Bir Devrimci Ile Konuşma

Sponsorlu Bağlantılar

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

ademfarzet

Üye
    Konu Sahibi
Bir Devrimci Ile Konuşma
BİR DEVRİMCİ İLE KONUŞMA
(Aşağıdaki konuşma —diyalog—, kurtuluşumuzu devrimcilikte yani komünizmde gören samimî bir gençle yapılmıştır. Genç, militan bir devrimci olmasına rağmen hain değildir, buhranın çaresini komünizmde görmektedir. Üniversitede talebe iken hâdiseler alevlenince tecilini iptal ederek asker olmuştur. Zeki ve kültürlü oluşu ile birlikte hain olmamış olması, hakkı teslim edişine yardımcı olmuştur. Bu konuşma İstanbul'dan Çorum'a kadar aşağı yukarı sekiz saat sürmüştür. Devrimci gencin ismini açıklamakta fayda görmüyoruz. Konuşmanın özeti şöyledir.)
(Gencin bir suale verdiği cevap:)
— Devrimciyim ben. Bütün amacım insanlığın mutluluğudur.
— Evet biz de insanların saadeti için çalışıyoruz. Demek ki gayelerimiz aynı. İnsanlar nasıl mutlu olur?
— Düzenin bozuk olmaması, yasaların halkın ihtiyaçlarına cevap verebilecek durumda olması gerekir.
— Rejimi kanunlar tayin eder. Kanunları da insanlar yapar. Halbuki insanlar çeşit çeşittir, insan adedi kadar düşünce olabilir. Sonra insanların kini, garazı, sempatisi, acizliği, basitliği, tamahı, egoistliği, hasılı çeşitli zaafları bulunabilir. Yapılan kanunlara da bu zaaflar belli ölçüde tesir eder değil mi?
— Evet etkisi olur.
— Bu bakımdan âdil kanunlar yapılamaz, yapılan kanunlar insanların bir kısmını üzer, zulme uğramasına sebep olur, bir kısmını haksız yere servet sahibi yapar, iltimasa, adam kayırmaya yol açabilir. Ne dersiniz?
— Evet...
— İşte beşerî rejimlerin kanunları böyle... İnsanlardaki zaaf, hata ve noksanlık, kadar yaptığı yasalarda da bu arızalar mevcuttur. Değil mi?
— Evet...
— Şimdi ilâhî nizamla bir mukayesesini yapalım. İslâmın mihrabında şahıs yoktur. İslâm nizamının kurucusu Allah'tır. Her canlıyı yoktan yaratan ve her varlığı her an varlıkta durduran Allah, kâmil sıfatlarla muttasıf ve noksan sıfatlardan beridir. Hiç bir şeye muhtaç değildir, herkes O'na muhtaçtır. İşte âlemlerin rabbi olan Cenâb-ı Hakkın nizamı ile beşerî nizamlar mukayese kabul eder mi?
— Etmemesi gerekir.
— Eğer mukayese kabul edecek olsa, yaratan ile yaratılan arasında fark kalmaz, böyle noksan sıfatları olan da Allah olmaz.
(Genç, sessiz, samimî ve merakla dinliyordu. Şöyle bir sual sorduk:)
— İnsanlarda akıl aynı ve eşit midir?
— Değildir.
— Mantık aynı mıdır?
— Hayır...
— Kimin aklı veya mantığı en iyidir? Bunu tesbit etmek veya böyle bir akıl bulmak ve kabul etmek mümkün müdür?
— Hayır...
— O halde, benim akıl ve mantığıma göre doğru olan seninkine göre doğru olmayabilir. Seninki de bir başkasına göre yanlış olabilir. Mantık önermelere göre netice verir. Bir ve ikinci önermeler doğru ise netice doğrudur. Meselâ kuşlar uçar, serçe de bir kuştur, o da uçar gibi. Fakat önermeler yanlış ise netice de yanlış olur. Meselâ memeli hayvanlar uçmaz, yarasa da memelidir, o da uçmaz gibi. Burada birinci önerme yanlış olduğu için netice de yanlış oldu. Önermeler tecrübelerle elde edilir. Tecrübelerde yanılma ihtimali olduğu halde mantıkta yanılma olmaz. Mantığa doğru bilgi verilirse netice doğru olur. Yani mantık bir ölçü âletidir, ne verilirse onu tartar. Hesap makinesinde 6 ile 8'i toplamak için tuşlara vursak, netice 14 olur. Fakat sekize basacak yerde yanılarak dokuza bassak netice yanlış olarak 15 olur. Makinenin burada kabahati yoktur. Mantık da makine gibidir. Demek ki tecrübe doğru olursa netice doğru olur. Her insanın tecrübesi farklı olduğuna göre neticeler de farklı olur. Gerçek bir olduğu halde bir konuda felsefecilerin farklı görüşleri vardır. Farklı görüşlerle farklı neticeler elde edilir. Fikir anarşisi doğar. Birlik ve beraberliği sağlamak imkansızlaşacağı için huzur ve saadet elde etmek mümkün olur mu?
— Olmaz elbet.
— Halbuki İslâmiyette tek fikir vardır, inanan herkes bu tek fikre, yani Allah'ın emirlerine boyun eğer, teslim olur. Zaten İslâm kayıtsız şartsız teslim olmak demektir.Teslim oldum deyip de Allah'a itaat etmeyip başka düşünceler peşinde koşmak teslim olmak değil, firardır. Allah'a teslim olanların, yani Müslümanların, birlik ve beraberlik içinde çalışmaları için hiç bir mani kalmaz.
— Öyle ama yirminci asırda nasıl uygulanır bu sistem?
— Samimiyetle Allah'a inanan fertler, tek tek bu sistemi tatbik etmektedir.
— Birkaç kişinin uygulaması mühim değil, bütün bir toplum nasıl uygular bu sistemi?
— Bu samimiyetle inanan, Müslüman toplumların nizamıdır. Müslüman adını taşıdığı halde Müslümanlığı yaşamayanların nizamı değildir. Siz Müslüman olduğunuzu söylemiştiniz. Nelere, nasıl inanılacağını bilmeden Müslümanlık olmaz, İslâm nizamı ihtilâlle gelmez, cemiyetlere zorla hükmetmez. Herkes tatbik ederse kendiliğinden gelir, tatbik edilmezse kendiliğinden gider.
(Genç, tatmin olabilmek için bazı müşahhas misaller istiyordu. Zina hakkında konuşmaya başlayarak dedik ki:)
— Devrimcilikte seks özgürlüğü vardır, kısıtlanamaz bu. İslâmda ise evlenme hürriyeti vardır, insanların mutluluğunu isteyen kimse zinaya karşı çıkar.
— Nasıl?
— Zinanın ilmi olarak zararları tesbit edilmiştir. Cenâb-ı Hak, insanlarda resesif durumunda bulunan, yani tesir göstermeyen, fakat tesir gösterdiği zaman çok zararlı olan genler yaratmıştır. Bu genler yakın akrabalarda resesif olarak bulunur. Hemofili diye bir hastalık var, bu hastalığa yakalanan şahsın bir tarafı yaralanırsa kanı durmaz ve kan kaybından ölür. Bu hastalık ekseriya yakın akrabaların birleşmesiyle meydana gelen çocuklarda görülür. Bu hastalığı C ile gösterirsek, bu tek C geni, her kardeş ana ve babalarda tek başına bulunur ve tesir icra etmez. Eğer bu C genine sahip iki şahıs —ki kardeş gibi yakın akrabalarda bu genin bulunma ihtimali %100'e yakındır.— iki kardeş, cinsî temasta bulunup bunlardan bir çocuk meydana gelirse ana ve babada tek başına bulunan C geni birleşerek CC durumuna gelebilir ki buna HOMOZİGOT durum denir. İşte hemofili hastalığı bundan ileri gelir. Bugünkü ilim bu kadar tehlikeli fakat resesif durumda olan yüzlerce gen keşfetmiştir, daha keşfedilmeyen binlerce genin bulunma ihtimali vardır. Yakın akrabalarla evlenmeler neticesi meydana çıkan daha başka hastalıklar da vardır. Bu ilmî gerçek bilindiği halde yine seks özgürlüğüne müsaade edilirse milyonlarca, milyarlarca insanın kimin kiminle yakın akraba olduğu tesbit edilemez. Toplum felce uğrar. Şu halde ilme inanan ve toplumun saadetini düşünen bir kimsenin zinaya karşı çıkması gerekmez mi?
— Gerekir elbet.
— Karşı çıkmakla mesele hallolmaz. Zinayı önleyici tedbir gerekir. Devrimcilikte zinayı önlemek için tedbir almak seks özgürlüğüne indirilmiş bir darbe olur. Ama sen devrimci olarak değil de bir insan olarak zinayı nasıl önlersin?
— Genelevleri çoğaltırız, bekârları gönderir, evlilere müsaade etmeyiz.
— Sizden daha uygun ve ilmî bir cevap bekliyorduk.
— Peki İslâm nizamında önlenebilir mi? Nasıl önlenir?
— İki çarklının birbirini dönderebilmesi için belirli şart ve pozisyonların mevcut olması lazımdır. Bir zina hadisesinin olabilmesi için de bazı şartların mevcudiyeti lazım... Görmek, dokunmak ve işitmek gibi.
— Elbette.
— Bu şartlar tahakkuk etmeden zina olur mu?
— Olmaz tabiî..
— O halde bu şartların tahakkuku önlenirse zina da önlenmiş olur. Görmek suretiyle tahrik olmamak için, kadının kaba avret mahalli sayılan uzuvlarının rengi ve şekli belli olmayacak şekilde örtülmesini emrediyor İslâm. Tesadüfi ve lüzumlu olan birinci bakış affedilmişse de ikinci bakış yasaklanmıştır.
Dokunmak suretiyle tahrik olmayı önlemek için yabancı kadınla erkeğin tokalaşması bile yasaklanmıştır. Hattâ şehvetle bir kadına dokunulsa o kadının anne ve kızları o adama ebediyyen haram olur. İşte islâm dokunmayı da bu şekilde yasaklamıştır.
İşitmek suretiyle tahrik olmayı önlemek için de, kadınların yabancı erkeklerle ses tonlarını biraz yükselterek ciddî bir şekilde konuşmaları emrediliyor, cilveli ve yumuşak konuşmaları ise yasaklanıyor.
Koklamak suretiyle, yani koklama duyusu ile tahrik olmayı önlemek için kadınların esans sürünerek erkeklerin arasından geçmesi bile yasaklanmıştır.
Eski Arap kadınları ayaklarına çıngıraklı halhal (bilezik) takarak erkeklerin dikkatlerini çekerlermiş. Bu bile yasaklanıyor.
Kısacası islâmiyet duyu organları ile veya başka tahrik edecek hareketleri yasaklıyor. İslâmiyete inanan bir fert de elbette dininin emirlerine uyacaktır.
Bu kadar tedbirden sonra yine zina edenler çıkarsa eğer, evli olanların cezası ölümdür. Bunları öldürmek ise kanserli uzvu kesmek gibidir. Vücudun salâhı için kangren olmuş uzvu kesmek lâzım değil mi?
— Elbette...
— Acaba dünyada hangi sistem İslâm kadar böyle tesirli tedbir almıştır?
— Hiç bir sistemde böyle mükemmel bir tedbir yoktur.
— İslâmiyet yalnız zina için kanunlar koymamış, her mesele için de kanun koymuştur. Bıyığın nasıl kesileceğini bile bir nizama bağlamıştır. Eksiklik yoktur. Eksiklik olsa din olmaz. Fakat din düşmanları İslâmiyetin her emrini gericilik gibi göstermişlerdir. İslâm kapanın demişse bunlar moda ve san'at adı altında kadınların vücudunu açmışlardır. İslâm cilveli kadın sesini yasakladığı için kadınları inadına şarkıcı türkücü yapmışlardır. İslâmda dokunmak haram olduğu için bunlar tokalaşmayı gelenek haline getirmişler, danslar ortaya çıkararak tahrik olmayı kolaylaştırmışlardır.

(Devrimciliğin ne olduğunu sorduk, cevabı şöyle idi:)
— Devrimcilik, mevcut düzeni yıkıp yerine işçilerin egemen olduğu, eşitlik ve mutluluğun sağlandığı bir düzendir.
— Herkes işçi mi olacak?
— Patron da bulunacak, biz bu patrona direktör diyoruz.
— İşçiler hâkim olduğuna göre patronun sözünü dinler mi? İşçiyi her işte çalıştırmak mümkün olur mu? İşçiler patronu sömürmezler mi?
— İşçiler namuslu insanlardır, haklarını aldıkları için ve de aç kalmadıkları için kimseyi sömürmezler.
— Bu düzende patronlar haklarından fazlasını alıyorlar, tıka basa doydukları halde neden başkalarını sömürüyorlar.
— Patronlar hileci ve egoist oldukları için...
— Siz işçiyi Müslüman gibi, patronu da gâvur gibi tarif ediyorsunuz. Halbuki işçinin de patronun da Müslüman ve kâfiri olur. Eline fırsat geçen kimsenin başkasını sömürmemesi, soymaması için bir sebep lâzım? Hırsızlık yapmamak için, zina yapmamak için bir sebep lâzım... İyi ve namuslu olabilmek için bir sebep lâzım, bu sebep nedir?
— ...?...
— Bu sebep Allah'a inanmak ve kayıtsız şartsız O'na teslim olmaktır. Teslim nasıl olunur? Harpte bir düşman askerini teslim alsanız, teslim olana ellerini havaya kaldır derseniz kaldırır, yat derseniz yatar, kalk derseniz kalkar. Marş marş derseniz koşar. Yok böyle yapmaz da ben sana teslimim ama kafamın almadığı, mantığımın kabul etmediği şeyleri yapmam diyebilir mi? Derse teslim olmuş olur mu?
— Olmaz tabii..
— İşte Cenâb-ı Hakkın emirlerine, hikmetini anlamasak da, küçücük beynimize sığmasa da aynen kabul etmemiz lâzımdır. Aksi halde teslim olmamış oluruz. Müslüman demek kayıtsız şartsız Allah'a teslim olan kimse demektir. Başka türlü Müslümanlık olmaz.
— Tabiî...
— Teslimiyet için bir misal daha verelim. Allahü Teâlâ, İslâm düşmanı Mao'yu cennetine koysa, gücümün yettiği nisbette İslâmın emirlerini yerine getiren beni cehennemine atsa, adaletle hareket etmiş olur. Halbuki itaat edenler cennete, âsi olanlar cehenneme gideceği İslâmın düsturudur. Burada şahıs olarak bizzat kendi nefsim ile bir İslâm düşmanını seçtim. Çünkü biz rabbimizi adaletli biliriz. Her yaptığı işi doğru olarak yaptığına inanırız. Tek hâkim olarak onu kabul ederiz. Yaptığı her işte bir hikmet vardır. Hikmetsiz, manasız iş yapmaz. Yanlış iş yapmaz. Bize yanlış gibi görünen işlerde büyük hikmetler vardır, işte biz Allahü teâlâya böyle teslimiz.
— Tabiî teslim oldu mu böyle olmalı...
— Teslim olunca neler yapılıyor, bîr misalle görelim. Araplar, Müslüman olmadan önce, bir kuyudan hayvanlarını sulamak için birbirlerini hattâ kardeşlerini öldürüyorlardı. Hz. Ebubekir Radiyallahü Anh, Müslüman olunca elindeki kırk bin altından otuzbeş binini fakirlere dağıttı. Bu insanlık duygusunu hangi inanç verebilir? Hangi sistemde böyle bir şey vuku bulmuştur?
Sahabeden birisi harbde yaralı düşüp ölmek üzere olan amcasının oğluna su götürüyor, o esnada başka bir yaralı su diye inliyor, amcasının oğlu işaret ederek suyu ona götürmesini istiyor, suyu bu yaralıya götürürken bir başka yaralı su diye ses çıkarıyor, ikinci yaralı ses çıkaran bu üçüncü yaralıya suyun götürülmesini istiyor, su oraya götürülünce üçüncü şahsın son nefesini verdiği, şehit olduğu görülüyor. Su tekrar ikinci şahsa götürüldüğü zaman ikinci şahsın da ruhunu teslim ettiği görülüyor. Suyu götüren şahıs tekrar amcasının oğluna suyu götürdüğü zaman onun da vefat ettiğini görüyor. Görüyorsunuz Müslüman değilken hayvan sulamak için birbirlerini öldürenler şimdi ölürken bile arkadaşını düşünüyor. Arkadaşını kendine tercih ediyor, ikisi de aynı insan, Müslüman olmadan önce sıra benim diye arkadaşını öldürüyor, Müslüman olduktan sonra sıra mıra düşünmeden hem de ölmek üzere iken arkadaşını kendine tercih ediyor. Şahıslar aynı iken değişen ne?
— Müslüman olmak...
— Evet, Müslüman olan ne yapıyormuş görülüyor. Bir vakıa daha: Bir hoca talebeleriyle akşam yemeğine oturuyorlar. Fakat yemek az, insan çok. Hoca ışıkları söndürüyor, «Aç olanlar yesin» diyor. Bir müddet sonra ışıklar yanıyor. Yemek öylece duruyor, kimse yememiş. Hoca niçin yemediklerini sorunca her talebe «Benden daha aç olanlar yesin diye yemedim» diye cevap veriyor. Arkadaşını kendine tercih etmekteki bu hassasiyet hangi sistemde mevcuttur?
— Hiç bir sistemde mevcut değildir.
— Böyle mükemmel bir sistemin kurucusunu görmek istemez misiniz?
— Kim istemez?
— Fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi çeşitli ilimler okuduk. Şu kâinatı ve içindeki sayısız muazzam sistemleri acaba hiç düşündünüz mü? Bu kadar hayvan ve bitkiler sebepsiz mi yaratılmıştır? Bir damla meniden insan gibi mükemmel bir varlığı yaratan Allahın şanı ne yücedir. Her varlığı yoktan var eden ve her an varlıkta durduran Allahü teâlâ, bütün insanların tasavvurlarından ve düşündüklerinden başkadır. Dünyada görülmediği gibi Cennette ise mü'minler ancak cihetsiz olarak göreceklerdir. Yani kâmil yaratıcıyı görmek için cennete gitmek şart... Cennete gitmek için ne yapmak lâzım?
— Doğru olmalı, işçinin hakkını yememeli...
— Doğru olmalı sözü yuvarlak bir ifadedir. Bir fahişe vizitesinin miktarını gerçek olarak söylerken doğrudur. Alenen fahişelik yapması ve alenen vizite ücretini söylemesi doğru değildir. Zalimin zulüm yaptığı doğrudur, fakat bu zulmü ile övünmesi doğru değildir. Doğruluk Allahü teâlânın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçmaktır. Bal yememiş bir kimseye balın tadını veya, bir çocuğa cima hissini anlatmak ne kadar zor veya imkânsız ise Allahü teâlâyı görmenin ehemmiyet ve tadını da anlatmak mümkün değildir. Bir haldir, ancak yaşanınca anlaşılır.
(Yine biz devam ediyoruz.)
— Âhirette sonsuz saadet veya sonsuz felâket vardır. İşte dünyada yaşanan 80 -100 senelik kısa bir zaman içinde ya ebedî saadet veya ebedî felâket elde ediliyor. Nefsin tesiri altında kalarak ebedî saadeti kaçırarak ebedî felâkete duçar olmak akıl kârı mıdır?
— Değildir.
— Beşerî sistemlerin hangisinde böyle bir ebedî saadet güvencesi veya ebedî bir ceza nizamı vardır?
— Yoktur.
— Şu halde 100 senelik kadar kısa bir ömür için bana ne verebilirsiniz? Apartman mı, fabrika mı, güzel kadınlar mı, lüks arabalar mı? Hepsi sizin olsun, bana EBEDÎ SAADET GÜVENCESİ verebiliyor musunuz? Gerisi lâftır. 100 senelik ömürde mutlu yaşamışsınız, mutsuz ölmüşsünüz farkeder mi? Ama ebedî saadet fikrine inanan insanlar dünyada da mutlu olurlar.
— Neden?
— İnanan insan, yani Müslüman, içki içmez, bara saza gitmez. Rızkın Allahü teâlâ tarafından verildiğine inandığı için para hırsına kapılmaz. Hayrın şerrin Cenâb-ı Hak tarafından olduğuna inandığı için, belâların Rabbimiz tarafından gönderilen bir hediye olduğu için üzülmemeye gayret eder, belâlar, âhirette mükâfat olarak verileceği için sevinir bile. Fakirlere sadaka, zekât gibi yardım ettikçe, bire on veya bire yediyüz veya daha fazla karşılık alacağı için mutlu olur. Böyle insanların mutlu olmaması için bir sebep kaldı mı?
— Hayır...
— Evet, âhirete inanan kimse kendisi mutlu olduğu için başkalarını da mutlu kılmak için çalışır, zulüm etmez, işçinin hakkını yemez, alnının teri kurumadan hakkını verir, hatta elindekini dağıtır da kendisine birşey bırakmaz. Ama meşru yoldan para kazanmasında da bir tahdit yoktur. Fakat malının bir kısmını zekât, öşür, fitre gibi ölçülerle fakirlere vermek mecburiyetindedir. Sonra zekât, sadaka gibi bir şey değildir. Zengin malının kiri sayılan zekâtını ayırır ve böylece malını kirden temizlemiş olur. Zengin, bir fakire gider şu zekâtımı al ve beni bu mes'uliyetten kurtar» diye ricada bulunur. Fakir ister alır, isterse almaz. Hattâ öyle devirler gelmiş ki zekât kabul eden Müslüman fakir bile bulmak güçleşmiştir.
Zekât değişiktir. Ticaret mallarında kırkta birini, toprak mahsullerinde onda birini, madenlerde ise beşte birini fakirlere vermek mecburiyeti vardır. Meselâ Vehbi Koç'un kırk fabrikası var ise her sene bir fabrikasını fakir işçilere vermesi lâzımdır. Zekât kâr üzerinden verilmez, sermaye üzerinden verilir. Zengin hiç kâr etmese de yine zekâtını vermek mecburiyetindedir. 100 koyunu olan kimsenin hiç malı artmasa 39 koyun kalıncaya kadar her sene bir tanesini fakirlere vermek mecburiyetindedir. 300 gram bileziği olan bir kadın 96 gramın altına düşünceye kadar her sene kırkta birini vermeye mecburdur. Allah'ın tayin ettiği ölçüler dahilinde verirse toplumda mağdur ve muhtaç kimseler kalır mı?
— Kalmaz.
— Aslında Cenâb-ı Hak, toplumda fakiri kırkta bir yaratmıştır. Orta halliler hariç zenginler fakirlerin ihtiyaçlarını temin edecek durumda yaratılmışlardır. Fakirler zenginler bu kırkta bir haklarını alınca artık zengine düşmanlık etmezler, sermaye düşmanlığı diye bir şey sözkonusu olur mu?
— Olmaz,
— Demin işçinin hakkını yememeli demiştiniz. Hak nedir, nasıl tesbit edilir? Bugünün tekniği ile çalışma zamanı süresince sarf ettiği efor tesbit edilebilir mi?
— Edilebilir.
— Mü'min ve müslim bir patron, işçinin sarfettiği eforu hesaplar ve hakkını alnının teri kurumadan verir. Halbuki beşerî sistemlerde ya daha çalışmadan bir ay önce veya çalıştıktan bir ay sonra verilmektedir.
(Devrimci genç, lüzumsuz yatırımlardan bahsederek düzeni tenkid edip şöyle bir soru sordu:)
— Boğaz köprüsü gerekli miydi? Bunun yerine Doğuya bir fabrika yapılsa daha iyi olmaz mıydı?
— Bugüne kadar yaptığımız tetkikler neticesinde solun tenkidinde samimiyet göremedik.
— Nasıl?.
— Müsaadenizle izah edelim. Yıl 1967 - 1968, devrimciliğin moda olduğu yıllardı sosyalistliğe özeniyor, Altan'ın Akşam Gazetesindeki yazılarını takip ediyorduk. Hattâ o zamanlar Çetin Altan'ın yazısını okumayanların memleket gerçeklerinden habersiz olacağını bile iddia ediyorduk. Çetin Altan'ın yazılarını okumayan kimselerin ot gibi yaşadığını, bencil ve kapitalist olduğunu sanardık.
— Demek siz de bu ceryana kapılmıştınız? Bizim gibi kaç tanesi... Evet Çetin Altan, zamanının hükümetini kötülemek için o zaman bir yazısında şöyle diyordu: «Adana'dan bir kilo pamuğun İstanbul'a geliş ücreti,İstanbul’dan Londra’ya gidiş ücretine eşittir”
Aradan birkaç sene geçtikten sonra Boğaz köprüsünün lüzumsuzluğundan bahsetti.
— Burada samimiyetsiz veya yanlış nerede?
— İlk yazısında bir dert teşhis ediyor, çaresini de doğru olarak söylüyor. Yol lazım diyor. Bugün ise, yani ikinci yazısında ise birinci derdin çaresine karşı çıkıyor. Samimiyet bunun neresinde?
Adana'dan kalkan bir kamyon, Üsküdar İskelesi'ne 2 günde gelir. Araba vapurunda müthiş bir kuyruk var, bazan da boğaz trafiği işlemiyecek kadar sisli... Bu araba sırada en az bir hafta bekler. Pamuğun nakliyat masrafına arabanın ve şoförün bir haftalık masrafı da eklenince masraf bir iken yediye çıkar. Halbuki İstanbul'dan İngiltere'ye giden vasıta sürat yapabilecek yollardan gider, sonra bu vasıta Avrupa Kıtasından İngiltere'ye tünelden geçerek gider. Böylece Adana - İstanbul arası ile İstanbul İngiltere arası eşit olur. Adamlar denizin dibine tünel yapmışlar. Bizim denizin üstüne köprü yapmamıza karşı çıkılıyor.
1973'te köprü açılmazdan önce sahil yolunda 160'tan fazla araba saydık. En arkadaki arabanın geçmesi için ne kadar zaman lâzım? Yük kamyonlarının durumu bir fecaat idi. Günlerce sırada bekliyordu. Havanın çok sisli ve denizin dalgalı olduğu zamanlar geçiş imkânı kalmıyordu. Bu ne demektir? Nelere tesir eder? Kaç hastaya, kaç yolcuya, kaç senedin vaktinde ödenmeyişine, kaç trafik kazasına ve kaç ailenin mahvolmasına tesir eder? Avrupa ile Türkiye arasında irtibat kesilmiş demektir. Bu trafik aksaması bütün Anadolu'ya tesir eder. Kaç tane fabrikanın, herhangi bir parçasının gelmeyişinde veya gecikmesinde, fabrikanın çalışmaması halinde, bir sürü işçinin boş kalması, emek kaybı, akaryakıt kaybı, zaman kaybı, say sayabildiğiniz kadar..
Vaziyet böyle... Hem yolsuzluğun maliyet fiatına ettiği söyleniyor, hem de yol yapımına, köprü yapımına karşı çıkılıyor. Samimiyet bunun neresinde?
(Yol ve köprü mevzuunda solun samimiyetsizliğini bu mevzuudaki istismarını anlattıktan sonra konuşmaya şöyle devam ettik:)
— Dış âlem, dünyadaki bütün insanlarda umumiyetle ortaktır, pek tesiri de yoktur. Gayri Müslimler daima insanın dışı ile ilgilenmişler, iç âlemleri bilmedikleri için ilgilenmedikleri için neticeye varamamışlar ve sistemlerinde muvaffak olamamışlardır. Halbuki dinimiz iç âleme o kadar ehemmiyet vermiştir ki, dışı içe teslim etmiş, görüneni görünmeyenle terbiye etmiştir. Hiç bir sistemde bulunmayan ihlâs, nefs, ucb, riya, tevekkül, kaza kader, sabır ve şükür gibi her biri başlı başına bir motod, bir sistem, bir mefhum vazetmiştir. Bu mefhumlar birbirleriyle kesin hatlarla ayrılmış, her şeyin hakkı ve yeri tayin edilmiştir. Böyle kesin hatlar olmasına rağmen bu mefhumlar en ufak bir kopukluk olmadan birbirine bağlanmıştır.
— Nasıl?
— Yani dinimizin hangi mevzuunu ele alırsak alalım baştanbaşa kâinatın sırrını, nizam ve intizamını, insanlığın saadet ve refahının formülünü bulmak mümkündür,
— Nasıl olur da bu mefhumlar hem müstakil, hem birbirine bağlı bulunur.
— İnanmayanların, dinimizin espirisinden yani ruhundan habersiz kimselerin bu sistemleri idrak etmesi güçtür. Bir münkir rasgele atılan bir kâğıdın, boş geçen bir zamanın, çok yiyip, çok konuşup çok uyumaları kahkaha ile gülmenin, küs durmanın, sabırsızlık, ucup ve riya gibi hal ve hareketlerin dünya iktisat, kültür ve saadetine yapacağı menfi tesiri anlaması ve birbirine bağlaması mümkün müdür?
— İnanmıyanın mümkün değil tabii...
— Tersine kanaat, tevekkül, adalet, ihlâs, sabır, şükür, hakka rıza, emanete riayet ve ahde vefa gibi hasletlerin ekonomi, kültür ve mutluluğa müsbet tesirini anlamalarına imkân var mı? Bu bakımdan mezhebimizin itikadına göre inananla inanmayanlara ayrı şeyler sorulacaktır. Kafirden sadece inanmadığının hesabı sorulacak, bunun cezası da cehennemde ebedî kalmaktır. İnanıp da salih amel işlemiyenlerden ise Allah'ın emir ve yasaklarına niçin riayet edilmediği sorulacak, günahları ya affedilecek veya günahlarının cezası kadar yandıktan sonra Cennete gidecek, yani ne kadar çok günah işlerse işlesin ebedî cehennemde kalmıyacaktır, bu da iman ile gitmenin, mükâfatıdır.
— Yani inanmıyanın Cennete girmesi mümkün değildir?
— Evet mümkün değildir. Eğer inanmayanlar, iç âlemden haberdar olup insanda bulunan 67 kötü huydan ve bu kötü huyların insan bağrında birer kanser illeti olduğunu bilseydi, bunların da tedavisinin yalnız dinimizde bulunduğunu, buna da tasavvuf denildiğini öğrenip idrak edebilseydi yaratılış gayesini anlaması mümkün olurdu, iyi bir insan olmak için güzel huyların yanında riyazete de ihtiyaç vardır.
— Riyazet nedir?
— İnsanda daima kötüyü, abesi isteyen, tembel fakat refah içinde yaşamayı arzulayan bir nefs vardır. Nefsle kıyasıya boğuşmak, ter dökmek, ona az yedirmek, az uyutmak, az konuşturmak, nefsin bir çok arzularına dur diyebilmek. Kısaca nefsin terbiyesine riyazet denir. Dâva adamı olarak geçinen, fakat sonsuzluk güvencesi veremiyen bir kimse bütün bu sıkıntılara nasıl ve niçin girsin? Ahirete inanmayan kimse nefsini niçin sıkıntılara soksun? Şu kısacık ömürde bu sıkıntılara katlanmak aptallık sayılmaz mı?
— Nefis, hem kötülüğü, abesi, hem de mutluluğu nasıl ister?
— Nefis, hem çalışmıyacak, hem de rahat içinde yaşayacak, nefsin bunu istemesi abes değil mi? Her nimet bir külfet karşılığıdır. İnanmayanlar nefsin bu oyunlarını bilmedikleri için, nefsin istediği abesi doğru sanmakta ve gafil münkirlere de bunu yutturmaktadır.
— Meselâ içki ve zina gibi fiillerin zararını bildiği halde işlemesi gibi?...
— Dünya zararından ziyade âhiret zararı, ebedî zararı kasdediyoruz.
( dan alıntı)
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Takipçi Satın Al


Üst Alt