Bir asır öncesinin bayramları

Sponsorlu Bağlantılar

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
HeiLmasTer®

HeiLmasTer®

Üye
    Konu Sahibi
Bir asır öncesinin bayramları
Bu bayramda iyi bir şey yapın ve geçmişe doğru bir yolculuğa çıkın. Yalnız kendi hatıralarınıza değil, kolektif hatıralarımızın alacalı dünyasına da... Söylemesi benden: Bugünümüzün pek çok tıkanmış damarı o âlemde hâlâ gürül gürül akmaya devam etmekte. Sizi bilmem ama ben gönlümün dudaklarını onların mermer çeşmesine dayamak istiyorum bu aziz mübarek günlerde. Nitekim Şair Nedim’in dediği gibi, sinelerinde “Cennet suyu” saklıdır çünkü.

Şimdi buyurun, o sihirli sudan birkaç damla içmeye…

Musahipzade Celal’in Eski İstanbul Yaşayışı başlığı altında topladığı hatıraları bize bir asır önceki İstanbul’da Ramazan Bayramlarının nasıl idrak edildiğini şöyle anlatır:

Ramazanın 27’sinde, yani Kadir gecesinden sonra geçen iki üç gün büyükler ve çocuklar için heyecanlı günlerdir.

Bayramlık esvaplar tedarik edilir, kundurular alınır, çamaşırlar hazırlanır, kız erkek bütün çocuklar bayramlıklarını giyinip kuşanmak için bayram davulunu beklerler. Mini miniler ise kunduralarının ve daha başka bayramlık cici bicilerini baş ucuna koyup uyurlar.

Ekseriya bayram, arife günü akşam ezanından sonra ilan edilir. Ramazanın ilk gecesinde olduğu gibi bayramı müjdeleyen davul sesleri çocuklarla beraber büyükleri de ruhani bir sevinç içinde heyecana getirir. O milli, dinî sevinçli günlerin müjdecisi davulun sedası memleketin ufuklarında gürlerken gönüllerden ne yüce ve kutsal hatıralar gelip geçmezdi ki…

Bayram sabahı ortalık ışılarken minarelerde lâhutî nağmelerle temcit verilir. Sabah ezanı okunur.

Büyükler bayramlık esvaplarını giyer, süslenir, saçlar, bıyıklar, sakallar taranır, güzel kokular sürünülür. Minarelerden yükselen temcidin tehlili ile vecd içinde camiye koşarlar. Sabah namazından sonra hep bir ağızdan birkaç defa tekbir getirerek Bayram namazını cemaatle beraber eda ederler. Sonra herkes camide hısım, akraba, eş, dost, konu komşu ile el sıkarak, kucaklaşarak, küçükler büyüklerin ellerini öperek bayramlaşırlar.

Evlerine dönen cemaat eve girer girmez kapı önünde bekleyen ailesiyle eller öpülerek, kucaklaşılarak, küçükler öpülüp koklanarak sevinç içinde bayram tebrik edilir ve kutlanır.

Ortaya şekerler, şekerlemeler konur. Konu komşu ziyaretleri başlar.

Şekerci dükkanlarından başka yer yer her köşe başında gelin askısı gibi süslenmiş şekerci sergilerinin önleri müşterilerle dolar boşalırdı.

Uzak yerlerdeki ahbaplara ve akrabaya bayram şekeri götürmek âdet idi. Herkes haline göre buna riayet ederdi. İpekli işlemeli çevreler, mendiller, çil çil kuruşlar süslü çıkıncıklarla el öpmeğe gelen çoluk çocuğa verilirdi.

Musahipzade Celal bu hoş hatıralarla örülü bayram bahsini İstanbul’daki bayram yerlerini sayarak noktalar.

Biz şimdi sokaktan ayrılalım ve yavaş yavaş saraya uzanalım ve bakalım orada bayramlar nasıl kutlanırmış?



Sarayda kurban bayramı

Umur-ı Mülkiye Nazırı Pertev Paşa’nın torunu Abdülaziz Bey’in (1850-1918) Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri adlı kitabına göre, ekâbir konaklarında kurban bayramı merasimleri şöyle cereyan edermiş:

Zilhicce ayı yaklaşınca hane sahibi kendisine olduğu kadar eşine, çocuklarına, vefat etmiş anne ve babasına, yine vefat etmiş zevce ve evlatlarına birer güçlü ve büyük koyun alır, onları en az üç beş gün konağın ahır kısmında besletirdi. Koyunların “marya”, yani dişi olmamasına (koç tercih sebebiydi), gözlerinin sağlam olmasına, boynuzlarının kırık veya organlarının eksik bulunmamasına dikkat edilirdi. Hane sahibi bir tekkeye mensupsa oraya da adak adıyla gereği kadar kurbanlık gönderilirdi. Hatta kendisinin ve çocuklarının hocalarına, ebelerine, dadılarına vs. biri kendisi, öbürü hanımı adına birer çift koyun gönderenler olurdu.

Kurbanlıklar güzelce yıkanır, tüyleri taranır, boynuzları zeytinyağıyla yağlanır, temiz otlar üstüne yatırılarak bayram gününe kadar özenle bakılıp beslenirdi. Bayramdan sonra evlenecek gelin veya damadın koyunlarının boynuzları sarı altın varaklarla süslenir, tüylerinin üç beş yerine kurdele bağlanır, özel adamlarla evlerine gönderilirdi. Kurdelenin bir de diğerlerinden ayırt etmek için ölülerin ruhlarına kesilecek kurbanlıklara takıldığını biliyoruz.

Eskiden hane sahibinin kurbanını kendisinin kesmesi adettendi. Kurbanı keserken beline yeni ipekli futa (önlük) kuşanan hane sahibine, özel olarak bileylenmiş bıçağı çok önceden hazır edilirdi. Şimdilerde ihmal ettiğimiz hayvanın gözlerini bağlamak, kurban kesme işleminin ayrılmaz bir parçasıydı. Bu iş için özel olarak beş on parça astar hazırlanırdı. Nihayet arife günü, ölmüşlerin ruhlarına kurbanlar kesilerek bayrama giriş yapılırdı. Hane sahibi vekaletini verdikten sonra tekbir getirilerek kurbanlar kesilir ve her kesimden sonra tek tek kendisi adına kurban kesilen kişinin ruhuna Fatiha gönderilirdi. Tabii bu ön-kurbanların eti o hanede yenmez, hepsi fakir fukaraya dağıtılırdı.



Bayramların çocuk yüzü

Çocukluğumuzda mendillere sarılı bayramları bilirdik; meğer zengin konaklarında çocuklara harçlık yanında mendil değil, yemeni ve çevre verilirmiş. Kibar çocuklarının bayram kapıları da çok renklidir. Lalalarıyla beraber uzun bir bayram gezmesine çıkan çocuklar, akrabalar haricinde ebelerine, öğretmenlerine gider, evde özel olarak süslü sepet ve kutulara konularak hazırlanmış şekerleri hediye olarak götürürlerdi. O zamanlar mendil ‘halktan’ çocukların hediyesiymiş!

Bundan sonrası bayramın ikinci gününe ait eğlence faslıdır. Ve bayramlar çocukların saatine ayarlıdır bu gün. İstanbul’un Fatih Camii avlusu, Unkapanı, Kadırga’daki (şimdi park olan) Cinci Meydanı, Davutpaşa, Eğrikapı ve diğer meydanlarda sallanan beşiklere, kolan salıncaklara, dönme dolaplara, atlı karacalara (karıncalara değil!) ev sahipliği eder, çocukları büyülü alemine adeta esir alırdı. Oğlanlar ata binmeyi, kızlar ise öküz veya at koşulmuş etrafı açık, tepesi kırmızı ihramla örtülü arabalarda mahalleleri gezmeyi tercih ederlerdi. Tabii bu arada rengarenk kuş lokumları, “çıngırdak” ve horoz şekerleriyle ağızlar tatlandırılır, simitçiler, anasonlu gevrekçiler ve çalabora denilen şerbetçiler ziyaret edilir, kaynana zırıltısı sesleri meydanı inletirdi.



Mehter eşliğinde bayramlaşma

Bu defa Topkapı Sarayı’ndayız ve kılavuzumuz Enderunlu İlyas Ağa’dır. Arife günü padişah ikindi namazını Hırka-i Saadet dairesinde kıldıktan sonra Arz Odası’na gelerek sedef tahtına oturur, davullar çalınır, ardından mehter yeri göğü inletmeye koyulurdu. Saray ağaları, Sultanın huzurunda tomak oyunu oynayıp üzerlerine çil paralar serpilirdi. Padişah sonra hareme geçer ve bayram hazırlıkları başlardı.

Bayram sabahı Padişahın Arz Odası’nı şereflendirmesiyle sarayda bayram başlamış olurdu. Bayram namazı Sultanahmet Camii’nde eda edildikten sonra Hırka-i Saadet Dairesi’nin kapısı yanında kırk kadar koç kurban edilir ve ilk koçu bizzat padişah keserdi. Ardından resmi bayramlaşmaya geçilirdi. Mehter nevbet vurmaya başlayınca Enderun ağalarından başlayarak herkes sıraya girip tahtında oturan padişahın bayramını kutlardı.

Daha sonra padişahın Beyazıt’ta bugünkü İstanbul Üniversitesi bahçesinde bulunan Eski Saray’a gittiğini ve orada kalan yaşlı harem kadınlarına ve haremağalarına bağışlarda bulunduğunu biliyoruz. Bu arada baltacılar da ihsandan nasiplenmek için tomak oyunun oynayıp padişahı eğlendirirler ve çil çil altınlar onların da üzerine yağardı.

Bundan sonrası, bürokratların birbirlerinin bayramlarını tebrik etmek için yollara düşme vaktidir. Buna “devr-i ebvâb” denilirdi, yani kapı kapı dolaşma. Devrin en büyük ricalinden en küçüğüne kadar bayramlaşmaya gitmek şarttı. Herhangi birisini atladığınızda cezası vardı. Bu yüzden bayramlarda, özellikle İstanbul’da memurlar yollara dizilir, gelirlerinden hatırı sayılır bir kısmını yol parası olarak harcarlardı. Tabii gittikleri yerlerde dağıtılan bahşişler de cabası. Böylece bayram, küçük memurlar için tam anlamıyla bir ekonomik yıkım oluyordu. Aynı şekilde üst düzey yöneticiler de, bu defa misafir ağırlayacağım diye yüksek meblağlarda borca giriyor, sonra da bu borcu kapamak için uğraşıyorlardı. Özellikle Ramazan Bayramında tükenen bütçeyle Kurban Bayramına girmek, memur takımını, kelimenin tam anlamıyla bunaltırdı.



Abdülmecid’in bayramlaşma yasağı

Ancak 1845 yılında Sultan Abdülmecid resmi bir bildiri yayınlayarak devlet memurlarını bu külfetten kurtardı. Memurlar bundan sonra yalnız sarayda yapılacak törende hazır bulunmakla yükümlüydüler. Yani bir bakıma bayramlaşma resmen yasaklanmıştı! Bu da Osmanlı yönetiminin artık geleneksel (kadim) saray adetlerinden vazgeçmeye başladığı anlamına geliyordu. Bir ara II. Abdülhamid bayramlaşma işine eski ciddiyetini kazandırmaya çalışmışsa da, o eski dünyayı bir daha geri getirememiştir.

Hem eski olduğu gibi diriltilebilir mi? Tekrarlanabilir mi bir daha? Aynen, o zamanki formlarıyla değil ama neden olmasın? Belki kaynana zırıltısı, çıngırdak ve çalaboralar yok bugün; bayram yerleri de apartmanlardan korkup sırra kadem basmış durumda. Lakin bir kısmı tatil amaçlı da olsa, bayramlarda şehir içi ve şehirler arası yollarımızın kalabalıklığı olsun, depremzede Pakistanlı kardeşlerimize yönelik büyük kurban seferberliği olsun, bayramın bizi aslî işlevi olan bir yerlere ‘yakınlaştırma’ya devam ettiğini göstermiyor mu?

Dinler tarihçisi Mircae Eliade “Dindar insan, varlığa susamış insandır” der ve ekler: Bayramlarda devreye giren kutsal zaman, bizi kökenimizle buluşturmayı amaçlar ve “bütün dalların birleştiği kök”ü bizim üzerimizden sürekli güncelleştirir. Dolayısıyla bayramlar zamana bağlı değildir ki, eskisin! İnsan doğasının yenilenmesi ve güncellenmesi için altın bir fırsat sunan, mahsustan aralık bırakılmış kapılardır. Bu yüzdendir ki, bayramlar eskimez; her mevsim yeniden doğar. Yeter ki, varlığa susadığımızın farkına varalım. O hep orada sabırla beklemektedir bizi.

Bayramların o bayramlar gibi olması temennisiyle…
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Benzer Konular

TARİHÇİ
Cevap
0
Görüntüleme
246
TARİHÇİ
Elvis25
Cevap
0
Görüntüleme
43
Elvis25
Cevap
8
Görüntüleme
514
DarkredBlue61
Cevap
1
Görüntüleme
1K
TARİHÇİ


Üst Alt