Biyografi (Yaşam Öyküsü) Nedir?

  • 2 Mayıs 2011
  • 799 Okunma
  • 0 Cevap

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. Biyografi (Yaşam Öyküsü) Nedir?

    Biyografi ne, Biyografi nedir

    Bilim, sanat, edebiyat, siyaset, ticaret, spor gibi alanlarda başarılı olmuş, yaptıkları ve eserleriyle yaşadıkları döneme iz bırakmış, ünlenmiş kişilerin hayatlarının anlatıldığı eserlere “biyografi” denir.

    Biyografilerde kişinin yaşam öyküsü bir başkası tarafından anlatılır.

    “Biyografi” teriminin Türkçe karşılığı “hayat hikâyesi” veya “yaşam öyküsü”dür. “Biyografi” sözcüğünün kökeni, Yunanca “bios” (hayat) ve “grafien” (yazmak) sözcüklerinin birleşiminden gelmektedir.

    Biyografilerde kişinin doğumundan itibaren çocukluk yılları, öğrenim ve meslek hayatı, yaşam tarzı, kişilik özellikleri, etkilendiği kişiler, eserleri kronolojik olarak anlatılır.

    Hayatta olmayan kişilerin biyografisi yazılabileceği gibi, sağ olanların da biyografisi yazılabilir. Hayatta olmayan bir kişinin biyografisi yazılacaksa kişinin doğumundan ölümüne kadarki dönem, yaşayan bir kişinin biyografisi yazılacaksa kişinin doğumundan biyografisinin yazıldığı ana kadarki dönemi anlatılır.

    Biyografi türündeki yazılar birkaç sayfalık makale büyüklüğünde olabileceği gibi, bazen bir kitap boyutunda da olabilir. Sayfa sayısı arttıkça, kişinin hayatıyla ilgili ayrıntılar da fazlalaşır.

    Bir kişinin biyografisini yazmak için birtakım ön çalışmalar yapmak gerekir. Öncelikle yaşam öyküsü yazılacak kişi hayattaysa kendisiyle röportaj yapılır, yakın arkadaş ve dostlarıyla görüşülür. Kişinin mektup, günlük ve anılarından yararlanılır. Biyografisi yazılacak kişinin eserleri, hakkında yazılanlar gözden geçirilir.

    Biyografi türündeki yazılar usta bir yazarın kaleminden çıkmışsa, bunları okumanın tadına doyum olmaz. Her bir biyografi, farklı bir öyküdür. Her birinin ayrı bir tadı, ayrı bir güzelliği vardır. Biyografisini okuduğumuz bir kişinin bilinmeyen pek çok yönünü öğrenir, onu daha yakından tanıma imkanı buluruz.

    Edebiyatçılar, yakından tanıdıkları, kendilerini etkileyen kişilere dair gözlemlerini, anılarını, değerlendirmelerini okuyucularla paylaşmak isterler. Kendilerince değerli buldukları kişilerin unutulmasına gönülleri razı olmaz. Sevdikleri kişilerin bu şekilde uzunca bir süre gönüllerde yaşamasını sağlarlar, bir anlamda onları ölümsüzleştirirler.

    Başarılı olmuş, insanlara hizmet etmiş kişilerin biyografilerini okuduğumuzda, kişiyi başarıya götüren yolları, verilen emekleri görme imkanı buluruz. Bu kişileri kendimize örnek alırız. Birkaç sayfalık bir biyografi yazısı, içimizdeki korkuları yok edecek, içimizdeki devi uyandıracak, bizi yüreklendirecek, bize cesaret verecek güce sahiptir.

    Biyografi Türünün Gelişimi


    Biyografi türünü yazı dilinin kullanılmaya başladığı çok eski dönemlere kadar götürmek mümkündür. Eski Yunan’da mezar taşları üzerindeki yazılar, biyografi türünün ilk örnekleri sayılır. Mısır, Babil ve Asur’da bulunan yazıtlar, ölen kişilerin hayatları hakkında kısa bilgiler içermektedir.

    Türk Edebiyatında Biyografi


    Edebiyatımızda biyografi türünün en eski örnekleri olarak “Siyer-i Nebi” adı verilen, Hz. Muhammed’in hayatını anlatan manzum eserleri verebiliriz.

    Tarikat büyüklerinin, evliyaların, pîr ve şeyhlerin olağanüstü hallerini, kerametlerini anlatan eserlere “menakıpname” ve “velayetname” adları verilir.

    Divan edebiyatında şairlerin hayatları hakkında bilgi veren eserlere “tezkire” denir. “Şuara Tezkireleri”nde (Şair Tezkireleri) şairlerin kısa hayat hikayeleri, şiirlerinden seçilmiş örnekler, şairlik yeteneği hakkında değerlendirmelere yer verilir. Edebiyatımızda ilk tezkire örneği Ali Şir Nevai’nin “Mecalisün Nefais” adlı eseridir.

    Edebiyatımızda biyografi türündeki yazılara eskiden “tercüme-i hal” denirdi.


    BİYOGRAFİK ROMAN


    Tanınmış bir kişinin hayatını roman türünün imkanlarından faydalanılarak anlatıldığı eserlere “biyografik roman” denir.

    Biyografik romanlar hem roman türünün kurmaca dünyasına ait nitelikleri taşır hem de belgesel bir nitelik taşır.

    Biyografik romanlar genelde ölmüş kişiler üzerine yazılır. Yaşadığı dönemi derinden etkilemiş bir kişinin ölümünden sonra onu yakından tanıyan bir yazar tarafından hatırlatılmasıdır.

    Biyografik romanlarda yazarın benimseyici, onaylayıcı bir tutumu vardır. Yazar, anlattığı kişiye hayrandır.

    Edebiyatımızda yazılan biyografik romanlar genelde kendini gerçekleştirmeyi başarmış insanı konu alır. Oğuz Atay, “Bir Bilim Adamının Romanı” adlı eserinde Mustafa İnan’ı taşradan gelip üstün zekasıyla büyük bir bilim adamı olmayı başaran bir insan olarak gösterir.


    Biyografik roman tarzında yazılmış önemli eserler şunlardır:

    Mehmet Emin Erişirgil, “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp”

    Mehmet Emin Erişirgil, “İslâmcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Âkif”

    Tahir Alangu, “Ülkücü Bir Yazarın Romanı: Ömer Seyfeddin”

    Oğuz Atay, “Bir Bilim Adamının Romanı”

    Yusuf Ziya Ortaç, “İsmet İnönü”

    MONOGRAFİ


    Bilimsel bir konunun ya da sanat, edebiyat, siyaset gibi alanlarda tanınmış bir kişinin yaşamının, kişiliğinin, eserlerinin ayrıntılı olarak incelendiği eserlere “monografi” denir.


    Monografi türüne örnek olarak şunları verebiliriz:

    Mehmet Kaplan, “Tevfik Fikret”

    İsmail Parlatır, “Şinasi”

    Asım Bezirci, “Orhan Veli”

    Ömer Faruk Huyugüzel, “Halit Ziya Uşaklıgil”

    İsmail Çetişli, “Memduh Şevket Esendal”

    Ramazan Korkmaz, “Cahit Sıtkı Tarancı”

    Beşir Ayvazoğlu, “Peyami”

    NEKROLOJİ


    Bilim, sanat, edebiyat, siyaset gibi alanlarda ünlenmiş kişilerin ölümünden sonraki günlerde gazete ve dergilerde onu yakından tanıyan kişiler tarafından, onun üstün niteliklerinin, kişilik özelliklerinin, başarılarının, eserlerinin, kendisine duyulan sevginin anlatıldığı kısa yazılara “nekroloji” denir. Bu yazılar bir anlamda ölen kişiye yakılan ağıtlardır.

    OTOBİYOGRAFİ (ÖZ YAŞAM ÖYKÜSÜ)


    Bilim, sanat, edebiyat, siyaset gibi alanlarda başarı göstermiş bir kişinin kendi yaşam öyküsünü yazdığı yazıya “otobiyografi” denir. Otobiyografi türündeki yazılara “öz yaşam öyküsü” de denir.

    Otobiyografi türündeki eserlerde, eserin konusu ve yazarı aynı kişidir. Kişi kendi yaşam öyküsünü doğumundan itibaren eserini yazdığı ana kadar olan dönemi, çocukluğunu, ailesini, kişiliğini, öğrencilik yıllarını, meslek yaşamını, eserlerini anlatır.

    Biyografide anlatıcı bir başkasıdır, otobiyografide ise kişinin kendisi anlatıcı konumundadır. Kişi, kendisini anlatan, başrolde kendisinin olduğu bir eser yazar. Bu sebeple otobiyografide öznellik daha ağır basar.

    Otobiyografi ile anı türleri de birbirine yakındır. Otobiyografide kişinin kendisi ön plandadır, anıda ise kişinin çevresindekiler, yaşadığı dönemde tanık olduğu olaylar ön plana çıkar. Otobiyografide “benmerkezci” bir anlatım söz konusudur. Yazar sürekli olarak kendi iç dünyasına bakar. Otobiyografi kişinin özel dünyasıyla sınırlıdır. Kişi kendi yaşam serüvenini, adeta dilim dilim okuyucunun gözleri önüne serer.

    PORTRE


    Bir yazarın yakından tanıdığı, değerli saydığı, etkilendiği, beğendiği kişilerin karakter özelliklerini, belirgin yanlarını, aralarında geçen ilginç olayları anlattığı kısa yazılara “portre” denir.

    Fransızcada “portraire” sözcüğünün anlamı “tasvir etmek”tir. Latincede ise “por-traire”, “birinin resmini cepheden çizmek” demektir. İyi bir portre ressamından beklenen, kişinin sadece baş ve omuz kısmının resmini çizmesi, ayrıca bu resme kişinin ruhunu, kişiliğini ekleyebilmesidir. İşte portre yazarı da kişinin iç dünyasına girebilmeli, karakter özelliklerini, huy ve davranışlarını, arkadaş ilişkilerini, başkalarının o kişi hakkındaki görüşlerini anlatmalıdır.

    Fizikî Portre: Kişinin dış görünüşünün, fiziksel özelliklerinin anlatıldığı portrelerdir.

    Ruhî Portre: Kişinin karakter özelliklerinin, iç dünyasının anlatıldığı portrelerdir.

    Portreler üç-beş sayfalık kısa yazılardır. Portre türünde yazılmış bir eserde yaklaşık yirmi-otuz kişinin portresi bulunur.

    Bir portre yazarı ele aldığı kişiyi tanıtırken onun en belirgin, en keskin, en özel yanlarını ince bir duyarlılıkla anlatmaya çalışır. Yazar, portresini yazdığı kişiyle bütünleşir. Ayrıntıya girmeden öz ve etkileyici bir anlatımla kişiyi tanıtır. Okuyucu, birkaç sayfalık portreyi okuduktan sonra, portresini okuduğu kişiye sanki kırk yıllık arkadaşıymışçasına yakınlaşır.

    Portreler kısa, ancak çarpıcı yazılardır. Daha ilk satırlardan itibaren okuyucu kendisini metnin büyüsüne kaptırır. Tıpkı bir öykü ya da şiir gibi bıkmadan, sıkılmadan okunur, tadımlık bir lezzet bırakır okuyucunun gönlünde.


    Edebiyatımızda portre türünde yazılmış önemli eserler şunlardır:

    Yusuf Ziya Ortaç, “Portreler”

    Haldun Taner, “Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil”

    Beşir Ayvazoğlu, “Defterimde Kırk Suret”

    Hüseyin Cahit Yalçın, “Tanıdıklarım”

    Hakkı Süha Gezgin, “Edebî Portreler”

    Orhan Okay, “Silik Fotoğraflar”

    Hilmi Yavuz, “Yüzler ve İzler”


    Haldun Taner, “Ölürse Tenler Ölür Canlar Ölesi Değil” adlı eserinin önsözünde portreleri hangi amaçla yazdığını şu şekilde açıklar:

    “Bu kitapta portresi çizilmeye çalışılan kişilerin ortak bir özelliği var: Artık yaşamıyor oluşları.

    (…) ‘Şu kubbede baki kalan birer hoş seda’ imişlercesine sevecenlikle kaleme alınan bu portrelerin elbette objektif olma iddiaları da yoktur. Seçilişleri bile belli bir değer ölçümüne göre değil, sadece rastlantıya, yazarın yaşamı boyunca onları az ya da çok yakından tanımış olmasına dayanıyor.

    (…) Bu portreleri yazarken bir vefa borcunu yerine getirmekten ya da yakın geçmişin ilginç bir kişisini onları pek tanımamış olan yeni kuşaklara tanıtmak kaygısından çok, yazarı asıl iten duygunun bu eski dostlarla hayalen de olsa bir kere daha yaşamak özlemi olduğunu burada doğruculuk adına itiraf etmek gerek.”


    Beşir Ayvazoğlu, “Defterimde Kırk Suret” adlı eserinin önsözünde portreleri yazarken neleri göz önünde bulundurduğunu şu şekilde açıklar:

    “(…) Yıllardır gazeteci ve yazar olarak çok sayıda değerli insan tanımıştım; okuyucularım için onlara daha yakından bakabilir, kurduğum dostlukları onları tanıma şansı bulamayanlarla paylaşabilirdim. Bizde insanların değerleri hep onlar öldükten sonra sayıp dökülür; bu kötü alışkanlığı kırmak için özellikle yaşayanları yazmak istiyorum.(…)

    İlk yazıları hafızama ve arşivime güvenerek yazmıştım; dolayısıyla hatıraların, kanaatlerin tasvir ve tahlillerin birbirine karıştığı yazılar da olmuştu. Ancak, bu yolla bilinenlerin ötesine pek geçemeyeceğimi çabuk anladım. Yazmadan önce mutlaka görüşmeliydim. Böylece son derece heyecan verici bir keşif yolculuğuna başlamış oldum. Ben sordukça insanlar ister istemez çocukluklarına dönüyorlardı. Yani ben insanları çözdükçe karşıma çocuklukları çıktı. Sonunda anladım ki her şey insanın çocukluğunda olup bitiyor. Çocukluk temel… Sonrası hep bu temel üzerinde yükseliyor. Velhasıl, portrelerimde kahramanlarımın çocukluk dönemleri ağırlık kazanmaya başladı. (…) Bu metot sayesinde, birçok değerli insanın en yakınları tarafından bile bilinmeyen bazı taraflarını ilk defa ben yazdım. ‘Filancayı yıllardır tanırım, bu tarafını ilk defa duyuyorum!’ diyen okuyucularım oldu.

    Portresini yazacağım insanları seçerken bilim, kültür, sanat, siyaset vb. hayatımızda önemli yerlerinin bulunup bulunmadığına dikkat ediyor, bir de adları duyulmamış, kıyıda köşede kalmış değerli insanları bulup gün ışığına çıkarmaya çalışıyorum. Yazdıklarım arasında uzun süredir tanıdıklarım çoğunluktadır; çünkü onları yazmak daha kolay. Daha önce tanımadıklarımı ise uzun uzun konuşarak ve –varsa– eserlerini okuyarak iyice tanıdıktan sonra yazıyordum. Aynı sıcaklığı sağlayabilmek için onlarla ilgili yazılara daha fazla emek verdiğimi söyleyebilirim.”
     


    Yazan: Doğuş Pertez
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
Yüklüyor...
19/09/2018 - 05:55