haydaravısyon
Üye
Evliliğimizi Sera Etkisi Yıktı Hâkim Bey
Evliliğimizi Sera Etkisi Yıktı Hâkim Bey
Evliliğimizi
Sera Etkisi Yıktı Hâkim Bey
-- "Nasıl anlatsam size hâkim bey...
Soğuk kış günlerinde kahverengi sac sobamızdan çıkan
sarhoş eden sıcaklık, evliliğimizi de sarıp sarmalıyordu adeta.
Hele o sobamızın üzerinde her akşam istisnasız koyduğumuz
porselen demlikli çaydanlığın fokurdaması ve hemen başındaki
yer yastığına kıvrılıp yatan minik kedimizin mırıldamasıyla
odamıza yayılan muhteşem senfonya!
Nasıl da mest ederdi ikimizi, kelime dağarcığım kifâyetsiz,
anlatamam. 'Saadetin şarkısı bu olmalı' demiştim
bir gün içimden, dün gibi hatırlarım. O günlerde yakıcı soğuk
panjurlarımızı titretirken, karşılıklı şen kahkahalarımız,
şampanya rengi duvarlara çarpan en âşinâ sesti.
Dışarıda ayaz bütün acımasızlığıyla hüküm sürerken,
yuvamız her odasında huzurun eşyalar gibi maddîleştiği
bir cennetâsâ bahçeydi. Masallardaki o pembe rengin tozunu
bazen ciğerimde hissedip hafif hafif öksürdüğüm anlar da
olmuştur, sizi temin ederim. Şimdi anlatırken bile,
yüreğimi paslı bir çivinin ucu gibi yoklayan hasretle
anıyorum o günleri hâkim bey..."
[TBODY]
[/TBODY]
--"Sadede gel evladım artık..."
-- "Evet 'saadet', ben de ondan bahsediyorum hâkim bey!
İçindeki eşyaları, manolya desenli tuvalet fırçasından,
ceviz kaplama portmantoya kadar eşimle beraber
bir ibadet şevkiyle dizdiğimiz evimiz, aşk bulutları üzerinde
yüzüyordu desem yeridir.
Yuvamızı dışarıdaki dünyadan ayıran duvarlar,
mekânı ve zamanı öylesine keskin bir şekilde biçiyordu ki
'hayat' denilen mefhum ikimizin de lugatinden neredeyse
silinmişti. 120 metrekarelik sevda adamızın dışındakiler
'yok' hükmündeydi nazarımızda. Hatta sabahları işe gitmek
için kapıdan adım atmak ne azap verici bir işti bana, tarif
edemem. Mübalağa etmiyorum, apartmanın mermer zeminine
değil, sanki soğumamış yerkabuğuna basıyordum efendim.
İşyerine vardığımda sabırla akşamın gelmesini bekler,
mesai saati biter bitmez de kızgın ekmek sacına basan
kedi gibi sekerek meserret menbaı mâbedime, evime ve
hayat arkadaşımın müşfik kucağına dönerdim..."
[TBODY]
[/TBODY]
-- "Evlaaadım..."
"Bağışlayınız... Bitiriyorum...
İşte böyle ahiret saadetine denk günlerimiz
birbirini takip ediyordu. Rica ederim! Takip mi ediyordu?
Gün, hafta, ay, mevsim var mıydı farkında bile değildik aslında...
Evvela bahar geldi... Dallarına su yürüyen iki serâzâd yaban
asması olmuştuk o dem.
Tabiatın 'gel' çağrılarına dayanamayıp
kolumuzda hasır piknik sepetimiz, şehrin kıyısındaki bereketli
kuytulara bedenlerimizi attığımız az değildir o günlerde.
Ah, el ele tutuşarak yüzümüzü bahar göğüne dönüp başıboş
bulutlardan türlü hayaller devşirdiğimiz öğleden sonraları!
Ne bileyim, şen çocuklarcasına bayırda koşturmalarımız bir sinemaya,
tiyatroya, konsere filan gitmekten katbekat eğlenceliydi desem,
bunları yaşamayan birinin idrak edemeyeceği bir hakikati söylemiş
olurum yalnızca size.
Kısacası hâkim bey,
damarlarımıza neredeyse âb-ı hayat aşılayan vakitlerdi...
'Her güzel şeyin bir sonu vardır' harcı âlem lâfını bilirsiniz.
Bu klişe cümleyi,
boynu bükük, gönlü kırık maalesef tasdik ediyorum
huzurunuzda efendim. Evet, ne yazık ki her güzel şeyin
bir sonu var; fakat ben hazin âkıbetin bizim için bu kadar
çabuk olabileceğini kestirememiştim...
Her şey iki ay evvel başladı.
Yani bahar sonu filan olmalı.
Mevsimin yaza döndüğü, sıcaklıkların biz insancıklara
meydan okurcasına artmaya başladığı vakitler. Fonunda
ıhlamur çiçeklerinin uçuştuğu bu hikâyede, anlayamadığım
bir şekilde huzursuzluk baş gösterdi o günlerde. Bereket,
azalan yağmurlarla birlikte sanki evliliğimizden de elini ayağını
çekmişti. Beraberce renk renk çiçekler yetiştirdiğimiz gönül
tarhımızdaki münbit toprağımız, kavurucu güneşin yaktığı
tarlalar gibi çatlamaya başlamıştı yavaş yavaş. Bakışlarımız baygın,
gülüşlerimiz kesikti. Şunu da söyleyeyim; artık geceleri bile emniyet
ve ferahlık hissiyle birbirimize sarılarak uyukuya bile dalamıyorduk.
Nasıl olabilirdi ki bu?
Odamızda bir hain üçüncü kişi vardı:
Hararet! Bu alçak tecavüzcü,
yirmi dört saat kesintisiz mesai yapıyor ve anlık serinliği
çok görüyordu bize. Açık pencerelerimizden, odalarımızın
kapılarından, duvarlardan, tavandan müstekreh başını uzatıp
yılan gibi ısırıyordu tenimizi; uyumak ne mümkün!
Ve aynı rahatsızlıkla sabahları yarı uykulu başlarla güç bela
yataktan kalkmak, berbat geçecek bir günün rutin başlangıcı
olmuştu bu yüzden...
Keyifsizliğimiz önce küskünlüklere,
sonra tartışmalara dönüştü. İlerleyen günlerde,
vantilatörün yönünden, yanlışlıkla kapalı kalmış bir pencereye
kadar önemsiz şeyler, saatler boyu süren zehirli bir kavganın
fitilini ateşler olmuştu. Ne acıdır ki komşularımızın kulakları da
şahittir feci kavgalarımıza. Birbirimize ettiğimiz olmadık lafları
hatırlıyorum şimdi. Her biri kim bilir neler götürmüştü beraberce
diktiğimiz saygı heykelinden. Evimiz sevgi adacığı değil,
cehennem çukuruydu artık. Sıcaklıkların mevsim normallerinin
üzerine çıkmasıyla beraber terimiz su olup akarken, kızgın
bedenlerimizden bütün makyajımız da dökülüyordu günbegün.
Evet, bence biz bu iki ayda ruhlarımızın en mahrem yerlerini
çırılçıplak gördük ve yapamayacağımız anladık hâkim bey...
Uzattım, toparlıyorum efendim...
Ve şimdi safça düşünüyorum da,
ABD kör inadından vazgeçip zamanında Kyoto Protokolü'nü
imzalasaydı, bu peri masalı kötü sonla biter miydi? Veya
evimizin eşyalarının tükenmek bilmeyen borçlarından dolayı
alamadığımız iyon teknolojili klimamız olsaydı bütün bunları
yaşar mıydık? 'Biz, termodinamiğin ikinci kanununu evimizde
işletebilseydik, şimdi siz, Medenî Kanun'un ilgili maddesini işletip
boşanmamıza kara verecek olur muydunuz acaba?'
gibi alegorik bir sual aklıma gelmiyor değil olanlara bakınca...
Yazık...
Söyleyeceklerim bu kadar hâkim bey..."
"Yetişir... Yaz kızım;
şiddetli kuraklık... Düzeltiyorum,
şiddetli geçimsizlik ve evlilik birliğinin
temelden sarsılması sebebiyle tarafların boşanmasına..."
***
Haber şu:
"Küresel ısınma yuva yıkıyor"
"Pek çok ülkenin daimi oluşu sebebiyle incelemeye aldığı
Türk aile yapısı, havalardan bile etkilenir hale geldi.
Bursa'da kış mevsiminde 680,
ilkbahar da ise 796 çift boşanmak için
aile mahkemelerine müracaat etti.
Sıcaklığın en yoğun hissedildiği
Haziran, Temmuz, Ağustos aylarını içeren
yaz mevsimi boyunca ise bin 68 kişi eşlerinden
yollarını ayırmak için mahkemeye müracaat etti.
Ocak ayındaki açılan boşanma davaları,
Temmuzda ise % 100 oranında arttı.
Ocak ayında 208 kişinin dava açtığı mahkemelere
Temmuz ayında 416 çift başvurdu.
Aile mahkemelerinde bilirkişilik yapan Sosyal Hizmet Uzmanı
Avukat Ahmet Köse, aşırı sıcakların yuvaları dağıttığını ifade ederek,
-- "Sıcaklarla çiftler bencilleşebiliyor.
Tahammül göstermiyor. Herkes parlıyor.
Kan insanların beynine sıçrıyor.
Anlık davranıyorlar ve bu adliye
koridorlarına da yansıyor" dedi.
Çiftlere tavsiyelerde bulunan Köse,
-- "İmkanı olanlar sıcak havalarda yazlığa gitsinler.
Deniz kenarı, dağ gibi serin bölgelerde dinlenip,
mutlu olmaya çalışsınlar. Dar gelirliler ise akşamları
yürüyüş yapsınlar" diye konuştu."
Küresel ısınma...
Durun bakalım daha neler olacak?..
Evliliğimizi
Sera Etkisi Yıktı Hâkim Bey
-- "Nasıl anlatsam size hâkim bey...
Soğuk kış günlerinde kahverengi sac sobamızdan çıkan
sarhoş eden sıcaklık, evliliğimizi de sarıp sarmalıyordu adeta.
Hele o sobamızın üzerinde her akşam istisnasız koyduğumuz
porselen demlikli çaydanlığın fokurdaması ve hemen başındaki
yer yastığına kıvrılıp yatan minik kedimizin mırıldamasıyla
odamıza yayılan muhteşem senfonya!
Nasıl da mest ederdi ikimizi, kelime dağarcığım kifâyetsiz,
anlatamam. 'Saadetin şarkısı bu olmalı' demiştim
bir gün içimden, dün gibi hatırlarım. O günlerde yakıcı soğuk
panjurlarımızı titretirken, karşılıklı şen kahkahalarımız,
şampanya rengi duvarlara çarpan en âşinâ sesti.
Dışarıda ayaz bütün acımasızlığıyla hüküm sürerken,
yuvamız her odasında huzurun eşyalar gibi maddîleştiği
bir cennetâsâ bahçeydi. Masallardaki o pembe rengin tozunu
bazen ciğerimde hissedip hafif hafif öksürdüğüm anlar da
olmuştur, sizi temin ederim. Şimdi anlatırken bile,
yüreğimi paslı bir çivinin ucu gibi yoklayan hasretle
anıyorum o günleri hâkim bey..."
| Buraya basarak resimi özgün boyutunda görebilirsiniz. Özgün boyut800x613. |
--"Sadede gel evladım artık..."
-- "Evet 'saadet', ben de ondan bahsediyorum hâkim bey!
İçindeki eşyaları, manolya desenli tuvalet fırçasından,
ceviz kaplama portmantoya kadar eşimle beraber
bir ibadet şevkiyle dizdiğimiz evimiz, aşk bulutları üzerinde
yüzüyordu desem yeridir.
Yuvamızı dışarıdaki dünyadan ayıran duvarlar,
mekânı ve zamanı öylesine keskin bir şekilde biçiyordu ki
'hayat' denilen mefhum ikimizin de lugatinden neredeyse
silinmişti. 120 metrekarelik sevda adamızın dışındakiler
'yok' hükmündeydi nazarımızda. Hatta sabahları işe gitmek
için kapıdan adım atmak ne azap verici bir işti bana, tarif
edemem. Mübalağa etmiyorum, apartmanın mermer zeminine
değil, sanki soğumamış yerkabuğuna basıyordum efendim.
İşyerine vardığımda sabırla akşamın gelmesini bekler,
mesai saati biter bitmez de kızgın ekmek sacına basan
kedi gibi sekerek meserret menbaı mâbedime, evime ve
hayat arkadaşımın müşfik kucağına dönerdim..."
| Buraya basarak resimi özgün boyutunda görebilirsiniz. Özgün boyut800x613. |
-- "Evlaaadım..."
"Bağışlayınız... Bitiriyorum...
İşte böyle ahiret saadetine denk günlerimiz
birbirini takip ediyordu. Rica ederim! Takip mi ediyordu?
Gün, hafta, ay, mevsim var mıydı farkında bile değildik aslında...
Evvela bahar geldi... Dallarına su yürüyen iki serâzâd yaban
asması olmuştuk o dem.
Tabiatın 'gel' çağrılarına dayanamayıp
kolumuzda hasır piknik sepetimiz, şehrin kıyısındaki bereketli
kuytulara bedenlerimizi attığımız az değildir o günlerde.
Ah, el ele tutuşarak yüzümüzü bahar göğüne dönüp başıboş
bulutlardan türlü hayaller devşirdiğimiz öğleden sonraları!
Ne bileyim, şen çocuklarcasına bayırda koşturmalarımız bir sinemaya,
tiyatroya, konsere filan gitmekten katbekat eğlenceliydi desem,
bunları yaşamayan birinin idrak edemeyeceği bir hakikati söylemiş
olurum yalnızca size.
Kısacası hâkim bey,
damarlarımıza neredeyse âb-ı hayat aşılayan vakitlerdi...
'Her güzel şeyin bir sonu vardır' harcı âlem lâfını bilirsiniz.
Bu klişe cümleyi,
boynu bükük, gönlü kırık maalesef tasdik ediyorum
huzurunuzda efendim. Evet, ne yazık ki her güzel şeyin
bir sonu var; fakat ben hazin âkıbetin bizim için bu kadar
çabuk olabileceğini kestirememiştim...
Her şey iki ay evvel başladı.
Yani bahar sonu filan olmalı.
Mevsimin yaza döndüğü, sıcaklıkların biz insancıklara
meydan okurcasına artmaya başladığı vakitler. Fonunda
ıhlamur çiçeklerinin uçuştuğu bu hikâyede, anlayamadığım
bir şekilde huzursuzluk baş gösterdi o günlerde. Bereket,
azalan yağmurlarla birlikte sanki evliliğimizden de elini ayağını
çekmişti. Beraberce renk renk çiçekler yetiştirdiğimiz gönül
tarhımızdaki münbit toprağımız, kavurucu güneşin yaktığı
tarlalar gibi çatlamaya başlamıştı yavaş yavaş. Bakışlarımız baygın,
gülüşlerimiz kesikti. Şunu da söyleyeyim; artık geceleri bile emniyet
ve ferahlık hissiyle birbirimize sarılarak uyukuya bile dalamıyorduk.
Nasıl olabilirdi ki bu?
Odamızda bir hain üçüncü kişi vardı:
Hararet! Bu alçak tecavüzcü,
yirmi dört saat kesintisiz mesai yapıyor ve anlık serinliği
çok görüyordu bize. Açık pencerelerimizden, odalarımızın
kapılarından, duvarlardan, tavandan müstekreh başını uzatıp
yılan gibi ısırıyordu tenimizi; uyumak ne mümkün!
Ve aynı rahatsızlıkla sabahları yarı uykulu başlarla güç bela
yataktan kalkmak, berbat geçecek bir günün rutin başlangıcı
olmuştu bu yüzden...
Keyifsizliğimiz önce küskünlüklere,
sonra tartışmalara dönüştü. İlerleyen günlerde,
vantilatörün yönünden, yanlışlıkla kapalı kalmış bir pencereye
kadar önemsiz şeyler, saatler boyu süren zehirli bir kavganın
fitilini ateşler olmuştu. Ne acıdır ki komşularımızın kulakları da
şahittir feci kavgalarımıza. Birbirimize ettiğimiz olmadık lafları
hatırlıyorum şimdi. Her biri kim bilir neler götürmüştü beraberce
diktiğimiz saygı heykelinden. Evimiz sevgi adacığı değil,
cehennem çukuruydu artık. Sıcaklıkların mevsim normallerinin
üzerine çıkmasıyla beraber terimiz su olup akarken, kızgın
bedenlerimizden bütün makyajımız da dökülüyordu günbegün.
Evet, bence biz bu iki ayda ruhlarımızın en mahrem yerlerini
çırılçıplak gördük ve yapamayacağımız anladık hâkim bey...
Uzattım, toparlıyorum efendim...
Ve şimdi safça düşünüyorum da,
ABD kör inadından vazgeçip zamanında Kyoto Protokolü'nü
imzalasaydı, bu peri masalı kötü sonla biter miydi? Veya
evimizin eşyalarının tükenmek bilmeyen borçlarından dolayı
alamadığımız iyon teknolojili klimamız olsaydı bütün bunları
yaşar mıydık? 'Biz, termodinamiğin ikinci kanununu evimizde
işletebilseydik, şimdi siz, Medenî Kanun'un ilgili maddesini işletip
boşanmamıza kara verecek olur muydunuz acaba?'
gibi alegorik bir sual aklıma gelmiyor değil olanlara bakınca...
Yazık...
Söyleyeceklerim bu kadar hâkim bey..."
"Yetişir... Yaz kızım;
şiddetli kuraklık... Düzeltiyorum,
şiddetli geçimsizlik ve evlilik birliğinin
temelden sarsılması sebebiyle tarafların boşanmasına..."
***
Haber şu:
"Küresel ısınma yuva yıkıyor"
"Pek çok ülkenin daimi oluşu sebebiyle incelemeye aldığı
Türk aile yapısı, havalardan bile etkilenir hale geldi.
Bursa'da kış mevsiminde 680,
ilkbahar da ise 796 çift boşanmak için
aile mahkemelerine müracaat etti.
Sıcaklığın en yoğun hissedildiği
Haziran, Temmuz, Ağustos aylarını içeren
yaz mevsimi boyunca ise bin 68 kişi eşlerinden
yollarını ayırmak için mahkemeye müracaat etti.
Ocak ayındaki açılan boşanma davaları,
Temmuzda ise % 100 oranında arttı.
Ocak ayında 208 kişinin dava açtığı mahkemelere
Temmuz ayında 416 çift başvurdu.
Aile mahkemelerinde bilirkişilik yapan Sosyal Hizmet Uzmanı
Avukat Ahmet Köse, aşırı sıcakların yuvaları dağıttığını ifade ederek,
-- "Sıcaklarla çiftler bencilleşebiliyor.
Tahammül göstermiyor. Herkes parlıyor.
Kan insanların beynine sıçrıyor.
Anlık davranıyorlar ve bu adliye
koridorlarına da yansıyor" dedi.
Çiftlere tavsiyelerde bulunan Köse,
-- "İmkanı olanlar sıcak havalarda yazlığa gitsinler.
Deniz kenarı, dağ gibi serin bölgelerde dinlenip,
mutlu olmaya çalışsınlar. Dar gelirliler ise akşamları
yürüyüş yapsınlar" diye konuştu."
Küresel ısınma...
Durun bakalım daha neler olacak?..


