CoDeYs
Üye
Fırtına // William Shakespeare
Fırtına: Büyünün ve Hayal Gücünün Sırları
Fırtına günümüze ulaşan bilgilere göre Shakespeare’in son oyunu; yazarın ölümünden (1616) beş yıl önce 1611 yılında yazılmış ve aynı yıl sarayda oynanmış. İlk basımı ise 1623 yılında “First Folio”da (Shakespeare’in oyunlarının ilk toplu basımı) olmuş. Bazı eleştirmenler bu oyunu Shakespeare’in veda mesajı olarak yorumlama eğiliminde. Ancak gerek oyunun kendisi gerekse başkişi Prospero öylesine çok yönlü ki Fırtına’nın anlamını yalnızca bir veda mesajına indirgemek yanıltıcı olur.
Fırtına’nın konusu kısaca şöyle: Oyunun başladığı tarihten 12 yıl önce Milano Dükü Prospero’nun kardeşi Antonio Napoli Kralı Alonso’nun yardımıyla Prospero’nun dükalığını gaspeder ve Prospero ile küçük kızı Miranda’yı köhne bir tekneye koyarak denize bırakır.
Prospero’yla Miranda uzak bir adaya çıkarlar. Burada Prospero zamanını kendisine sadık lordlardan Gonzalo’nun verdiği büyücülükle ilgili kitapları okumaya ayırır. Ayrıca Sycorax adlı sonradan ölen kötü ruhlu bir büyücünün bir çam ağacının yarığına hapsettiği Ariel adlı “havamsı peri”yi kurtarır ve Sycorax’ın hilkat garibesi oğlu Caliban’ı eğitmeye çalışır. Caliban nankörlük ederek Miranda’ya tecavüz etmeye kalkışınca Prospero onu köle olarak kullanmaya başlar.
Prospero oyunun başında büyücülük gücünü kullanarak bir fırtına çıkartmış ve Alonso Antonio Alonso’nun oğlu Ferdinand kardeşi Sebastian ve öteki lordların içinde bulunduğu geminin parçalanmasına ve karaya vurmasına yol açmıştır. Ancak gemidekilerin hepsi sağ salim karaya çıkmayı başarmıştır. Birinci perdenin başında bir yandan bunlar olurken Prospero da kızı Miranda’ya Milano’dan başlayarak o adaya nasıl düştüklerini anlatır.
Bu arada Peri Ariel karaya vuran geminin yolcularından Alonso’nun oğlu Ferdinand’ı Prospero’nın mağarasına götürür. Ferdinand burada gördüğü Miranda’ya âşık olur. Prospero Ferdinand’a ne kadar angarya iş varsa verir.
İkinci perdede; Kral Ferdinand’ın öldüğünü sanmaktadır. Antonio’yla Sebastian Kral’ı öldürmeyi planlarlar. Ancak Ariel sayesinde planları suya düşer. Alonso’nun kâhyası Stephano ile soytarısı Trincula da Caliban’la içki âlemi yapmaya başlamışlardır.
Üçüncü ve dördüncü perdelerde Prospero Ariel’in yardımıyla ve büyücülüğünü kullanarak Kral’la adamlarını şaşkına çevirir. Sonra Miranda ve Ferdinand’ın nişanlanmalarına razı olur ve onlar için bir eğlenti düzenler.
Beşinci perdede Prospero intikam planından vazgeçerek düşmanlarını bağışlamaya tılsımlı büyücülük sopasını da kırmaya karar verir; kimliğini açığa vurur dükalığını geri ister Ariel’i serbest bırakır ve memleketine yelken açmadan önce buruk bir “Sonsöz”le seyircilere hitap eder.
Kardeşi Antonio tarafından dükalığı gaspedilip ülkesinden sürülen Milano Dükü Prospero değişik boyutları düşündürücü kişiliğiyle Shakespeare’in unutulmaz karakterlerinden biri. Tiyatro tarihinde Prospero rolünü ünlü aktörler oynamış bazı aktörler de bu rol aracılığıyla ün kazanmıştır. Bu rolü oynayan aktörler arasında J. P. Kemble (1806’da) W. C. Macready (1821’de) Samuel Phelps (1847’de) Charles Kean (185’de) ve John Gielgud (1830 ve 1940’ta) da bulunuyor.
Fırtına bir anlamda Prospero’nun tek kişilik gösterisi sayılabilir. Etkili ve çarpıcı konuşan “insanlık bilinç ve sorumluluğunu unutmamış büyücü” rolü aktörler için her zaman ilginç bir sınav olmuş. Prospero’yu oynamanın hem güçlüğü hem de çekiciliği onun da Hamlet gibi insan olmanın yükünü omuzlarında taşıyan karmaşık çok yönlü bir kişiliğe sahip olmasında yatıyor: Kimi zaman güçlü ve öfkeli bir büyücü kimi zaman şaşkın mahzun ve yorgun bir soylu. Sahnede bu özellikleri bağdaştırabilen bir yorum Shakespeare’in de insanı irkilten büyüsünü aktarmayı başarabilir.
Oyunun önde kelen kişilerinden biri de “cadıdan olma” “hilkat garibesi” Caliban. Özellikle insan olmanın henüz eşiğindeki Caliban’la doğaüstü güçleri ve başka yönleriyle insanlığın en üst basamaklarında sayılabilecek Prospero arasındaki karşılaşmalarinsan olmanın ne demek olduğu bireylerin birbirine karşı sorumlulukları toplumsal yaşamın sürdürülmesi önnüdeki engeller; eğitim bilgi akıl ve sağduyunun insana kazandırdıkları ve kazandıramadıkları vb. gibi evrensel soruları vurguluyor ve anlamlı gerilim sahneleri yaratıyor.
Oyuna kişiler açısından bakıldığında ilginç bir üçlünün ön plana çıktığı görülüyor: Yarı insan yarı büyücü Prospero; yarı insan yarı hayvan Caliban ve insan gibi davranan düşünen konuşan (yorum göre belki zaman zaman insan kılığına bürünen) ama özü havadan oluşan Prospero’nun cisimsiz kölesi peri Ariel.
Bu üç karakter de doğaüstü veya ötesi varlıklar yaratmada insan hayalinin hangi sınırlara kadar zorlanabileceğine ilişkin canlı renkli ve doğurgan örnekler başlangıç noktaları oluşturuyor. Fırtına’da Shakespeare yine “sanat” ve “yaratma olgusu” gibi kavramları kışkırtıcı fırça darbeleriyle okur ve seyircilerin değerlendirmesine sunuyor sanatını onlarla paylaşıyor.
Shakespeare Fırtına oyununu tasarlarken (konunun başka bir kaynaktan alındığına ilişkin belge yok) sanki görünüşte basit bir sorudan gerçekte evrensel boyut ve çağrışımları olan bir motiften yola çıkmış: Elinden mevkii malı mülkü her şeyi alınıp ıssız bir adaya sürülen (ve burada doğaüstü güçler geliştiren) insan ne yapar?
Bu başlangıç noktasında Shakespeare çok şey çıkarıyor; o kadar çok şey çıkarıyor ki Fırtına’yı izleyen veya okuyan bazı kişilerin aklından “Yoksa doğaüstü güçlere mi sahip?” sorusu bile geçiyor.
Fransız yazarı Marcel Proust Yitik Zamanın Peşinde adlı ünlü romanında olayları (çocukluk yıllarını) anlatan kişinin ağzından yaklaşık olarak şöyle der: “Bu yazara (Bergotte) o kadar hayrandım ki keşke yaşamın her yönüyle ilgili görüşlerini benzetmelerini duyabilsem yaşamı onun gözüyle görebilsem diyordum.”
Shakespeare’in Fırtına gibi büyük oyunları karşısında da insan zaman zaman “İmkân olsa da yaşamı ondan dinleyebilsek” diyor. Belki bir anlamda da dinliyor; çünkü şiir ve oyunlarında edebiyat ve tiyatro sanatları bağlamında insan yaşamının özlü ve ağırlıklı hemen her yönünü ele almış Shakespeare. Onda doğaüstü ya da tanrısal nitelikler aramak elbette boş bir çaba olurdu; ancak kişiye kendisin keşfetmede benliğinde varolduğunu bilmede kimi yönleri bulup çıkarmada tanımada zenginleştirmede yardımcı olduğu kolayca söylenebilir.
Oyunları sık sık okuru ve seyirciyi şöyle bir durup düşünmeye belli konu ve durumları sindirip daha sonra kullanmak üzere zihninde depolamaya zorlar. Fırtına’nın özelliklerinden biri de zihinde belki biraz buruk ama derin ve kalıcı izler bırakması. Fırtına’yı okuduktan ya da iyi bir yorumunu seyrettikten sonra kişi yaşamı boyunca hep oyuna dönmesi gerektiğini sanki büyülenmiş gibi ondan kurtulamadığını hissediyor. Oyunun kendisini bir yerlere götürmeye çalıştığı zorladığı izlenimine kapılıyor. Belki iyi sanatı belirleyen niteliklerden biri bu. Shakespeare’i Shakespeare yapan özelliklerin başında sanatını bizimle paylaşması gelir; bu konuyu da yani sanatın ne demek olduğunu sanatçının gücünü ve güçsüzlüğünü oyunlarında dolaylı ve dolaysız olarak işler.
İnsanoğlu edebiyatta ve tiyatroda (yaşam konumuz dışı) hiçbir zaman gücü sınırsız bir doğaüstü varlık yaratmamış. Yalnızca hayal gücü sınırlı olduğu için değil; sanat kavramının özü de buna elvermiyor: Her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir varlık gerilimi çatışmayı etkileşimi dolayısıyla sanatı “sıfırlar”. Sınırsızlık anlamsızdır; hatta “insanoğlu sınırsızlığı kavrayamaz” demek bile (paradokstan öte) anlamsızdır - “kavrayamadığımız şeyi kavrayamayız” demek gibi bir şey.
Shakespeare’in Fırtına oyununda işlediği konulardan biri de doğayla doğaüstünün anlamlarının irdelenmesidir. Shakespeare Hamlet’te var olmakla olmamayı yaşamla ölümü karşılaştırırken nasıl her ikisinde de ilginç çoğu kimsenin aklına gelmeyecek açılardan bakmışsa bu oyunda da doğayla doğaüstünü çakıştırıp çakıştıracak ikisinin de anlamlı yanlarını ortaya çıkarmış anlamsızlıktan anlam çıkarma yolları bulmuş.
Hamlet’i okuduktan veya seyrettikten sonra insan nasıl “Meğerse ölüm kavramı hakkında ne çok düşünülebilir ve söylenebilirmiş!” deme ihtiyacını duyuyorsa; Fırtına’dan sonra da insanın ve doğaüstü varlıkların gücü ve güçsüzlüğü hakkında oyunda doğrudan söylenenlerin de ötesinde çok şeyler düşünebileceği izlenimini ediniyor. Çünkü Shakespeare’in sanatının en önemli özelliklerinden biri sanatını izleyenlere de sanat aşılaması. Böylece Shakespeare okuru/seyircisi de usta büyücülerden sanat öğrenip daha sonra öğrendikleriyle özgün beceriler geliştirenler gibi kendileri de yaratıcı olmanı n malzemesine kavuşuyorlar. Olup olmayacakları ise pek çok etkene bağlı.
Büyücüler ive doğaüstü varlıkları en azından sanat eserlerinde insan yarattığına göre bu varlıklar insanın hayal gücüyle yakından bağlantılı. Shakespeare tüm oyunlarında yarattığı doğaüstü varlıklarla bize örnek ve seçenekler sunuyor; "bilgi ve inanç” kavramlarını sınıyor. Her şeyden önce bu ve benzeri kavramların önemli olduğu izlenimin vererek özünde dikkatimizi hep insanın ve yaşamın anlam veya anlamsızlığına çekerek hep insanın önemini vurguluyor.
Bundan eğer insan önemliyse tiyatro edebiyat sanat da önemli olmalı sonucu çıkıyor. Sanat ve insan bu işbirliğiyle bir anlamda birbirinin varlığını pekiştiriyor yani. Sanat “insan önemli” diyerek insana da “sanat önemli” dedirtiyor. Peki böyle bir şeye gerek var mı? Çevremize sanatsız insana bir göz atarsak var gibi görünüyor. Hem de az buz başarı değil Shakespeare’inki. Fırtına’dan sonra “insanoğlu ya da insan yaşamı önemsenmeye ciddiye almaya değmez” demek kolay değil; varoluşu (anlamsızlık başka) basit bir kavram olarak görmek kolay değil. Shakespeare bunalıma bire bir diyesi geliyor neredeyse insanın.
Fırtına’da bir kez daha yaşamın çeşitliliği çelişkileri anlam ve anlamsızlık katmanları karmaşıklığı saçmalığı ve şaşırtıcılığı dile geliyor. Bu oyunu tasarlarken de Shakespeare sanki önce yaşamda nelerin anlatılamayacağını inceden inceye araştırmış sonra bunları anlatmaya girişmiş. Shakespeare’in oyunları böylece çoğu zaman anlatılmazı anlatmaya çalışan sanatçıyla anlaşılmazı anlamaya çalışan okur/seyirci arasında sonuçta her iki taraf için de yaşama anlam katan bir alışveriş oluyor.
Bülent Bozkurt
FIRTINA
William Shakespeare
Türkçesi Bülent Bozkurt
Remzi Kitabevi
1. Basım Ocak 1994 Sf. 7-11
Özgün Adı
The Tempest
Fırtına günümüze ulaşan bilgilere göre Shakespeare’in son oyunu; yazarın ölümünden (1616) beş yıl önce 1611 yılında yazılmış ve aynı yıl sarayda oynanmış. İlk basımı ise 1623 yılında “First Folio”da (Shakespeare’in oyunlarının ilk toplu basımı) olmuş. Bazı eleştirmenler bu oyunu Shakespeare’in veda mesajı olarak yorumlama eğiliminde. Ancak gerek oyunun kendisi gerekse başkişi Prospero öylesine çok yönlü ki Fırtına’nın anlamını yalnızca bir veda mesajına indirgemek yanıltıcı olur.
Fırtına’nın konusu kısaca şöyle: Oyunun başladığı tarihten 12 yıl önce Milano Dükü Prospero’nun kardeşi Antonio Napoli Kralı Alonso’nun yardımıyla Prospero’nun dükalığını gaspeder ve Prospero ile küçük kızı Miranda’yı köhne bir tekneye koyarak denize bırakır.
Prospero’yla Miranda uzak bir adaya çıkarlar. Burada Prospero zamanını kendisine sadık lordlardan Gonzalo’nun verdiği büyücülükle ilgili kitapları okumaya ayırır. Ayrıca Sycorax adlı sonradan ölen kötü ruhlu bir büyücünün bir çam ağacının yarığına hapsettiği Ariel adlı “havamsı peri”yi kurtarır ve Sycorax’ın hilkat garibesi oğlu Caliban’ı eğitmeye çalışır. Caliban nankörlük ederek Miranda’ya tecavüz etmeye kalkışınca Prospero onu köle olarak kullanmaya başlar.
Prospero oyunun başında büyücülük gücünü kullanarak bir fırtına çıkartmış ve Alonso Antonio Alonso’nun oğlu Ferdinand kardeşi Sebastian ve öteki lordların içinde bulunduğu geminin parçalanmasına ve karaya vurmasına yol açmıştır. Ancak gemidekilerin hepsi sağ salim karaya çıkmayı başarmıştır. Birinci perdenin başında bir yandan bunlar olurken Prospero da kızı Miranda’ya Milano’dan başlayarak o adaya nasıl düştüklerini anlatır.
Bu arada Peri Ariel karaya vuran geminin yolcularından Alonso’nun oğlu Ferdinand’ı Prospero’nın mağarasına götürür. Ferdinand burada gördüğü Miranda’ya âşık olur. Prospero Ferdinand’a ne kadar angarya iş varsa verir.
İkinci perdede; Kral Ferdinand’ın öldüğünü sanmaktadır. Antonio’yla Sebastian Kral’ı öldürmeyi planlarlar. Ancak Ariel sayesinde planları suya düşer. Alonso’nun kâhyası Stephano ile soytarısı Trincula da Caliban’la içki âlemi yapmaya başlamışlardır.
Üçüncü ve dördüncü perdelerde Prospero Ariel’in yardımıyla ve büyücülüğünü kullanarak Kral’la adamlarını şaşkına çevirir. Sonra Miranda ve Ferdinand’ın nişanlanmalarına razı olur ve onlar için bir eğlenti düzenler.
Beşinci perdede Prospero intikam planından vazgeçerek düşmanlarını bağışlamaya tılsımlı büyücülük sopasını da kırmaya karar verir; kimliğini açığa vurur dükalığını geri ister Ariel’i serbest bırakır ve memleketine yelken açmadan önce buruk bir “Sonsöz”le seyircilere hitap eder.
Kardeşi Antonio tarafından dükalığı gaspedilip ülkesinden sürülen Milano Dükü Prospero değişik boyutları düşündürücü kişiliğiyle Shakespeare’in unutulmaz karakterlerinden biri. Tiyatro tarihinde Prospero rolünü ünlü aktörler oynamış bazı aktörler de bu rol aracılığıyla ün kazanmıştır. Bu rolü oynayan aktörler arasında J. P. Kemble (1806’da) W. C. Macready (1821’de) Samuel Phelps (1847’de) Charles Kean (185’de) ve John Gielgud (1830 ve 1940’ta) da bulunuyor.
Fırtına bir anlamda Prospero’nun tek kişilik gösterisi sayılabilir. Etkili ve çarpıcı konuşan “insanlık bilinç ve sorumluluğunu unutmamış büyücü” rolü aktörler için her zaman ilginç bir sınav olmuş. Prospero’yu oynamanın hem güçlüğü hem de çekiciliği onun da Hamlet gibi insan olmanın yükünü omuzlarında taşıyan karmaşık çok yönlü bir kişiliğe sahip olmasında yatıyor: Kimi zaman güçlü ve öfkeli bir büyücü kimi zaman şaşkın mahzun ve yorgun bir soylu. Sahnede bu özellikleri bağdaştırabilen bir yorum Shakespeare’in de insanı irkilten büyüsünü aktarmayı başarabilir.
Oyunun önde kelen kişilerinden biri de “cadıdan olma” “hilkat garibesi” Caliban. Özellikle insan olmanın henüz eşiğindeki Caliban’la doğaüstü güçleri ve başka yönleriyle insanlığın en üst basamaklarında sayılabilecek Prospero arasındaki karşılaşmalarinsan olmanın ne demek olduğu bireylerin birbirine karşı sorumlulukları toplumsal yaşamın sürdürülmesi önnüdeki engeller; eğitim bilgi akıl ve sağduyunun insana kazandırdıkları ve kazandıramadıkları vb. gibi evrensel soruları vurguluyor ve anlamlı gerilim sahneleri yaratıyor.
Oyuna kişiler açısından bakıldığında ilginç bir üçlünün ön plana çıktığı görülüyor: Yarı insan yarı büyücü Prospero; yarı insan yarı hayvan Caliban ve insan gibi davranan düşünen konuşan (yorum göre belki zaman zaman insan kılığına bürünen) ama özü havadan oluşan Prospero’nun cisimsiz kölesi peri Ariel.
Bu üç karakter de doğaüstü veya ötesi varlıklar yaratmada insan hayalinin hangi sınırlara kadar zorlanabileceğine ilişkin canlı renkli ve doğurgan örnekler başlangıç noktaları oluşturuyor. Fırtına’da Shakespeare yine “sanat” ve “yaratma olgusu” gibi kavramları kışkırtıcı fırça darbeleriyle okur ve seyircilerin değerlendirmesine sunuyor sanatını onlarla paylaşıyor.
Shakespeare Fırtına oyununu tasarlarken (konunun başka bir kaynaktan alındığına ilişkin belge yok) sanki görünüşte basit bir sorudan gerçekte evrensel boyut ve çağrışımları olan bir motiften yola çıkmış: Elinden mevkii malı mülkü her şeyi alınıp ıssız bir adaya sürülen (ve burada doğaüstü güçler geliştiren) insan ne yapar?
Bu başlangıç noktasında Shakespeare çok şey çıkarıyor; o kadar çok şey çıkarıyor ki Fırtına’yı izleyen veya okuyan bazı kişilerin aklından “Yoksa doğaüstü güçlere mi sahip?” sorusu bile geçiyor.
Fransız yazarı Marcel Proust Yitik Zamanın Peşinde adlı ünlü romanında olayları (çocukluk yıllarını) anlatan kişinin ağzından yaklaşık olarak şöyle der: “Bu yazara (Bergotte) o kadar hayrandım ki keşke yaşamın her yönüyle ilgili görüşlerini benzetmelerini duyabilsem yaşamı onun gözüyle görebilsem diyordum.”
Shakespeare’in Fırtına gibi büyük oyunları karşısında da insan zaman zaman “İmkân olsa da yaşamı ondan dinleyebilsek” diyor. Belki bir anlamda da dinliyor; çünkü şiir ve oyunlarında edebiyat ve tiyatro sanatları bağlamında insan yaşamının özlü ve ağırlıklı hemen her yönünü ele almış Shakespeare. Onda doğaüstü ya da tanrısal nitelikler aramak elbette boş bir çaba olurdu; ancak kişiye kendisin keşfetmede benliğinde varolduğunu bilmede kimi yönleri bulup çıkarmada tanımada zenginleştirmede yardımcı olduğu kolayca söylenebilir.
Oyunları sık sık okuru ve seyirciyi şöyle bir durup düşünmeye belli konu ve durumları sindirip daha sonra kullanmak üzere zihninde depolamaya zorlar. Fırtına’nın özelliklerinden biri de zihinde belki biraz buruk ama derin ve kalıcı izler bırakması. Fırtına’yı okuduktan ya da iyi bir yorumunu seyrettikten sonra kişi yaşamı boyunca hep oyuna dönmesi gerektiğini sanki büyülenmiş gibi ondan kurtulamadığını hissediyor. Oyunun kendisini bir yerlere götürmeye çalıştığı zorladığı izlenimine kapılıyor. Belki iyi sanatı belirleyen niteliklerden biri bu. Shakespeare’i Shakespeare yapan özelliklerin başında sanatını bizimle paylaşması gelir; bu konuyu da yani sanatın ne demek olduğunu sanatçının gücünü ve güçsüzlüğünü oyunlarında dolaylı ve dolaysız olarak işler.
İnsanoğlu edebiyatta ve tiyatroda (yaşam konumuz dışı) hiçbir zaman gücü sınırsız bir doğaüstü varlık yaratmamış. Yalnızca hayal gücü sınırlı olduğu için değil; sanat kavramının özü de buna elvermiyor: Her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir varlık gerilimi çatışmayı etkileşimi dolayısıyla sanatı “sıfırlar”. Sınırsızlık anlamsızdır; hatta “insanoğlu sınırsızlığı kavrayamaz” demek bile (paradokstan öte) anlamsızdır - “kavrayamadığımız şeyi kavrayamayız” demek gibi bir şey.
Shakespeare’in Fırtına oyununda işlediği konulardan biri de doğayla doğaüstünün anlamlarının irdelenmesidir. Shakespeare Hamlet’te var olmakla olmamayı yaşamla ölümü karşılaştırırken nasıl her ikisinde de ilginç çoğu kimsenin aklına gelmeyecek açılardan bakmışsa bu oyunda da doğayla doğaüstünü çakıştırıp çakıştıracak ikisinin de anlamlı yanlarını ortaya çıkarmış anlamsızlıktan anlam çıkarma yolları bulmuş.
Hamlet’i okuduktan veya seyrettikten sonra insan nasıl “Meğerse ölüm kavramı hakkında ne çok düşünülebilir ve söylenebilirmiş!” deme ihtiyacını duyuyorsa; Fırtına’dan sonra da insanın ve doğaüstü varlıkların gücü ve güçsüzlüğü hakkında oyunda doğrudan söylenenlerin de ötesinde çok şeyler düşünebileceği izlenimini ediniyor. Çünkü Shakespeare’in sanatının en önemli özelliklerinden biri sanatını izleyenlere de sanat aşılaması. Böylece Shakespeare okuru/seyircisi de usta büyücülerden sanat öğrenip daha sonra öğrendikleriyle özgün beceriler geliştirenler gibi kendileri de yaratıcı olmanı n malzemesine kavuşuyorlar. Olup olmayacakları ise pek çok etkene bağlı.
Büyücüler ive doğaüstü varlıkları en azından sanat eserlerinde insan yarattığına göre bu varlıklar insanın hayal gücüyle yakından bağlantılı. Shakespeare tüm oyunlarında yarattığı doğaüstü varlıklarla bize örnek ve seçenekler sunuyor; "bilgi ve inanç” kavramlarını sınıyor. Her şeyden önce bu ve benzeri kavramların önemli olduğu izlenimin vererek özünde dikkatimizi hep insanın ve yaşamın anlam veya anlamsızlığına çekerek hep insanın önemini vurguluyor.
Bundan eğer insan önemliyse tiyatro edebiyat sanat da önemli olmalı sonucu çıkıyor. Sanat ve insan bu işbirliğiyle bir anlamda birbirinin varlığını pekiştiriyor yani. Sanat “insan önemli” diyerek insana da “sanat önemli” dedirtiyor. Peki böyle bir şeye gerek var mı? Çevremize sanatsız insana bir göz atarsak var gibi görünüyor. Hem de az buz başarı değil Shakespeare’inki. Fırtına’dan sonra “insanoğlu ya da insan yaşamı önemsenmeye ciddiye almaya değmez” demek kolay değil; varoluşu (anlamsızlık başka) basit bir kavram olarak görmek kolay değil. Shakespeare bunalıma bire bir diyesi geliyor neredeyse insanın.
Fırtına’da bir kez daha yaşamın çeşitliliği çelişkileri anlam ve anlamsızlık katmanları karmaşıklığı saçmalığı ve şaşırtıcılığı dile geliyor. Bu oyunu tasarlarken de Shakespeare sanki önce yaşamda nelerin anlatılamayacağını inceden inceye araştırmış sonra bunları anlatmaya girişmiş. Shakespeare’in oyunları böylece çoğu zaman anlatılmazı anlatmaya çalışan sanatçıyla anlaşılmazı anlamaya çalışan okur/seyirci arasında sonuçta her iki taraf için de yaşama anlam katan bir alışveriş oluyor.
Bülent Bozkurt
FIRTINA
William Shakespeare
Türkçesi Bülent Bozkurt
Remzi Kitabevi
1. Basım Ocak 1994 Sf. 7-11
Özgün Adı
The Tempest
