MMAKDA
Üye
Bir Ders Binbir Ibret
BİR DERS BİNBİR İBRET
Hazreti Ömer sokaktan geçmekte... Kadının biri oğluna seslendi:
- Oğlum, savuş oradan, Halife geçiyor! Başka bir kadın, deminkine hitab etti:
- Ay, bu adam dün sadece Ömer'di; şimdi Halife mi oldu?
Hazreti Ömer, tebessüm ve sükûnet, tatlılık ve yumuşaklık içinde, ikinci kadına yaklaştı:
- Size teşekkür ederim, eski hâlimi hatırıma getirdiniz!
Böyleyken, nasıl oldu da Doğu, İslâm dairesinin Doğu'su, dalkavuklarla doldu? Nasıl oldu da, (Emrü ferman hazreti menlehülemrindir) diye gerçek mânasından kaydırılmış bir damga peydahlandı? Nasıl oldu da, (Tıflı) tipi sarayların baş eşyası hâline geldi?.. Ve sonra... Ve sonra, Doğuda doğup da gerçek Doğuyu batırmak istiyenler arasında dalkavukluktan başka hak ve hakikat ölçüsü kalmadı?
Gece... Halkın selâmeti için sokaklarda dolaşan Hazreti Ömer... Evin birinde bir gürültü; mübalâğalı ve şüpheli bir gürültü...
Halife, dama çıkıp bir delikten evin içine göz attı: Evin sahibi, karısiyle karşı karşıya geçmiş şarap içiyor; ve her sarhoşun korkunç vaziyetine düşmüş bulunuyor, Adalet heykeli Ömer, öfkeyle haykırdı. Evin sahibi, sesin sahibini hemen tanıdı ve karşılık verdi:
- Ya Ömer, ben bir günah işledim; sen de bir kaç suç!.. Allah, Kitabında tecessüsü yasak etti; ve "evlere kapılarından giriniz ve izin alınız!" emrini verdi. Sense evin damına çıktın; sonra, karımı, senin gözlerine mahsus olmıyan haliyle gördün!
Ve Halife, halifeler halifesi, yaptığı haksızlıktan Allah'a istiğfar etti.
Böyleyken, nasıl oldu da, Şeriat adına asırlarca ev basıldı; nazarlar, tanıdıklarının gömleğindeki lekeleri saymaktan başka bir şey düşünmezcesine hainleşti; ve sonra ve en sonra?.. Ve en sonra, her nev'iyle kepazelik, bütün nazarlar önünde cemiyetin sokak, meydan, umumî manzara ziyneti hâline geldi?..
Bir gün Hazreti Ömer, bir camiye girdi, içeride birkaç kişi, başbaşa vermiş pineklemekte... Mü'minlerin emiri sordu:
- Siz kimsiniz? Cevap verdiler:
- Biz, "Mütevekkilleriz"; tevekkül sahibleriyiz.
- Hayır, siz "Müteekkillersiniz"; hazır yiyicilersiniz!
Buyurun cemiyete!
Yeryüzünde bundan daha güzel hangi levha var?
Böyleyken, nasıl oldu da asırlar boyunca müslümanlık, dünya vazife ve borçlarını en titiz ve keskin emirlerle kadrolaştırdığı halde, ona lâyık olmayanların elinde miskinlik yatağı gibi gösterildi?
Ve!.. Ve müslümanlığın altınla kapladığı Doğu, Batı'ya bir baştan öbür başa tembellik ve işsizlik balçığiyle dolu göründü?
Ezelden ebede kadar her gün, bir gün evvelki dünün ve bir gün sonraki yarının Peygamberi, en büyük âşık ve en sadık dostunu Hazreti Ebu Bekir'de bulmuştu.
Hazreti Ebu Bekir, mü'minlerin reisliğini omuzlarında taşıdığı devrede Yezid'i, ordu başında Şam'a gönderirken şöyle öğüt verdi:
- Ey Yezid! Senin akraban ve yakınların var. Onları başkalarına tercih ederek bazı işlere ve mevkilere kayırabilirsin. Senin adına en çok korktuğum nokta, bu... Allah'ın Resulü, salât ve selâm ona olsun, dedi ki: "Müslümanların işinden bir işi üzerine alıp o işe iltimasla birini kayıran, Allah'ın lanetine uğrar; Allah ondan bir mazeret veya fidye kabul etmez, hattâ onu cehenneme atar..."
Böyleyken; şahsî ve nefsanî hırs zoruyla mükâfatlandırma temayülünü gerçek liyakat ölçüsüne tercih etmek diye tarif edebileceğimiz iltimas nasıl oldu da bütün Şark dünyasını sardı? Ve bu hal, İslâmîyetin kalplerdeki saffeti buğulanır buğulanmaz başladı; ve her kabahati o saffetin öz hakikatinde sanan çığırlarda ise, insanların hava almak ihtiyacı kadar tabiîleştirildi, umumîleştirildi, alenîleştirildi...
Ebu Kahafe'nin oğlu Abdullah'ın, ahiret yolunda vasiyeti... Son ânın bittiği, son ânın arkasından ilk ânın başladığı noktadaki vasiyeti... Küfürdekinin imana, kötülüktekinin iyiliğe geldiği ve yalancının doğruyu söylemiye başladığı noktadaki vasiyeti...
Şu:
- Hattab oğlu Ömer'i kendime halef seçiyorum. Ona itaat ediniz! Bununla, Allah'a ve Peygambere, dinime, nefsime ve size, doğruluk ve iyilik murad ettim. O, adaleti yerine getirirse ne alâ!.. Kendisinden beklediğim, umduğum da bu... Başka bir yol takip ederse, kişi işlediğini kazanır. Benim bütün gayem hayır... Gaibi bilemem. Zulmedenler nelere uğrayacaklarını görürler. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun..
İşte; son deminde, Hazreti Ebubekir'in hazreti Osman'a yazdığı ahitname...
Böyleyken; bir mislini ne tarihin bildiği, ne de insanoğlunun hayâl edebildiği bu saffet, ulviyet ve hakîkat ruhunu, müslüman olduklarını sananlar nasıl kaybediverdiler? Ve!.. Ve onların mücadelecileri nasıl olup da bulamadılar, gösteremediler ve ters yoldan gittiler?
Mezhep sahibi İmamı Âzam Ebu Hanife Hazretleri ölümüne takaddüm eden uzun seneler boyunca, belki 30 belki 40 sene, yatsı abdestiyle, sabah namazına çıktı; yani 30 sene uyumadı. 30 sene, gecelerini, ibadetle, okumakla, düşünmekle, istiğrakla geçirdi. Bakın, Ebu Hanife hazretleri ömrünün 30 yıllık bu devresine nasıl girdi?..
Henüz yarı gecelerini uykusuz geçirdiği günlerde, bir gün sokakta giderken, uzakta iki adamın şöyle konuştuğunu duydu:
- Bak, Ebu Hanife geliyor! İşte bu, bütün gecelerini ibadet ve istiğrakla geçiren zattır!
- Ne diyorsun; demek ki, meşhur Ebu Hanife, bu! Ebu Hanife, içi ıstırap ve meraret dolu, evine geldi;
bir köşeye çekildi ve Allah'ına yalvardı:
- Yarabbi; ben, mâlik olmadığım faziletlerle övülmekten sana sığınırım! Belki bu da senin bana bir ihtarın!.. Bugünden başlayarak bütün gecelerimi uykusuz geçirecek ve hikmetlerini düşünmeğe ve incelemeğe hasredeceğim!
Ve ondan sonra, 30 sene uyumadı; yani yolda gördüğü herhangi bir adam onu bütün geceleri boyunca uyumuyor sandığı ve böyle ilân ettiği için...
Böyleyken?.. Böyleyken ne oldu da insanlar, mâlik oldukları faziletler şöyle dursun, yalnız malik olmadıkları faziletlerle yâdedilmek arzusundan başka kanun tanımadılar?
Evet; saffet ve hakikat yatağı kalplere ilk fesat mikroplarının üşüştüğü hengâmede, Küfe valisi Ebu Musa-ül-Eş'ârî, mescitte halka şöyle hitap ediyordu:
- Resuller Resulü, bizi daima fesattan kaçındırdı. Bugünse, fesat, başımızın üstünde kanat çırpıyor. Bize yakışan, fesada karışmamak, ondan uzak durmaktır. Böyle zamanlarda, uyuyanlar uyanıklardan, oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler atlarına binenlerden, atlarına binenler atlarını mahmuzlayanlardan daha hayırlıdır. Kılıçlar kına ve mızraklar bir tarafa!.. Mazlum olanları himaye edin ve fesat dininceye kadar böyle kalın!
Böyleyken... İhtiras ve nefsanîliklerimizin canavar ağzına gem olarak yukarıdaki dikkat ve teenni ruhundan başka hiçbir şeye ihtiyaç olmadığı halde, Hazreti Muaviye'yi takip eden devirden başlıyarak, ekseriyetle din adına fesat ve bozgunculuk hareketlerinden başka hiç bir şey düşünülemedi. Eğer bu ruh, aziz miraslar içinde aziz bir miras gibi muhafaza edilebilseydi, İslâm dünyası bugün hiçbir şeyden mahrum olmıyacaktı.
Hazreti Ömer, İslâm ordusu ve toplulukları için korkunç bir âfet halini almaya başlayan veba mıntıkasına gitmek, vaziyeti gözleriyle görmek, alınacak tedbirleri bizzat incelemek istedi. Yolda kendisini Ebu Ubeyde karşıladı. Konuştular. Bazıları Halifeden, geri dönmesini, mü'minlerin emîri sıfatiyle kendisini daha fazla tehlikeye atmakta haklı olamıyacağını söylediler. Müminlerin emîri düşündü, geriye dönmeyi doğru buldu ve atına bindi. O anda Ebu Ubeyde'nin gür sesi çınladı:
- Ya Ömer! Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?
Mü'minlerin emîri, atının dizginlerini topladı, başını Ebu Ubeyde'ye çevirdi ve en tatlı vakar içinde fısıldadı:
- Evet; Allah'ın takdirinden, Allah'ın kazasına sığınmaya gidiyorum!
Böyleyken... Yeryüzünde kader ve tedbir sırrı üzerinde İslâmî hikmet bakımından bundan güzel hiçbir söz söylenememişken, nasıl oldu da Doğu âlemi, asırlar boyunca kaderi ve kadere tevekkülü, miskinlik ve tedbirsizlik saiki diye anladı?
Hazreti Ömer'in reisliği zamanında, İslâm orduları başbuğlarından Hazreti Halid, bir şaire, 10.000 dirhem tutarında bir caize verdi. Hazreti Ömer, emri altındakilerin selâmeti adına, kedilerin ayak seslerini bile kaydeden kulak hassasiyetinin ürperdiğini duydu:
- Bu parayı kendi kesenden verdinse seni israfla, müslümanların "Beytülmal"inden verdinse emanete hiyanetle suçlandırıyorum! Her iki takdirde de azledilmen icabeder!
Hazreti Halid, azlinden sonra, askerlerden ibaret bir topluluğa şu sözleri söyledi:
- Müminlerin emîri, beni, Suriye'deki orduların başbuğuluğuna tâyin ettikten ve oraları fethettirdikten sonra azletti!
Bir asker haykırdı:
- Başbuğ! Dilini tut! Böyle sözler bir ihtilâl çıkarabilir!
Halid şu cevabı verdi:
- Evet! Fakat Ömer yaşadıkça kimse buna cesaret edemez!
Halid Medine'ye döndüğü zaman Hazreti Ömer'le görüştü. Haksızlığa uğradığını, verdiği caizeyi kendi payına düşmüş ganimetten ayırdığını; ayrıca, 60.000 dirhemden fazla değeri olan bütün malını hazineye bırakmaya hazır olduğunu söyledi. Hemen Hazreti Halid'in malı mülkü hesap edildi, fazla çıkan 20.000 dirhem derhal yatırıldı. Ve Hazreti Ömer, bir taraftan Halid'e, onu çok sevdiğini ve ona hakkiyle saygı duyduğunu bildirirken, bir taraftan da memurlarına, Halid'i kötü bir hareketinden, yahut ondan hoşnud olmadığından değil, sadece halkın ona ifratla teveccüh göstermesinden ve onu her şeyin yapıcısı telâkki etmesinden azlettiğini ilân etti ve dedi:
- Yalnız başına hiç kimse, her şeyi ve her muvaffakiyeti nefsinde toplamaya kaadir değildir!..
Böyleyken!.. Niçin böyle olduk?..
Hazreti Ömer devri... İslâm orduları murahhası Maaz, Bizans ordusuna gönderiliyor. Maaz, düşman karargâhına vardı. Sırmalı, işlemeli, püsküllü, kordonlu bir çadır.. Her tarafta, Maaz'ı hürmetle bekleyenlerin serpiştirdiği şatafatlı eşya... Maaz Hazretlerine, üstünde oturması için ipekten bir halı gösterdiler:
- Fukaranın hakkını ve kanını sömürerek dokunmuş bir halıya oturamam!
- Fakat biz size hürmet göstermiş olmak için bu halının üzerinde oturmanızı rica ediyoruz!
- Sizin hürmetinizi ifade eden şeylere kıymet veremiyeceğim! Eğer yere oturmak yalnız kölelere göre bir işse, biliniz ki, Allah'ın benden daha âciz bir kölesi yoktur!
Bizanslılarda hayret, dehşet, ibret:
- Müslümanlar arasında acaba sizden daha yükseği var mı?
- Bana Müslümanların en fenası olmamak yeter! Ve Maaz, Bizanslılara niçin Murahhas istediklerini sordu.
Dediler ki:
- Niçin bizim üzerimize geldiniz? Habeşistan size daha yakın değil miydi? İranlıların başında bir kadın var... Bizimse başımızda öyle bir hükümdar var ki, cihana hâkim... Nüfusumuz, gökteki yıldızlar, çöldeki kumlar gibi hesapsız.
Maaz Hazretleri de dedi ki:
- Siz, mallarınızı ve canlarınızı elinde tutan bir hükümdarla iftihar ediyorsunuz. Bizim reisimizdeyse hiç kimseye karşı üstünlük hakkı mevcut değil... Zinaya düşecek olursa, en âdi bir kimse gibi cezasını bulur. Hırsızlık ederse herkesin uğrayacağına uğrar. Perdeler arkasında oturmaz; ve kendisini bizden üstün bilmez. Herkesin sahip olduğundan fazla da malı yoktur.
Böyleyken... Sonra öyle ve böyle olunabilir miydi?
Hazreti Ömer'in, memurlarına bir hitabesinden bir parça:
- Sizi, saltanat sürmeniz, insanlara tahakküm ve tekebbür göstermeniz için bu işlere kayırmadım. Siz, doğru yolda rehber olacak ve herkesi kendinize uyduracaksınız. Öyleyse Müslümanların haklarını yerine getiriniz! Müslümanlara fena muamele etmeyiniz ki, küçüklüğe düşmesinler; Müslümanları lüzumsuz yere pöhpöhlemeyiniz ki, Şimarmasınlar!.. Kapılarınızı onların yüzlerine kapamayınız! Sonra kuvvetlileri, Kuvvetsizlerini yer. Kendinizi onlardan üstün tutmayınız! Sonra zulüm alır yürür.
Halifeler halifesinin her memuru, iş başına geçirileceği zaman, reisinin huzurunda bir takım taahhütlere girerdi. Kapısında lüzumsuz maiyet kullanmamaya, kapısını müracaat sahiplerine daima açık bulundurmaya, süslü püslü, ipekli sırmalı kılıklara bürünmemeye vesaire... Ve her memur, işbaşına geçirilmeden evvel bütün varını yoğunu hükümete kaydettirir, bu kayıtlar dikkatle muhafaza edilir, ileride bu memur birdenbire ve umulmadık tarzda zenginleşiverince hakikat kolayca anlaşılırdı.
Böyleyken?.. Böyle başlamışken, öyle devam etmek ve şöyle bitirmek?..
Hazreti Ömer, Suriye seyahatinden dönerken, çölde, uzaklarda, tek başına bir çadır gördü. Atını o istikamete yürüttü, çadırın yanına geldi. Çadırda, ihtiyar bir kadın... Kim olduğu, çölde böyle tek başına ne yaptığı, nasıl yaşadığı meçhul...
Allah Resulünün büyük dostu ve Halifesi, kadına sordu:
- Ömer hakkında ne fikirdesin?
- Allah Ömer'in belâsını versin! Bütün reisliği boyunca elime hiçbir şey geçmedi.
Hazreti Ömer gülümsedi:
- Fakat Ömer ne yapsın? Sen böyle uzak ve herkesten ayrı bir yerde yaşarken, Ömer seni nasıl bulsun?
Kadın, yine haykırdı:
- Beni bulamayacak olduktan sonra, devletin başına niçin geçti?
Ve bu muazzam karşılık önünde, Hazreti Ömer, ondan daha bin kere muazzam bir tavırla ağladı.
Böyleyken!.. Evet, bütün tarih boyunca, çöllerde kaybolmuş meçhul ihtiyar kadın derecesinde, devlet reisine düşen vazifeyi kavrayabilmiş tek teb'a göstermeğe imkân yokken... Çöllerde kaybolmuş meçhul ihtiyar kadın, Müslümanlık irfanının en değersiz ferde kadar nasıl sindirilmiş olduğunun heykeliyken... Ve adalet, hak, vazife heykeli Ömer, bu en mantıksız sözün içindeki mantık üstü hakkı bütün dehşetiyle anlayıp gözyaşlarını tutamamışken... Nasıl oldu da, asırlar boyunca, ülkemizde, elimizin ve gözümüzün uzanmadığı yerleri değil, burnumuzun dibini bile ihmâl ettiren ve en sonra utanmadan ve sıkılmadan kabahati İslâmlıkta gösteren bir miskinlik ve mesuliyetsizlik ruhuna düştük?
Biri, Hazreti Ömer'i dâva etti. Dâva edilen Hazreti Ömer'dir; mücessem adalet ve hakkaniyet...
Hazreti Ömer, hâkimin karşısına çıktı. Hâkimde, gayet tabiî olarak halifeler halifesine karşı bir hürmet tavrı...
Hazreti Ömer, parmağını hâkime uzattı:
- İşte, tarafsız olmamanın ilk alâmeti, bu gösterdiğiniz hürmettir!
Davacının iddialarında hiçbir delil yoktu. Halifeye yemin teklif etti. Hâkim de davacıdan, Hazreti Ömer gibi bir şahsiyete karşı böyle bir yemin isteğinde bulunmamasını, yemin teklifini geri almasını istedi.
Hazreti Ömer hâkime:
- Gözünde, hak ve tevzii noktasından, insanların en âdisiyle Ömer birbirine müsavi olmazsa, sen hiç bir vakit hâkimlik mevkiine lâyık olamazsın!..
Böyleyken?..
Bir toplantı.. Hazreti Ömer hitabede... Konuşuyor... Buraların ve ötelerin en ince hikmetleri üzerine konuşuyor. Ve kelâm denilen ilâhî nimet, nimetlerin en büyüğü, hazreti Ömer'in dilinde, ruh tarlasının kana kana içtiği bir yağmur gibi, cömert, cömert boşanıyor.
Dinleyenlerden biri bağırdı:
- Ya Ömer! Allah'tan kork!
Ömer, hiç cevap vermeksizin bahsine devam ediyor. Fakat adamda bu ısrar, sanki hastalık halinde... Ömer'in iki üç cümlesinde bir, bastırıyor:
- Ya Ömer! Allah'tan kork!
Ve bu, hep böyle devam ediyor. Nihayet başka biri dayanamıyor ve bu şahsa hitap ediyor:
- İhtarınızı boyuna tekrar ediyorsunuz. Artık yetişmez mi dersiniz?
Muhteşem Büyük, cevap veriyor:
- Bırakınız, istediğini söylesin... Onlar, diledikleri gibi ihtarlarda bulunmazlarsa bir faydaları kalmaz. Biz de onları susturacak olursak hakkımızı aşmış oluruz.
Böyleyken?..
Hazreti Ömer, görünüşte iyi ve rahat yaşayan insanlara neyle meşgul olduklarını sorar ve uğraşacak bir işi olmadığını söyleyenlere şu cevabı verirdi:
- Yazık; nazarımda bütün itibarınızı kaybettiniz! Ve ilâve ederdi:
- Herhangi bir işle meşgul olmak, oturmaktan veya dilenmekten hayırlıdır.
Böyleyken? İslâmın iş ve (parazit)lik hakkındaki ölçüsü buyken?..
Hazreti Ömer, Medine'ye bir kaç mil mesafede bir yere gidiyor. Uzaklarda, hüngür hüngür ağlayan üç çocukla çevrili bir kadın görüyor. Kadın, bir tencereyi karıştırmakta, bir şeyler pişirmektedir. İnsanlar hakkındaki "Büyük" tabirinden çok daha büyük Hazreti Ömer, kadına çocukların niçin ağladığını soruyor. Çünkü anaları, onlara iki günden beri yemek verememiştir; çaresi kalmayınca da tencereye su koyarak un kaynatıyormuş gibi taklit yapmaktan ve böylece çocukları oyalamaktan gayri elinden birşey gelmez olmuştur. Hazreti Ömer, hemen Medine'ye gidiyor; taşıyabileceği kadar un, yağ, hurma alarak bunları sırtına vuruyor ve aynı yere dönüyor. Halifeyi arkasından takip eden kölesi yalvarıyor:
- Müsaade et de ben taşıyayım.
- Hayır! Kıyamet günü benim yüküme ortak olacak değilsin!..
Hazreti Ömer, kadının yanına geliyor. Gıdaları teslim ediyor. Kadının neş'e ve saadetten uçuşunu mahzun gözlerle seyrediyor. Ateşin yakılmasını bizzat üzerine alıyor. Yemek bittikten ve çocuklar, artık gözleri kuru, oynamaya başladıktan sonra, anaları ellerini açıp da gönlünün içinden şu çığlığı koparıyor:
- Allah sana mükâfatını versin! Ömer'in oturduğu makama sen lâyıksın, o değil!...
Ve Hazreti Ömer, Ömer'in kendisi olduğunu söylemeden, inci gibi gözyaşlariyle süslü gözler ve gözlerinde gölge gölge düşüncelerle Medine'ye dönüyor.
Böyleyken? Evet, ey bütün insanlık, böyleyken?..
Hazreti Ömer'in Ebu Musa-ül Eş'arî'ye gönderdiği nâmeden:
"Kaza, adaletin icrası, muhkem bir farzdır; ve herkesçe uyulacak bir sünnettir. Senin karşında, meclisinde ve adalet huzurunda birbirine müsavi olmayacak hiç kimse bulunmasın... Zayıflar, adaletten ümitsizliğe düşmesin; kuvvetliler, senden, taraflılık ummasın... İddia eden, isbat etmeğe mecburdur. İnkâr eden yemine davet olunur. Sulh, caiz ve makbuldür. Elverir ki, haram olan bir şeyi helâl gösteren, yahut bir helâli haram kılan bir sulh olmasın. Bu şartlar altında, hükümleri her zaman inceden inceye ele almak ve daima hakka dönmekte serbest bulunmak güzeldir. Kitap ve Sünnette bulamadığın noktalar üzerinde, idrâk ve vicdanına başvur. Birbirine benzeyen ve uyan şeylere dikkat et!.. Ve aralarında bir kıyas yap! Bir kimse, delil göstermek isterse ona zaman ve imkân bağışla!.. Verilen zaman içinde beklediğin delilleri getirirse hakkını ver; yoksa dâvasını düşür!.. Her müslüman, adalet ehliyetinin bütününe maliktir. Tek, yalan yere şahitlikten, vesayet ve veraset işlerinde suiistimalden ve buna benzer işlerden mahkûm olmuş bulunmasın."
Böyleyken? İslâm hukuku, hakkın tâ kendisiyken? Selim akıl, bütün zaman boyunca nereye başvurmuşsa şu hakikatlerden başka bir şey bulamamış ve nereye başvursa bulamayacakken?
İranlılarla Müslümanların çenginde, İran Şehinşa-hı, Çin Hakanından yardım istemişti. Çinlilerin sözde semavî hükümdarı, İslâm ordusunun ruhu hakkında bazı tahkiklere girişti; onların kırılmaz azmini, bükülmez iradesini anladı ve Şehinşaha şu haberi gönderdi:
- Müslümanlarla boy ölçüşmek semeresiz bir iştir. Ve bu muharebelerden birinde bir İranlı kumandan cenk sahnesinden kaçmaya mecbur olmuştu. Fakat İranlı başbuğ tarafından yakalanarak mahkeme huzuruna sürülmek istendi. İranlı kumandan başbuğuna şöyle cevap verdi:
Okunu istedi, aldı, adalelerini sünger gibi şişiren \ bir kuvvetle gerdi, biraz ilerdeki bir taşa nişan alarak attı, taş parça parça oldu ve sanık kumandan bu manzarayı takdirle seyredenler arasındaki başbuğuna dönüp haykırdı:
- İşte benim bu elim, bu kuvvetim ve bu ok Müslümanlara tesir etmediğine göre, bunun mânası, Allah'ın onlarla beraber olduğudur; ve öyleyse onlarla harbetmekte ümit olmadığıdır!..
Böyleyken?.. İslâmın, İslâm olmıyanlara karşı dış görünüşü böyleyken?.. Bu dış görünüşün içini ve dışını kimlerin ve nasıl lekelediği başlıca meseleyken?..
Hazreti Ömer, nur yatağı medine'nin bir caddesinden geçerken, kalabalıklar içinden herhangi bir adam bağırdı:
- Ya Ömer'!.. Memurlarının hareket tarzını çerçeveleyen bir kaç kanun ve ölçü koyduğun için, yarın Allah'ın gazabından kurtulacağını umuyor musun? Haberin var mı ki, Mısır'daki âmirlerden Ayyad bin Ganem ipekli elbiseler giymekte ve kapısında nöbetçiler kullanmaktadır?..
Hazreti Ömer, Hemen Mısır'a bir memurunu gönderdi ve ona Ayyad'ı ne şekilde bulursa öylece alıp getirmesini emretti. Memur, Mısır'a varınca, gerçekten Ayyad'ı ipekli elbiseler içinde ve muhafızlar arasında buldu. Onu öylece alıp Medine'ye götürdü. Hazreti Ömer, Ayyad'ı görür görmez, sırtındaki ipekli elbisesini çıkarttırdı, ona kıldan örülmüş sert bir aba gösterdi ve onu bundan böyle çölde bir sürü koyun gütmekle vazifelendirdi. Ayyad'ın bu vazifeyi ölümden daha ağır bulduğunu görünce de Şu cevabı verdi:
- Niçin bu işi kendine lâyık görmüyorsun? Baban, bir çoban olduğu için kendisine "Ganem" adını almadı mı?
Ayyad, artık ölünceye kadar doğruluktan ve uygunluktan ayrılmadı.
Böyleyken?..
Devrindeki meşhur kıtlık içinde, Hazreti Ömer, et, balık, yağ gibi şeylerden hiçbirini yemedi ve daima şöyle dua etti:
- Rabbim, benim günahlarım yüzünden Muhammed Ümmetini mahvetme...
Ve Eşlem, şu sözüyle, Hazreti Ömer'in kıtlık zamanında çektiği çileyi gösteriyor:
- Eğer kıtlığın tesiri hafiflememiş olsaydı, Ömer, yoksulların halinden duyduğu teessürle mutlaka ölürdü.
Böyleyken?
Hazreti Ömer hutbede... Topluluğa sordu:
- Eğer kötü yola düşecek olursam, nefsanî ihtiraslar içinde boğulup gidersem bana ne yaparsınız?
Biri ayağa kalktı:
- Seni kılıcımızla doğrulturuz! Reisler reisi, bu adamı denedi:
- Bu sözü benim hakkımda mı söylüyorsun? Benim hakkımda böyle bir söz söylemeğe nasıl cür'et edebiliyorsun?
Adam, sadece gerçek ve hâlis Müslüman, cevap verdi:
- Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum!
O zaman, mukaddes emânetin, devlet reisi heyeti içinde en büyük koruyucusu, derin, namütenahi derin ve ılık gözlerini yükseklere kaldırdı:
- Hakka şükürler olsun ki, eğer yanlış ve kötü yola sapacak olursam, bu milletin içinde beni kılıçla doğrultacak insanlar vardır.
Böyleyken?..
İşte Hazreti Ömer zamanında Müslümanların Müslüman olmayan tebaasına tatbik edilen ölçü:
Bir şehrin fethinde imzalanan muahededen bir madde:
"İhtiyarlar çalışamıyacak hale gelir, bir kazaya uğrar, yahut mallarını kaybederler de yardıma muhtaç vaziyete düşerlerse, cizyeden affedilirler; ve Müslümanların memleketlerinde kaldıkları kadar onların yardımı altına girerler. Fakat başka bir memlekete hicret edecek olurlarsa, Müslümanlardan yardım borcu kalkar..."
Hazreti Ömer, bir gün, sadaka isteyen bir ihtiyara rastladı. Bir zımmî, Müslümanların idaresi altında Müslümanlık dışı bir tebaa...
Sordu:
- Niçin dileniyorsun? Cevap aldı:
- Cizye verdim. Bütün malım mülküm gitti... Cizye verecek hiçbir kazanca malik değilim.
Hazreti Ömer, ihtiyarı peşine taktı; Müslüman cemaatının hazinesine, "Beytülmal"e götürdü, ona bir tahsisat bağladı; sonra etrafına dönüp hitap etti:
- Genç, verimli ve kuvvetliyken bunların çalışmalarından faydalanıp, ihtiyarladıkları zaman onları sokağa atmak hakkına malik değiliz!
Böyleyken?
1300 sene evvel, Hazreti Ebubekir'in, İslâm ordusuna emri:
"Hiyanet yok, gadretmek yok! Tecâvüz etmek yok! Kimsenin uzuvlarını kesmek, işkence etmek yok!.. Çocukları, ihtiyarları, kadınları öldürmek yok!.. Hurma ağaçlarını kesip yakmak yok; yemiş veren ağaçlara dokunmak yok! Koyun, inek, deve gibi hayvanları gıdadan başka bir gayeyle kesmek yok! Yolda rastlayacağınız manastırlarına çekilmiş insanlara ilişmek yok!!."
Asker topluluklarına, on bin sene sonraki medeniyetlerin bile daha üstününü telkin edemiyeceği bu nizam ve gaye ruhu, İslâmın tâ içinden doğarken? Böyleyken?
Irak'ın fethinden sonra bir çok İslâm büyüğü, Müslüman olmayan kadınlarla evlendi. Hazreti Ömer, yüksek dereceli arkadaşlarından birine bir mektup yollayarak bu vaziyettten hiç hoşlanmadığını bildirdi.
Yüksek dereceli dostu, ondan sordu:
- Bu mütalâa sadece şahsî midir, yoksa dinî bir esasa mı bağlıdır?
Hazreti Ömer:
- Sadece şahsî bir mütalâa!.. Cevabını verdi ve:
- Dinî esasların yasak ettiği bir şey olmasa da, imanla pırıldayan bir kalbe yakışmayacak bir iş!..
Diye fikir yürütmedi...
Ve hemen, dinin mutlak kanunlarından başka hiç kimseye baş eğmemek hürriyetinin ne kadar Müslümanlığa ait bir haslet olduğu hikmetini canlandıran şu culâde karşılığı aldı:
- Senin şahsî mütalâalarınla hareket etmek için kendimizde bir zaruret duymuyoruz!
Böyleyken?
Allah'ın, bütün yeryüzünü ayaklarının altına, bütün gökyüzünü de başının üstüne çekip kendisine topyekûn bağışladığı peygamberler peygamberinin:
"- Ebubekir benden ve ben Ebubekirdenim ve Ebu-bekir dünyada ve ahirette kardeşimdir."
Buyurduğu büyük insan... Hazreti Ebubekir...
Hazreti Ebubekir mü'minlerin başına geçince, Üsâme'nin kumandasındaki İslâm ordusuna, Şam'a doğru yürüyüş emrini verdi. Ordu, kumandaniyle beraber, peygamberler peygamberinin emriyle hazırlanmıştı. Üsâme, Allah Resulünün irtihalinden sonra, birden bire Medine'yi bırakmanın doğru olmadığı, İslâm düşmanlarının bu vaziyetten faydalanarak belki bir teşebbüse girişmeleri ihtimali bulunduğu üzerinde bir fikir yürüttü.
Hazreti Ebubekir'se Üsâme'nin bu fikrini bildiren Hazreti Ömer'e şöyle dedi:
- Üzerime, köpekler, kurtlar saldıracak olsa, yine Üsâme'yi gönderirim! Allah Resulünün emri budur! Tek başıma kalacak olsam, yine Üsâme'yi gönderirim!
Bundan sonra, genç Üsâme'nin kumandanlıktan değiştirilmesini isteyenlere de:
- Peygamber tarafından tâyin edilenin azlini benden mi istiyorsunuz?
Cevabını veren Hazreti Ebubekir, ordunun hareketi günü Üsâme'nin karargâhına kaidar giderek orduyu uğurladı. Üsâme ile arkadaşları, geyik bacaklı arab atları üzerinde yol alırken, Devlet Reisi, yaya gidiyordu. Üsâme atından indi, onu Devlet reisine takdim etmek istedi. Kabul eden olmadı... Etraftan koşuşup İslâm topluluğunun en yüksek başına, teker teker atlarını vermek istediler. Yine kabul eden olmadı... Hazreti Ebubekir, yalnız şu karşılığı verdi:
- Bırakın; ayaklarım, bir saat boyunca olsun, Allah yolunda tozlansın!..
Biraz evvel İslâm ordusu kumandanının, gençliğini ve asâletsizliğini bahane ederek değiştirilmesini istiyenler, bu levha karşısında, bağlı oldukları imanın her istikameti kuşatan bütünlüğünü bir kere daha anladılar.
Böyleyken?
Hazreti Ebubekir hastadır. Hazreti Ayşe'nin rivayetine göre soğuk havada yıkanmış ve kendisini üşütmüştür. Fakat onun zaten gayet nahif ve narin olan bedenini en çok sarsan, ruhundaki ayrılık yarasıdır. Kâinatın Fahrinden ayrı düşmüş olmak yarası...
Hastalık gittikçe arttı ve Hazreti Ebubekir imamet vazifesini Hazreti Ömer'e bıraktı. Demek ki kendi yerine Hazreti Ömer'i namzet gösteriyordu... Nitekim bu arada sahabîlerin büyüklerinden biriyle şöyle görüştü:
- Ömer hakkında ne fikirdesin?
- Bana, benden daha iyi bilmediğin bir şey sormuyorsun!
- Öyle olsun, sen ne düşündüğünü söyle!
- Ömer, kendisi hakkındaki kanaatinden daha iyidir!
Bir başka Sahabîden de şu karşılığı aldı:
- Ömer'in içi dışından daha iyidir. Aramızda onun bir eşi yoktur!
Bir başkasının cevabı:
- Senden sonra ondan daha iyisi olamaz! Fakat bir Sahabî itiraz etti:
- Allah, sana, Ömer'i niçin seçtin derse ne cevap vereceksin? Ömer'in bize gösterdiği şiddeti görmüyor musun?
Hazreti Ebubekir, sadakat ve bağlılık heykeli, yatağındaydı. Teessürle haykırdı:
- Beni örtünüz! Örttüler. İtiraz edene baktı:
- Beni Allah'ın adına dayanarak korkutmak mı istiyorsunuz? Ben, Allah'ıma kavuştuğum zaman şu cevabı vereceğim: "Rabbim, kullarının işini, aralarında en hayırlı olana bıraktım." Siz de herkese bunu böyle anlatın!..
Böyleyken?
İslâmda mutlak kudsîyet yalnız Allah'a mahsustur. Hiçbir maddî vasıtaya, bu inceliği bozacak bir hürmet ve kudsîyet izafesi mümkün değildir.
Bir gün Hazreti Ömer "Hacer-ül Esved"in karşısında durdu ve sırf bu inceliği belirtmek için şöyle dedi:
- Biliyorum ki, bir taş parçasının elinden ne bir zarar gelebilir, ne de bir fayda!
Resuller Resulünün, cihad için, altında arkadaşlarından biy'at aldığı meşhur ağaç da, sonraları fazla bir hürmet görmeğe başlayınca derhal Hazreti Ömer tarafından kestiriliverdi.
Ve yine bir gün Hazreti Ömer, herkesin belli başlı bir mescide fazla şitap göstermesi vesilesiyle şöyle dedi:
- İsrail oğullarının helak ve izmihlallerine sebep peygamberlerine ait hatıraları mâbetleştirmeleridir.
İşte, dindeki safvet ve asliyete, en sinsî mübalâğa yolundan musallat olan hurafe felâketi; ve bunu önleyen büyük idrâk selâmeti!..
Böyleyken?
Hazreti Ömer sokaktan geçmekte... Kadının biri oğluna seslendi:
- Oğlum, savuş oradan, Halife geçiyor! Başka bir kadın, deminkine hitab etti:
- Ay, bu adam dün sadece Ömer'di; şimdi Halife mi oldu?
Hazreti Ömer, tebessüm ve sükûnet, tatlılık ve yumuşaklık içinde, ikinci kadına yaklaştı:
- Size teşekkür ederim, eski hâlimi hatırıma getirdiniz!
Böyleyken, nasıl oldu da Doğu, İslâm dairesinin Doğu'su, dalkavuklarla doldu? Nasıl oldu da, (Emrü ferman hazreti menlehülemrindir) diye gerçek mânasından kaydırılmış bir damga peydahlandı? Nasıl oldu da, (Tıflı) tipi sarayların baş eşyası hâline geldi?.. Ve sonra... Ve sonra, Doğuda doğup da gerçek Doğuyu batırmak istiyenler arasında dalkavukluktan başka hak ve hakikat ölçüsü kalmadı?
Gece... Halkın selâmeti için sokaklarda dolaşan Hazreti Ömer... Evin birinde bir gürültü; mübalâğalı ve şüpheli bir gürültü...
Halife, dama çıkıp bir delikten evin içine göz attı: Evin sahibi, karısiyle karşı karşıya geçmiş şarap içiyor; ve her sarhoşun korkunç vaziyetine düşmüş bulunuyor, Adalet heykeli Ömer, öfkeyle haykırdı. Evin sahibi, sesin sahibini hemen tanıdı ve karşılık verdi:
- Ya Ömer, ben bir günah işledim; sen de bir kaç suç!.. Allah, Kitabında tecessüsü yasak etti; ve "evlere kapılarından giriniz ve izin alınız!" emrini verdi. Sense evin damına çıktın; sonra, karımı, senin gözlerine mahsus olmıyan haliyle gördün!
Ve Halife, halifeler halifesi, yaptığı haksızlıktan Allah'a istiğfar etti.
Böyleyken, nasıl oldu da, Şeriat adına asırlarca ev basıldı; nazarlar, tanıdıklarının gömleğindeki lekeleri saymaktan başka bir şey düşünmezcesine hainleşti; ve sonra ve en sonra?.. Ve en sonra, her nev'iyle kepazelik, bütün nazarlar önünde cemiyetin sokak, meydan, umumî manzara ziyneti hâline geldi?..
Bir gün Hazreti Ömer, bir camiye girdi, içeride birkaç kişi, başbaşa vermiş pineklemekte... Mü'minlerin emiri sordu:
- Siz kimsiniz? Cevap verdiler:
- Biz, "Mütevekkilleriz"; tevekkül sahibleriyiz.
- Hayır, siz "Müteekkillersiniz"; hazır yiyicilersiniz!
Buyurun cemiyete!
Yeryüzünde bundan daha güzel hangi levha var?
Böyleyken, nasıl oldu da asırlar boyunca müslümanlık, dünya vazife ve borçlarını en titiz ve keskin emirlerle kadrolaştırdığı halde, ona lâyık olmayanların elinde miskinlik yatağı gibi gösterildi?
Ve!.. Ve müslümanlığın altınla kapladığı Doğu, Batı'ya bir baştan öbür başa tembellik ve işsizlik balçığiyle dolu göründü?
Ezelden ebede kadar her gün, bir gün evvelki dünün ve bir gün sonraki yarının Peygamberi, en büyük âşık ve en sadık dostunu Hazreti Ebu Bekir'de bulmuştu.
Hazreti Ebu Bekir, mü'minlerin reisliğini omuzlarında taşıdığı devrede Yezid'i, ordu başında Şam'a gönderirken şöyle öğüt verdi:
- Ey Yezid! Senin akraban ve yakınların var. Onları başkalarına tercih ederek bazı işlere ve mevkilere kayırabilirsin. Senin adına en çok korktuğum nokta, bu... Allah'ın Resulü, salât ve selâm ona olsun, dedi ki: "Müslümanların işinden bir işi üzerine alıp o işe iltimasla birini kayıran, Allah'ın lanetine uğrar; Allah ondan bir mazeret veya fidye kabul etmez, hattâ onu cehenneme atar..."
Böyleyken; şahsî ve nefsanî hırs zoruyla mükâfatlandırma temayülünü gerçek liyakat ölçüsüne tercih etmek diye tarif edebileceğimiz iltimas nasıl oldu da bütün Şark dünyasını sardı? Ve bu hal, İslâmîyetin kalplerdeki saffeti buğulanır buğulanmaz başladı; ve her kabahati o saffetin öz hakikatinde sanan çığırlarda ise, insanların hava almak ihtiyacı kadar tabiîleştirildi, umumîleştirildi, alenîleştirildi...
Ebu Kahafe'nin oğlu Abdullah'ın, ahiret yolunda vasiyeti... Son ânın bittiği, son ânın arkasından ilk ânın başladığı noktadaki vasiyeti... Küfürdekinin imana, kötülüktekinin iyiliğe geldiği ve yalancının doğruyu söylemiye başladığı noktadaki vasiyeti...
Şu:
- Hattab oğlu Ömer'i kendime halef seçiyorum. Ona itaat ediniz! Bununla, Allah'a ve Peygambere, dinime, nefsime ve size, doğruluk ve iyilik murad ettim. O, adaleti yerine getirirse ne alâ!.. Kendisinden beklediğim, umduğum da bu... Başka bir yol takip ederse, kişi işlediğini kazanır. Benim bütün gayem hayır... Gaibi bilemem. Zulmedenler nelere uğrayacaklarını görürler. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun..
İşte; son deminde, Hazreti Ebubekir'in hazreti Osman'a yazdığı ahitname...
Böyleyken; bir mislini ne tarihin bildiği, ne de insanoğlunun hayâl edebildiği bu saffet, ulviyet ve hakîkat ruhunu, müslüman olduklarını sananlar nasıl kaybediverdiler? Ve!.. Ve onların mücadelecileri nasıl olup da bulamadılar, gösteremediler ve ters yoldan gittiler?
Mezhep sahibi İmamı Âzam Ebu Hanife Hazretleri ölümüne takaddüm eden uzun seneler boyunca, belki 30 belki 40 sene, yatsı abdestiyle, sabah namazına çıktı; yani 30 sene uyumadı. 30 sene, gecelerini, ibadetle, okumakla, düşünmekle, istiğrakla geçirdi. Bakın, Ebu Hanife hazretleri ömrünün 30 yıllık bu devresine nasıl girdi?..
Henüz yarı gecelerini uykusuz geçirdiği günlerde, bir gün sokakta giderken, uzakta iki adamın şöyle konuştuğunu duydu:
- Bak, Ebu Hanife geliyor! İşte bu, bütün gecelerini ibadet ve istiğrakla geçiren zattır!
- Ne diyorsun; demek ki, meşhur Ebu Hanife, bu! Ebu Hanife, içi ıstırap ve meraret dolu, evine geldi;
bir köşeye çekildi ve Allah'ına yalvardı:
- Yarabbi; ben, mâlik olmadığım faziletlerle övülmekten sana sığınırım! Belki bu da senin bana bir ihtarın!.. Bugünden başlayarak bütün gecelerimi uykusuz geçirecek ve hikmetlerini düşünmeğe ve incelemeğe hasredeceğim!
Ve ondan sonra, 30 sene uyumadı; yani yolda gördüğü herhangi bir adam onu bütün geceleri boyunca uyumuyor sandığı ve böyle ilân ettiği için...
Böyleyken?.. Böyleyken ne oldu da insanlar, mâlik oldukları faziletler şöyle dursun, yalnız malik olmadıkları faziletlerle yâdedilmek arzusundan başka kanun tanımadılar?
Evet; saffet ve hakikat yatağı kalplere ilk fesat mikroplarının üşüştüğü hengâmede, Küfe valisi Ebu Musa-ül-Eş'ârî, mescitte halka şöyle hitap ediyordu:
- Resuller Resulü, bizi daima fesattan kaçındırdı. Bugünse, fesat, başımızın üstünde kanat çırpıyor. Bize yakışan, fesada karışmamak, ondan uzak durmaktır. Böyle zamanlarda, uyuyanlar uyanıklardan, oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler atlarına binenlerden, atlarına binenler atlarını mahmuzlayanlardan daha hayırlıdır. Kılıçlar kına ve mızraklar bir tarafa!.. Mazlum olanları himaye edin ve fesat dininceye kadar böyle kalın!
Böyleyken... İhtiras ve nefsanîliklerimizin canavar ağzına gem olarak yukarıdaki dikkat ve teenni ruhundan başka hiçbir şeye ihtiyaç olmadığı halde, Hazreti Muaviye'yi takip eden devirden başlıyarak, ekseriyetle din adına fesat ve bozgunculuk hareketlerinden başka hiç bir şey düşünülemedi. Eğer bu ruh, aziz miraslar içinde aziz bir miras gibi muhafaza edilebilseydi, İslâm dünyası bugün hiçbir şeyden mahrum olmıyacaktı.
Hazreti Ömer, İslâm ordusu ve toplulukları için korkunç bir âfet halini almaya başlayan veba mıntıkasına gitmek, vaziyeti gözleriyle görmek, alınacak tedbirleri bizzat incelemek istedi. Yolda kendisini Ebu Ubeyde karşıladı. Konuştular. Bazıları Halifeden, geri dönmesini, mü'minlerin emîri sıfatiyle kendisini daha fazla tehlikeye atmakta haklı olamıyacağını söylediler. Müminlerin emîri düşündü, geriye dönmeyi doğru buldu ve atına bindi. O anda Ebu Ubeyde'nin gür sesi çınladı:
- Ya Ömer! Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?
Mü'minlerin emîri, atının dizginlerini topladı, başını Ebu Ubeyde'ye çevirdi ve en tatlı vakar içinde fısıldadı:
- Evet; Allah'ın takdirinden, Allah'ın kazasına sığınmaya gidiyorum!
Böyleyken... Yeryüzünde kader ve tedbir sırrı üzerinde İslâmî hikmet bakımından bundan güzel hiçbir söz söylenememişken, nasıl oldu da Doğu âlemi, asırlar boyunca kaderi ve kadere tevekkülü, miskinlik ve tedbirsizlik saiki diye anladı?
Hazreti Ömer'in reisliği zamanında, İslâm orduları başbuğlarından Hazreti Halid, bir şaire, 10.000 dirhem tutarında bir caize verdi. Hazreti Ömer, emri altındakilerin selâmeti adına, kedilerin ayak seslerini bile kaydeden kulak hassasiyetinin ürperdiğini duydu:
- Bu parayı kendi kesenden verdinse seni israfla, müslümanların "Beytülmal"inden verdinse emanete hiyanetle suçlandırıyorum! Her iki takdirde de azledilmen icabeder!
Hazreti Halid, azlinden sonra, askerlerden ibaret bir topluluğa şu sözleri söyledi:
- Müminlerin emîri, beni, Suriye'deki orduların başbuğuluğuna tâyin ettikten ve oraları fethettirdikten sonra azletti!
Bir asker haykırdı:
- Başbuğ! Dilini tut! Böyle sözler bir ihtilâl çıkarabilir!
Halid şu cevabı verdi:
- Evet! Fakat Ömer yaşadıkça kimse buna cesaret edemez!
Halid Medine'ye döndüğü zaman Hazreti Ömer'le görüştü. Haksızlığa uğradığını, verdiği caizeyi kendi payına düşmüş ganimetten ayırdığını; ayrıca, 60.000 dirhemden fazla değeri olan bütün malını hazineye bırakmaya hazır olduğunu söyledi. Hemen Hazreti Halid'in malı mülkü hesap edildi, fazla çıkan 20.000 dirhem derhal yatırıldı. Ve Hazreti Ömer, bir taraftan Halid'e, onu çok sevdiğini ve ona hakkiyle saygı duyduğunu bildirirken, bir taraftan da memurlarına, Halid'i kötü bir hareketinden, yahut ondan hoşnud olmadığından değil, sadece halkın ona ifratla teveccüh göstermesinden ve onu her şeyin yapıcısı telâkki etmesinden azlettiğini ilân etti ve dedi:
- Yalnız başına hiç kimse, her şeyi ve her muvaffakiyeti nefsinde toplamaya kaadir değildir!..
Böyleyken!.. Niçin böyle olduk?..
Hazreti Ömer devri... İslâm orduları murahhası Maaz, Bizans ordusuna gönderiliyor. Maaz, düşman karargâhına vardı. Sırmalı, işlemeli, püsküllü, kordonlu bir çadır.. Her tarafta, Maaz'ı hürmetle bekleyenlerin serpiştirdiği şatafatlı eşya... Maaz Hazretlerine, üstünde oturması için ipekten bir halı gösterdiler:
- Fukaranın hakkını ve kanını sömürerek dokunmuş bir halıya oturamam!
- Fakat biz size hürmet göstermiş olmak için bu halının üzerinde oturmanızı rica ediyoruz!
- Sizin hürmetinizi ifade eden şeylere kıymet veremiyeceğim! Eğer yere oturmak yalnız kölelere göre bir işse, biliniz ki, Allah'ın benden daha âciz bir kölesi yoktur!
Bizanslılarda hayret, dehşet, ibret:
- Müslümanlar arasında acaba sizden daha yükseği var mı?
- Bana Müslümanların en fenası olmamak yeter! Ve Maaz, Bizanslılara niçin Murahhas istediklerini sordu.
Dediler ki:
- Niçin bizim üzerimize geldiniz? Habeşistan size daha yakın değil miydi? İranlıların başında bir kadın var... Bizimse başımızda öyle bir hükümdar var ki, cihana hâkim... Nüfusumuz, gökteki yıldızlar, çöldeki kumlar gibi hesapsız.
Maaz Hazretleri de dedi ki:
- Siz, mallarınızı ve canlarınızı elinde tutan bir hükümdarla iftihar ediyorsunuz. Bizim reisimizdeyse hiç kimseye karşı üstünlük hakkı mevcut değil... Zinaya düşecek olursa, en âdi bir kimse gibi cezasını bulur. Hırsızlık ederse herkesin uğrayacağına uğrar. Perdeler arkasında oturmaz; ve kendisini bizden üstün bilmez. Herkesin sahip olduğundan fazla da malı yoktur.
Böyleyken... Sonra öyle ve böyle olunabilir miydi?
Hazreti Ömer'in, memurlarına bir hitabesinden bir parça:
- Sizi, saltanat sürmeniz, insanlara tahakküm ve tekebbür göstermeniz için bu işlere kayırmadım. Siz, doğru yolda rehber olacak ve herkesi kendinize uyduracaksınız. Öyleyse Müslümanların haklarını yerine getiriniz! Müslümanlara fena muamele etmeyiniz ki, küçüklüğe düşmesinler; Müslümanları lüzumsuz yere pöhpöhlemeyiniz ki, Şimarmasınlar!.. Kapılarınızı onların yüzlerine kapamayınız! Sonra kuvvetlileri, Kuvvetsizlerini yer. Kendinizi onlardan üstün tutmayınız! Sonra zulüm alır yürür.
Halifeler halifesinin her memuru, iş başına geçirileceği zaman, reisinin huzurunda bir takım taahhütlere girerdi. Kapısında lüzumsuz maiyet kullanmamaya, kapısını müracaat sahiplerine daima açık bulundurmaya, süslü püslü, ipekli sırmalı kılıklara bürünmemeye vesaire... Ve her memur, işbaşına geçirilmeden evvel bütün varını yoğunu hükümete kaydettirir, bu kayıtlar dikkatle muhafaza edilir, ileride bu memur birdenbire ve umulmadık tarzda zenginleşiverince hakikat kolayca anlaşılırdı.
Böyleyken?.. Böyle başlamışken, öyle devam etmek ve şöyle bitirmek?..
Hazreti Ömer, Suriye seyahatinden dönerken, çölde, uzaklarda, tek başına bir çadır gördü. Atını o istikamete yürüttü, çadırın yanına geldi. Çadırda, ihtiyar bir kadın... Kim olduğu, çölde böyle tek başına ne yaptığı, nasıl yaşadığı meçhul...
Allah Resulünün büyük dostu ve Halifesi, kadına sordu:
- Ömer hakkında ne fikirdesin?
- Allah Ömer'in belâsını versin! Bütün reisliği boyunca elime hiçbir şey geçmedi.
Hazreti Ömer gülümsedi:
- Fakat Ömer ne yapsın? Sen böyle uzak ve herkesten ayrı bir yerde yaşarken, Ömer seni nasıl bulsun?
Kadın, yine haykırdı:
- Beni bulamayacak olduktan sonra, devletin başına niçin geçti?
Ve bu muazzam karşılık önünde, Hazreti Ömer, ondan daha bin kere muazzam bir tavırla ağladı.
Böyleyken!.. Evet, bütün tarih boyunca, çöllerde kaybolmuş meçhul ihtiyar kadın derecesinde, devlet reisine düşen vazifeyi kavrayabilmiş tek teb'a göstermeğe imkân yokken... Çöllerde kaybolmuş meçhul ihtiyar kadın, Müslümanlık irfanının en değersiz ferde kadar nasıl sindirilmiş olduğunun heykeliyken... Ve adalet, hak, vazife heykeli Ömer, bu en mantıksız sözün içindeki mantık üstü hakkı bütün dehşetiyle anlayıp gözyaşlarını tutamamışken... Nasıl oldu da, asırlar boyunca, ülkemizde, elimizin ve gözümüzün uzanmadığı yerleri değil, burnumuzun dibini bile ihmâl ettiren ve en sonra utanmadan ve sıkılmadan kabahati İslâmlıkta gösteren bir miskinlik ve mesuliyetsizlik ruhuna düştük?
Biri, Hazreti Ömer'i dâva etti. Dâva edilen Hazreti Ömer'dir; mücessem adalet ve hakkaniyet...
Hazreti Ömer, hâkimin karşısına çıktı. Hâkimde, gayet tabiî olarak halifeler halifesine karşı bir hürmet tavrı...
Hazreti Ömer, parmağını hâkime uzattı:
- İşte, tarafsız olmamanın ilk alâmeti, bu gösterdiğiniz hürmettir!
Davacının iddialarında hiçbir delil yoktu. Halifeye yemin teklif etti. Hâkim de davacıdan, Hazreti Ömer gibi bir şahsiyete karşı böyle bir yemin isteğinde bulunmamasını, yemin teklifini geri almasını istedi.
Hazreti Ömer hâkime:
- Gözünde, hak ve tevzii noktasından, insanların en âdisiyle Ömer birbirine müsavi olmazsa, sen hiç bir vakit hâkimlik mevkiine lâyık olamazsın!..
Böyleyken?..
Bir toplantı.. Hazreti Ömer hitabede... Konuşuyor... Buraların ve ötelerin en ince hikmetleri üzerine konuşuyor. Ve kelâm denilen ilâhî nimet, nimetlerin en büyüğü, hazreti Ömer'in dilinde, ruh tarlasının kana kana içtiği bir yağmur gibi, cömert, cömert boşanıyor.
Dinleyenlerden biri bağırdı:
- Ya Ömer! Allah'tan kork!
Ömer, hiç cevap vermeksizin bahsine devam ediyor. Fakat adamda bu ısrar, sanki hastalık halinde... Ömer'in iki üç cümlesinde bir, bastırıyor:
- Ya Ömer! Allah'tan kork!
Ve bu, hep böyle devam ediyor. Nihayet başka biri dayanamıyor ve bu şahsa hitap ediyor:
- İhtarınızı boyuna tekrar ediyorsunuz. Artık yetişmez mi dersiniz?
Muhteşem Büyük, cevap veriyor:
- Bırakınız, istediğini söylesin... Onlar, diledikleri gibi ihtarlarda bulunmazlarsa bir faydaları kalmaz. Biz de onları susturacak olursak hakkımızı aşmış oluruz.
Böyleyken?..
Hazreti Ömer, görünüşte iyi ve rahat yaşayan insanlara neyle meşgul olduklarını sorar ve uğraşacak bir işi olmadığını söyleyenlere şu cevabı verirdi:
- Yazık; nazarımda bütün itibarınızı kaybettiniz! Ve ilâve ederdi:
- Herhangi bir işle meşgul olmak, oturmaktan veya dilenmekten hayırlıdır.
Böyleyken? İslâmın iş ve (parazit)lik hakkındaki ölçüsü buyken?..
Hazreti Ömer, Medine'ye bir kaç mil mesafede bir yere gidiyor. Uzaklarda, hüngür hüngür ağlayan üç çocukla çevrili bir kadın görüyor. Kadın, bir tencereyi karıştırmakta, bir şeyler pişirmektedir. İnsanlar hakkındaki "Büyük" tabirinden çok daha büyük Hazreti Ömer, kadına çocukların niçin ağladığını soruyor. Çünkü anaları, onlara iki günden beri yemek verememiştir; çaresi kalmayınca da tencereye su koyarak un kaynatıyormuş gibi taklit yapmaktan ve böylece çocukları oyalamaktan gayri elinden birşey gelmez olmuştur. Hazreti Ömer, hemen Medine'ye gidiyor; taşıyabileceği kadar un, yağ, hurma alarak bunları sırtına vuruyor ve aynı yere dönüyor. Halifeyi arkasından takip eden kölesi yalvarıyor:
- Müsaade et de ben taşıyayım.
- Hayır! Kıyamet günü benim yüküme ortak olacak değilsin!..
Hazreti Ömer, kadının yanına geliyor. Gıdaları teslim ediyor. Kadının neş'e ve saadetten uçuşunu mahzun gözlerle seyrediyor. Ateşin yakılmasını bizzat üzerine alıyor. Yemek bittikten ve çocuklar, artık gözleri kuru, oynamaya başladıktan sonra, anaları ellerini açıp da gönlünün içinden şu çığlığı koparıyor:
- Allah sana mükâfatını versin! Ömer'in oturduğu makama sen lâyıksın, o değil!...
Ve Hazreti Ömer, Ömer'in kendisi olduğunu söylemeden, inci gibi gözyaşlariyle süslü gözler ve gözlerinde gölge gölge düşüncelerle Medine'ye dönüyor.
Böyleyken? Evet, ey bütün insanlık, böyleyken?..
Hazreti Ömer'in Ebu Musa-ül Eş'arî'ye gönderdiği nâmeden:
"Kaza, adaletin icrası, muhkem bir farzdır; ve herkesçe uyulacak bir sünnettir. Senin karşında, meclisinde ve adalet huzurunda birbirine müsavi olmayacak hiç kimse bulunmasın... Zayıflar, adaletten ümitsizliğe düşmesin; kuvvetliler, senden, taraflılık ummasın... İddia eden, isbat etmeğe mecburdur. İnkâr eden yemine davet olunur. Sulh, caiz ve makbuldür. Elverir ki, haram olan bir şeyi helâl gösteren, yahut bir helâli haram kılan bir sulh olmasın. Bu şartlar altında, hükümleri her zaman inceden inceye ele almak ve daima hakka dönmekte serbest bulunmak güzeldir. Kitap ve Sünnette bulamadığın noktalar üzerinde, idrâk ve vicdanına başvur. Birbirine benzeyen ve uyan şeylere dikkat et!.. Ve aralarında bir kıyas yap! Bir kimse, delil göstermek isterse ona zaman ve imkân bağışla!.. Verilen zaman içinde beklediğin delilleri getirirse hakkını ver; yoksa dâvasını düşür!.. Her müslüman, adalet ehliyetinin bütününe maliktir. Tek, yalan yere şahitlikten, vesayet ve veraset işlerinde suiistimalden ve buna benzer işlerden mahkûm olmuş bulunmasın."
Böyleyken? İslâm hukuku, hakkın tâ kendisiyken? Selim akıl, bütün zaman boyunca nereye başvurmuşsa şu hakikatlerden başka bir şey bulamamış ve nereye başvursa bulamayacakken?
İranlılarla Müslümanların çenginde, İran Şehinşa-hı, Çin Hakanından yardım istemişti. Çinlilerin sözde semavî hükümdarı, İslâm ordusunun ruhu hakkında bazı tahkiklere girişti; onların kırılmaz azmini, bükülmez iradesini anladı ve Şehinşaha şu haberi gönderdi:
- Müslümanlarla boy ölçüşmek semeresiz bir iştir. Ve bu muharebelerden birinde bir İranlı kumandan cenk sahnesinden kaçmaya mecbur olmuştu. Fakat İranlı başbuğ tarafından yakalanarak mahkeme huzuruna sürülmek istendi. İranlı kumandan başbuğuna şöyle cevap verdi:
Okunu istedi, aldı, adalelerini sünger gibi şişiren \ bir kuvvetle gerdi, biraz ilerdeki bir taşa nişan alarak attı, taş parça parça oldu ve sanık kumandan bu manzarayı takdirle seyredenler arasındaki başbuğuna dönüp haykırdı:
- İşte benim bu elim, bu kuvvetim ve bu ok Müslümanlara tesir etmediğine göre, bunun mânası, Allah'ın onlarla beraber olduğudur; ve öyleyse onlarla harbetmekte ümit olmadığıdır!..
Böyleyken?.. İslâmın, İslâm olmıyanlara karşı dış görünüşü böyleyken?.. Bu dış görünüşün içini ve dışını kimlerin ve nasıl lekelediği başlıca meseleyken?..
Hazreti Ömer, nur yatağı medine'nin bir caddesinden geçerken, kalabalıklar içinden herhangi bir adam bağırdı:
- Ya Ömer'!.. Memurlarının hareket tarzını çerçeveleyen bir kaç kanun ve ölçü koyduğun için, yarın Allah'ın gazabından kurtulacağını umuyor musun? Haberin var mı ki, Mısır'daki âmirlerden Ayyad bin Ganem ipekli elbiseler giymekte ve kapısında nöbetçiler kullanmaktadır?..
Hazreti Ömer, Hemen Mısır'a bir memurunu gönderdi ve ona Ayyad'ı ne şekilde bulursa öylece alıp getirmesini emretti. Memur, Mısır'a varınca, gerçekten Ayyad'ı ipekli elbiseler içinde ve muhafızlar arasında buldu. Onu öylece alıp Medine'ye götürdü. Hazreti Ömer, Ayyad'ı görür görmez, sırtındaki ipekli elbisesini çıkarttırdı, ona kıldan örülmüş sert bir aba gösterdi ve onu bundan böyle çölde bir sürü koyun gütmekle vazifelendirdi. Ayyad'ın bu vazifeyi ölümden daha ağır bulduğunu görünce de Şu cevabı verdi:
- Niçin bu işi kendine lâyık görmüyorsun? Baban, bir çoban olduğu için kendisine "Ganem" adını almadı mı?
Ayyad, artık ölünceye kadar doğruluktan ve uygunluktan ayrılmadı.
Böyleyken?..
Devrindeki meşhur kıtlık içinde, Hazreti Ömer, et, balık, yağ gibi şeylerden hiçbirini yemedi ve daima şöyle dua etti:
- Rabbim, benim günahlarım yüzünden Muhammed Ümmetini mahvetme...
Ve Eşlem, şu sözüyle, Hazreti Ömer'in kıtlık zamanında çektiği çileyi gösteriyor:
- Eğer kıtlığın tesiri hafiflememiş olsaydı, Ömer, yoksulların halinden duyduğu teessürle mutlaka ölürdü.
Böyleyken?
Hazreti Ömer hutbede... Topluluğa sordu:
- Eğer kötü yola düşecek olursam, nefsanî ihtiraslar içinde boğulup gidersem bana ne yaparsınız?
Biri ayağa kalktı:
- Seni kılıcımızla doğrulturuz! Reisler reisi, bu adamı denedi:
- Bu sözü benim hakkımda mı söylüyorsun? Benim hakkımda böyle bir söz söylemeğe nasıl cür'et edebiliyorsun?
Adam, sadece gerçek ve hâlis Müslüman, cevap verdi:
- Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum!
O zaman, mukaddes emânetin, devlet reisi heyeti içinde en büyük koruyucusu, derin, namütenahi derin ve ılık gözlerini yükseklere kaldırdı:
- Hakka şükürler olsun ki, eğer yanlış ve kötü yola sapacak olursam, bu milletin içinde beni kılıçla doğrultacak insanlar vardır.
Böyleyken?..
İşte Hazreti Ömer zamanında Müslümanların Müslüman olmayan tebaasına tatbik edilen ölçü:
Bir şehrin fethinde imzalanan muahededen bir madde:
"İhtiyarlar çalışamıyacak hale gelir, bir kazaya uğrar, yahut mallarını kaybederler de yardıma muhtaç vaziyete düşerlerse, cizyeden affedilirler; ve Müslümanların memleketlerinde kaldıkları kadar onların yardımı altına girerler. Fakat başka bir memlekete hicret edecek olurlarsa, Müslümanlardan yardım borcu kalkar..."
Hazreti Ömer, bir gün, sadaka isteyen bir ihtiyara rastladı. Bir zımmî, Müslümanların idaresi altında Müslümanlık dışı bir tebaa...
Sordu:
- Niçin dileniyorsun? Cevap aldı:
- Cizye verdim. Bütün malım mülküm gitti... Cizye verecek hiçbir kazanca malik değilim.
Hazreti Ömer, ihtiyarı peşine taktı; Müslüman cemaatının hazinesine, "Beytülmal"e götürdü, ona bir tahsisat bağladı; sonra etrafına dönüp hitap etti:
- Genç, verimli ve kuvvetliyken bunların çalışmalarından faydalanıp, ihtiyarladıkları zaman onları sokağa atmak hakkına malik değiliz!
Böyleyken?
1300 sene evvel, Hazreti Ebubekir'in, İslâm ordusuna emri:
"Hiyanet yok, gadretmek yok! Tecâvüz etmek yok! Kimsenin uzuvlarını kesmek, işkence etmek yok!.. Çocukları, ihtiyarları, kadınları öldürmek yok!.. Hurma ağaçlarını kesip yakmak yok; yemiş veren ağaçlara dokunmak yok! Koyun, inek, deve gibi hayvanları gıdadan başka bir gayeyle kesmek yok! Yolda rastlayacağınız manastırlarına çekilmiş insanlara ilişmek yok!!."
Asker topluluklarına, on bin sene sonraki medeniyetlerin bile daha üstününü telkin edemiyeceği bu nizam ve gaye ruhu, İslâmın tâ içinden doğarken? Böyleyken?
Irak'ın fethinden sonra bir çok İslâm büyüğü, Müslüman olmayan kadınlarla evlendi. Hazreti Ömer, yüksek dereceli arkadaşlarından birine bir mektup yollayarak bu vaziyettten hiç hoşlanmadığını bildirdi.
Yüksek dereceli dostu, ondan sordu:
- Bu mütalâa sadece şahsî midir, yoksa dinî bir esasa mı bağlıdır?
Hazreti Ömer:
- Sadece şahsî bir mütalâa!.. Cevabını verdi ve:
- Dinî esasların yasak ettiği bir şey olmasa da, imanla pırıldayan bir kalbe yakışmayacak bir iş!..
Diye fikir yürütmedi...
Ve hemen, dinin mutlak kanunlarından başka hiç kimseye baş eğmemek hürriyetinin ne kadar Müslümanlığa ait bir haslet olduğu hikmetini canlandıran şu culâde karşılığı aldı:
- Senin şahsî mütalâalarınla hareket etmek için kendimizde bir zaruret duymuyoruz!
Böyleyken?
Allah'ın, bütün yeryüzünü ayaklarının altına, bütün gökyüzünü de başının üstüne çekip kendisine topyekûn bağışladığı peygamberler peygamberinin:
"- Ebubekir benden ve ben Ebubekirdenim ve Ebu-bekir dünyada ve ahirette kardeşimdir."
Buyurduğu büyük insan... Hazreti Ebubekir...
Hazreti Ebubekir mü'minlerin başına geçince, Üsâme'nin kumandasındaki İslâm ordusuna, Şam'a doğru yürüyüş emrini verdi. Ordu, kumandaniyle beraber, peygamberler peygamberinin emriyle hazırlanmıştı. Üsâme, Allah Resulünün irtihalinden sonra, birden bire Medine'yi bırakmanın doğru olmadığı, İslâm düşmanlarının bu vaziyetten faydalanarak belki bir teşebbüse girişmeleri ihtimali bulunduğu üzerinde bir fikir yürüttü.
Hazreti Ebubekir'se Üsâme'nin bu fikrini bildiren Hazreti Ömer'e şöyle dedi:
- Üzerime, köpekler, kurtlar saldıracak olsa, yine Üsâme'yi gönderirim! Allah Resulünün emri budur! Tek başıma kalacak olsam, yine Üsâme'yi gönderirim!
Bundan sonra, genç Üsâme'nin kumandanlıktan değiştirilmesini isteyenlere de:
- Peygamber tarafından tâyin edilenin azlini benden mi istiyorsunuz?
Cevabını veren Hazreti Ebubekir, ordunun hareketi günü Üsâme'nin karargâhına kaidar giderek orduyu uğurladı. Üsâme ile arkadaşları, geyik bacaklı arab atları üzerinde yol alırken, Devlet Reisi, yaya gidiyordu. Üsâme atından indi, onu Devlet reisine takdim etmek istedi. Kabul eden olmadı... Etraftan koşuşup İslâm topluluğunun en yüksek başına, teker teker atlarını vermek istediler. Yine kabul eden olmadı... Hazreti Ebubekir, yalnız şu karşılığı verdi:
- Bırakın; ayaklarım, bir saat boyunca olsun, Allah yolunda tozlansın!..
Biraz evvel İslâm ordusu kumandanının, gençliğini ve asâletsizliğini bahane ederek değiştirilmesini istiyenler, bu levha karşısında, bağlı oldukları imanın her istikameti kuşatan bütünlüğünü bir kere daha anladılar.
Böyleyken?
Hazreti Ebubekir hastadır. Hazreti Ayşe'nin rivayetine göre soğuk havada yıkanmış ve kendisini üşütmüştür. Fakat onun zaten gayet nahif ve narin olan bedenini en çok sarsan, ruhundaki ayrılık yarasıdır. Kâinatın Fahrinden ayrı düşmüş olmak yarası...
Hastalık gittikçe arttı ve Hazreti Ebubekir imamet vazifesini Hazreti Ömer'e bıraktı. Demek ki kendi yerine Hazreti Ömer'i namzet gösteriyordu... Nitekim bu arada sahabîlerin büyüklerinden biriyle şöyle görüştü:
- Ömer hakkında ne fikirdesin?
- Bana, benden daha iyi bilmediğin bir şey sormuyorsun!
- Öyle olsun, sen ne düşündüğünü söyle!
- Ömer, kendisi hakkındaki kanaatinden daha iyidir!
Bir başka Sahabîden de şu karşılığı aldı:
- Ömer'in içi dışından daha iyidir. Aramızda onun bir eşi yoktur!
Bir başkasının cevabı:
- Senden sonra ondan daha iyisi olamaz! Fakat bir Sahabî itiraz etti:
- Allah, sana, Ömer'i niçin seçtin derse ne cevap vereceksin? Ömer'in bize gösterdiği şiddeti görmüyor musun?
Hazreti Ebubekir, sadakat ve bağlılık heykeli, yatağındaydı. Teessürle haykırdı:
- Beni örtünüz! Örttüler. İtiraz edene baktı:
- Beni Allah'ın adına dayanarak korkutmak mı istiyorsunuz? Ben, Allah'ıma kavuştuğum zaman şu cevabı vereceğim: "Rabbim, kullarının işini, aralarında en hayırlı olana bıraktım." Siz de herkese bunu böyle anlatın!..
Böyleyken?
İslâmda mutlak kudsîyet yalnız Allah'a mahsustur. Hiçbir maddî vasıtaya, bu inceliği bozacak bir hürmet ve kudsîyet izafesi mümkün değildir.
Bir gün Hazreti Ömer "Hacer-ül Esved"in karşısında durdu ve sırf bu inceliği belirtmek için şöyle dedi:
- Biliyorum ki, bir taş parçasının elinden ne bir zarar gelebilir, ne de bir fayda!
Resuller Resulünün, cihad için, altında arkadaşlarından biy'at aldığı meşhur ağaç da, sonraları fazla bir hürmet görmeğe başlayınca derhal Hazreti Ömer tarafından kestiriliverdi.
Ve yine bir gün Hazreti Ömer, herkesin belli başlı bir mescide fazla şitap göstermesi vesilesiyle şöyle dedi:
- İsrail oğullarının helak ve izmihlallerine sebep peygamberlerine ait hatıraları mâbetleştirmeleridir.
İşte, dindeki safvet ve asliyete, en sinsî mübalâğa yolundan musallat olan hurafe felâketi; ve bunu önleyen büyük idrâk selâmeti!..
Böyleyken?
