dreamgirls
Üye
Bir Aşk Söyleminden Parçalar
Hiç aşık olamayanlar, aşık olabilenlere göre bir çok şeyi eksik yaşarlar. Ama bence en dokunaklısı, hayatı algılama biçiminin değişebileceği gerçeğini fark etmeden yaşayıp gitmeleridir.
Öncelikler sıralamasının alt üst olabileceğini hiç bilememek bir eksikliktir... Dehşetli bir korkuyu ve dehşetli bir korkusuzluğu yan yana hiç yaşamamış olmak da öyledir ama ölümün bile korkutucu olmayabileceği gerçeğini farkına varamamak, asıl o, epeyce yoksullaştırır hayatı...
Aslında aşık olamayanların "eksik yaşama" listesi hayli zengindir ama benim en fazla ilgimi çeken, "bekleme"nin, onların hayatında bütünüyle farklı bir anlam taşımasıdır. Hiç aşık olmamış biri, 'beklemek' nedir bilmez çünkü! Kaygı içinde beklemenin büyüsünü hiç tatmamıştır... En küçük bir gecikmenin yaratabileceği iç fırtınaların gücünden habersizdir ve yaklaşmakta olan kederleri hissederek, ama büyülenmiş gibi kıpırdamadan beklememiştir hiç... Bütün ihtimalleri abartarak beklemenin yarattığı duygu karmaşasını da bilemez tabii...
En sözüne sadık, en dakik aşığı bile beklerken nasıl endişe duyulabileceğini, bekleyişin arkasındaki sonsuz haz ihtimalinin, korkuların, umut ve umutsuzlukların saklı olmasının ne demek olduğunu hiç anlayamaz, aşık olamayanlar.
Ama, aşık olan bekler... Ve beklerken o da beklemeyen insanları anlamaz hiç, tıpkı, beklemeyenlerin onun gerginliğini anlamadıkları gibi.
Aşık olan için beklemek, onun gerçeğidir, bekleyişinin dışındaki her şey onun gerçeğiyle çelişir. Çevresiyle ilişkisi kesilir, sesler usulca uzaklaşmaya başlar, bekleyişiyle arasına girebilecek her şeyden kaçınır... Bekleyişinin tadını çıkarabilmek için dış dünyayla bütün ilişkisini koparır.
Peki, hangisi daha çekici gelir size?
Bekleme böyle kaygılı ve ağır yaşansa bile, ardından, bütün düğümleri çözebilecek tutkulu bir beden tarafından kurtarılma ihtimali mi daha çekici, yoksa hayatın bu cömert bağışını reddederek, aşksız ama kaygısız ve beklemesiz yasamak mı?
Hiç aşık olmamak; hiç beklememek, hiç aşk acısı çekmemek demek:
* “Ben bazen beklemeyen kişiyi oynamak isterim. Başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her zaman yenilirim bu oyunda; ne yaparsam yapayım, boşuna... Tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. Aşığın kaçınılmaz kimliği budur". diyor Winnicott.Winnicott'a göre aşk ilişkisinde bekletenler, aşık olmayanlardır…
* “Bekletmek her iktidarın sürekli ayrıcalığı, insanlığın bin yıllık eğlencesi” diyor Evelyne Bachellier.
Ama bekletmenin de bazı riskleri vardır bence, öyle uzun uzun beklerken neyi ve neden beklediğinizi çözümleyip, kendinizi bu sapmadan kurtarma ihtimaliniz her zaman mevcuttur, tıpkı su hazin hikaye de olduğu gibi.
* “Bir zamanlar yüksek görevli bir bürokrat bir kadına tutkunmuş. Kadın, 'yüz gece boyunca bahçemde, penceremin altında bir tabureye oturup beni beklersen, senin olurum,' demiş. Doksan dokuz gece sessiz sedasız beklemiş yüksek görevli, ama doksan dokuzuncu gecenin sonunda oturduğu yerden kalkmış, taburesini koltuğunun altına alıp gitmiş."
Atilla İlhan'ın dediği gibi, “İnsan sevdiğini bırakmaz, sevmek bırakır insanı” bazen!
Hem de tam beklerken ve de tam o gelecekken.
Roland Barthes
Hiç aşık olamayanlar, aşık olabilenlere göre bir çok şeyi eksik yaşarlar. Ama bence en dokunaklısı, hayatı algılama biçiminin değişebileceği gerçeğini fark etmeden yaşayıp gitmeleridir.
Öncelikler sıralamasının alt üst olabileceğini hiç bilememek bir eksikliktir... Dehşetli bir korkuyu ve dehşetli bir korkusuzluğu yan yana hiç yaşamamış olmak da öyledir ama ölümün bile korkutucu olmayabileceği gerçeğini farkına varamamak, asıl o, epeyce yoksullaştırır hayatı...
Aslında aşık olamayanların "eksik yaşama" listesi hayli zengindir ama benim en fazla ilgimi çeken, "bekleme"nin, onların hayatında bütünüyle farklı bir anlam taşımasıdır. Hiç aşık olmamış biri, 'beklemek' nedir bilmez çünkü! Kaygı içinde beklemenin büyüsünü hiç tatmamıştır... En küçük bir gecikmenin yaratabileceği iç fırtınaların gücünden habersizdir ve yaklaşmakta olan kederleri hissederek, ama büyülenmiş gibi kıpırdamadan beklememiştir hiç... Bütün ihtimalleri abartarak beklemenin yarattığı duygu karmaşasını da bilemez tabii...
En sözüne sadık, en dakik aşığı bile beklerken nasıl endişe duyulabileceğini, bekleyişin arkasındaki sonsuz haz ihtimalinin, korkuların, umut ve umutsuzlukların saklı olmasının ne demek olduğunu hiç anlayamaz, aşık olamayanlar.
Ama, aşık olan bekler... Ve beklerken o da beklemeyen insanları anlamaz hiç, tıpkı, beklemeyenlerin onun gerginliğini anlamadıkları gibi.
Aşık olan için beklemek, onun gerçeğidir, bekleyişinin dışındaki her şey onun gerçeğiyle çelişir. Çevresiyle ilişkisi kesilir, sesler usulca uzaklaşmaya başlar, bekleyişiyle arasına girebilecek her şeyden kaçınır... Bekleyişinin tadını çıkarabilmek için dış dünyayla bütün ilişkisini koparır.
Peki, hangisi daha çekici gelir size?
Bekleme böyle kaygılı ve ağır yaşansa bile, ardından, bütün düğümleri çözebilecek tutkulu bir beden tarafından kurtarılma ihtimali mi daha çekici, yoksa hayatın bu cömert bağışını reddederek, aşksız ama kaygısız ve beklemesiz yasamak mı?
Hiç aşık olmamak; hiç beklememek, hiç aşk acısı çekmemek demek:
* “Ben bazen beklemeyen kişiyi oynamak isterim. Başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her zaman yenilirim bu oyunda; ne yaparsam yapayım, boşuna... Tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. Aşığın kaçınılmaz kimliği budur". diyor Winnicott.Winnicott'a göre aşk ilişkisinde bekletenler, aşık olmayanlardır…
* “Bekletmek her iktidarın sürekli ayrıcalığı, insanlığın bin yıllık eğlencesi” diyor Evelyne Bachellier.
Ama bekletmenin de bazı riskleri vardır bence, öyle uzun uzun beklerken neyi ve neden beklediğinizi çözümleyip, kendinizi bu sapmadan kurtarma ihtimaliniz her zaman mevcuttur, tıpkı su hazin hikaye de olduğu gibi.
* “Bir zamanlar yüksek görevli bir bürokrat bir kadına tutkunmuş. Kadın, 'yüz gece boyunca bahçemde, penceremin altında bir tabureye oturup beni beklersen, senin olurum,' demiş. Doksan dokuz gece sessiz sedasız beklemiş yüksek görevli, ama doksan dokuzuncu gecenin sonunda oturduğu yerden kalkmış, taburesini koltuğunun altına alıp gitmiş."
Atilla İlhan'ın dediği gibi, “İnsan sevdiğini bırakmaz, sevmek bırakır insanı” bazen!
Hem de tam beklerken ve de tam o gelecekken.
Roland Barthes

