökyüzüne bakışını değiştirmişti. O gizemli göklerde bir şeyler vardı. Özlem duyduğu ama adını bir türlü koyamadığı, ‘özgürlük’ misali şeyler… Adı her ne olursa olsun, bunun peşine düşmeye çoktan karar vermişti.

Kaynak:


Araştırmalarını yaparken, kendisinden yüzyıllar öncesinde İmam Cevheri, Leonardo Da Vinci gibi bilginlerin de aynı tutkunun peşinden gitmesi kendisini daha bir heyecanlandırdı. Göklerde bir yerde, kendisini sürükleyen şeyin var olduğuna dair hiçbir kuşku kalmamıştı artık içinde. Adını ko-yamamış olması da buna engel değildi.
Ulaşabildiği kadarınca, bu bilginlerin eserlerini okudu, üzerinde düşündü ve kendi gözlemlerini yaptı. Artık işi mekaniğe dökmenin zamanı çoktan gelmişti.
Tasarladığı kanatların dayanıklılığını ölçmek için Okmeydanı’na çı-karken, çevresindeki meraklı bakışlara aldırış etmedi. ‘’Belki de haklıy-dılar meraklanmakta, belki de oturup onlara birkaç şey anlatmalıy-dım.’’ diye düşünürken, kendi meraklandığı şeyin farkına varıp adım-larını daha bir hızlı atar oldu.
Meydana çıkıp deneylerini gerçekleştirirken, insanlığın gökyüzünde-ki maviliği bile aşacağı; bir gün, geceleri boğaz kenarındayken deniz-deki yansımasına bakıp, dalgalanışına hayran kaldığı Ay’a dahi ayak basacağını hiç düşünmedi. Aklında sadece o maviliğe sarılmak ve do-yasıya uçmak vardı. Ama o gün, gelecekten ışınlanan birisi yanına gelip de havacılık tarihindeki gelişme-lerden bahsetseydi ve yaptığı çalışmalardan dolayı küçük bir teşekkürle elini sıksaydı, fiziksel olarak he-nüz gerçekleştiremediği ‘uçmayı’, mutluluktan gerçekleştirecekti mutlaka. Çünkü bu bütün bilim insan-larının ortak özelliğiydi. Önce meraklanmasına sebep olan, ardından onca çalışma ve gayretle belli bir seviyede ‘’keşfedilmiş’’ olan herhangi bir durumun, ileride tüm insanlığın yararına işlemesi bir bilim in-sanının gurur kaynağıydı.
Tüm çalışmalar başarıyla sürerken, kulaktan kulağa yayılarak artık çoğu kişinin haberdar olduğu bu ‘uçma sevdalısı’nı, dönemin padişahı da(4. Murat) bilir olmuştu.Haftalar geçip uçuş günü geldiğinde, büyük hayallerin sahibi küçük Ahmet yıllar sonrasında hedefine çok yakındı. O, Galata Kulesi’nin merdivenlerini teker teker çıkarken, halk coşkuyla onun uçmasını bekliyor; padişah da Sarayburnu’ndaki köşkünden merak içinde bakınıyordu.

Kaynak:

Lodoslu bir gündü. Etrafa baktığında onca kişinin kendisinin ne yapacağını merakla beklediğini gör-dü. Açıkçası kendisi de merak ediyordu artık. Boğaz gözünde pek büyüdü, deniz daha bir hırçın geldi gözüne. Ama bunların hiçbirinin, yılların biriktirdiği arzusunu ve bıkmadan gerçekleştirdiği çalışmala-rını bir anda bırakıverecek kadar gözünü korkutmadığını düşündü. Zamanı gelmişti, önce birkaç adım atacak, sonra ileriye doğru fırlayarak kollarını hızlıca hareket ettirecekti. Yapması gereken bu kadardı.


Vee..
endisini bir anda özlemini çektiği mavi gökyüzüne bıraktı. Özgürlüğün, iki kanadı arasında olduğu-nu düşündü. Bu mutluluğun yerini hiçbir şey alamazdı ve hiçbir şeyle değişemezdi böylesine mutlulu-ğu. Köşke doğru baktığında, Şu köşkten bakan padişah ‘Gel, sana makamımı vereyim.’ deseydi bile bu tadı veremez, diye geçti aklından. Rüzgarın kuvveti kanatlarına güç vermekle kalmayıp, ruhunu okşu-yordu sanki.
Boğaz üzerinde dakikalarca süzülme keyfini yaşadıktan sonra Üsküdar’a doğru inişini gerçekleştirdi.
İnsanların sevinç çığlıkları arasında rüya olduğunu düşündüğü olayın ardından, hayallerini gerçek-leştirmenin verdiği tarifsiz sevincin içinde hissetti kendini. Ve biran, kıyıdaki çığlık çığlığa öten martıyı gördü; gülümsedi…
Bir çocuğu hayallerine ulaştıran güç, onun sınır tanımaz zihnidir. Bu zihnin sahibi Hezarfen Ahmet Çelebi ise, kendisinden yüzyıllar sonraki tüm havacılık gelişmelerinin, tabiri uygunsa, ucu uzayın de-rinliklerine ulaşan bir ağacın tohumudur. Dergimize de ismini veren Hezarfen’e tüm çalışmalarından dolayı minnettarız…

Kaynak:
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Benzer Konular



Üst Alt