Atatürkün Yaşamından Kesitler, Hatıralar

Sponsorlu Bağlantılar

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
Atatürkün Yaşamından Kesitler, Hatıralar
Ataturkün hayatıda hiç kolay değildi süper okul notlarıda yoktu ama o bir dehaydı ve yüzyıla damgasını vurdu...



Subject: Ataturk-buyukluk



bundan birkaç gün önce "kisisel gelisim uzmani" mümin sekman'in yeni bir
kitabi yayinlandi. turgut özakman'in "su Çilgin türkler"inden sonra,
gençligin yeni tutkusu/kilavuzu olacagina inandigim bu eser, alfa yayinlari
arasinda piyasaya çikti. sekman'in "her sey seninle baslar / kisisel
kurtulus savasinizi baslatin" baslikli kitabinda, çarpici bir analiz var.
kitabin "hayati Çaresizliklerle dolu bir adamin öyküsüdür!" baslikli
bölümünden aynen yansitiyorum:

7 yasindayken babasini kaybetti ve yetim kaldi. yalniz ve içine kapanik biri
olarak yasamaya, oradan oraya sürüklenmeye basladi.

8 yasinda okuldan alindi ve köyde yasadi. zamanini tarlalarda kargalari
kovalamakla geçirdi.

10 yasinda yüzü kanlar içinde kalacak sekilde, yeni okulundaki hocasindan

dayak yedi. ailesi onu okuldan aldi. sinirden ve korkudan üç gün evinden
çikamadi.

17 yasinda hayalindeki okulun istedigi bölümü için gerekli not ortalamasini
tutturamadi.

24 yasinda tutuklandi, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek basina bir
hücrede hapis yatti.

25 yasinda sürgüne gönderildi.

27 yasinda kendisinden bir yas büyük meslektasi, kendisinin de üyesi
bulundugu dernegin çalismalari ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç
önemsenmiyordu. dogdugu sehrin merkezinde rakibi törenlerle karsilanirken, o
kalabalik arasinda yalniz basina olanlari izliyordu.

30 yasinda kendisi baska sehirleri düsman elinden kurtarmaya çalisirken,
dogdugu sehir düsmanlarin eline geçti.

30 yasinda amiri, onu kendisinden uzaklastirmak için baska göreve atanmasini
sagladi. yeni görevinde fiilen issiz birakildi. aylarca bos
kaldi.

37 yasinda böbrek hastaligindan viyana'da 2 ay hasta ve yalniz halde yatti.

37 yasinda komutan olarak yeni atandigi ordu dagitildi.

38 yasinda savunma bakani tarafindan görevinden atildi.

38 yasinda bir toplantida giyebilecegi bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve
baskasindan bir redingot ödünç aldi. ayrica cebinde sadece 80 lirasi vardi.

38 yasinda kendisi için tutuklama karari çikarildi.

38 yasinda en yakin bes arkadasindan üçü, onun kongre temsil heyetine üye
olmamasi için oy kullandi.

39 yasinda idam cezasina çarptirildi

sonra ne mi oldu?

42 yasinda türkiye cumhuriyeti cumhurbaskani oldu!



iÇimizden biri?!



okudugunuz öykü efsanevi lider mustafa kemal atatürk'e aittir.

simdi düsünün, sizin basarili olmanizi engelleyen ama atatürk'ün karsisina
çikmamis bir engel var
mi?

basarinizin önündeki engel ne?

paraniz mi yok?

atatürk'ün de yoktu!

sagliginiz mi bozuk?

atatürk'ün de bozuktu!

Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var?

atatürk'ün de vardi!

bazi yakin arkadaslariniz sizi arkadan mi vurdu?

atatürk'ü de vurdular!

aileniz çok zengin degil miydi?

atatürk'ünki de degildi!

amirleriniz hakkinizi mi yiyor?

atatürk'ünkini de yemislerdi!

sizden daha beceriksiz ama hirsli insanlar, sizden daha hizli yükselip size
amirlik mi yapiyor? atatürk'ün de basina gelmisti!

geçmiste bazi denemelerinizde basarisiz mi oldunuz?

atatürk de olmustu!

hakkinizda idam fermani çiktigi için mi basarili olamiyorsunuz?

atatürk'ün de basina gelmisti!

gündelik hayatta karsilastigimiz küçük ya da büyük kisisel sorunlar büyük
basarilarin önünde
engel degildir.

atatürk kisisel kurtulus savasi ile ülkeyi kurtarma savasini birlikte
götürebilmisti.

ona, "para yok" dediler, "bulunur" dedi, "düsman çok" dediler, "yenilir"
dedi.

ve sonunda tüm dedikleri oldu!

atatürk'ün gençlige hitabesi'nde niçin, "vazifeye atilmak için içinde
bulundugun sartlarin imkan ve seraitini düsünmeyeceksin," dedigini sanirim
daha iyi anladiniz.

atatürk büyük yasamak için yapilmasi gerekenleri de özetlemis:


"büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi
aldatmayacaksin, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe
yürüyeceksin. herkes senin aleyhinde bulunacaktir, herkes seni yolundan
çevirmeye çalisacaktir. iste sen burada direneceksin. önünde sonsuz engeller
yigilacaktir. kendini büyük degil küçük, araçsiz, hiç telakki edecek,
kimseden yardim
gelmeyecegine inanarak o engelleri asacaksin. ondan sonra
sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin."
 


ardaca

Üye
    Konu Sahibi
Kefen sıyrıldı ve...

Özel solüsyonla ıslatılmış pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın yüzü ortaya çıktı. Derisi kahverengi bir hal almış, ama hatları bozulmamıştı.Sanki uyuyordu... 8 Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23.00'da Prof. Dr. Kamile
Şevki Mutlu'nun ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Ambriyoloji Kürsüsü Başkanı'ydı.Patalogdu. Arayan ise Ankara Valisi Kemal Aygün'dü... Aygün, "Hocam" dedi, "10 Kasım günü Atamızın naaşını Anıtkabir'e taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk. Naaşı geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz."Prof. Mutlu önce reddetti. Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu. Hastalığını gerekçe göstererek bu görevi bir başka meslektaşının yapmasını rica etti.Ancak Vali Aygün ısrarcıydı: "Ben sizi sarar sarmalar götürürüm, bu tarihi bir görev" dedi. Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı Etnografya Müzesi'ne gitti.

Başbakan Adnan Menderes oradaydı. Meclis Başkanı Refik Koraltan ve eski başkan Abdülhalik Renda da...Mutlu, görevden affını istemekle ne büyük hata ettiğini o zaman anladı. Gerçekten tarihi bir tanıklıktı bu... Ata'nın gül ağacından tabutu, 4 Kasım günü, geçici kabrinden çıkarılıp müzenin holündeki mermer katafalka konulmuştu. Bir hafta boyunca sırayla öğrenciler, subaylar ve generaller katafalk başında nöbet tutmuştu. Nihayet tabutun açılma günü gelip de komite üyeleri tamam olunca Prof. Kamile Mutlu "Başlayın" talimatını verdi. Bunun üzerine tabutun vidaları söküldü. Tahta tabutun içinde madeni bir sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş olma ihtimali düşünülerek önce bir burgu ile delik açıldı. Gaz ya da koku çıkmadı.Sanduka talaş doluydu. Sandukanın içi, muhafaza solüsyonu ile ıslatılmış tahta talaşı doluydu. Bu talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. Talaşın arasında, ağzı kapalı ve içi sıvı dolu bir şişe bulundu. Bu,cesedi muhafaza için kullanılan solüsyondan bir numuneydi. Üzerinde terkibi yazılıydı.Ata'nın naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi bir muşambayla kaplanmıştı.Sargıları açmaya başladılar. Herkes nefesini tutmuştu. Çünkü, "Naaş çürüyüp bozulmuş, çıkan gazlar tabutu patlatmış, nöbetçi er, kokudan bayılmış" diye bir sürü söylenti geziniyordu. Ve 15 yıl sonra ilk kez Ata'nın yüzünü göreceklerdi.Kefenin sargıları aralanınca Prof. Kamile Şevki Mutlu, orada bulunanların yardımıyla katafalka çıktı ve Atatürk'ün yüzüne baktı. Ata'nın derisi kahverengi bir hal almış, ama yüz hatları bozulmamıştı. Menderes sapsarı olmuştu Prof. Mutlu, gördüğü tabloyu daha sonra şöyle anlatacaktı:"Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın heykel gibi duran yüzü ile karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine düşmüştü. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatağında uyuyor gibiydi." Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırdı. Onlar da tek tek tabutun içine baktılar.En başta Başbakan Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi içindeki Menderes de yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı,ürkek bir şekilde aşağı, tabuta doğru baktı. O an ne olduğunu Prof. Kamile Mutlu'dan aktaralım: "Menderes çok heyecanlandı.Rengi sapsarı oldu. Bir de baktım ki, müzenin kapısına doğru gidiyor. Atatürk'ün yüzüne bakmadı. Tahmin ediyorum, kendinde o kuvveti bulamadı. En sona Abdülhalik Renda kalmıştı. O da Ata'yla karşı karşıya gelir gelmez tabutun yanına yığılıverdi. Salondaki herkes Atatürk'ü tek tek gördükten sonra naaş, tekrar solüsyonla ıslatıldı. Ata'nın başı pamuklarla örtüldü ve vücudu beyaz kefenle sarıldı. Bu sırada bir komiser,orada görevli adli tıp doçenti Dr. Cahit Özen'in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kâğıdı gösterdi ve şöyle dedi:"Bu kâğıdı,Atatürk'ün hemşiresi Makbule Hanım gönderdi.Kefenin içine Atatürk'ün göğsü üstünekonmasını istiyor."Doç. Özen, kâğıda bir göz attı. Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı. "Böyle bir kâğıdı Atatürk kabul etmez. Bize kızar, darılır" dedi.Komiser kâğıdı katlayıp cebine koydu ve uzaklaştı. Bütün işlemler bittikten sonra salonda bulunanlar naaşın iki yanından geçip hep bir ağızdan besmele çektiler ve cesedi yeni tabuta yerleştirdiler. Bu tabut da 15 yıl içinde yattığı büyük gül ağacı tabutun içine konuldu. Üzeri bayrakla örtüldükten sonra kapağı kapatıldı. Ve 10 Kasım sabahı, Ata'nın naaşı 15 yıl önce onu Dolmabahçe'den Ankara'ya taşıyan top arabasına yerleştirilip son durağı olacak Anıtkabir'e taşındı. Artık ebediyen orada kalacaktı... Atatürk'ün tabutu, Menderes'in huzurunda açılmıştı Ata'nın 15 yıl Etnografya Müzesi'nde bekletilen naaşı,12 askerin omuzları üzerinde oradan alınmış ve 136 asteğmenin çektiği bir top arabası ve matem marşı eşliğinde Anıtkabir'e taşınmıştı.Radyodan naklen yayımlanan o görkemli tören, en az 15 yıl önceki kadar hüzünlüdür.Ancak o törenden hemen önce yaşananlar, tarihçilerin pek ilgisini çekmemiştir. Bilindiği gibi, Anıtkabir yapılana dek, Atatürk'ün naaşının korunabilmesi için "tahnit" denilen bir işlem yapılmıştı. Gülhane Patolojik Anatomi profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırıngayla özel bir formül enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin yapıştırıldığı iki küçük ilaç şişesi, Ata'nın koltuk altlarına yerleştirilmişti. Bu işlem sayesinde Ata'nın naaşı da -diyelim bugün Lenin'in mozolesinde olduğu gibi öldüğü günkü haliyle korunabilirdi. Ancak İslam dini, ölünün defnini şart koştuğundan,geçici tahnitin bozulması şarttı. Nakilden önce, bu işlem için bir komite kuruldu. O komite,törenden bir gün önce, Başbakan Adnan Menderes'in huzurunda Atatürk'ün tabutunun açılmasını kararlaştırdı.Tabut açılınca tahnit bozulacak ve ceset çürümeye başlayacaktı.Bir başka deyişle Atatürk'ün (mumyalanmış gibi) korunmuş naaşını son görenler, o törene katılanlar olacaktı. Atatürk'le ilgili belgesel çalışmaları sırasında o törene katılanların bir kısmıyla konuşmuştuk.Bu yazıda yer alan bilgilerin bir kısmı o tanıklıklara, önemli bir bölümü ise değerli Atatürk araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocatürk'ün, Prof.Dr. Kamile Şevki Mutlu ile yaptığı sohbetten aktardıklarına dayanıyor. Ata'nın yarım asır önceki son yolculuğu, sanırım bu ayrıntılarla daha da ilginç bir boyut kazanıyor.

Atatürk'ü son görenler anlatıyor:

'Yüzünde iki günlük sakal vardı'

Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesi'nde asistan olarak çalışıyorlardı. O yüzden 50 yıl önceki o töreni ve tabutun içindeki Atatürk'ü son kez görme fırsatı buldular. İzlenimlerini şöyle anlattılar:
· OSMAN ERSOY: "Sağlığında görmemiştim Atatürk'ü... Korkunç heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile katafalka çıktık. Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre... 1 - 2 günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde fark ediliyordu." ' Gözleri aralıktı'
· HALİDE İNTEPE: "Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani insan hasret giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri... Ama bir ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi."
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
<span style="color:#FF0000">"NE MUTLU TÜRK&#39;ÜM DİYENE"</span>

Mustafa Kemal 5. Ordu&#39;da Arap ırkından olan askerlere özel muamele yapıldığını ve Türk çocuklarından üstün tutulduklarını gördükçe üzülüyordu.

- Osmanlılığın telkin ettiği bu aşağılık duygusundan ne zaman kurtulacağız? diyordu.

Yafa&#39;da Mustafa Kemal&#39;in bölüğünde alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden yaşlı bir yüzbaşı vardı. Bu yüzbaşı Türk çavuşlara kötü davranıyor, yeni Arap erlere karşı ise gereğinden fazla tolerans gösteriyordu. Onların azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmuyordu.

Mustafa Kemal başından geçen bir olayı şöyle anlattı:

- Bir gün Makedonyalı yüzbaşı, kıt&#39;a çavuşlarından birini bölük komutanı odasına çağırdı. Müfit&#39;le ben de orada idik. Çavuş sağlam yapılı ve yakışıklı bir Türk genci idi. Yüzbaşı, gencin onurunu kıracak şekilde azarlamaya başladı. Delikanlıdan çok mensup olduğu ırka hücum ediyordu:

- Sen, diyordu, nasıl olur da yüce Arap ırkına mensup peygamber efendimizin mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranır, ağır sözler söylersin? Kendini iyi bil, sen onların ayağına su bile dökemezsin...

Gibi gittikçe manasızlaşan sözlerle hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe yükseliyordu. Çavuşun yüzündeki ifadeye baktım. Önce bir babaya duyulan saygının samimiyeti okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen bir isyanın ateşleri gözlerinden okunmaya başladı, fakat gerçek itaatin sembolü olan Türk askeri gibi iç duygularını gemlemeye çalıştı. Göz pınarlarından tanelenen yaşlar yanaklarından döküldü.

Dayanamadım.

- Yüzbaşı efendi susunuz&#33; diye bağırdım.

Birden şaşırdı, sözlerinin bizden onay görmesini beklediği anlaşılıyordu.

- Yoksa fena bir şey mi söyledim? dedi. Ben de:

- Evet, çok fena hakaret ettiniz, buna hakkınız yok. Bu erlerin bağlı bulunduğu Arap kavmi size göre yüce olabilir, fakat biz Türklerin en büyük ve en asil millet olduğu, asla inkar edilemez bir gerçektir.

Yüzbaşı başını önüne eğdi, utanmıştı.

Yıllar sonra, bir gün Ankara&#39;da anlattığı bu gerçek olay karşısında görüşü şu idi:

"Bu ve buna benzer olaylar, Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır."

Mustafa Kemal&#39;in, Türk Tarih Kurumu&#39;nu kurmasının en büyük nedeni bu asil düşüncede aranmalıdır. Atatürk, Türk Milleti&#39;nin asaletine, büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını ve bunu iftiharla savunmasını hayatı boyunca amaç edinmiştir, milletine:

"Ne mutlu Türk&#39;üm diyene"

hitabıyla seslendiği zaman, buna tüm varlığı ve içtenliği ile inanmıştı.
-------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">DOĞUŞUMDAKİ TEK OLAĞANÜSTÜNLÜK TÜRK OLARAK DÜNYAYA GELMEMDEDİR</span>

Atatürk, kendisinin insanüstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker&#8217;in sert şakalarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin önünde tekrarlatırdı.

Bir gün sofradakilerden biri:

- Paşam, demişti, kimbilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. Kimbilir ne eşsiz anılarınız vardır.

Atatürk güldü ve Conker&#8217;e döndü:

- Nuri anlatsın, dedi.

Nuri Bey her zamanki şakacı diliyle:

- Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, yanıtını verdi. Deminki soruyu soran kişi, sözün bu yola dökülmesinden fena halde ürktü. Soruyu ortaya attığına bin kez pişman oldu.

- Aman efendimiz, diyecek oldu, Atatürk hemen sözünü kesti:

- Bana, insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdedir.&#8221;
------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">İŞTE BU MİLLET VATANI KURTARACAK&#33;</span>

Erzurum, 3 Temmuz 1919... Ilıca&#39;da Mustafa Kemal&#39;in karşılanması...

Konukların önemli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üzerine koyarak selamladı. Mustafa Kemal Paşa, yanıbaşına kadar geldiği halde heykel gibi duran bu ihtiyarın hatırını soruyor, o da gövdesine yaraşan derin ve gür sesiyle teşekkür ediyordu. Sohbete başlayan ihtiyar, göçmek zorunda kalıp Çukurova&#39;ya indiklerini, ama kısa bir süre önce köyüne geri döndüğünü anlattı. Mustafa Kemal, o günlerin bu dönüşe pek uygun olmadığını işaretle:

- "Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi?", diye sordu.

İhtiyar hemen karşılık verdi:

- "Hayır Paşam, Çukurova cennet gibi bir yer, bir eken yüz biçiyor. Bize tarla verdiler, çayır da... Geçimimiz padişahta bile yoktu. Çok rahattık. Yalnız son günlerde işittim ki İstanbul&#39;daki ırzı kırıklar bizim Erzurum&#39;u Ermenilere vereceklermiş. Hele bir göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlarmış? Memleketime sahip çıkmak için geri döndüm."

70 yaşın üzerindeki tunç çehreli, ak sakallı, gün görmüş ihtiyarın iman dolu göğsünden gelen bu ses yine O&#39;nun gibi tunç çehreli kahraman Paşa&#39;nın gözlerini yaşarttı. Erler diyarı Erzurum&#39;un bu koca yiğidine bakan Mustafa Kemal yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü:

- "İşte bu millet vatanı kurtaracak&#33;"

................

Mustafa Kemal Paşa, 6 yıl sonra Erzurum&#39;u tekrar ziyaret ettiğinde, kendisini karşılayanlara o aksakallı ihtiyarı sordu. Verilen cevap, yedi düvele karşı gözünü kırpmadan savaşan büyük askerin bir kez daha gözlerini yaşartacaktı:

"İki oğluyla birlikte İstiklâl Kahramanları Şehitliği&#39;nde yatıyor Paşam"...

(Kurtuluş Savaşı&#39;nın Kahraman Erzurumluları, Yunus Demirdöven, Sayfa: 126 - 127)
-------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">KIRK YILLIK TÜRK YURDU</span>

1923 yılı Mart&#8217;ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk, Adana İstasyonu&#8217;nda trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları, &#8220;Yaşa varol&#33;&#8221; sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu.

Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı; sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk&#8217;ün önünde durdular. Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun&#8217;la Antakya Türkleri: &#8220;Bizi de kurtar&#8221; diye yalvarıyordu.

Herkesin gözleri yaşarmıştı, hıçkırıklarını tutamayanlar vardı.

Atatürk&#8217;ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. Genç kızın nutku bitince Atatürk&#8217;ün alnı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak:

- Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz&#33; dedi.

On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde, hasta ve bitkin olmasına rağmen, Hatay&#8217;a yakın olmak için tekrar Adana&#8217;ya gitti. Dört saat ayakta durmak, birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü bir dayanıklılık gösterdi. Hatay kurtuldu, fakat Atatürk&#8217;ü yitirdik.

&#8220;Hatay, Hatay&#33; Seni kurtaran Büyük Türk, aynı zamanda senin şehidin oldu&#33;&#8221;



Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:

"Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler."

Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, bazı millet ve toplulukları "İstiklal" diye bize karşı kışkırtırlardı.

Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.

Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk&#39;e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.

Atatürk, Mersin&#39;e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:

- Bu köşk kimin?

- Kirkor&#39;un...

- Ya şu koca bina?

- Yorgo&#39;nun...

- Ya şu?

- Salomon&#39;un...

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:

- Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:

- Biz mi nerede idik? Biz Yemen&#39;de, Tuna Boyları&#39;nda, Balkanlar&#39;da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar&#39;da, Çanakkale&#39;de, Sakarya&#39;da savaşıyorduk Paşam...

Atatürk bu anısını naklederken:

- "Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur" derdi.

MAHMUT ESAT BOZKURT
-------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">ATATÜRK VE TURAN</span>

1933 yılı 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet&#39;in 10. yılını kutluyor. Atatürk o sırada Türk Ocağı&#39;nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker&#39;i kastederek "Bizimkiler nerede ?" diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk&#39;ün dışişleri bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler.

Hep beraber Ziraat Bankası&#39;nın balo salonuna giderler. İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, "Yaşa Gazi Paşam" şeklinde tezahürat yapar. Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularına sorabilsinler. Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur. Şunu sorar;

-Gazi paşam &#33; Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler. fakat, yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler... Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz &#33; Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar. Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. iyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler.

Ama bir de Milletlerin babadan-oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız &#33; Yahut benim bundan haberim yok &#33; Bunu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri ?

Atatürk bu soruya şöyle cevap verir;

-Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır &#33;

Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır &#33; Nasıl, bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız... Ben Devlet Başkanıyım &#33; Sorumluluklarım vardır &#33; Bu sorumluluklarım altında konuşamam &#33; Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki&#8217;yi yanına alarak Genel Müdür&#8217;ün odasına çıkar. Atatürk&#8217;ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır. Karşısında oturan Dr. Zeki&#8217;ye :

-Benim arkamdaki haritayı görüyor musun ?
-Evet Paşam.
-O haritada Türkiye&#8217;nin üstüne abanmış bir blok var, Onu da görüyor musun ?
-Evet, görüyorum Paşa Hazretleri
-Hah. İşte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. Omuzlarım üstünde olduğu için, Ben Konuşamam &#33;

Düşün bir kere.. Osmanlı imparatorluğu ne oldu ? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu ? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı &#33; Avrupa&#8217;yı ürküten Almanya&#8217;dan bugün ne kaldı ?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir &#33; Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az birşey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içine olmalıdırlar.

Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var &#33; Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir &#33; Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir &#33;.

İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir &#33;

Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız &#33;

&#8220;Hazır olmak&#8221; yalnız o günü susup beklemek değildir, &#8220;hazırlanmak lazımdır&#8221;. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar ? Manevi köprülerini sağlam tutarak &#33; Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür &#33; Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz&#33;. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi ? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur &#33;. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli...

Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım..
Bunları kim yapacak ?
Elbette Biz..
Nasıl yapacağız ?.
İşte görüyorsunuz , &#8220;Dil Encümenleri&#8221; , &#8220;Tarih Encümenleri&#8221; kuruluyor
Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya&#8217;dan başlattık &#33; Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..

İşte bunu sağlamak için de &#8220;Türkiyat Enstitüsü&#8221;nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz &#33; Ama bunlar, açıktan yapılmaz &#33; Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir.

İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; &#8220;Paşanın işi yok &#33; Dil ile Tarih ile uğraşmaya başladı&#8221; diyorlarmış. Yağma yok &#33;. Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye&#8217;sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.

Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.

Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız &#33;
Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız.
Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum.. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap &#33; İdealler konuşulmaz, yaşanır &#33;
İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum &#33;

Gece ilerlemişti. Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı.

*Olay İhsan Sabri Çağlayangil&#8217;den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmey Bayur tarafından doğrulanmıştır.

İsmet Bozdağ, Atatürk&#39;ün Avrasya Devleti
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">"Tepeler, öldürürüm"</span>

20.03.1925 tarihinde, Konya Türk Ocağı&#39;nda yapılan bir toplantı esnasında Türk Ocağı üyelerinden Operatör Doktor Eyüp Sabri Beğ&#39;in:

- Devrimlerimize karşı çıkan ve kendini din yolunu göstermekle yükümlü sayan bir sınıf var, bu sınıfa karşı ne gibi önlemler alınmalıdır?

Sorusu üzerine Gazi Mustafa Kemal Atatürk ayağa kalkarak şu cevabı vermiştir:

- Benim ve benimle aynı görüşte arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka ve mutlaka o adamı tepelemektir. Sizlere bunun da ötesinde bir söz söyleyeyim. Mesela bunu sağlayacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adımlar atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.

(Atatürk&#39;ün Söylev ve Demeçleri&#39;nden alıntıdır)
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">Ben diktatör olsaydım...</span>

Atatürk&#8217;e ve O&#8217;nun düşüncesine karşı olanlar, tarihsel gerçekleri çarpıtarak Atatürk&#8217;ü, kendi milletlerinin felaketini hazırlayan Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerle kıyaslamaktalar. Bu diktatörler, kendi ülkelerinde demokrasilere son vererek baskı yönetimlerini kurmuşlardır. Oysa Atatürk, kişi egemenliğine dayalı keyfi monarşi yönetiminden Türk milletini kurtararak milli egemenliğe dayalı bir yönetim getirmiştir. O, Türkleri padişahın kulluktan kurtararak hak ve özgürlüklerinin bilincine sahip yurttaş yapmak için hayatını adamıştır. O&#8217;nu diktatörlükle suçlayanlar ya gaflet içerisinde olan kıymet bilmezlerdir ya da O&#8217;nun getirdiği çağdaş değerlerden rahatsızlık duyan geçmiş yönetimin kalıntıları olan tutucu ve yobazlardır. Bu tür düşünenlere, bir gençle Atatürk arasında geçen aşağıdaki diyalog bir cevaptır:

Bir halk toplantısında, bir genç O&#8217;na şu soruyu sordu:

- Paşam, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?

- Ben, diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın?
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
<span style="color:#FF0000">Yedi Düvelin Ağlatamadığı Ata&#39;yı...</span>

Tarih 29 Ekim 1938... Başbuğ Atatürk&#39;ün son günleri...

Cumhuriyet Bayramı sabahı Boğaz vapurlarından birini kiralayan Harbiyeli gençler Atatürk&#39;ün bulunduğu Dolmabahçe sarayının rıhtımına yaklaşmışlar, Büyük Türk&#39;ü bir kez olsun görebilmek için haykırıyorlardı. Hasta yatağında yatmakta olan Atatürk zorlukla konuşarak pencereye gitmek istediğini anlattı. Kollarına girdiler. Pencere kenarındaki koltuğa oturunca vapurda bir kıyamet koptu. Gençler hep bir ağızdan Dağ Başını Duman Almış marşını söylüyorlardı. Bir kısmı üniformalarıyla denize atlayarak saraya doğru yüzmeye başladılar. Atatürk mırıldandı:

"Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, hoşçakalın çocuklarım..."

Yatağına dönerken yüzünü gören doktorları ve yardımcıları şaşkınlıklarını gizleyemediler. Türk&#39;ün Büyük Başbuğu&#39;nun gözlerinden ilk kez yaşlar akıyordu. Yedi düvelin ağlatamadığı Ata&#39;yı, Harbiyeli evlatlarının sevgisi ağlatmıştı.
--------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">Anadolu&#39;yu Dinleyin&#33;</span>

Atatürk herhangi bir konuda karar alırken mutlaka çevresindeki insanların da düşüncesini alır, farklı görüşlerden yararlanırdı. Özellikle toplumun eğilimine büyük önem verir ve millete danışılması gerektiğine inanırdı. Bağımsızlık mücadelesine girişirken de Türk milletinin özgür yaşama arzusunu görmüş ve ondan aldığı bu mesajla mücadeleye atılmıştır. Atatürk&#8217;ün bu yöndeki tutumu ve davranışına aşağıdaki anekdot güzel bir örnektir.

Acı işgal günlerinde, önemli devlet adamlarının da hazır bulundukları toplantıda herkes, Türkiye&#8217;nin düştüğü acıklı duruma kendisine göre bir çare arıyor; Amerikan, İngiliz himayesinden dem vuruluyordu. Bir aralık, Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya da sordular. Atatürk şu kısa yanıtı verdi:

- Efendiler, hepiniz konuştunuz, arzularınızı beyan ettiniz ve birbirinize sordunuz, hepinizi dinledik. Fakat ... Anadolu&#8217;ya bir şey sordunuz mu? Anadolu&#8217;yu dinlediniz mi? Ona da soralım, bir de onu dinleyelim efendiler&#33;
--------------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">TÜRK ASKERİ</span>

Bir gün Atatürk&#8217;e Türk askeri hakkında ne düşündüğünü sormuşlardı.

- Durun size bu konuda bir öykü anlatayım, diyen Atatürk, şu olayı anlatıyor:

- Yıldırım Orduları kumandanı idim. Liman von Sanders Paşa da o sırada kıtalarımızı teftişe gelmişti. Hastaneden yeni çıkmış bir eri de nasılsa bölüklerin arasına karıştırmışlardı. Von Sanders:

- Canım böyle adamları da niye burayar gönderirler? diye söylenerek hasta ve cılız eri göğsünden itti. Mehmetçik hemen yere yıkıldı.

Alman generali davasını ispatlamış olmanın gururu ile:

- İşte gördünüz ya, dedi. Düşmek için bahane arıyormuş...

O sırada Von Sanders&#8217;e bir azizlik yapmak aklıma geldi. Erin yanına sokularak:

- Ne kof şeymişsin sen, dedim. Dikkat etsene, seni yere yuvarlayan adam bizden değildi. Ne diye karşı durmadın. Şimdi yeniden yanına gelirse sıkı dur. Gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.

Sonra da Von Sanders&#8217;e dönerek:

- Sizin güçsüz sandığınız er, boş bulunduğu için yere yıkılmış. Türk askeri amir karşısında dünyanın en uysal askeri olur. Kendisine söyledim: &#8220;Hele gelsin bak, bir daha beni yere yıkabilir mi?&#8221;, diyor.

Von Sanders askerlerle şakalaşmasını severdi. Gülerek aynı askerin yanına geldi. Fakat eliyle dokunur dokunmaz, o güçsüz askerden göğsüne öyle bir kakma yedi ki, hemen sırtüstü yuvarlandı. Von Sanders Mehmetçik&#8217;in bu karşı koymasına kızmamış, bilakis Türk erine karşı hayranlığı artmıştı. O kadar ki yerden kalkınca ilk işi Türk erinin elini sıkmak oldu.

Atatürk:

- İşte Türk askeri budur, diyerek sözlerini bitirdi.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">VATAN UĞRUNA BİR KOCA, ÜÇ OĞUL, ÜÇ TORUN ŞEHİT VEREN HACER NİNE&#39;NİN ATATÜRK SEVGİSİ</span>

Hacer Nine yine bunalmıştı. İçi içine sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmişti. Düşündükçe yüreği yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona büsbütün koymuştu.

Kocasını Yemen&#39;de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlar&#39;da, ikisi de çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü, torunlarının biri de büyük muharebede şehit düştü. Birisi İkinci İnönü&#39;den dönmedi.

En son torununu da Sakarya&#39;ya gönderdi. Bir gün haber aldık ki en son delikanlısı da Duatepe Muharebesi&#8217;nde öteki ağalarının yanına göçüp gitmişti.

Çok ağladı. Fakat &#8220;Sakarya kazanıldı&#8221; haberi gelince ağlaması durdu, gülmeye başladı.

Ondan sonra vakit vakit böyle bunalırdı. Ve her bunalışında çarıklarını çeker, değneğini alır, Ankara&#39;nın yolunu tutardı. Bu sefer de öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide Ankara&#39;ya geldi, doğruca gitti, Büyük Millet Meclisi&#39;nin kapısı önünde durup çömeldi.

Aradan biraz vakit geçti, sordular:"

- Nine ne istiyorsun?

- Hiç, hiç bir şey. "

- Ya neden burada duruyorsun?

- Onun gözlerini görmek için çıkmasını bekliyorum.

- O dediğin kim?

- Gazi Paşa.

Sonunda hikayesini anlattı ve dedi ki;

- İşte böyle, ara sıra çok bunaldıkça buraya gelirim. O Millet Meclisi&#39;nden çıkarken gözlerine bakarım. Mavi bebeklerinde bütün ölenlerimin gözlerini görür gibi olurum. Sonra içime bir ferahlık dolar, kalkar köyüme giderim.

İşte siperlerde evlat, torun gömmüş Türk Ninesi buna derler.
--------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">"İKİMİZ DE GAZİYİZ"</span>

Mustafa Kemal Atatürk bir tarihte Eskişehir&#8217;i ziyaretinde; yakın köylerde gezinti yaparken, asırlık çınarların gölgesine sığınmış bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu. Salih Bozok&#39;a;

- Bu çınarları hatırlıyorum... Dedi; zaferden sonra bir gün yolum düşmüştü&#33;... Eski hatıraları bir an tekrar yaşatmak için; araba dan inip, büyük bir tevazuuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu.

Biraz sonra kahveci ona, köyünün yegane ikramı olan ayranı temiz bardaklar içinde getirince &#8220;Gazi&#8221; pek memnun oldu. Yaşlı kahveciye sordu:

- Adın ne?...

- Yusuf&#33;...

- Buralarda geçmiş harbi hatırlar mısın?...

- Nasıl hatırlamam, paşam?... Maiyetinde çavuştum&#33;...

- Maiyetimde mi...

- Bütün kuvvetlerin baş kumandanı değil miydin, paşam&#33;... Hep emrinde savaştık.

Büyük kurtarıcı zeki köylüyü takdir etmişti. Aferin; Gazi Yusuf Çavuş&#33;... deyince, eski asker el buğuladı:

- Estağfurullah, paşam&#33;... Gazi sizsiniz&#33;...

- Rütbe başka... Fakat harpten dönmüş iki asker olmamız sıfatıyla ikimiz de "Gazi"yiz&#33;...

Ve tepside duran ayran bardaklarından birini bizzat eliyle çavuşa vermek lütfünü göstererek, ilave etti:

- Şerefine Gazi Yusuf Çavuş&#33;...

- Şerefte daim ol paşam&#33;...

Ağlamaktan ayranı içemeyen kahveciye, o zamanın çok parası olan bir yüzlük verip gülümsedi:

- Allahaısmarladık, silah arkadaşım&#33;...
-------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">"Vatan elden giderse evladın ne önemi kalır?"</span>

Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu&#8217;ya geçtikten ve Erzurum Kongresi&#8217;ni yaptıktan sonra Sivas&#8217;a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı. Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar yapıyordu. En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu.

Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk&#8217;ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı.

Atatürk&#8217;ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna:

- Etme, eyleme; evine dön; bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün, diyordu.

Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu:

- Sık sık sana gelen kimdir?

- Babam&#33;...

- Ne istiyor?

Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; elini omuzuna koydu ve dedi ki:

- Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git&#33; Git, fakat babana söyle ki, vatan elden giderse evladın ne önemi kalır?
----------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">"TÜRK, KENDİ DÜŞER, KENDİ KALKAR&#33;"</span>

Fransızlarla Hatay meselesine dair anlaşma yapıldığı günlerden biriydi. Hatay&#8217;dan dönüşünde Eskişehir&#8217;de kaldı. Şereflerine Orduevi&#8217;nde bir şölen verildi. Şölende Eskişehirli bir genç aradı ve buldu. Ona Fransa hakkında bir şeyler yazdırdı ve okuttu. Bunda Fransızların savaşacak durumda olmadıklarından bahsediliyordu. Son derece neşeli ve heyecanlıydı. Yendi, içildi. Milli oyunlara başlandı. Ata&#8217;mız bir aralık büsbütün coştu. Zeybek havasına kendisini kaptırdı. Ayağa kalkarak oynamaya başladı. Coşkunluğu o dereceyi bulmuştu. Dizini yere vururken bir aralık sendeledi. Halk, onu kucaklayıp kaldırmak istedi. İşaretle onları durdurdu. Ve:

- Türk, kendi düşer, kendi kalkar&#33;... diyerek, çevik bir hareketle yerinden fırladı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">ATATÜRK VE BABA KAVRAMI</span>

Diyarbakır&#8217;da paşa kumandandı. Ben de emir subayı idim. Babam, Paşa&#8217;nın içtiğini duymuştu. İzinden dönerken bana:

- Bir damla bile içersen hakkımı helal etmem, dedi. Döndüm. Karargaha vardığım akşam Mustafa kemal Paşa yakın subaylarıyla sofrada oturmuş içiyordu. Bana da bir kadeh koydular. Ben içer gibi yapıp vakit geçiriyordum. O vakit baş yaveri olan Cevat Abbas, usulca Paşa&#8217;ya eğildi:

- Paşam, Nesip içmiyor, atlatıyor, dedi.

O vakit Mustafa Kemal bana döndü kadehini kaldırdı:

- Nesip şerefine, dedi.

Ben kıpkırmızı olmuştum. Paşa sordu:

- Ne o bir mazeretin mi var?

- Paşam diye cevap verdim. Sizin için canımı feda ederim, yalnız buraya gelmeden babam bana içki içmemem için yemin ettirdi de tereddüdüm odur.

Mustafa kemal o vakit:

- Bırak kadehi öyleyse, dedi. Babanın emri, benim emrimden üstündür. Seni taktir ettim. Babasına hayrı olmayanın, kimseye hayrı olmaz.

Mehmet Nesip Himalay, Atatürk&#39;ten Hatıralar
--------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">ATATÜRK VE SPOR</span>

Bir gece Atatürk Ada&#39;da yat kulübünde konuşurken, yanındakilerden birinin sportmen olduğunu anladı. Ona şu suali sordu:

- Spor nedir?

Muhatabı, sporu herkesin bildiği gibi tarif etti.

Gazi dedi ki:

- &#8220;Bana daha açık, bariz bir tarif bulabilir misiniz?"

Belki en güzel cevabı bulabilmek için düşünen sportmenin ufak bir tevakkufu üzerine Gazi şu hatırasını anlattı:

"Arıburnu Kumandanı idim, iki tarafın ateş hatları arasında elli altmış metre mesafe vardı. Birbirine en yakın hatlar arasında dolaşan Türk ve İngiliz keşşaflarından ikisi gecenin kara kesafeti içinde ellerindeki uzun silahları istimal edemeyecek kadar burun buruna temas etmişler. Her iki cesur keşşaf, silahlarını atmışlar doğrudan doğruya birbirini boğazlamak için ellerini kullanmak zaruretini hissetmişler. İngiliz keşşaf yumruklarını sıkmış, boks denilen idmanı, Türk neferinin vücut ve kalbi üzerinde tatbik etmeye başlamış. Bu mahirene yumruk idmanını bilmeyen Türk neferi kalbine maddeten; vicdanına manen vurulan darbelerin tesiri altında iki elinin ötekinin boğazına uzatmış, var kuvvetiyle düşmanın gırtlağını yakalamış. Düşman neferinin boğazı iki demir pençesinin mengenesinde sıkışınca bizim nefer, boks darbelerinin iptida hafiflediğini biraz sonra zail olduğunu görmüş.

Nefer, esirini sürükleyerek benim yanıma getirdi. Gece yarısından sonra idi. Evvela düşman neferini isticap ettim.

- Ne oldu? Sen niçin buralara kadar geldin?

- Spor, cevabını verdi.

Bizimkine sordum:

- Nasıl oldu?

Nefer, esirin verdiği ilmi cevabı anlamamış olmaktan korkarak:

- Bilmiyorum, dedi. Ben birinci ilmi ve fenni değil, ikincinin cehilden ziyade edep ve terbiyesi üzerinde fazla durmadım.

- Sen sportmen misin?

- Evet, çok iyi...

- Bizim neferi nasıl buldun?

- Bilmiyor dedi.

Türk neferine döndüm:

- İşitiyor musun, senin için bilmiyor, cahildir, dedi.

Kısaca;

- Huzurumuza getirdim efendim, cevabını verdi.

Gazi devam etti:

- Ben spor nedir, diye sorulursa vereceğim cevap şudur:

- "Spor; vatanın, milletin ali menfaatlerine tecavüz edenleri gırtlağından yakalayıp memleket ve millet hadimlerinin huzuruna getirebilmek kabiliyeti maddiye ve maneviyesidir. "
--------------------------------------------------------------------------------------------------
<span style="color:#FF0000">MUSTAFA KEMAL PAŞA&#39;NIN ANADOLU&#39;YA GEÇİŞ HİKAYESİ</span>

Mustafa Kemal Paşa Sivas&#39;ta Heyet-i Temsiliye (Temsilciler Kurulu) Karargahı&#39;nda, Samsun&#39;a gidişini Kılıç Ali&#39;ye şöyle anlatmıştır (Ekim 1919):

- "Ben tasarladığım programımı Şili&#39;deki evimin bir köşesinde oturarak ve birtakım pestenkerani anasırla görüşerek tatbik edebileceğime kani olmadığım içindir ki doğrudan doğruya milletle temasa gelmek istedim. Cevherini çok ala bildiğim ve çok sevdiğim milletimizin içinde ve onunla birlikte hareket etmeyi daha faydalı, hatta çok lüzumlu gördüm. Senelerden beri ıstırap içinde bulunan Anadolu&#39;nun derhal varlığına karışmak elbette ki daha salim bir düşünce idi. Bundan dolayı 3. Ordu Müfettişliğine tayinimi temin ettim ve seyrisefainin küçük bir vapuruna binerek karargahımla birlikte alelacele yola çıktım. Bazı dostlarım bana İngilizlerin yolda gemiyi batırması ihtimali olduğunu söyledikleri halde kulak asmadım, kıymet vermedim.

Hareketimiz gecesini, Karadeniz&#39;de büyük bir fırtına içinde geçirdik. Fırtınada küçük vapur bazen mukavemetini kaybediyor, sulara dalıp gidecekmiş tesirini veriyordu. Bir aralık kaptan köprüsüne çıktım. Kaptana "Nasıl bir rota takip ediyorsunuz?" diye sordum.

Kaptan bana:

- "Muntazam bir rota takip etmek imkanı yok. Allah&#39;a sığındık, gidiyoruz&#33;" deyince:

- Niçin böyle gidiyoruz diye sordum. Kaptan:

- "Paşam, hareket için iki gün evvel emir verdiler. Gemiyi gözden geçirdim. Birçok noksanları vardır. Kalkamam dedim. Fakat kimseye dinletemedim. Pusulası yok, paraketesi bozuk, bu vaziyette rota mevzubahis olabilir mi? Cevabını verdi."

Mustafa Kemal Paşa bunları anlattıktan sonra şunları ilave etti:

- "Bizi böyle bir gemi ile yola çıkarmak bir cinayetti ve muhakkak bir ölüme göndermekti. İstanbul&#39;daki temaslarımdan, gizli faaliyetlerimden ürken, endişeye düşen Ferit Paşa hiç şüphesiz ki bu cinayeti bilerek intikap etmiştir. "

Hakikaten Paşa bu görüşünde yerden göğe haklıydı. Nitekin Samsun&#39;a ayak basar basmaz kendisine verilen telgraflarda bazı talimat olarak tekrar dönmek üzere İstanbul&#39;a bir an evvel avdeti isteniyordu. Hatta bir bakımdan geminin rota takip etmeyişi, pusulasız oluşu hayırlı olmuştu. Çünkü geminin ya yedeğe alınıp getirilmesine, yahut batırılmasına memur edilen bir İngiliz torpidosu sırf muntazam bir rota takip edilmemesi yüzünden gemi ile karşılaşamamış, izini kaybederek vazifesini yapamamıştı.

Mustafa Kemal Paşa İstanbul&#39;dan Anadolu&#39;ya geçişini anlatırken gözleri parlayarak bütün heybetiyle memleket için yegane kurtuluş çaresinin milli birliğin muhafazası olduğunu ve içinde yaşanılan felaketlere bu birlikte mukavemet edilerek milletin ancak bu sayede kurtulabileceğini, milletle beraber behemehal ve mutlaka bu gayeye varacağı kanaatini izhar ediyordu.
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal&#8217;in özel treni Eskişehir&#8217;e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu&#8217;sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir&#8217;e gidip annesini görecek. Ve Latife&#8217;yi.

Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal&#8217;in ve bir türlü uyku tutturamıyor.

Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyreder ken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.

&#8220;Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim.

İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: &#8216;Anamız öldü paşam&#33;&#8217; diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, &#8216;Paşam sen sağ ol&#8217; desem &#8216;Eyvah demez mi?&#8217; &#8216;Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"

Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.

Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:

&#8220;Emret Paşam&#8221;.

Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:

&#8220;Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?&#8221;

&#8220;Uyku tutturamadım da Paşam&#8221;

&#8220;Annemden bir haber var mı?&#8221;

&#8220;Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar.&#8221;

&#8220;Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım.&#8221;

Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:

&#8220;Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah.&#8221;

Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.

&#8220;Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç&#33;..&#8221;

Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:

&#8220;Çocuk&#33; Al getir şu telgrafı, hemen&#33;&#8221;

Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.

&#8220;Ver onu&#8221; dedi. &#8220;Paşamız bekliyor.&#8221;

Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: &#8220;Sen sağol paşam&#8221; dedi.

&#8220;Millet sağ olsun.&#8221;

Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş &#8220;Ağlama paşam&#8221; diye yalvardı.

&#8220;Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da te selli bulurum. Benim için ikisi bir.&#8221;

İşte ben bunun için:

&#8216;Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini&#8217; diye cevap vermedim mi Namık Kemal&#8217;e? Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
ATATÜRKÜN BİR KONUŞMASINDA GEÇEN CÜMLELER

1 - "Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir"

2 - "İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben, fani Mustafa Kemal; diğeri milletin içinde yaşattığı Mustafa Kemaller idealidir. Ben onu temsil ediyorum. Herhangi bir tehlike anında ben ortaya çıktımsa, beni bir Türk anası doğurmadı mı, Türk anaları daha nice Mustafa Kemaller doğurmayacaklar mı? Feyz milletindir, benim değildir."

3 - "Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir (yeterlidir.)"
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
Atatürk&#39;ün ölüm nedeni&#33;

Hafta sonu Ceyhan Mumcu&#39;yu dinledim. Konu AB&#39;nin Kemalizme bak&#305;&#351;&#305;yd&#305;.
Konu&#351;mas&#305;na Attila &#304;lhan&#39;&#305; anarak ba&#351;lad&#305;. Onun ayd&#305;nlanma etkinliklerine editörlük yapt&#305;&#287;&#305;ndan söz etti. "Parola vatan, i&#351;areti namus" sözünü yeniden gündeme getiri&#351;ini anlatt&#305;. Bu söz &#304;zmir&#39;de &#351;ehitlik an&#305;t&#305;n&#305;n ta&#351;&#305;nda Arapça harflerle yaz&#305;lm&#305;&#351; biz sözdü. Attila &#305;lhan o yaz&#305;n&#305;n tozlar&#305;n&#305; parmaklar&#305;yla silmi&#351;, yeniden gündeme ta&#351;&#305;m&#305;&#351;t&#305;. Konu&#351;mas&#305;n&#305;n sonunda sorular-yan&#305;tlar bölümüne geçildi. Ceyhan Mumcu&#39;ya Attila &#304;lhan&#39;&#305;n bir dergide yay&#305;nlanan kendisiyle yap&#305;lan ropörtajda "Atatürk&#39;ün nas&#305;l öldü&#287;ü ara&#351;t&#305;r&#305;lmal&#305;d&#305;r" dedi&#287;ini an&#305;msatt&#305;m. "Bu sözünü onun vasiyeti kabul etmek gerekir. Sizin bu konuda bir bilginiz var m&#305;?" diye sordum. Ald&#305;&#287;&#305;m yan&#305;t&#305; okurlar&#305;mla payla&#351;mak istiyorum. Bir deniz tabip albay&#305;n bu konuda yapt&#305;&#287;&#305; doktora tezi vard&#305;r. Orada Atatürk&#39;e yanl&#305;&#351; tedavi uyguland&#305;&#287;&#305; anlat&#305;lmaktad&#305;r. Atatürk san&#305;ld&#305;&#287;&#305; gibi siroz hastas&#305; de&#287;ildi. Atatürk&#39;e s&#305;tma tedavisi yap&#305;lm&#305;&#351;, a&#351;&#305;r&#305; "kinin" yüklenmi&#351; ve karaci&#287;eri bu yüzden iflas etmi&#351;, siroza dönü&#351;mü&#351;tü. Tedaviyi yapan doktor mason locas&#305; üstad&#305; azamlar&#305;ndan doktor Mim Kemal&#39;dir. Durumu iyice fenala&#351;t&#305;ktan sonra Celâl Bayar&#39;&#305;n &#305;srar&#305; ile d&#305;&#351;ar&#305;dan bir doktor getirilir. Yanl&#305;&#351; tedavi yap&#305;ld&#305;&#287;&#305;n&#305;, karaci&#287;erinin bu yüzden iflas etti&#287;ini rapor eden bu yabanc&#305; doktordur. &#304;stirahat için 2 ay kadar kald&#305;&#287;&#305; Savarona&#39;da nemli s&#305;caktan durumu daha da kötüle&#351;mi&#351;, son günlerinde Dolmabahçe Saray&#305;&#39;na götürülmü&#351;tü. Peki, nas&#305;l oldu da sirozdan öldü&#287;ü aç&#305;kland&#305; ve bütün yaz&#305;l&#305; kaynaklara da böyle girdi?

Büyük Millet Meclisinde ölüm raporu gündeme getirildi. Mason localar&#305; 1935&#39;de kapat&#305;lmas&#305;na ra&#287;men Mecliste hala mason milletvekilleri vard&#305;. "Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldü&#287;ünü duyural&#305;m..." denir ve kabul edilir.
Arkas&#305;ndan Ye&#351;ilay icad edilir, tarih kitaplar&#305;na da böyle girer...

Ceyhan Mumcu&#39;dan bunlar&#305; duyduktan sonra ne yapmam gerekir diye dü&#351;ündüm. &#304;lk i&#351;im bu bilgiyi okurlar&#305;mla payla&#351;mak. &#351;imdi bu bilgiler elimizde ve biz çocuklar&#305;m&#305;z&#305; terbiye edece&#287;iz diye, yüce önderimizin hakk&#305;ndaki bu yalanla O&#39;nu halk&#305;m&#305;z&#305;n gözünde küçültmeye devam edecek miyiz?
Okul kitaplar&#305;ndan Atatürk&#39;ü ç&#305;kartmak için elinden geleni yapan AB, bu düzeltmeyi yapmam&#305;za izin verir mi? Demek ki kendi kitaplar&#305;m&#305;z&#305; kendimiz yazmak zorunday&#305;z. En çok sat&#305;lmakta olan "&#350;u Ç&#305;lg&#305;n Türkler" kitab&#305; belli ki bir bo&#351;lu&#287;u dolduruyor. Demek ki; halk&#305;m&#305;z &#351;iddetle kendi tarihiyle ilgili do&#287;ru bilgilere ula&#351;ma ihtiyac&#305; duyuyor.

Neyse ki Türk ulusu ATATÜRK&#39;ünü hâlâ çok seviyor hiçbir yalan O&#39;nu gözden dü&#351;üremiyor&#33;
Mahiye Morgül 16.10.2005"
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
O, dediklerinin hepsini yaptı . Yapamayacağı şeyi asla vaadetmedi. Bir devlet şefinin kendisini millete sevdirebilmesi için belki ilk şart bu değil midir?

O memleket batar:

Bundan kaç yil önceydi bilmiyorum, bir aksam mustafa kemal pasa ile beraber gül cemal vapurunda verilen bir baloda bulunuyorduk. Ekselans&#8217;in bana karsi büyük bir ilgisi vardi.

Bir aralik dalmis, yere bakiyordum, birdenbire:

- madam, dedi; aska tutulmus bir kadin gibi ne düsünüyorsunuz öyle derin derin?

Ben o zaman,nereden hatirima esti bilmiyorum, anlasilan dilimin ucuna gelmis olacak ki, düsünmeden hemen cevabini verdim:

- pasam, dedim; basbakaninizin dudaklarindan eksik olmayan su neseli, sempatik gülüslerine hayranim. O kadar güzel erkek gülüsü ile gülüyor ki...

- basbakanimin gülüslerine hayran olmussunuz, benim de belki dansimdan hoslanirsiniz. Madam, müsaade ederseniz bu valsi beraber yapalim.

Kalktik ve dönmeye basladik. Ben o zaman gençtim, belki, birazda simartilmis bir kadindim. Nereden içime o heves dogdu bilmiyorum, basladim dansta pasa&#8217;yi ben idare etmeye... Bir kez bakti, ses çikarmadi. Bir daha bakti, yine ses çikarmadi. Nihayet üçüncüsünde birdenbire durdu. Hiddetli degil, fakat gözlerini ciddiyetle bana çevirdi:

- madam, dedi bir erkekle bir kadin yanyana durduklari zaman, yönetmeyi erkege birakmak en dogru davranistir.

Çocukluk iste. Ben büyük bir cesaretle söyle bir karsilik verdim:

- müsaade edin de pasam, ne olur, bir kez de ben sizi idare edeyim, dedim.

Kizmadi, aksine gülmege basladi:

- bir memleket idare edeni, bir kadin idare etmege kalkarsa o memleket batar, gelin biz yerimize oturalim sizinle.

Beni elimden tutup getirdi ve yanindaki koltuga oturttu.

Madam hanses.
-----------------------------------------------------------------
Bunlara kendimizi tanitacagiz:

Ankara&#8217;ya son gidisimde bir aksam gazi, beni ankara palas&#8217;a götürmüstü. Sofrada bir kaç kisi daha vardi. Yedik, içtik, eglendik, gece yarisina dogru fransiz büyükelçisi pavyona geldi. Pasa bu elçiden hoslaniyordu. Sofraya çagirdi, bir kaç kadeh de onunla birlikte içildi. Büyük sehirlerden, paris&#8217;ten söz açilmisti. Bu arada büyükelçi, gazi&#8217;ye:

- ekselans, paris&#8217;i bir daha görmek istemez misiniz? Dedi. Mustafa kemal pasa:

- &#8220;nasil görmek istemem? Gençlik hatiralarimi tazelerim,&#8221; diye cevap verdi. Bu karsiliga çok sevinen büyükelçi:

- &#8220;böyle bir seyahat fransa&#8217;yi çok sevindirir. Ben de refakatinizde bulunmaktan seref duyarim. En büyük fransiz zirhlisi bizi izmir&#8217;den alir. Akdeniz donanmasi emrimize verilir. Marsilya&#8217;ya çiktiginizda fransiz ordusu kumandaniz altina girer. Hükümdarlara yapilmayan bir törenle karsilanirsiniz.&#8221;

Bu sözleri dikkatle dinleyen gazi:

- &#8220;bu daveti siz kendiliginizden mi yapiyorsunuz, yoksa hükümetiniz adina mi konusuyorsunuz?&#8221; Diye sordu. Bu soru karsisinda büyükelçi hemen kendisini topladi:

-&#8221;muvaffakiyetinizi hükümetime bildirirsem, hükümetim de bunu büyük bir seref sayar,&#8221; dedi.

Gazi&#8217;nin yüzü degisti. Çok kesin bir dille:

-&#8221;ekselans, paris&#8217;i çok görmek istiyorum, ama büyük törenle karsilanacagim paris&#8217;i degil. Ben paris&#8217;e, dünyanin bu güzel sehrine, operalarini, tiyatrolarini, revülerini, zarif kadinlarini bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya gençlik hatiralarimi tazelemek için... Böyle olunca da belli olmadan gitmek isterim. Yoksa törenlerle karsilanmak için degil.&#8221;

Büyükelçi gaf yaptigini anlamisti, biraz sonra bir is uydurarak sofradan kalkti. Gazi&#8217;nin de nesesi kaçmisti.

- &#8220;kalkalim çocuklar, sofraya çankaya&#8217;da devam ederiz,&#8221; dedi. Sofradakilerin çogunu pavyonda birakti yalniz iki-üç yakin arkadasini yanina aldi. Yolda kendisine :

- &#8220;elçi çok fena bozuldu ama, söyledigine de söyleyecegine de pisman ettiniz&#8221; dedim. Artik kizginligi geçmisti:

- &#8220;bana bak kemal, sen de basima kirk yillik diplomat kesilme. Adamin zihniyetini anlamadin mi? Bu avrupalilar bizi bir türlü kavrayamiyorlar. Adam beni bir sark emiri saniyor. Hangi donanmayi kimin emrine, hangi orduyu kimin kumandasi altina veriyor? Bunlara kendimizi tanitacagiz, kim oldugumuzu ögrenecekler. Yoksa ben kaba bir adam degilim çocugum&#8221; dedi.

Atatürk, çok ince bir adamdi.

Kemaalettin sami pasa&#8217;dan
--------------------------------------------------------------------
On yil sonra:

Samsun&#8217;dan havza&#8217;ya gidiyorduk. Altimizda, birinci dünya harbi&#8217;nden kalan benz marka bir otomobil vardi. Söför de türk degildi. Yola çiktik, biraz sonra motorda bozukluk oldu ve araba durdu. Otuzalti yasinda zaferler kazanan kumandan mustafa kemal pasa&#8217;nin ne demek oldgunu arkadaslari bilirler. Kizdi ve asabilesti. Söförü azarladi ve kendisi makinayi harekete geçirmege ugrasti. Tabi muvaffak olamadi.

Ben, doktor refik saydam ve kazim dirik bir kösede duruyorduk. Dogrusu, içimizden neden ise karistigina hem üzülüyor, hem sinirleniyorduk. Içimizden geçeni anlamis gibi bize bakti ve dedi ki:

- on sene sonra sizinle, kendi yaptigimiz yollarda, türk söförleri bizi istedigimiz yerlere götürecekler&#33;

Biz sustuk. Içimizden geçenlerin ne oldugunu bilmem anlatmak lazim mi? Aradan tam on yil geçti. Ben birinci umumi müfettis idim. Diyarbakir&#8217;a gelmisti. Bir yolda giderken gene otomobil bozuldu. Kafile durdu. Beni yanina çagirdi ve türk söförle islemeye baslayan makineyi isaret etti:

- vaadimi yerine getirdim&#33;

Dr. Ibrahim tali öngören
-------------------------------------------------------------------
Bu milletvekilligi ayricaligini hiç begenmedim:

Atatürk bir sabah florya&#8217;dan dolmabahçe sarayina dönüyor. Yesilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve basyaver&#8217;e:

- sorunuz, tren var mi? Diye emir veriyor.

O sirada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanindakilerle trene biniyor. Karar ani verildigi ve tatbik edildigi için bu trene binis hemen kimsenin nazari dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her seyden habersiz olan kondüktör ata&#8217;nin bulundugu kompartimana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;

- vazifeni yap&#33; (yanindakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?

Yanindakiler cevap verirler.

- pasam biz mebusuz. Tren bileti almayiz. Parasiz seyehat ederiz.

Ata hayretle:

- bu imtiyazi hiç begenmedim, der. Çok ayip ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçilik&#33;

Ali kiliç
---------------------------------------------------------------------------
Devlet imkanlarini amacina uygun kullanma :

Sivas kongresi sonrasi, heyeti temsiliye&#8217;nin ankara&#8217;ya gelmesi kararlastirildiktan sonra mustafa kemal ve hüseyin rauf beraberlerindekilerle ankara&#8217;ya geldiklerinde keçiören yolu üzerindeki ziraat mektebi&#8217;ne misafir edilmislerdi. Daha sonra mustafa kemal ankara istasyonundaki gar müdürlügü binasina yerlesti. Burasi hem evi, hem çalisma yeriydi.

O tarihlerde ankara vilayetinin sehir merkezi kale ve onun hemen çevresi idi. Keçiören, etlik, dikmen, ayranci&#8217;da bag evleri vardi. Bunlar arasinda çankayada papazin bagi olarak adlandirilan iki katli ev mustafa kemal&#8217;e armagan edildi ve o da evi ordu&#8217;ya devrederek evin adi ordu köskü oldu. Iki katli binaya 1924&#8217;de ilaveler yapildi fakat bina isitilamiyor idi. Zafer, inkilaplar, cumhuriyet, dünyanin üzerimizde toplanan gözleri, mustafa kemal&#8217;in müstesna sahsiyeti, mütevazi de olsa yeni bir devlet baskanligi konutunu zorunlu kiliyordu.

Mustafa kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dis cephe pembe rengin hakimiyetinde, içerde yesilin her tonu ile ve planin esasi mustafa kemal&#8217;in olan yapi 1932&#8217;de tamamlandi ve ayni yilin haziran ayinda da tasinildi.

Pembe köskün dösenmesi için bütçede pek mütevazi para vardi. Gazi, gerekli olani sahsi imkanlari ile karsilama karari aldi ve kendisine tavsiye edilen o günlerde beyoglu istiklal caddesinde bir türk&#8217;ün açtigi dekorasyon magazasi sahibi selahattin refik beyi ankara&#8217;ya davet etti. Binayi gezdirdi, arzularini açikladi ve kendisinden teklif istedi.

Kisa süre sonra kendisine sunulan tasariyi inceledi, muhatabi konuyu gerçekten biliyordu ve anladi ki, kendisini taniyanlarca da uyarilmisti. Buna ragmen teklifleri hazirlayanlari kirmadan ülkenin mütevazi imkanlarini izah edebilmis olmanin rahatligi içinde feragatlar istedi. O sirada ata&#8217;nin yaninda olan ankara belediye baskani asaf ilbay bey ata&#8217;nin su açiklamasini kaydeder.

&#8220;biliyorsunuz burasi cumhurbaskanligi köskü... Mülkiyeti devletin... Benden sonra buraya meclisin veya belki milletin dogrudan seçecegi zatlar gelecek. Bu esyalarin parasini benim sahsen verdigimi sizler biliyorsunuz ama, yarin bunu bilmeyenler içinde yanlis hükümler veren olmaz mi? Memlekete en zaruri hizmetlerin yapilamadigi bütçe darligi içinde israf yapildigini düsünenler bulunmaz mi? Bir endisem de karar mevkinde olanlarin sahsi arzularini devlete yükleme mevzuunda beni emsal göstermelidir. Bunu hiç istemem.&#8221;

Sonra selahattin refik bey&#8217;e döner:

&#8220;sahsi imkanlarin olsa bile, böyle mekânlara asgari masraflarla rahat ve zevkli tefrisi tercih etme tercihindeyim. Beni anliyorsunuz zannederim.&#8221; Der.

Cemal kutay, atatürk olmasaydi
----------------------------------------------------------------------------------
Sef asker mi sivil mi olmali?

Çankaya aksamlarindan biri. Bazen atatürk soruyor, bazen de atatürk&#8217; e soruyorlar. O&#8217; na diyorlar ki:

- sef asker mi, sivil mi olmali? Cevap veriyor:

-sef, sef olmali. Ister sivil, ister asker.

Bu cevabi ile &#8220;sef&#8221; ligin rütbede ve elbisede degil, ruhta ve kafa yapisinda oldugu hakikatini veciz sürette belirtmis oluyor.

Nükte ve fikralarla atatürk

Niyazi ahmet banoglu
-------------------------------------------------------------------------------
Bayraga saygi:

Atatürk bu engin insanlik duygusu ile milletlerin istiklali prensibine olan gönülden saygi ve bagliligini izmir&#8217;e girdigi sirada da göstermisti... O&#8217;na izmir&#8217;de karsiyaka&#8217;da bir ev hazirlanmisti ki, bu evde isgal esnasinda yunan krali konstantin&#8217;de kalmisti... Evin sahibinin oglu ile hazirlikta çalisanlarin bazi yakin akrabasi yunanistan&#8217;da esir bulunuyorlardi; isgal esnasinda, bütün türkler gibi çok izdirap çekmislerdi; içlerinden yaraliydilar ve yunanlilardan öç almak atesiyle yanip tutusuyorlardi. Bu duygularin etkisi altinda evin dis merdiveninin üzerine, muzaffer baskomuta&#8217;ninin basip geçmesi için, ipek bir düsman bayragi sermislerdi...

Atatürk yere serili bayragin önünde durmustu; etrafinda bulunan kadin-erkek izmirliler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaslarla dolu:

&#8220;buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabanci kral bu evden içeri, bizim bayragimiza basarak girmisti; siz lütfedin, bu karsilikla o lekeyi silin. Burasi bizim sehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir&#8221; diye yalvariyorlardi.

Hiçbir durumda benligini ve sagduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; kendilerine en tatli bakis ve sesi ile:

&#8220;o, geçmiste hata etmis; bir milletin iskitlalinin timsali olan bayrak çignenmez, ben onun hatasini tekrar edemem,&#8221; cevabini vermisti ve ancak bayragi yerden kaldirttiktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmisti...

Soyak, hasan riza; atatürk&#8217;ten hatiralar
----------------------------------------------------------------------------------------
Cumhuriyet:

Atatürk, mudanya yolu ile bursa&#8217;ya gidiyordu. Kalabalik bir halk kitlesi iskelede etrafini çevirmis bulunmakta idi. Bir kadinin, elinde bir kagitla atatürk&#8217;e yaklastigi görüldü. Ihtiyar, zayif bir kadindi. Ata&#8217;nin yolunu keserek titrek bir sesle:

- beni tanidin mi ogul? Dedi. Ben sizin selanik&#8217;te komsunuzdum. Bir oglum var; devlet demiryollarina girmek istiyor. Siz onu alsinlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oglumu yine ise almamis..ne olur bir kere de siz söyleseniz.

Atatürk&#8217;ün çelik bakisli gözleri samimiyetle parladi... Elleriyle genis jestler yaparak ve yüksek sesle :

- oglunu almadilar mi? Dedi. Ben tavsiye ettigim halde mi almalidar? Ne kadar iyi olmus... Çok iyi yapmislar... Iste cumhuriyet böyle anlasilacak...

Kadin kalabaligin içinde kaybolmustu. Ve atatürk adeta vecd (çosku) dolu bir sesle:

- iste cumhuriyetten bekledigimiz netice... Diyordu.

Köymen, hulusi; atatürk&#8217;ü anmak kitabindan, s. 260
----------------------------------------------------------------------------------------------
Bayraga saygi ...2

30 agustos sabahi, mustafa kemal muharebe sahasinda dolasiyordu. Etraf binlerce düsman cesetleri ve birbiri üzerine yigilmis yüzlerce topçu hayvani, terkedilmis silah, top ve cephane dolu idi...

Atatürk söyle söylendi:

- &#8220;bu manzara insanligi utandirabilir &#33; Fakat mesru müdafaamiz için buna mecbur olduk. Türkler, baska milletlerin vataninda böyle bir harekete tesebbüs etmezler."

Ganimetlerin arasinda yirtilmis ve terkedilmis bir de yunan bayragi gören baskumandan eli ile kaldirilmasini isaret ederek;

- &#8220;bir milletin istiklal alametidir, düsman da olsa hürmet etmek lazimdir, kaldirip topun üzerine koyunuz."

Sait arif terzioglu
-----------------------------------------------------------------------------------------
Vatan islerinde korkmak olmaz:

Sivas&#39;ta vatan bütünlügü ve bütün millet adina bir kongre toplamaya karsi olanlar çoktu.

Isgal kuvvetleri ile istanbul hükümeti de kongreyi toplatmamak için el birligi etmislerdi. Binbasi rütbesinde bir fransiz jandarma subayi, yanina bir tercüman alarak sivas valisine geldi.

"eger burada kongre toplanirsa fransizlar sivas&#39;i isgal edecekler" dedi.

Vali, mustafa kemal&#39;e ikinci bir kongreden vazgeçilmesini yahut erzincan&#39;da toplanmasini söyledi. Kuva-i milliyeci bir genç sonradan sivas milletvekili kasim da valiyi desteklemekteydiler. Mustafa kemal, ingilizlerin samsun&#39;u topa tutmak, on güne kadar yeni isgaller yapmak santaji ile kendi çalismalarina engel olmak istediklerini hatirlatarak bu blöflere kulak asmamalari cevabini verdi.

Hiç bir vaka olmadan 2 eylül aksami sivas&#39;a varilmistir. Sehirde ne kadar fayton ve yayli araba varsa hepsini karsilayicilar tutmuslardi. Yalniz hürriyet ve itilaf partisinden kimse yoktu. Kalabalik arasinda fransiz subayin tehdidi üzerine telaslanan genç rasim&#39;i gören mustafa kemal:

- "gençler için vatan islerinde ölmek olabilir, korkmak asla &#33;

Kurtulus savasi&#8217;nda sakarya zaferi nasil bir kader dönümü olmussa, anadolu&#39;da yeni devletin kurulusunda sivas kongresi&#8217;nin o kadar büyük önemi vardir.

F. Rifki atay, çankaya
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Atatürk&#39;ün yargiç kararina saygisi

Ölümünden iki yil önce atatürk&#39;ün canina kiymak için kurulan bir düzen meydana çikarilmisti. Hem bu düzeni kurmakla suçlanan kimse "milli mücadele"den beri ata&#39;nin yolunda çalismis, sevgi ve güvenini kazanmis, birçok iyiliklerini de görmüs biri idi.

Haber yurtta saskinlik ve tiksinme yaratmisti. Herkes bunu konusuyor, "nasil olur, nasil olur&#33;" diyor, bir türlü herhangi bir nedene baglayamiyordu.

Sanik tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat atatürk, olaydan haberi yokmus gibi, bu konuda ne düsündügünü açiklamak için agzini açmadi, adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk&#39;ün bu suskunlugu çesitli yorumlara ugramisti, kimi "bu üzüntülü olayi anmak istemiyor", dedi; kimi de "bunun dogru olduguna inanmiyor" diye düsündü.
-------------------------------------------------------------------------------------
Samsun gezisi

Serbest firka&#39;nin kurulusu ve kaldirilisi :

Gazi, 1930 yilinin kasim&#8217;inda kayseri yönünde trenle yurt gezisine çikmisti. Yol arkadaslarina ilk sordugu soru;

"serbest firka&#39;yi kapatmakla iyi mi ettik?" idi. Tabii herkes "iyi oldu" diyordu. Ama bu soru bütün gezi boyunca sürecekti. Sonunda 22 kasim 1930&#39;da gazi samsun&#39;a varmisti. Samsun&#39;da olaganüstü önlemler alinmistir. Halk asker kordonlarinin arkasina sinmistir. Aksam ziyafet verilir. Ama masada kenti temsil eden hiç kimse yoktur. (bosnakzade ahmet bey).

"belediye baskani nerede? Nasil olur? Kentlerine konuk geldik" diye sorar belediye baskani serbest firka&#8217;li oldugu için vali tarafindan davet edilmemistir. Hemen belediye baskani&#8217;ni bulup masaya getirirler. Söz serbest firka&#39;dan açilir. Gazi serbest firka&#39;nin kendinden beklenen isleri göremeyecegi, memlekette gericiligin ve inkilap disi akimlarin bundan yararlanacagi düsüncesi ile serbest firka&#39;nin kapatildigini anlatir ve sonunda belediye baskani&#8217;na dönerek der ki;

"simdi baskan bey, siz de artik kaldirilmis olan bir partinin belediye baskani olarak görevinizi sürdürmek istemezsiniz, degil mi? Istifa ediniz" ama belediye baskani&#8217;nin yaniti baskadir.

"pasam, ben serbest firka&#39;yi temsil etmiyorum. Bu seçim halkin bana karsi bir güveni seklinde ortaya çikmistir. Eger bu görevden istifa edersem, halkin gösterdigi yakinliga ve güvenine karsi gelmis olurum."

Gazi sakin bir sesle :

"düsündügünüz dogru. Dilediginiz gibi olsun." yanitini verir.

12 eylül 1929 tarihinde ankara&#8217;da paris büyükelçisi fethi okyar&#8217;a cumhurbaskanligi genel sekreteri tevfik biyiklioglun&#8217;dan bir telgraf gider:

&#8220;reisicumhur hazretleri fransiz hukuk fakültelerinde okutulan derslere ait kitaplarla en mufassal ve yüksek bir umumi tarihi zat-i alilerinden rica etmektedir.&#8221;

Fethi bey, üç gün içinde kitaplari gönderir, arkadan yeni siparisler gelir, ernest lavisse ve alfret rambaud&#8217;un 12 ciltlik &#8220;histoire generale des peoples et des civilisations&#8221; kitabi istenir, fethi okyar bunlari da gönderir.

18 kasim 1929&#8217;da büyükelçi&#8217;ye, çankaya&#8217;dan bir mektup gelir:

&#8220;dün ernest lavisse&#8217;in on iki ciltlik tarih-i umumisi geldi. Yalniz tarih-i kadim&#8217;e ait kismi yok, yani milattan sonra basliyor. Bunu ikmal edecek kisimin da lütuf buyurulmasini reisicumhur hazretleri rica ediyorlar.(...) Yalniz bunlarin bedeli bir hayli tutsa gerektir. Tasfiye edilmek üzere bedelinin is&#8217;arini istirham ederim. Pasa hazretleri, sonra bir daha kitap istemeye yüzümüz olmaz, diyorlar. Reisicumhur hazretleri muhabbetle gözlerinden öpüyorlar efendim.&#8221;

Fethi bey, atatürk&#8217;ün çok yakin arkadasidir, kitaplarin bedelini seve seve ödeyebilir, ama atatürk bunu istemez, fatura gelir, kitaplarin bedeli paris&#8217;e gönderilir.

1930&#8217;da fethi okyar, merkeze döner, paris büyükelçiligi&#8217;ne münir ertegün atanir, atatürk&#8217;ün kitap siparisleri devam eder, genel sekreter, rene grousset&#8217;nin iki ciltlik &#8220;historie de i&#8217;ektreme orient&#8221; adli kitabini ister.

Kitap hemen gönderilir.....

Devamini bilal simsir söyle anlatir:

&#8220;münir bey, hemen kitabi postalar. Kitabin 571 frank, 80 santim tutarindaki faturasini da disisleri bakanligi&#8217;na yollar. Büyük bir hukukçu olan münir bey, büyükelçilik ve bakanlik bütçesinden cumhurbaskani için harcama yapilamayacagini herhalde bilir. Ama, belki, gazi için bir kerecik çignesek ne çikar, diye düsünmüstür. Bu yüzden disisleri bakanligi ve sayistay kendisinden hesap soracak degildi ya. Gazi denince akan sular dururdu.&#8221;

Ama büyükelçi yanilmaktadir, çankaya&#8217;nin böyle seylere tahammülü yoktur.

Hatta büyükelçi, disisleri&#8217;nin kitap, brosür tahsisati vardir, fatura bakanliga gönderilmis, bedeli o tahsisattan ödenmistir, dese bile...

Çankaya faturalari disisleri bakanligi&#8217;ndan alir, 571 frank, 80 santim is bankasi araciligiyla paris&#8217;e gönderilir.



Saniga yükletilen suç yargi yerinde ispat edilemedigi için adam aklandi.

Iste, yargiç kararini bu yolda verdikten sonradir ki atatürk bu konuda agzini ilk ve son kez olarak açti ve yalniz sunu dedi :

- suça yeltenilmistir, ancak yargiç buna kanacak ölçüde kanit bulmus degildir.

Mehmet ali agakay,
---------------------------------------------------------------------------------------------
Atatürk sovyet elçisine: &#8220;asla bolsevik olmayacagiz&#8221; dedi.

Ankara&#8217;nin subat ayina tesadüf eden oldukça soguk ve karli bir gecesi idi. Ankara kulübünde bir balo tertip edilmistir. O zamanin bütün mümtaz simalari orada idiler. Saat henüz 12&#8216;ye gelmemisti. Herkesin kalbinde ani bir heyecan uyandiran mes&#8217;ut bir haber baloya yayildi:

- gazi pasa baloya geliyorlar &#33;.

Rus sefarethanesinde imisler, oradan baloya geliyorlar. O zamanki rus sefiri de baloya gelmisti.

Bir aralik sefir, salonunun ortasina dogru ilerlemekte olan gaziye yaklasarak fransizca:

Ekselans dedi, sizi çok seviyorum, hürmetim sonsuzdur; çünkü müsterek bir gaye ugrunda varligini kurtarmaga çalisan milletleriz. Türkiye&#8217;nin en büyük halaskari ve banisi olan sizi müsaade ederseniz bir kere öpmek serefini kazanabilir miyim?...

Atatürk evvela gülerek elini uzatti, sonra o da elçiyi öptü. Büyük ve kiymetli atamiz bu çesit eglence yerlerinde dahi memleketin menfaat ve siyasetini göz önünden bir an uzak tutmazdi. Onun için bütün yabanci gazete muhabirlerinin huzurunda su cümlelerle sefirin sözlerini cevaplandirdi:

- ekselans, gösterdiginiz sevgi hareketinden ve sözlerinizden çok mütehassis oldum. Tesekkür ederim. Bu iki millet ilelebet dost kalmalidir. Yalniz suna dikkat ediniz, her zaman dost olmak arzumuza ragmen asla bolsevik olmayacagiz &#33;
---------------------------------------------------------------------------------------
Konya isyaninda

Konya isyanini müteakip konya&#39;ya gelen atatürk sinirli ve üzgündü. Sehrin ileri gelenleriyle belediye salonunda konusurken elindeki yanar sigarayi bir aralik iki parmagi arasina almis ve atesi parmak malari arasinda ezerek söndürmüs ve söyle demisti:

Ates nerede çikarsa çiksin, iki parmagimin arasinda böyle ezecegim &#33;...
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Atatürk; l.Dünya savaşı sırasında , 30 HAZİRAN -28 TEMMUZ 1918 günleri arası tehlikeli bir biçimde bozulan sağlığına kavuşmak için Karlsbat &#8216;da bulunmaktadır. Karlsbat&#8217; da Türkçe ve Fransızca olarak günlük anılarını yazar. Atatürk Karlsbat &#8216;da daha önceden tanıştığı ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Bey&#8217; le (YALÇIN ) rastlaşır. Birden bir anısını anımsar ve defterine yazar. 24 TEMMUZ 1908 &#8216;de Hürriyetin ilanından sonra bir Yunan Gazetesinde Türk Ordusunu ağır aşağılayan ( Hakaret eden) bir makale yayınlanır. Devlet, siyasal yetki ve o zaman ki basın bu ağır aşağılamaya hiçbir tepki göstermez.Yalnız Hüseyin Cahit Bey bu ağır aşağılamaya bir yazı ile karşılık verir. Bu nedenden ötürü Türk Subayları Selanik Ordu Evinde Hüseyin Cahit Beye bir &#8220;altın kalem&#8221; armağan etmek için bir tören düzenler.Bu töreni düzenleyenlerin başında Atatürk&#8216;ün Harbiye &#8216;den sınıf arkadaşı emekli yüzbaşı Tahsin Bey vardır. Tahsin Bey Selanik &#8216;de &#8220;Silah&#8221; isimli bir gazete yayınlanmaktadır. Tahsin Bey&#8217;in ünlü takma ismi &#8220;Silahçı Tahsin&#8221; dir. O sırada kıdemli yüzbaşı olan Atatürk yunanlı yazarın yazısını okumamıştır.
Görkemli törende Silahçı Tahsin Bey; Yunanlı yazar hakkında; küfürlü, aşağılayıcı, çok coşkulu bir konuşma yapar. Atatürk Silahçı Tahsin &#8216;in konuşmasını beğenmez. Atatürk töreni yöneten lll. Ordu komutanından izin alarak şu konuşmayı yapar:

&#8220;Tahsin Bey : eğer bir Yunan gazetesi Türk Ordusunu aşağılamışsa, bu olayı Hüseyin Cahit Bey&#8217;in karşıt bir makale yazması kapatamaz. Sorunu ciddi olarak çözümlemek zorunludur. Devletimizin bu konuda resmi bir karşılık vermesi gerekir. Bu girişimden ayrı olarak Türk Ordusunun üzüntüsü ve tepkisini göstermek için, bence Hüseyin Cahit Bey&#8217;in makalesinin hiçbir etkisi olamaz. Olağan üstülük şöyle olur. Örneğin; sizin gibi kahraman bir ordu üyesi, kalkar Atina&#8217;ya gider. Bu gidişi hem kişisel olarak yaparsanız , hem de Türk Ordusunun aşağılanmayı kabul etmeyen bir üyesi olarak yaparsanız. Türk ordusunu aşağılayan makaleyi yazan yazarı ve bu yazıyı yayınlayan gazetenin sorumlu yazı işleri müdürünü Atina&#8217;da bulursunuz. Onları düelloya davet edersiniz. Yazar ve sorumlu yayın müdürü düello davetinizi kabul etmezlerse , onları orada Atina&#8217;da vurursunuz. Sonra da, gider polise teslim olursunuz. Böylece hem Türk Ordusunun şeref ve onurunu kurtarırsınız , hem de bu yolda her çeşit sonuca katlanırsınız.&#8221;
----------------------------------------------------------------------------------------------
GAZİYE PEYNİR GETİREN TEYZE

Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava
alırken oldukça yaşlı bir kadına
rasladık. Atatürk attan inerek bu ihiyar
kadının yanına sokuldu.

- Merhaba nine

Kadın Ata&#39;nın yüzüne bakarak hafif bir
sesle;

- Merhaba dedi.

- Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın
şöyle bir duralayıp,

- Neden sordun ki, dedi. Buraların
sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?

Paşa gülümsedi.

- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar
Türk milletinin
malıdır. Buranın bekçisi de Türk
milletinin kendisidir. Şimdi
nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını
salladı.

- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan&#39;ın
köylerindenim bey, otun güç
bittiği, atın geç yetişdiği kavruk
köylerinden birindeyim. Bizim
mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum
Angara&#39;ya geldim.

- Muhtar niçin Ankara&#39;ya gönderdi seni?

- Gazi Paşamızı görmem için.
Başını pek ağrıttım
da....Benim iki
oğlum gavur harbinde şehit düştü.
Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi
bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum.
Rüyalarıma
girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara
anlatınca, o da bana
bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de
bilemediğimden işte ağşamdan belli
böyle kendimi ordan oraya vurup
duruyom bey.

- Senin Gazi Paşa&#39;dan başka bir isteğin
var mı? Kadını birden yüzü
sertleşti.

- Tövbe de bey tövbe de&#33; Daha ne isteyebilirim ki...O
bizim
vatanımızı gurtardı. Bizi
düşmanın elinden kurtardı.
Şehitlerimizin
mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne
isteyebilirim ondan? Onun
sayesinde şimdi istediğimiz gibi
yaşıyoruz. Şunun bunun gavur
dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde
kurtulmadık mı? Buralara bir
defa yüzünü görmek, ona sağol paşam&#33; Demek
için düştüm. Onu görmeden
ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir
adama benziyon, bana
bir yardım ediver de Gazi Paşayı
bulacağım yeri deyiver. Atatürk&#39;ün
gözleri dolu dolu olmuştu, çok
duygulandığı her halinden belliydi.
Bana dönerek,

- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim
insanımızdır...Benim köylüm,
benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim.
Yaşlı kadının elini
tuttum anacığım dedim, sen gökte
aradığını yerde buldun,
rüyalarını
süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi
Paşa yani Atatürk işte
karşında duruyor.

Köylü kadın bu sözleri duyunca
şaşkına döndü. Elindeki
değneği yere
fırlatıp, Atatürk&#39;ün ellerine
sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
İkisi de ağlıyordu. İki Türk
insanı biri kurtarıcı, biri
kurtarılan,
ana oğul gibi sarmaş dolaş
ağlıyorlardı. Yaşlı
kadın belki on defa
öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü.
Sonra heybesinden
küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu
beze sarılmış bir köy
peyniri. Bunu Atatürk&#39;e uzattı;

- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle
yaptım Gazi Paşa, bunu sana
hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada
bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini
söyledi.

Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere
şu emri verdi;

"Bu anamızı alın burada iki gün konuk
edin. Sonra köyüne götürün.
Giderken de kendisine üç inek verin benim
armağanım olsun."

(Mustafa Kemal Nasıl "Atatürk" Oldu-Mustafa Bilge Işıktürk-s.34)
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
VATANI TEK BAŞIMA MÜDAFAA EDERİM

23 Nisan 1920... Ankara&#39;da Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Memleketin her tarafından birçok mebuslar gelmişti. Bu yeni meclise gelenlerin bir kısmı, Ankara&#39;da hiçbir şeyin olmadığını görünce yeise düşmüşlerdi. Bahsedilen, ne Yeşilordu, ne hazine, ne yatacak otel, hiçbir şey yoktu. Sadece Mustafa Kemal...
...Bazılarına bu dava çürük gelmiş olacak ki, memleketlerine dönmeye karar verdiler. Bunlar geri dönerlerse Meclis&#39;te huzursuzluk olmayacağını anlayan Mustafa Kemal, kürsüye çıktı. O gün pek heyecanlıydı. Atatürk&#39;ün hayatında belki böyle canlı bir tablo doğmamıştı. Mebuslara hitaben:
"İşittim ki, bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek, memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Millî Meclis&#39;e davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatıyla, buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hattâ hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal, mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı&#39;a çıkar, orada tek kurşunum kalına kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu acîz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, mukaddes bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna ant içtim."
Diye gürleyince, herkesi bir heyecan dalgası sardı. Hiçbiri gözyaşlarını zaptedemiyordu.

( Enver Benhan Şapolyo )
-----------------------------------------------------------------------------------------------
KUBİLAY OLAYI

Gericiler memleketin her tarafından kışkırtmalar yapmaktan geri kalmıyordu. Değişik yerlerden gelen haberlerden, alınan tedbirlerle olayların büyümeden durdurulduğu anlaşılıyordu.

29 Aralık 1930 günü, Erenköylü Derviş Mehmet altı arkadaşıyla beraber Menemen hükümet konağına gelerek, "Ben mehdiyim, dinimiz mahvoluyor, şeriatı kurtarmaya geldim" diye bağırmaya başlamıştı. Halkı şeriat için bir bayrak altında toplamaya davet ediyordu. Büyük bir kalabalık tekbirler getirerek toplanmaya başlamıştı. Menemen&#39;de yedek subaylığını yapmakta olan öğretmen "Kubilay" bu olaya mani olmaya kalkışınca, Derviş Mehmet ve arkadaşları kendisini yere yatırmışlar ve Derviş&#39;in elindeki bıçakla başını keserek vücudundan ayırmışlardı. Orada bulunan 1500 kadar Menemenliden hiç kimse mani olmaya çalışmamış, bilakis tekbirler getirerek bu haince hareketi desteklemişlerdi. Derviş Mehmet, Kubilay&#39;ın aşını kestikten sonra, kanını içemek helaldir diyerek avucuna aldığı kanı içmişti. Sonra kesik baş bir kazığa saplanarak halka gösterilmişti. Bu arada meydana yetişen bir bekçi ile jandarma askerini de öldürmüşlerdi.

Bu haber Ankara&#39;da bir bomba tesiri yaptı. Derhal Köşke çağırıldım. Mustafa Kemal Paşa görülmemiş şekilde kızgın, üzgün ve heyecanlıydı. Başvekil İsmet Paşa, Milli Müdafaa Vekili Zekai Bey ( Apaydın ), Ordu Müfettişi Fahrettin Paşa ( Altay ) da Köşke geldiler. Mustafa Kemal Paşa, çok sinirli bir durumda söze başladı: "Bu ne haldir, mürteciler hükümet meydanında ordunun subayını din adına boğazlayabiliyorlar. Binlerce Menemenliden kimse çıkıp mani olmuyor, bilakis tekbirlerle teşvik ediyorlar. Yunan idaresi altındayken bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran ordunun bir subayına reva gördükleri bu saldırının cezasını yalnız hain katiller değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir. Bu Cumhuriyet&#39;i ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasaba "Vilmodit" ilan edilmeye müstahak olmuştur. Fransızca olan "Ville Maudite" kelimesinin karşılığı cezalandırılmış şehirdir. Vilmodit kasaba demek; o kasabanın bütün halkı şehir dışına çıkarılır, aileler, birer ikişer memleketin başka şehirlerine dağıtılır, tam boşaltılmış şehir tümüyle yakılır, bugünki ve yarınki nesillere ibret olmak üzere hükümet meydanına büyük bir siyah taş, sütun olarak dikilir. Derhal harekete geçmeliyi, dedi. Cevaplarımızı bekliyordu, yalnız itiraz dinlemeye tahammülü olmadığı anlaşılıyordu. Vakit kazanmak ve havayı biraz yumuşatmak düşüncesiyle, "Acaba ayrıntılı raporların gelmesini beklesek mi" diye bir görüş ortaya attım. Hiç cevap vermedi. Bir süre oturdu. Biz de konuşmadık. Menemen&#39;de orduya hizmet eden veya önceden hizmet etmiş olan askerler ve aileleri vardı, masum çocuklar, ihtiyarlar, aciz kadınlar böyle ağır bir cezaya ister istemez maruz kalacaklardı. Konuşmasak bile bu fikirleri hepimiz zihnimizden geçiriyorduk. Belki bu susma sırasında Mustafa Kemal Paşa da bunları düşündü. Ancak taviz vermeye niyetli görülmüyordu, "İşte böyle olacak, dağılalım" dedi ve kalktı. Aramızda, bir iki gün beklemeyi, Mustafa Kemal Paşa&#39;nın tepkisinin ne ölçüde değişebileceğini görmeyi uygun gördük. Ancak normal kanuni işleri hemen başlattık. Paşa&#39;dan birkaç gün ses çıkmadı. Bir daha "Vilmodit" ten bahsetmedi. Menemen&#39;e yollanan kuvvetler Derviş Mehmet&#39;i ve arkadaşlarını yakaladılar. Orada kurulan Divanı Harp&#39;te mahkeme edilerek idam edildiler. Ayrıca yakalanan baş teşvikçiler de cezalandırıldılar. Mustafa Kemal Paşa bu olayı hiçbir zaman unutmadı. Bütün memlekette daha ciddi önlemlerin alınması gereği ortaya çıkmıştı. İrtica ile mücadele hızlandırıldı.

( Kâzım Özalp )
------------------------------------------------------------------------------------------
KUR&#39;AN OKUYANA SAYGI

Sakarya Harbi 22 gün 22 gece devam etmiş, tam deyimle kan gövdeyi götürmüştü. Bu nedenle tarih kitapları Sakarya Harbi&#39;ni en kanlı muharebelerden biri olarak yazmıştır.Bu muharebe içinde mermilerin üzerimizden geçtiği günlerden bir gün, Atatürk beni çadırlarına emrettiler. Çadıra koştum, Atatürk ayakta ve masada açılmış harita başında çok gergin ve sinirli idi. Çadıra girer girmez, bana hemen Fevzi Paşa&#39;yı çağırmamı emrettiler."Baş üzerine Paşam" diyerek çıktım, atıma atlayarak Fevzi Paşa&#39;nın çadırına atımı yıldırım gibi sürdüm. Artık neredeyse düşman mermileri bizim çadırlarımıza düşecekti. O toz toprak arasında, Paşa&#39;nın çadırına nefes nefese geldim ve hemen içeri daldım. İçeri girince baktım ki, Fevzi Paşa arkaları kapıya, yüzleri kıbleye dönük diz çökmüş vaziyette kendilerinden geçmişler ve vecd içinde yüksek sesle Kuran-ı Kerim okuyorlardı. Kendilerinden o kadar geçmişlerdi ki, arkaları da kapıya dönük olduğundan benim içeri girdiğimi görmediler ve duymadılar bile. Ben hiç ses çıkarmadan ağzımı elimle tutarak geri geri yavaşça çadırdan çıkıp, atıma atlayıp Ata&#39;ya yıldırım gibi geri geldim. Geldim ama, attan inerken aklım başıma gelmişti. Ata&#39;ya ne diyecektim. Emrine ne cevap verecektim. Fakat bunları düşünmeye bile zaman yoktu. Hemen Ata&#39;nın çadırına daldım. Çadıra girdiğimde Ata hala ayakta ve açık harp krokisi önünde idi. Girer girmez, "Nerde Fevzi Paşa" diye gürledi. "Paşam" dedim "Fevzi Paşa&#39;nın çadırına gittiğimde, Fevzi Paşa Kuran-ı Kerim okuyorlardı. Beni görmediler, ben de hiçbir şey söylemeden geldim. Emrederseniz tekrar gidip emrinizi bildireyim" dedim. Atatürk şöyle bir durdu, "Bırak Paşa Kuran&#39;ını okusun. Allah&#39;ın izni ile biz düşmanı yeneceğiz. Rahatsız etmeyelim Paşa&#39;mızı" buyurdular.

( Muzaffer Kılıç, 1921 )
----------------------------------------------------------------------------------------------
EZAN

Dolmabahçe önünde demir atmış olan Savarona&#39;nın güvertesinde, hasır koltuğunda güneşin batışını seyrediyordu. Ufuk, minarelerin arkasında kıpkızıl bir renk almıştı. İstanbul, camileriyle ateşten bir fona yaslanmış gibiydi. Füreya, Atatürk&#39;e son okuduğu kitabı getirmiş, yanıbaşında oturtuyordu. "Söyler misiniz, bana bir Münir çalsınlar," dedi Atatürk. Yaveri koşup gramofona bir taş plak koydu. Az sonra, minarelerin birinde yanık sesli bir müezzinin ezanı duyuldu. Atatürk başıyla işaret verdi. Plağı susturdular. Hepsi huşu içinde ezanı dinlediler. Füreya, başını öteye, camilerden yana çevirmiş olan Ata&#39;nın göz pınarlarında yaşların biriktiğini gördü. Bir damla süzülmüş, yanağından aşağı akıyordu. Atatürk, uzun müddet yanındakilere doğru dönmedi. Nihayet başını çevirdiğinde, hem ezan bitmişti, hem o kendini toparlamıştı. "Ne yazık ki ezanı tekrar ettirmemize imkan yok, Füreyacım," dedi yumuşak bir sesle. "Sabah ezanını bekler, hep birlikte dinleriz Paşam," dedi Füreya.

( Füreya Koral )
--------------------------------------------------------------------------
YARIN CUMHURİYETİ İLÂN EDECEĞİZ

Seçim yeni yapılmış, meclis yeni kurulmuş, sonuç Mustafa Kemal&#39;in beklentisine en yakın biçimde alınmıştı. 26 Ekim 1923 akşamı Gazi, kabineyi Çankaya Köşki&#39;nde toplantıya çağırdı. Bu toplantıda başvekil Fethi Okyar&#39;ın istifası karara bağlandı. Ertesi sabah haber, gazete manşetlerinde yer alacaktı. 28 Ekim gecesi, Çankaya&#39;daki akşam yemeğine Latife Hanım da katıldı. Son derece heyecanlıydı. İçi içine sığmıyordu. Çünki o akşam yemeğinin gündemini biliyordu. Sevgili Paşa&#39;sı niyetlerini önce eşine heyecan ve içtenlikle anlatmıştı. Latife Hanım bu sebeple birkaç kez mutfağa inmiş, yemeklerin o akşam yaşanacak olayların şanına yaraşır olmasına özen göstermişti. Mustafa Kemal arkadaşalarına, yemekten sonra anayasanın bazı maddeleri üzerinde çalışacağını bildirmiş, yeni başkan adayı olduğu söylenen İsmet Paşa&#39;yı da bu çalışmaya davet etmişti. İsmet Paşa bu daveti bekliyordu. Sofrada seçim heyecanı, seçim dedikoduları, yeni seçilenler, bu kez meclise giremeyenler hakkında konuşmalar sürüp giderken, Mustafa Kemal bıçağını eline aldı, doğruldu, derin bir nefes aldıktan sonra hafifçe tabağına vurarak: "Beyler&#33;" dedi. O da heyecanlı, kaşları çatılmış, ama gözlerinde güleç bir ifade ile arkadaşlarına bakıyordu. Çıt çıkmıyordu şimdi yemek salonunda. "Beyler, yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz&#33;" Tek tek herkasin yüzüne bakarak durumu kontrol ediyordu. Şimdi sofradakiler yıldırım çarpmış gibi kalakalmıştı. Neden sonra, beyinlerinde şok yaratan bu haberi alkışlamak birilerinin aklına geldi ve yemek odası bir anda sanki patladı. Mustafa Kemal uygun bir süre bekledikten sonra açıklamasını sürdürdü: "Türkiye Devleti&#39;nin hükümet şekli Cumhuriyet&#39;tir. Bunu aAnayasa&#39;mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız. Hazırlıklarımızı birkez daha gözden geçirmemiz lâzım." Gerçekten de iki arkadaş bütün gece süren çalışmalarını sabah ezanları okunurken bitirebildiler. İsmet Paşa, Mustafa Kemal&#39;in ısrarıyla Çankaya Köşkü&#39;nde kaldı, birkaç saat uyudu.

( Nezihe Araz )
--------------------------------------------------------------------------------------------------
YİNE YAK&#33;

Atatürk, Florya&#39;dan Çekmece&#39;ye doğru bir yaya yürüyüşünde, bir ağaç altında dinlenen ihtiyar bir adama rastladı. Adam hürmetle ayağa kalktı, Ata&#39;yı selamladı. Atatürk sordu: "Beni tanır mısın?" , "Tanımaz olurmuyum, Evimde resmin bile var&#33;" Atatürk memnun olmuştu. Konuşmaya başladılar. İhtiyar: "Bir işine aklım ermedi" dedi. "Cumhuriyetçiliği, İnkılâpçılığı, Milliyetçiliği Halkçılığı hatta Devletçiliği anlıyorum ama, şu Laikliği pek kavrayamadım. Neden herşeyi birden bozdun?" Ata: "Bunu sana bir hikaye ile anlatayım" dedi. Amr-İbnl-As, Mısır&#39;ı fethettiği zaman, Halife Ömer&#39;e bir mektup yazmış: "Burada birçok kütüphaneler, içlerinde de birçok kitaplar var. Bunları yakayım mı, yoksa bırakayım mı?.." Ömer cevap vermiş: "Kitapları tetkik et, eğer faydasız şeyler ise, yak&#33; Yok, eğer faydalı şeyler ise yine yak&#33; Çünki halk o kitapları okudukça, onlara uymaktan vazgeçmeyecekler, eskiyi unutmayacaklar ve bize yani - yeniye ve yeniliğe - daima düşman olacaklardır&#33;.." Hikayeyi anlatan Ata, ihtiyara sordu: "Şimdi sana Laikliğin ne olduğunu izah edeyim mi?" İhtiyar derin bir sezgi ve sağduyu ile cevap verdi: "İstemez Paşam, hepsini anladım&#33;" dedi.
----------------------------------------------------------------------------------------
24 AĞUSTOS

24 Ağustos sabahı Mustafa Kemal Paşa Ankara&#39;dan hareket etti. Afyon&#39;un güneyinde geceyi geçirdi. 25-26 gecesi Kocatepe&#39;nin hemen güneyindeki Başkomutanlık Karargâhı&#39;na geldi. Şafakla beraber saldırı emrini verdi. Ankara&#39;dan hareket edeceği günün akşamını Keçiören&#39;de yakın adamları ile geçirmişti. Ayrıldığı zaman bir hayli yorgundu. Yanındakilere: " Taarruz haberini alınca hesap ediniz. On beşinci günü İzmir&#39;deyiz" demişti. Acaba içkinin tesirimiydi? Arkasından hafifçe gülüştüler bile. İzmir&#39;den dönüşünde karşılayıcılar arasında o gece beraber bulunduklarından bir ikisini görünce: "Bir gün yanılmışım...Ama kusur bende değil düşmanda&#33;" dedi. İzmir&#39;e Taarruz&#39;un on dördüncü günü girmişti.

( Falih Rıfkı Atay )
-------------------------------------------------------------------------------
ASKERLİK SANATI


Askerlik sanatı, Mustafa Kemal&#39;in kanısınca, bir sağduyu biçimdeydi. Savaş planlarını, hazırladığı tarzdan başka bir biçimde çizmedi. "İzmir hattı ve Bağdat Demiryolu&#39;nun birleştiği noktada bulunan Afyonkarahisar&#39;da taarruza geçtim. Çünki orada taarruza geçmek gerekirdi. Yunan yığınağı esasen beni bu surette hareket etmeye yöneltiyordu. Tan ağarırken düşmanı ansızın avlamak için bütün gece yürüyen askerlerimiz temizlendikten sonra - elli kilometrelik bir uzaklığı aldıktan sonra taarruza geçebilecek birlikler azdır - atlı birlikleri Yunan Ordusu&#39;nun gerilerine sarkıttım." "Düşmanın sağ kanadını çevirmek mi istiyordunuz?" diye sordum. "Hayır. Çok daha geniş bir manevraya girişmiştim. Düşmanı tamamiyle kuşatmak istiyırdum ve bunu başardım." Ve sesini alçaltarak ilave etti: "Annibal&#39;in Cannae&#39;de uyguladığı manevra."

( Kemal Arıburnu )
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
ATATÜRK ve İNÖNÜ

İsmet İnönü, Başbakanlık&#39;tan ayrıldıktan sonra bir akşam Atatürk&#39;ün sofrasında bulunur. Atatürk, onu sofrada kendi yanına oturtur. İsmet İnönü bir kağıt parçası üzerine şöyle bir soru yazar: "Bana hâlâ dargın mısınız?" Kâğıdı Atatürk&#39;e uzatır. Atatürk cevap verir: "Neden dargın olayım?" İnönü: "Altına imzanızı atar mısınız?" der. Atatürk imzasını atar ve İnönü&#39;ye uzatır. İnönü: "Saklayabilir miyim?" Atatürk: "Nasıl istersen..." Az sonra İnönü cebinden ikinci bir kağıt parçası çıkarır ve yazar: "Beni yetiştirdiğinize pişman mısınız?" yazar ve Atatürk&#39;e uzatır. Atatürk okuduktan sonra İsmet İnönü&#39;ye döner: "Sen de bunu imza et." İnönü imzalar. Atatürk kağıdı cebine koyar.

( İsmet Bozdağ )
--------------------------------------------------------------------------
İZNİK TARİHİ


Atatürk 1936&#39;da İznik&#39;e uğramıştı. Yanında Celal Bayar, Afet Hanım ve daha birçok arkadaşları vardı. İznik Belediye Bahçesi&#39;nde uzun bir masanın etrafında toplananlar, O&#39;nu eğliyorlardı. Afet Hanım, tarihi İznik&#39;i gezmek için Atatürk&#39;ten izin alarak ayrılmak istedi. Atatürk, herkesçe malum olan tarih bilgisine dayanmış oalcak ki, şöyle dedi: "Hay hay, gidebilirsiniz, fakat unutmamalı ki, asıl İznik&#39;i göremeyeceksin, çünki o topağın altındadır." Afewt Hanım ayrıldıktan sonra Atatürk, masasında oturanlara şöyle bir soru soruyor: "İznik&#39;in etrafını çeviren surların kaç kapısı vardır?" Bu sorunun yanıtını İznik tarihini iyi bildiğini sanan bir İznikli veriyor: "Üç kapısı vardır efendim. Bulunduğumuz yerin doğusundaki kapı, kuzeyindeki Yenişehir Kapısı, güneyindeki İstanbul Kapısı diye bilinir." Atatürk: "Hayır, dört kapısı olacak. İznik Türkler tarafından ilk zaptında Kılıç Aslan&#39;ın girdiği Batı Kapısı nerede?" "Böyle bir kapı bilmiyoruz efendim." Atatürk bir süre sustu. Canı sıkılmışa benziyordu. Nihayet konuyu değiştirdi. Aradan seneler geçti. Biriken suları İznik Gölü&#39;ne akıtmak için yol açmaya uğraşan işçiler, bir noktada suların kendiliğinden boşluk bularak akmakta olduğunu hayretle gördüler ve ilgililere bildirdiler. Kazıya devam olununca, bunun bir kapı, hem tam teşkilatlı kurşunlu bir kapı olduğu meydana çıktı. Atatürk&#39;ün bahsettiği Batı Kapısı bulunmuştu.

( Ahmet Hidayet Reel )
----------------------------------------------------------------------------
LİMAN VON SANDERS


Türk Ordularını komuta eden Alman Generali Liman Von Sanders Paşa Mustafa Kemal&#39;e: "Ben sizin yerinizde olsam bu üç maddelik emri yazılı olarak vermezdim. Oradan bir subay çağırtacak yerde, kendi adamlarımdan birini gönderir, sözle duyururum" demişti. Mustafa Kemal: "Evet, ben de kitaplarda böyle öğütlendiğini bilirim. Böylece on beş dakikalık bir zaman kazanılır. Fakat ben, kendi memleketimi ve adamlarımı tanırım. Öyle yapsaydım, emir yanlış anlaşılırdı. O zaman kaybolan on beş dakika değil, bütün savaştır" demişti.

( Kemal Arıburnu )
----------------------------------------------------------------------------
VALLE PADİŞAH BİLİR&#33;


1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler&#39;de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler&#39;e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı: "Depremden çok zarar gördün mü, baba?" diye sordu. Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu: "Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin?" İhtiyar, Kürt şivesiyle: "Valle Padişah bilir&#33;" dedi. Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle: "Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakayım zararın ne?" İhtiyar tekrar etti: "Padişah bilir&#33;.." Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam&#39;a döndü: "Siz daha devrimi yaymamışsınız" dedi. Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi: "Köylere genelge yolladık Paşam" dedi. Atatürk&#39;ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı: "Oğlum, genelgeyle devrim olmaz&#33;..." dedi.

( Ahmet Hidayet Reel )
----------------------------------------------------------------------------
MISIRLI BİR LİDERİN MUSTAFA KEMAL&#39;DEN YARDIM İSTEMESİ


Birgün Mısır&#39;da bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal&#39;i görmeye gelmişti. Kendisine: "Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?" diye sordu. Olabilecek şey değildi ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal: "Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?" diye sordu. Adamcağız yüzüne bakakaldı: "Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya..." dedi. "Benimle olmaz, Beyefendi Hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o vakit gelip beni ararsınız."

( Falih Rıfkı Atay )
----------------------------------------------------------------------------
ZÜLÜFLÜ İSMAİL PAŞA


Milletvekili ve Atatürk&#39;ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali anlatıyor: Bir gece uykumun arasında telefon çaldı. Karşımdaki Çankaya&#39;dan Başyaver&#39;di. "Derhal seyahate çıkılıyor. Hemen Köşke gelmenizi emir buyurdular" dedi. Saate baktım, vakit gece yarısını hayli geçmişti. Hazırlandım ve Köşke gittim. Meğer, o gün Atatürk, Kırşehir&#39;de Özel İdare&#39;den maaş alan öğretmenlerden, birkaç aydan beri maaş alamadıklarından dolayı bir şikayet mektubu almış. Ve o gece sofrasında bulunan ilgili bakandan, öğretmenlerin niçin kaç aydır maaş alamadıklarını sormuş. Bakan da: "Havalar kış... Belki de onun için postalar işleyememiştir" neviinden birşeyler söylemiş, mazeret ileri sürmek istemiş. Atatürk, bu cevap üzerine: "Ya... Demek şimdi muhasaradayız, öyle mi? O halde biz de sofradan kalkar, gider, hem yolunu açarız, hem de Kırşehir&#39;de öğretmenlerin dertlerini yakından dinleriz" demiş ve derhal hareket emrini vermiş. Gerçekten de kötü bir kıştı. Hava fena halde yağışlı ve çok soğuktu. Atatürk, o gece sofrasında davetli bulunanlardan da bazılarını beraberlerine alarak gece yarısından sonra yola çıktı. Hava o kadar pusluydu ki ara yolu kaybettik. Bir köylünün kahvehanesine sığındık. Kahvehanenin sac sobasını yaktırdık. Ellerini sac sobanın üstünde gezdirerek ısıtmaya çalışan Atatürk: "Biz Harbiye&#39;de okurken bir kış yine böyle çok şiddetli geçiyordu. Mektebin sobaları yanmıyordu. Derdimizi idareye anlatamadık. Arkadaşlar Müdür&#39;e çıkmak için beni seçtiler. Müdür Zülüflü İsmail Paşa... Evvela Padişah&#39;a, sonra Müdür Paşa&#39;ya dualar ettik. Nihayet soba meselesine geldik. Paşa birden bire gürledi: - Soğuk mu? Ne soğuğu? Padişah Efendimiz&#39;in nimetleri gözünüze dizinize dursun... Görmüyor musunuz sobalar cayır cayır yanıyor. Çıkın nankörler&#33;... Baktık sahiden de müdürün sobası güldür güldür yanıyor. Paşa da buram buram terliyordu. Sıcaktan yakasını açmıştı. Ve sanıyordu ki mektebin tüm sobaları böyle yanmakta... Çocuklar biz Çankaya Köşkü&#39;nde bazen Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi sakın aldatıyor olmayalım&#33;.." dedi. Kahvede biraz ısındıktan sonra tekrar yola devam ettik. Ertesi günü Kırşehir hududuna girmiştik. Protokol gereği Vali, başında silindir şapka, arkasında frak olduğu halde hududa gelmiş, Atatürk&#39;ü istikbal ediyordu. Bu esnada da Atatürk&#39;ün otomobili bir tarlaya saplanmıştı; etraftan yetişen köylüler otomobili kurtarmaya çalışıyorlardı. Vali de o resmi kılık kıyafetiyle, çamur içinde köylülere, jandarmalara emirler veriyor, gayrete getirmeye çalışıyordu. Atatürk: "İşte masa başında yapılan talimatnameler, hatta kanunlar, günün birinde böyle gülünç de olurlar&#33;" diyerek Vali&#39;yi yanına çağırttı. Haline acımış olacak ki, kalın bir palto giymesini tavsiye ederek zahmetlerinden ötürü kendisine teşekkür etti.

( Hikmet Bil )
----------------------------------------------------------------------------
SEN HAYATINDA BÖYLE BİR AĞAÇ YETİŞTİRDİN Mİ Kİ KESECEKSİN&#33;


Bahçe Mimarı Mevlut Baysal anlatıyor: Çankaya Köşkü&#39;nde bahçesini yapıyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben bahçede dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağacın Atatürk&#39;ün geçeceği yolu kapadığını gördük. Ağacın bir yanı dik bir sırt, diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu. Ata, havuz etrafındaki kısma yaslanarak karşı tarafa geçti. Derhal atıldım: "Emrederseniz derhal keselim Paşam." Bir an yüzüme baktı, sonra: "Yahu, sen hayatında böyle ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin&#33;"

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
----------------------------------------------------------------------------
GAZİ&#39;Yİ TANIR MISIN BABA?


Salih Bozok anlatıyor: Birgün, Çankaya civarında bir köylü evine gitmiştik. Girdiğimiz kulubede, ihtiyar bir köylü ile karısı oturuyordu. Bize ikram ettikleri kahveleri içerken Atatürk, köylü ile konuşmamı söyledi. Ben bu emre itaat için ak sakallı köylüye ilk aklıma gelen sulai sordum: "Sen Gazi&#39;yi tanır mısın baba?" İhtiyar beni, saçma bir sual görmüşüm gibi alaycı bir şekilde süzdü: "Gazi&#39;yi tanımayan var mı ki?" dedi ve ilave etti: "Ben görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Veli Camii&#39;nde Cuma Namazı kılarmış. Ta göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi nur yüzlü, Peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış&#33;..." Gülmemi güç tutarak, Atatürk&#39;ün sakalsız ve genç yüzüne baktım. O, kaşlarını kaldırarak kendini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve: "Varsın, o da öyle bilsin. Hakikati öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürtüp de sevgisini kaybetmekte ne mana var?..."

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
----------------------------------------------------------------------------
FATİH SULTAN MEHMET


Birgün İstanbul ve İstanbul&#39;un Fethi&#39;nden konuşurlarken söz tabii Fatih&#39;e geldi. Atatürk&#39;ün tarihin kendi hakkında vereceği hükmü etrafındakilere sık sık sorduğu malumdur. Söz sırası yine gelmişti. Ortaya şöyle bir sual attı: "Tarih acaba benim mi, yoksa İkinci Mehmet&#39;in mi yaptığı işleri daha mühim bulacaktır?" Bulunanların hemen hepsi: "Siz" dediler. Atatürk, böyle meselelerde daima olduğu gibi: "Niçin?" dedi. Sual sırası kendisine gelenler Atatürk&#39;ün Fatih&#39;ten çok büyük olduğunu ispat için akla gelecek ve gelmeyecek delilleri toplamakta birbirleri ile yarışa başladılar. Hatta bazıları: "Sizin yanınızda Fatih kim olurmuş&#33;" diyecek kadar ileri bile vardılar. Fakat, ne söylenirse söylensin, verilen cevapların Atatürk&#39;ü hiç tatmin etmediğini anlamak güç olmuyordu. Nihayet söz orada bulunanların en gencine geldi: "Efendim, tarih bir imtihan salonuna benzer. Karşısına gelenlere birtakım hususi meseleler verir. Neticede verdiği problemleri halledişine ve bundaki maharetine göre bir numara verir. Aşağı yukarı tarihin imtihanına çıkanların hepsi ayrı şartlar dahilinde, ayrı meseleler karşısında kalmışlardır. bunları en iyi halledenler de tereddütsüz on numara almışlardır. Zannımca, tarihin adamı olan şahsiyetlerin karşısında kaldıkları hadiseleri birbirleri ile karşılaştırmakla hükümlere varmak mümkün değildir. Fatih, karşısına çıkan problemleri en iyi şekilde hallederek on numara almıştır. Siz de önünüze serilen meseleleri halletmiş ve on numarayı kazanmış bir tarih büyüğüsünüz." Atatürk, bu sözleri büyük bir dikkatle dinledi ve neticede: "Bravo&#33;" dedi. Sonra, biraz evvel Fatih&#39;i küçümseyen kişiye dönerek: "Sen halt etmişsin. Ben Fatih&#39;ten büyük olabilir miyim? Çok kereler Fatih&#39;in karşısında kaldığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım hadiseleri nasıl hallederdi. Bunu çok merak ederim. İkinci Mehmet büyük adamdır, büyük..."

( Münir Hayri Egeli )
----------------------------------------------------------------------------
15 YIL HÜKÜM SÜRECEKSİN


Mustafa Kemal arkadaşlarıyla birlikte Bingazi&#39;ye gidiyordu. Trablusgarp Savaşı&#39;na katılacaktı. Yolda bir Bedevi&#39;ye rastladılar. Bu adam, el falından çok iyi anladığını söyleyerek, genç subayların fallarına bakmayı teklif etti. Hepsi avuçlarını gösterdiler, talihlerini öğrenmek istediler. Sıra Mustafa Kemal&#39;e gelmişti. O, ya fala inanmıyor, yahut bir Bedevi&#39;nin kehanetine itimat etmiyordu. Bununla beraber, arkadaşlarının ısrarlarına dayanamadı, elini uzattı. Sarışın Subay&#39;ın yumuşak elini sert avuçlarına alan Bedevi, bu elin çizgilerine bakar bakmaz, yerinden fırladı, ayağa kalktı ve büyük bir heyecanla: "Sen padişah olacaksın&#33;" diye bağırdı. "Padişah olacaksın ve 15 yıl hüküm süreceksin&#33;" Gülüştüler, Bedevi&#39;yi bırakıp yollarına devam ettiler.
Aradan yıllar geçti. Mustafa Kemal, Türkiye Devleti&#39;nin Cumhurbaşkanı odu. Cumhuriyetin 14. yılında hastalandı. Karaciğerinin şiştiğini görenler: "İçme Paşam&#33;" diye yalvardıkları zaman, O, Bingazi yollarındaki falcı Bedevi&#39;yi hatırlayarak güldü: "Arap vaktiyle söylemişti" dedi. "Bizim padişahlık nasıl olsa 15 yıl sürecek&#33;" ve ilave etti: "Hesapça bu son senemizdir&#33;"
-------------------------------------------------------------------------------------------
ÇOK GELMEZ Mİ?


Mustafa Kemal, Arıburnu Kumandanı&#39;dır. İngilizler Anafartalar&#39;a çıkmışlardı. Durum buhranlı ve çok tehlikeliydi. Mustafa Kemal, Başkumandan Yardımcısı Enver Paşa&#39;ya doğrudan doğruya müracaata mecbur kalıyor. Kendisini tatmin eden bir cevap alamıyor. O sırada karargâhı Yalova&#39;da bulunan Liman Von Sanders Paşa, telefonla Mustafa Kemal&#39;i arıyor. Konuşmaya yardımcı olan Genel Kurmay Başkanı Kazım Bey&#39;dir. Liman Von Sanders&#39;in sorduğu soru şudur: "Durumu nasıl görüyorsunuz, nasıl bir çare tasarlıyorsunuz?" Mustafa Kemal: "Durumu nasıl gördüğümü çoktan size iletmiştim. Çareye gelince: Bu dakikaya kadar çok müsait çareler vardı. Fakat bu dakikada bir tek çare kalmıştır..." Liman Von Sanders soruyor: "O çare nedir?" Cevap kesindir: "Bütün kumanda ettiğiniz kuvvetleri emrime veriniz. Çare budur&#33;.." Cevap alaylıdır: "Çok gelmez mi?" "Az gelir&#33;.." Ve telefon kapanıyor. Pek kısa bir süre sonra olaylar, Liman Von Sanders Paşa&#39;yı, kumanda ettiği kuvvetleri Mustafa Kemal&#39;in emri altında kalmaya mecbur etmiştir.

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
-------------------------------------------------------------------------------
JAPON VELİAHTI&#39;NIN ZİYARETİ


Japon Veliahtı gelmişti. Büyük ve mükellef bir ziyafet sofrasındaydılar. Atatürk, bir aralık Japon tarihinden söz açtı ve bir meydan muharebesini anlattı. Japon Veliahtı hayret etmişti. Atatürk, tarihten mitolojiye geçti ve yine Japon mitolojisinden konuştu. Veliaht&#39;ın ağzı açık kalmıştı. Söz edebiyata intikal etti. Atatürk: "Japon Şiiri&#39;nin dünya edebiyatında çok büyük etkileri vardır..." diyerek meşhur Japon şairlerinden mısralar okudu. Veliaht, bunları nereden biliyorsunuz? diye soramadı. Fakat, Atatürk&#39;ün bilgi ve hafızasına hayran kalmıştı. Atatürk hep böyleydi. Her şeyi planlıydı. O, bütün bunları, Veliaht gelmeden on gün önce tercümeler yaptırarak öğrenmişti.

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
----------------------------------------------------------------------------------
YABANCI TARİHÇİNİN SORUSU


Birgün, yabancı bir romancı ve tarih yazarı Atatürk&#39;e bütün isteklerine ulaşma başarısının sırrını sormuştu. Atatürk: "Durur, durur, dinlerim" dedi. Sonara tekrarladı: "Durur , durur. dinlerim." Ve sustu. Sakarya Zaferi tacını giyinceye kadar durup durup dinleyecekti. "Ben herhangi bir işe giriştiğim zaman karşımdakinin ne yapabileceğini ve en kötü ihtimalleri düşünürüm. Ona göre tedbirlerimi alarak hareket ederim."

( Falih Rıfkı Atay )
----------------------------------------------------------------------------------------------
EN BÜYÜK ESERİNİZ HANGİSİDİR?


Birgün Atatürk&#39;ün yaptığı işlerden bahis açılmıştı. Bir arkadaş: "En büyük eseriniz hangisidir?" diye sordu. "Benim yaptığım işler birbirlerine bağlı ve birbirleri kadar lüzumlu şeylerdir. Siz bana yaptıklarımdan değil, yapacaklarımdan bahsediniz."

( Falih Rıfkı Atay )
-------------------------------------------------------------------------
İTALYAN SEFİRİ


İtalya&#39;nın Akdeniz vilayetlerimize göz diktiği sıralardaydı. İtalyan Sefiri, Atatürk&#39;ün huzurunda, Mussolini&#39;nin bazı iddialarını söylemek cesaretini göstermişti. Atatürk bir müddet dinledikten sonra: "Brikaç dakika sonra konuşalım..." diyerek öbür odaya geçmiş, tekrar döndüğü zaman, &#39;Harp sahnelerinde harikalar yaratan Başkumandan&#39; olarak, askeri elbiselerini giymiş bulunuyordu. "Şimdi istediğiniz gibi konuşabiliriz sefir hazretleri" dedi. Sefirin ne hale geldiğini söylemeye lüzum yok...

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
-------------------------------------------------------------------------
YABANCI GENERALLERE VERİLEN DERS


Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı&#39;nda Viyana&#39;dadır. Generaldir. Bir otelde kalmaktadır. Birçok ecnebi generaller ve diplomatlar da bu otelde kalmaktadır. Mustafa Kemal, yemek salonuna indikçe Avusturyalı bir diplomat ailenin kendisine küçümseyerek baktığını hissediyor. Bir kolayını bulup bu aile ile tanışıyor. İlk fırsatta Mustafa Kemal&#39;e askerlikten bahis açarak bu mesleğin bilgi ile beraber tecrübeye de ihtiyacı olduğunu söylüyorlar ve hemen arkasından da: "Türk Ordusu&#39;nda sizin gibi genç generaller çok mudur?" diyorlar. Mustafa Kemal bunlara unutamayacakları bir ders vermek istiyor. Ve iki gün sonra aynı aileyle birlikte yemek yiyorlar. Mustafa Kemal, Avusturyalıların genç general Napolyon&#39;a karşı kaybettikleri meşhur Olm Meydan Muharebesi&#39;ni anlatmaya başlıyor ve sözü şöyle bitiriyor: "Evet muhterem baylar; Fransız Orduları&#39;nı sevk ve idare eden Napolyon da Olm Meydan Muharebesi&#39;ni kazandığı zaman çok genç bir generaldi." Avusturyalılar bundan sonra ne Mustafa Kemal ile yemek yemişler ve ne de Türk generallerinden ve tarihten konu açmışlardır.

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
------------------------------------------------------------------------------------------
İNÖNÜ ve MUSSOLİNİ


İnönü İtalya&#39;ya resmi bir ziyaret yapacağı vakit, Atatürk: "Sen Türkiye&#39;nin Başvekili&#39;sin. Mussolini de resmen İtalya&#39;nın Başvekili&#39;dir. Arada hiçbir fark tanımayacaksınız" demişti. Yoldaydık. İlk verilen programda Mussolini istasyona gelmiyordu. İnönü Roma&#39;da yerleşince karşılıklı ziyaretler yapılacaktı. Türk Heyeti eğer program değişmezse yarı yoldan memlekete dönüleceğini İtalyan protokolcülerine haber verdi. Trende bir telaştır gitti. Roma&#39;ya vardığımız zaman İtalyan Başvekili Mussolini, sırtında jaketayı ve başında silindir şapkasıyla Türkiye Başvekili&#39;ni bekliyordu.

( Falih Rıfkı Atay )
---------------------------------------------------------------------------------
ATATÜRK&#39;E HAKARETTEN SANIK KÖYLÜ


Atatürk&#39;e hakaretten sanık bir köylü hakkında takibat yapılıyordu. Durumu Atatürk&#39;e arz ettiler. "Mahkemeye veriyoruz" dediler. "Size küfür etmiş." Atatürk sordu: "Ben ne yapmışım ki ona?" Evrakı tetkik edenler açıkladılar: "Gazete kağıdı ile sardığı sigarayı yakarken kağıt tutuşmuş da ondan." Atatürk bunu söyleyen bir milletvekilidir. Atatürk sormuş: "Siz hiç gazete kağıdı ile sigara içtiniz mi?" "Hayır." "Ben Trablus&#39;tayken içmiştim, bilirim. Pek berbat şey. Köylü bana az küfretmiş. Siz bunun için onu mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız&#33;"

( Hilmi Yücebaş )
-------------------------------------------------------------------------
YUNAN ASKER


Dumlupınar Savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri ricat halindedir. Afyon Karahisar hatlarının çözülmesi esnasında birkaç Yunan esiri geceleyin Mustafa Kemal&#39;in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi Muzaffer Kumandan&#39;ın doğup büyümüş olduğu Selanik&#39;ten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında hiçbir işaret olmadığından, Mustafa Kemal&#39;e sordu: "Binbaşı mısınız?" "Hayır." Yarbay mı?" "Hayır." " Albay mı?" "Hayır." "Tümgeneral mi?" "Hayır." "Peki nesiniz o halde?" "Ben, Mareşal ve Türk Orduları Başkumandanı&#39;yım&#33;..." Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunan kekeler: "Ben, Başkumandan&#39;ın muharebe hattına bu kadar yakın bir yerde dolaşmasını işitmiş değilim de..."

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
------------------------------------------------------------------
ORADAN BÖYLE GEÇİLİR&#33;


İngilizler Çanakkale&#39;de Anafartalar Grubu&#39;nu mağlup edip de cepheyi sökemeyince, yeni bir harekete giriştiler, bu cepheyi sağdan çevirmek istediler. Düşmanın planını bozmak için Kireç Tepe&#39;yi tutmak lazımdı; halbuki oraya giden tek bir dar yol savaş gemileri tarafından makaslama ateş altında tutuluyordu. Her an gülleler korkunç patlayışlarla ortalığı alt üst ediyor, ölüm saçıyordu. Bir insanın değil, bir kurlun bile geçmesine imkan görülemiyordu. Kireç Tepe&#39;yi tutmak emrini alan Türk subay ve askerleri tereddüt içindeydiler; fırsat gözetiyorlardı. Fakat düşmanın ateşi bir an bile kesilmiyordu. Mustafa Kemal bu hali görünce siperlere koştu, askerlerin arasına karıştı ve sordu: "Niçin geçmiyorsunuz?" İçlerinden biri cevap verdi: "Düşman ölüm saçıyor, geçilemez&#33;" Mustafa Kemal zerre kadar korku ve tereddüt göstermeden: "Oradan böyle geçilir&#33;" dedi ve ileri fırladı. Mehmetçik artık durur mu? O da kumandanının arkasından ileri atıldı. Toz, duman, alev ve ölüm kasırgasını yaran askerler karşıya vardılar, tepeyi tuttular.

(Niyazi Ahmet Banoğlu )
----------------------------------------------------------------
YERLİ MALI HAFTASI


Yalova&#39;da uzun süre kaldık. Akşamları Atatürk&#39;ün sofrası yine konuklarla dolup taşıyor, birçok yurt sorunları bu sofrada görüşülüyordu. Bir akşam yerli malı kullanılması üstüne bir konuşma oldu. Herkes düşüncesini söylüyor, yurtta yerli endüstrinin gelişmesi için büyük bir kampanya açılması, herkesin yerli malı yemesi, yerli malı giyinmesi isteniyordu. Yerli Malı Haftası&#39;nın açıklanışı da bu günlere rastlar. Atatürk, herkesin öne sürdüğü düşünceleri, her zamanki dikkatiyle dinledikten sonra: "Bundan sonra önder olarak benim de yerli malı kullanmam gerek. Gardroptaki elbiselerimi getirin.Köşkün önünde yakın" buyruğunu verdi. Herkeste bir sessizlik... O şen, gürültülü sofra sanki bir anda mezar sessizliğine bürünmüştü. Herkes birbirinin yüzüne bakıyordu. Sessizliği ilk önce, konuklar arasında bulunan Ulus Gazetesi Başyazarı Falih Rıfkı Atay bozmaya cesaret edebildi: "Paşacığım, elbiseleri yakmayın, birer tanesini bizlere verin. Biz de hatıra olarak saklayalım" deyince, Atatürk hafifçe gülümsedi: "Peki" dedi. Orada hazır bulunan herkese birer kat elbise verildi. Bir gün sonra Beyoğlu&#39;nun tanınmış terzilerinden Arman, Yalova&#39;ya getirildi. Atatürk, Köşk&#39;tekilerin gözleri önünde yerli kumaştan elbiselerini kestirdi ve diktirdi. O olaydan sonra Atatürk, elbiselerini hep yerli kumaştan seçip Arman&#39;a diktirmiştir. Bir daha İsviçre&#39;den kumaş gelmedi.

( Cemal Granda )
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
İNGİLİZ KRALI EDWARD


Atatürk gündüz kıyamet kopsa alkollü içki almazdı. Yalnız sıcak günlerde bir iki bardak birayla yetinirdi. İngili Kralı Edward&#39;ın İstanbul&#39;u ziyaretinde Kral, kendi eliyle Atatürk&#39;e bir kadeh viski sunmuştu. Atatürk, bu ikramı nazikâne reddetti: "Teşekkür ederim gündüzleri kullanmam." İngiliz Kralı kendi kadehini de elinden bıraktı ve cevap verdi: "Ben de sevmem."

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
--------------------------------------------------------------------------------------
AMERİKALI KADIN GAZETECİ


Bir Amerikalı kadın gazeteci, Atatürk&#39;e: "İşlerinizde nasıl başarılı oluyorsunuz?" diye sormuş ve şu cevabı almıştı: "Ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. O işe neler engel olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür.

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
-----------------------------------------------------------------------------
KURMAK İSTEDİĞİNİZ SİSTEM NEDİR?


Tam İlk Anayasa&#39;nın görüşüldüğü sıradaydı. Tutucu milletvekillerinden bir hukukçu Mustafa Kemal&#39;i zor durumda bırakmak için, kendisine bir soru yöneltti: "Kurmak istediğiniz sistem nedir? Bunu bir tek hukuk kitabında bile bulamazsınız." Mustafa Kemal, milletvekilinin bağırarak konuşmasına karşı soğukkanlılıkla cevap verdi: "Her şey önce uygulanıp denenmelidir, ancak ondan sonra ilke ve kurallara dönüşür." Bu karşılıktan sonra bir süre susan Mustafa Kemal, birdenbire sertleştirdiği bakışlarını, soruyu yönelten milletvekiline dikti ve sert bir sesle ekledi: "Ben onu kurayım, onda sonra siz kitaba yazarsınız."

( Paraşkev Paruşev )
------------------------------------------------------------------------------
DAHİ KİME DERLER?


Her zaman Atatürk sual sormaz ve imtihana çekmez ya&#33; Birgün de, sofrada neşeli bir zamanında Atatürk&#39;ü imtihana çektiler. Arkadaşlarından biri sordu: "Lütfen cevap verin bakalım, dahi kime derler?" Atatürk tereddüt etmeden ve kendisinin imtihana çekilmesini yadırgamadan cevap verdi: "Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul ettiği şeyleri, ilk ortaya koyduğu vakit, herkes onlara delilik, der."

( Niyazi Ahmet Banoğlu )
----------------------------------------------------------------------------
SEVMEK NE KELİME ATAM, TAPARIM&#33;


Atatürk, muhtelif vesilelerle maiyetinde çalışan kimselerin samimiyet ve sadakatlarını imtihan etmesini gayet iyi bilirdi. İnsanların halet-i ruhiyesini, niyet ve emellerini teşhis ve temyiz etmekte şelaleler saçan bir zekaya malikti.

O büyük insan, bir gece Çankaya köşkündeki bir ziyafette devrin vekillerinden maruf bir zata şöyle bir sual sorar:

- Beni hakikaten sever misiniz?

Muhatabı hemen cevabı yapıştırır:

- Sevmek ne kelime Ata&#39;m, taparım&#33;

- Peki her dediğimi de yapar mısınız?

- Derhal

Atatürk, bu söz üzerine belinden tabancasını çıkarır ona uzatır.

- Öyleyse, al tabancamı, sık kafana...

- "Aman Atam" der, herhalde benimle şaka ediyorsunuz. Benim ölmemi istemezsiniz. Meseleyi anlayan Atatürk, yeleleri kabaran bir aslan mehabetiyle dışarıda hizmet eden askeri yanına çağırıp aynı sualleri sorup, cevabını aldıktan sonra, karşısında Toroslar&#8217;dan kopmuş bir kaya parçası gibi duran bu bağrı yanık Anadolu çocuğuna tabancasını uzatıp kafasına sıkmasını emreder. Aslan Mehmetçik, bu emri bilatereddüt yerine getirir, fakat kendisine bir şey olmaz. Çünkü, Atatürk, daha önce tabancasındaki merminin kurşununu çıkarmıştır.

İşte o zaman, Atatürk yanındakilere şöyle der:

- Beni ve vatanı seven hakiki insanı gördünüz mü?

Ruhu şad olsun.

(Atatürk&#39;ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları)
----------------------------------------------------------------------------------------
İNGİLTERE&#39;YE DE Mİ SAVAŞ İLÂN EDİYORSUNUZ?


Büyük İzmir yangınından bir gün önce Hükümet Konağı&#39;nda, Mustafa Kemal Paşa&#39;ya bir bilgi sunmak için Vali Bey&#39;in odasına girdim. İçeride Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Vali ve İngiliz Konsolosu vardı. Paşa, İngiliz Konsolosu&#39;na sert bir biçimde şöyle diyordu: "Tebaanız hakkında benden teminat mı istiyorsunuz? Yunanlılar burada iken tebaanız daha mı emindi?" İngiliz Konsolosu, bu soru karşısında: "Evet..." cevabını verince, Mustaf Kemal Paşa daha da sertleşti ve yüksek sesle: "Öyle ise Yunanistan&#39;a gidiniz&#33;..." dedi. İngiliz Konsolosu, bu çıkış karşısında sordu: "İngiltere&#39;ye de mi savaş ilan ediyorsunuz?" İngiliz Konsolosu&#39;nun, haddini aşan bu cevabı karşısında Paşa, onu sanki tokatlıyormuş gibi bir ifadeyle konuştu: "İngiltere ile aramızda barış yapılmış mıdır ki, savaş ilan edip etmediğimi soruyorsunuz. Hem siz böyle şeyleri konuşmaya yetkili misiniz ki, bana bunu soruyorsunuz? Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanı&#39;yım. Benim, her şeyi görüşmeye yetkim vardır. Senin de böyle bir yetkin varsa, ancak o zaman görüşebiliriz seninle. Böyle bir yetkiniz yoksa buyrunuz..." Mustafa Kemal Paşa "buyrunuz..." derken, İngiliz Konsolosu&#39;na kapıyı gösteriyordu.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
BÜYÜK GEÇMİŞ OLSUN&#33;


Atatürk, yurdumuzu ziyaret etmekte olan Yugoslav Kralı Aleksandr ile, İstanbul&#39;da Dolmabahçe Sarayı&#39;nda konuşurken, konuk Kral: "Ekselans. Biz Türkleri çok severiz. O kadar çok ki, vaktiyle Birinci Cihan harbi&#39;nin sonunda Lloyd George Batı Anadolu&#39;yu Yunanistan&#39;a teklif etmeden evvel bize teklif etmişti. Fakat biz Yugoslavlar, Türkleri çok sevdiğimiz için George&#39;un bu önerisini kabul edip Anadolu seferine çıkmadık." Atatürk, Kral&#39;ın bu sözlerine şu cevabı verdi: "Haşmetmeap, evvela bize karşı olan sevginize teşekkür ederiz. Sonra, büyük geçmiş olsun&#33;.."

( Seyit Kemal Karaalioğlu )
-----------------------------------------------------------------------------
TALÂT PAŞA ve POLİTİKASI


( Atatürk Anlatıyor )

Onlar, uzun görüşmektense, temas edilen esaslı noktalara cevap vermektense büyük bir devlet adamı vaziyeti alarak ve emsalsiz inkılâpçı ruh sahibi olduklarını ima ederek ve bilhassa ince diplomatik ve usta politikacılık sanatlarına güvenerek, o vaktin meşhur tabiriyle "atlatmak"ı tecih etmişlerdir. Bunda muvaffak olduklarından emin idiler. Farkında değillerdi ki, kendilerini derin bir merhamet hissiyle dinliyordum. Zavallı Talât Paşa, kendisinin bir sapkın Ermeni kuşunuyla Berlin sokaklarında yere serildiğini işittiğim zaman ne kadar müteessir olmuştum&#33; Sadrazam olduğu günlerden birinde, Sadaret makamında kendisine bazı hayatî meselelerden bahsetmiştim. Verdiği cevaplarla beni güzelce atlattığına kani olmuş hattâ bu memnuniyetini bir saat sonra görüştüğü yakın arkadaşına hikâye etmişti. Fakat iki gün sonra kendini telâşa düşüren bir vaziyet hasıl olması üzerine beni geceyarısında evine davet ederek, çare ve tedbir sormak lüzumunu hissetti. O gece, telâşlı sadrazamın meclisinde aynı arkadaşlarım da hazırdı. Şu sözleri söylemekle kendimi teselli ettim:
- Benden fikir ve mütalâa soruyorsunuz, söylemekte mâzurum. Çünkü ben size daha üç gün evvel çok hayatî bir mesele hakkında fikir ve mütalâamı söylemiştim. Siz ise beni atlattığınıza inanmış, hattâ sevincinizi ilân etmiştiniz.
- Asla&#33; dedi.
- Söylediğiniz zat, yanınızda oturuyor dedim... ( 1926 )
----------------------------------------------------------------------------
ANKARA&#39;YI NEDEN BAŞKENT YAPTIM


Sıcak bir günün akşamında yanında bazı ileri gelenler ile Köşkü&#8217;nün bahçesinde dolaşıyordu. Ben de o sıralar eski Köşk&#8217;ün tavan dekorlarıyla meşguldüm. Tozlu ve sisli bir akşam Ankara&#8217;nın üzerine çökmüştü. Yer yer toz hortumları semaya doğru yükseliyor ve manzaraya daha boğucu bir hava ekliyordu. Bize:

- Ankara&#8217;yı hükümet merkezi yapmakla iyi mi ettim? diye sordu.

Tabii herkes müspet cevap verdi. Arkasından:

- Neden? suali gelince, kimi staratejiden, kimi siyasetten bahsetti. Hatta birimiz "kayalık güzeldir" gibi bir estetik nazariye de ortaya attı. Atatürk :

- "Şimdi dalkavukluğu bırakın diye münakaşayı kapattı. Ankara&#8217;nın hükümet merkezi olmak için saydığınız meziyetleri beni ikna etmeye yetmez. Ben Ankara&#8217;yı hükümet merkezi yapmakla büsbütün başka bir hedef güttüm. Türk&#8217;ün imkansızı imkan haline getiren kudretini dünyaya bir kere daha tekrar etmek istedim. Bir gün gelecek şu çorak tarlalar, yeşil ağaçların çevirdiği villaların arasından uzanan yeşil sahalar asfaltlarla bezenecek. Hem bunu hepimiz göreceğiz. O kadar yakında olacak."

(Em.Tümg. Muzaffer Erendil, Anekdotlarla Atatürk)
-----------------------------------------------------------------------------
EFELERİN AKŞAMI


Atatürk&#39;ün Ankara&#8217;ya ayak basışının yıldönümü halkevinde ilk defa kutlanıyordu. Ankaralıların gönülden kopan kadirşinaslığı ile gündüzden beri heyecan içinde olan Atatürk efelerin oyunundan sonra yanına gelmelerini istedi. Efeleri yakınına konmuş iki sandalyeye oturmağa davet etti.

- Şimdi size soframdakileri tanıtayım. Bu büyük bir alimdir, tarih yazar ve okutur. Bu büyük bir yazıcıdır, olanı ve olacağı dile getirir.

Sofradakilerin hepsi için mahsus iltifat ve mübalağa dolu vasıflar buluyor, keskin, kesin, özlü methiyeler sıralıyordu. Sıra seymenlere geldi onlara döndü ve masadakilere tanıttı:

- Bunlar da, bu dünyanın en kahraman milletinin en yiğit insanlarından. Bana gelince, eğer bundan daha iyi tarihimizi bilmesem, bundan daha iyi dertlerimizi dile getiremeseydim, bundan daha iyi asker, bundan daha iyi hatip ve sizden biraz daha yiğit olmasam başınız olmazdım&#33;

Biran başını önüne eğdi, biran yüzünde koyu bir pembelik dolaştı gülümseyerek seymenin birine hitap etti:

- Bırak şunu bunu; ne Mustafa Kemal, ne reisicumhur... İkimizde Türk, ikimizde efe... Sen beni bilmiyorsun , ben seni... Dağda karşılaştık; benden korkar mısın, korkmaz mısın?

- Sayende düşmandan korkmadık ki, senden korkalım.

Cevap Atatürk&#39;ün hoşuna gitmemişti : düşmandan tabii korkmayacaksın, düşman bir başka, Türk değil ki korkasın gel bakalım, tam efe misin?

Başını dizine doğru çekti, gel bana desteklik et bakalım, dedi. Ve onun boynuna namlusunu dayadı; duvarın bir yerine nişan almağa başladı kurşun boynunun tüylerini yalayarak geçen seymende hiçbir kımıldama yoktu, oradakiler seymenin korkudan bayıldığını sanıyordu, kurşunlar bitmişti.

Seymen doğruldu, yüzünde ne bir pembelik, ne bir sarılık vardı, hiç titremeyen, belki biran gürleyen ve gülen bir sesle;

- Kurşunlar bitti mi, paşam? diye sordu :

Bu yüzdeki huzuru bir anlık bakışla sezen Atatürk seymenin ata kurşunu insana zarar vermez inancı ile öyle dimdik ve sakin kalabildiğini anlamıştı. Birden tabancayı yere attı, gözlerinden iri yaşlar damlıyordu. Hıçkırıklı bir sesle dedi ki:

- Demin söylediklerim yalandı, yanlıştı. Ben her şey değilim, ben hiçim. Ben hiç olurdum, eğer bu millet bana böyle inanmasaydı. Bu millet kılı kıpırdamadan benim uğruma canını vermeye hazır olmasaydı, ben hiçbir şey yapamazdım.

(Behçet Kemal Çağlar, Atatürk: Denizden Damlalar)
----------------------------------------------------------------------------------------
BEN, CUMHURİYETİ BÖYLE KAZANDIM&#33;..


Ankara, 10. Cumhuriyet yılının büyük ve ölçüsüz sevinci içindedir.şehir, baştanbaşa ışıklarla donatılmıştır. Eğlence yerlerinde her Türk, tam bir şuurla devrimin nimetlerini idrak ederek neşe içinde eğlenmektedir.

Atatürk, resmi baloların verildiği yerlere uğradıktan sonra Halkevi&#8217;ne de teşrif ediyor. Orada, milli ve mahalli giysileriyle coşan ve coşturan Türk köylüleriyle karşılaşıyor.

Bir gün bu milleti ve bu memleketi kurtarmak için atıldığı mücadelede kendisine yegane kudret ve kuvvet membaı olan bu temiz yürekli vatan evlatlarının neşelerinden son derece duygulanıyor.onları bir süre seyrettikten sonra, doğru Çankaya&#8217;ya teşrif ediyorlar ve:

-Efeleri buraya getiriniz&#33;.. Emrini buyuruyorlar.

Efelerin Çankaya&#8217;da, Atatürk&#8217;ün sofrasında nasıl coştuklarını ve nasıl coşturduklarını anlatmaya imkan yoktur. Büyük Ata, sahnenin en heyecanlı bir anında, Ankara efelerinden birine soruyor:

- Efe, sen benim için ne yapabilirsin?

Efe tereddüt etmeden cevap verir:

- Her şey...

- Mesela?..

- Ölürüm...

Şimdi bütün dikkat Atatürk&#8217;e çevrilmişti.kimse konuşmuyor, onları dinliyordu. Atatürk, gözlerini etrafındakiler üzerinde bir kez gezdiriyor.sonra:

- Efe, diyor, sözünde samimi misin?

- Emir sizindir, Ata&#39;m.

Atatürk, elini dizinin üstüne vuruyor:

- Koy başını buraya&#33;...

Efe derhal başını Ata&#39;nın dizlerine koydu ve başını koyar koymaz şakağında bir soğuk temas hissetti.bu, Atatürk&#8217;ün şakağına dayadığı tabanca namlusunun soğukluğuydu. Efe, bu soğuklukla beraber şakağına dayanmış bir tabanca olduğunu görmüş, fakat en küçük bir harekette bulunmamıştı.

Efe, Ata&#39;sı için ölümü seve seve kabul edebilirdi. Fakat Atatürk, ona kıyacak mıydı?

Bütün yüzlerin rengi bir anda solmuş, heyecan son haddini bulmuştu. Nefes almaktan korkuyorlardı ve gözler Atatürk&#8217;ün elindeydi. Tabanca, efenin şakağına dayanmıştı. Fişek sürülmüş ve emniyet açılmıştı. Atatürk, bir saniye bile sürmeyen bu an içinde ve gözle fark edilemeyecek bir hızla tabancanın namlusunu şakağın yanından, belki bir santim kadar kaydırarak tetiği çekiyor.

Derin sükutu yırtan korkunç tabanca sesi...

Kalpler, sanki yerinden kopacak.

Hazır bulunanların hepsinin beti benzi kül rengini almıştır.

Fakat, efenin başı hala Ata&#8217;nın dizindedir ve efede en küçük bir kımıldanma yoktur.

Atatürk, efenin başını dizlerinden kaldırıyor, temiz alnını dudaklarına doğru çekiyor ve öpüyor.

Hala biraz önceki havanın tesirinden kurtulamamış olanlara:

- İşte, ben Anadolu Savaşını bunlarla ve böyle canlarını esirgemeyenlerle kazandım, diyor.

(Nükte ve Fıkralarla Atatürk)
---------------------------------------------------------------------------------
HALK İSTERSE BENİ DE KOVAR&#33;


1935 senesindeydi. Atatürk&#8217;ün Çanakkale&#8217;ye geleceği rivayetleri dolaşıyordu.

O zamanlar dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma baş göstermişti. Bu hal karşısında bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak yolculuğa hazırlanıyorlardı. Bunlar, o zaman rivayet olunduğuna göre Filistin&#8217;e gitmek istiyorlardı.

İşte bu sıralarda "Atatürk Çanakkale&#8217;ye geliyor"dediler. Çok sevindim. Çünkü Atatürk&#8217;ü hiç görmemiştim.heyecanla Atatürk&#8217;ün geleceği Balıkesir caddesine dikildim. Bu esnada yanımda bulunan birkaç Yahudinin fısıltı ile pek hararetli olarak konuştuklarını gördüm. Alakadar olmağa vakit kalmadan karşıdan birkaç otomobil göründü."Atatürk geliyor" sözü yeniden ağızdan ağıza dolaştı. Halkın "yaşa, varol&#33;" nidaları arasında Atatürk otomobilinden indi.alkışlar devam ediyor, o da halkın arasında ilerliyordu.garip bir tesadüf ve talih eseri olarak Atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yaptı. Halka bakıyor ve kalabalığı selamlıyordu. Tam bu esnada yanımda bulunan ve biraz evvel fısıltı halinde, fakat hareketli konuşan Yahudilerden biri, ileriye doğru yürüdü ve Ata&#39;nın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istedi. Atatürk:

- Bırakın gelsin&#33; dedi.

Bu Musevi vatandaş, Atatürk&#39;ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak:

- Paşam bizi kovuyorlar. Biz ne yapacağız? dedi.

Atatürk bu şekilde önüne atılan bu adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı. Buna rağmen sordu:

- Sen kimsin?

- Ben paşam, Çanakkale Musevileri&#39;nden Avram Palto.

- Sizi kim kovuyor? Hükümet mi? Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle? dedi.

Bu Musevi vatandaş durakladı, şaşaladı. Biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi:

- Hayır paşam, halk kovuyor.

Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve:

- Halk isterse beni de kovar, dedi ve yürüdü.

(Atatürk&#8217;ün Nükteleri, Fıkraları, Hatıraları)
----------------------------------------------------------------------------
TÜRK&#39;ÜN DOSTU VAR MI?


28 Haziran, 1933 Ankara Erkek Lisesi&#8217;nde:

Sınava giren çocuklardan biri sorulan bir soruya şöyle karşılık vermişti:

- Fransa ile olan geleneksel dostluğumuz gereği...

Atatürk, derhal sözü keserek sormuştu:

- Hangi geleneksel dostluk, bu nereden çıktı, kim söyledi bunu?

O zaman coğrafya hocası ayağa kalkarak "Ben söyledim paşam" diye onun hiddetini azaltmaya çalışmıştı. Bana dönerek ve "sen söyle tarih hocası" deyince, hemen ayağa kalkarak cevap vermiştim.

- Paşam ortada geleneksel dostluk diye bir şey yoktur. Yalnız ortak hareketlere Fransız yazarları geleneksel dostluk niteliği vermişlerdir. Örneğin Kırım Savaşında olduğu gibi...

- Aferin, bu gerçekten böyledir. Acınarak söylüyorum Türk&#8217;ün geleneksel dostu yoktur. Çıkarlar ortak olunca Avrupalılar buna hemen geleneksel dostluk ismini vermişlerdir buyurmuşlardı.

(Arıburnu, age, S.199)
---------------------------------------------------------------
TÜRK MİLLETİ&#39;NE OLAN HAYRANLIĞI


Zamanının ünlü biyografi üstadı Alman Emil Ludwig 1934&#8217;de Atatürk&#8217;ün hayatını yazmak için Ankara&#8217;ya gelmişti. Eserleri arasında geçmişin ve yaşanılan devrin iz bırakmış nice şahsiyeti vardı.

O günlerde Polonya Cumhurbaşkanı, çok ünlü bir piyanist, bir virtüöz olan Ignas Jan Paderavsky&#8217;nin hayatını yazıyordu. Mustafa Kemal kendisini kabul ettiğinde, önce bedeni hususiyetlerini uzun uzun tetkik etmesi genel sekreteri Hikmet Bayur&#8217;un dikkatini çekmişti. Nitekim soyusopu üzerinde bilgiler edindikten sonra Hikmet Bayur&#8217;a Ata&#8217;nın musiki ve bilhassa keman-piyano ile meşgul olup olmadığını sormuş Bayur&#8217;un bu soru üzerine şaşkınlığını görünce şu açıklamayı yapmıştı:

- "İzah edeyim. Atatürk&#8217;ün parmakları daha çok bu müzik aletleriyle meşgul olanların bariz hususiyetleridir. Mesela Paderavsky&#8217;ninki böyledir. Size rica edeceğim. Bana bir elinin parmaklarını bir kağıda çizer, verir misiniz?"

Atatürk, bu isteğe tebessüm etmiş, daima nazik ev sahibi olarak arzuyu yerine getirmiş, fakat tarihçinin yanlış hüküm vermemesi için şu açıklamayı yapmıştı:

- "Bana ailemde zafer kazanmış büyük kumandanlar olup olmadığını sormuştunuz. Size yoktur cevabını vermiştim. Şimdi parmaklarımı ömrü savaş meydanlarında geçmiş bir askerde yadırgadığınızı seziyor gibiyim. Size kestirmeden bir açıklama yapacağım. Eğer, bende bazı fevkaladelikler görüyor ve buluyorsanız bunları sadece ve yalnız Türk olmama, Türklüğüme bağlayınız. Bu ülkenin bütün insanları temelde benzer yapı içindedir. Hatta kusurlarımızda bile... Biz bu aynı kaynağın kök sağlamlığı ile milliyet ve devlet yapısını muhafaza edebilmiş müstesna milletiz. Sadece ben değil, tarihte bu büyük millete sahalarında hizmet edebilmişler varsa, hepsinin ilham kaynağı aynıdır."

(Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı)
-----------------------------------------------------------------------------
BİS, BİS&#33;..


Atatürk&#8217;le Musollini&#8217;nin arası malum&#33;... İkinci Dünya Savaşı&#8217;nın "sinir harbi" dediğimiz söz hücumları Mussoli&#8217;nin baş silahı.

İtalyan diktatörü, o sırada yine bir nutuk söyleyerek, aklınca sinirlerimizi bozmak istemişti. Atatürk, buna fiili bile cevap mahiyetinde, Antalya&#8217;ya bir seyahat hazırladı.

Yolda otomobiller, güzel bir yerde mola verdiler. Atatürk, kulağına akseden bir türküyle ilgilendi.etrafı aradılar.bunu bir çoban söylüyordu.

Çobanı getirdiler. Atatürk:

- Türküyü sen mi söylüyorsun? diye sordu. Çoban, "evet" deyince:

- Sesin güzel, okuman da fena değil, burada da söyle de dinleyelim&#33;...

Çoban bir şey anlamamıştı. Ata izah etti:

- Bis demek, beğendik, bir daha söyle, tekrarla demektir. Çoban türküyü tekrarladı. O zaman Atatürk, cebinden bir "elli liralık" çıkardı, çobana uzattı. Çoban paraya baktı, aldı, memnun bir tavırla kuşağının arasına koyduktan sonra, ellerini çırptı ve yüksek sesle haykırdı:

- Bis, bis&#33;..

Atatürk, bu zeki hareket ve cevap karşısında o kadar memnun olmuştu ki, yanındakilere döndü:

- İmkan olsaydı da Mussolini şu sahneyi görseydi ve şu cevabı işitseydi,

Dedi, hangi millete nutuk söylediğini anlardı&#33;..

(Niyazi Ahmet Banoğlu)
-----------------------------------------------------------------------
TÜRKİYE&#39;YE KİN YAKIŞMAZ&#33;..


İstanbul&#8217;un işgali yıllarında bir Türk okulunu gezen Fransız Generallerinden M. Bramon, bir kızımızın yaptığı elişini beğenmişti. General bunu almak arzusu göstermesi üzerine elişinin sahibine öğretmen armağan edilmesi için teklifte bulunmuş ve öğrenci buna son derece sinirli:

- Hayır, bir çöp bile vermem&#33;.. demek suretiyle şiddetle reddetmişti.

Aradan yıllar geçtikten sonra aynı okula Atatürk gelmiş, aynı öğrenci bu kez düşman generaline vermediği aynı elişini Atatürk&#8217;e armağan etmek üzere uzatmış ve heyecanla şöyle demişti:

- Büyük Atam, bu değersiz hediyenin kabulünü rica ediyorum. Bu işimi bir zamanlar hocam, memleketimin işgali zamanında Fransız Genaral Mösyö Bramon&#8217;a armağan olarak vermemi rica etmişti. Halbuki ben bu arzuyu reddetmekle düşman ellerinde bir çöpümü bile görmek istemediğimi söylemiştim. Şu dakikada içimden gelen bir istek ve sevgiyle armağanımı kabul etmenizi rica ediyorum.

Ata&#8217;nın bu sözler üzerine kaşları çatılmış ve sert bir sesle şu cevabı verdiği duyulmuştur:

- Kızım, Türkiye&#8217; ye kin yakışmaz&#33;.. Biz herkesle dostuz. Çektiklerimiz, başımızda bulunan saltanat devrinin büyük hatalarının neticesidir. Avrupalı&#39;ların, Türk kızlarının eserlerini hayranlıkla seyretmeleriyle fikirlerini değiştirebilir miyiz? Sen onu o zaman verseydin, şimdi şanlı Türk kızlarını temsil eden bir eser Avrupa duvarlarını süslerdi.

(Niyazi Ahmet Banoğlu)
-----------------------------------------------------------------------------------
VATAN İÇİN


Ölümünden otuzaltı gün önce, birinci komutan, sonra Başvekil Celal Bayar, hastalığı süresince yaptığı hafta sonu ziyaretinde, beraberinde hazırlığı tamamlanmış üçüncü beş yıllık plan dosyasıyla gelir. Hekimler, zaman alan ciddi konularla meşgul olmasını yasaklamışlardı. Başvekil, bir-iki temel konuda fikrini öğrenme ihtiyacındadır. En çok beş dakika için evet derler.

Bundan sonrasını Celal Bayar şöyle anlatır :

- "Sanki hasta değil, rahat bir uykudan yeni kalkmış gibiydi.

Elimdeki dosyanın ne olduğunu sordu :

- "Üçüncü beş yıllık planın son şekli Atatürk" dedim.

Eliyle işaret etti.

- "Şöyle, yanıma otur anlat"

Şezlongunu yükseltmelerini ve arkasına bir yastık konulmasını istedi. Göreceği yakınlıkta oturdum. Dinledikçe alakası artıyordu. Verilen beş dakika geçmişti. Genel sekreteri Hasan Rıza&#39;nın bana bunu hatırlatmak için içeri girdiğini hissetti;

- "Gel Soyak, sen de dinle, başbakan çok güzel şeyler anlatıyor" dedi.

Sadece başlıkları okuyor, birkaç cümle ile o bahsi tamamlıyordum. Öğrenmek istediklerimi de öğrenmiştim. Yakın gelecekleri okurcasına:

- "Ufukta yeni bir dünya harbinin bulutları var. Acele edin. Bunların çoğu ordu ve halk ihtiyaçları için şart olan tesisler, Allah muvaffak etsin acele edin" dedi.

Bunları söyleyen insan birkaç gün önce komadan çıkmıştı.

Sağlığı ile ilgili bir tek kelime etmedi.

(CemalKutay, Atatürk Olmasaydı)
--------------------------------------------------------------------
İNGİLİZ KRALI&#39;NA VERİLEN ZİYAFET


İngiliz kralı VIII. Edward İstanbul&#8217;a Atatürk&#8217;ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:

- "Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz&#33;..." dedi.

Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular... Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk&#39;e dönerek:

- "Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere&#8217;de zannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi."

Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral&#39;a eğilerek:

- "Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim&#33;" dedi. Bütün sofradakiler Atatürk&#39;ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da "vazifene devam et" emrini verdi.

(Enver Behram Şapolyo)
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
PEYNİR, ZEYTİN, SOĞAN ve KURU EKMEK


Mustafa Kemal Paşa, Erzurum ve Sivas Kongreleri&#8217;ne katılan arkadaşlarıyla birlikte ciddi para sıkıntısındaydı. Erzurum&#39;dan Sivas&#39;a intikal sırasında, yoldaki durumlarını Mazhar Müfit şöyle anlatır:

"Önümüzde ve Paşa&#39;nın üstün iradesi ve dahi ışığı altında yeni ve engin bir savaş ufku açılmıştı. Erzurum&#39;dan sonra yeni bir irade, yeni bir madde ve mana hamlesi ile büyük vatan savaşına atılacak, Erzurum&#39;da kurulan büyük temele bina edilecek eserin ikinci safhasındaki çalışmalara katılacaktır.

Sesimi biraz yükseltmiş olacağım ki, öndeki arabadan Mustafa Kemal Paşa arkaya bakarak eli ile;

- Daha yüksek sesle&#33;... diyerek işaret veriyordu. Ve bu işaret üzerinedir ki, yine gayri iradi, gayri ihtiyari olarak dilimin ucuna:

"Ey gaziler yol göründü tarihi şarkısı geldi ve ben bu şarkıya başlayınca insiyaki bir sirayetle hemen bütün otomobillerdeki arkadaşlar da bana katıldılar ve hep bir ağızdan bu şarkıyı okuduk ve söyledik. Arızasız öğle vaktini bulduk. Her kilometreyi arızasız kat ettikçe adeta sevinç duyuyor ve:

- Otomobillerimiz bu vaziyette bizi Sivas&#39;a selametle ulaştırabilecekler ümidini muhafaza ediyorduk. Bir pınar başında mola verdik. Paşa:

- Hemen yemeğimizi yiyelim, vakit kaybetmeksizin yine yola devam edelim dedi.

Çünkü 4 Eylül&#39;de kongrenin açılması kararlaştırılmış olduğuna nazaran, yolculuğumuz muayyen bir programla tayin ve tespit edilmiştir.

Hareket ve molalarda o programa uymak zorundaydık. Ancak paşanın;

- Yemeğimizi yiyelim deyişinde sonraki vaziyetimizin biraz acıklı olduğunu da tebarüz ettirmeyelim. Yemek deyince, bilhassa Anadolu&#39;daki kara yolculuklarında gün görmüş insanlar için yemek; tavuk, hindi, soğuk et, su böreği, köfte vesaire gibi şeylerden düzülen nevaledir.

Hepimiz de bu çeşit nevalelerle yolculuk etmiş insanlardık. Fakat, bu defa nevalemiz; peynir, zeytin ve kuru ekmekten ibaret bir azıktı. Su başında rastladığımız köylüler de torbalarından birkaç baş kuru soğan ikram ettiler. Fakat, paşa başta olmak üzere hepimiz en büyük bir lokantada pişirilmiş veya ziyafette tertiplenmiş yemeklerden ve İstanbul tabiri ile et&#39;ime-i nefise-i lezize (en güzel yemekler) den daha mükemmel ve daha iştahlı olarak zevkle kuru soğanı, peyniri, zeytini, ekmeğimize katık ederek ve pınarın buz gibi suyunu içerek karnımızı doyurduk.

(İlginç Olaylar ve Anektotlarla Atatürk)
----------------------------------------------------------------------
ŞAPKA DEVRİMİNİ NEDEN KASTAMONU&#39;DA İLÂN ETTİ


Hiç unutmam Ağustos&#8217;un ilk günlerinde Kastamonu&#8217;dan bir heyet gelmişti. Adet yerini bulsun diye haber verdim. Gazi, hemen ilgilendi.

-"Bu heyeti ben kabul edeceğim, yarın Çankaya&#8217;ya getir" dedi. Bu emre hayret etmekle beraber hususi bir mana da veremedim. Ertesi gün gazi heyeti kabul etti, olağanüstü iltifatlarda bulundu. Bir saat kadar yanında tuttu, Kastamonu hakkında çeşitli sualler sordu. Heyeti uğurlarken:

- "Davetinize çok teşekkür ederim, yakında Kastamonu&#8217;ya geleceğim. Hemşehrilerime selamlarımı söyleyiniz" dedi. Halbuki heyet Gazi&#39;yi Kastamonu&#8217;ya davet etmemişti. Bu sözleri işitince hayretim büsbütün arttı. Ama gene bir mana veremedim. Heyeti uğurladıktan sonra benim kalmamı emretti. Koluma girerek beni salona götürdü, çok neşeliydi:

- "Çocuğum, Kastamonu&#8217;ya gidiyorum. Şapkayı orada giyeceğim" dedi.

Epeyce zamandan beri zihninin şapka meselesiyle meşgul olduğunu biliyordum. Birkaç arkadaşı Beyoğlu&#8217;nda şapka giydirerek gezdirmiş, yapacağı akisleri inceletmişti. Sözlerine şöyle devam etti:

- "Niçin Kastamonu&#8217;yu seçtiğimi bilmezsin. Dur, anlatayım. Bütün vilayetler beni tanırlar. Ya üniforma ile yahut fesli, kalpaklı sivil elbise ile görmüşlerdir. Yalnız Kastamonu&#8217;ya gidemedim, ilk önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, yadırgamazlar. Üstelik bu vilayet halkının hemen hepsi asker ocağından geçmişlerdir. İtaatlidirler, munistirler. Adları mütaassıb çıkmışsa da anlayışlıdırlar. Bunun için şapkayı orada giyeceğim" dedi. Birkaç gün sonra gitti ve şapkalı olarak döndü. Dönüşte Ankara&#8217;ya yaklaşırken en çok Diyanet İşleri Reisi Rıfat Efendi üzerinde yapacağı tesiri düşünüyor, onun kırılmasını istemiyordu.

Ankara&#39;da kendisini karşılayanları, şapkasını çıkararak selamlarken gözü hep Rıfat Efendi&#39;de idi. Rıfat Efendi, büyük bir anlayış gösterdi. O da sarıklı fesini çıkararak Gazi&#39;yi çok sevindirmişti. Hoca&#39;yı otomobiline aldı. Kendi başında şapka vardı. Rıfat Efendinin başı açıktı. Böylece şehre girildi.

Halk psikolojisini bu kadar iyi anlayan inkılâpçı bir baş kolay kolay bulunmaz.

(Saffet Arıkan)
--------------------------------------------------------------------------------------------
SAKARYA SAVAŞI&#39;NDAN DÖNÜŞ


Sakarya Meydan Savaşı Türk Orduları&#39;nın zaferi ile sona ermiş, Gazi Ankara&#39;ya dönüyormuş. Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endişe ve karamsarlık içinde yaşayan Ankaralılar, düşmanı yenen ordunun başkomutanına törenli bir karşılama düzenlemişler. Ankara garından başlayarak şehre doğru yolun iki yakasında sıra ile dizilen hükümet ve meclis üyeleri, memurlar, öğrenciler, esnaf ve halk, gazi geçtikçe alkış tutuyorlar ve arkasına katılarak büyük bir alay halinde ilerliyorlarmış.

Meclis binasının önüne gelinmiş, Gazi bakmış ki alayın başında bulunanlar yukarıya doğru yol almakta. Meğer bu tören şöyle düzenlenmiş: "Cemaat" halinde Hacı Bayram Veli&#39;nin türbesine gidilecek, onun "yüksek maneviyatının yardımıyla" kazanılan bu büyük zafer için orada dua edilecek, sonra Meclis&#39;e dönülerek nutuklar okunacak.

Gazi.

- Öyle şey olmaz, yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam&#33; Deyip doğruca meclis binasına sapmış.

Ata bu olayı anlatırken sözüne şunu da kattı idi:

- Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz ve davranış gözüyle bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün evliyaların, yatırların "maneviyatı" olmayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum.
------------------------------------------------------------------------------------
MEVLÂNA BÜYÜK ADAMDIR


Mevlevihane&#39;de akşam yemeğine davetliyiz. Yemekten sonra semaa gidildi. Binbir sanat eseriyle dolu Mevlevihane&#39;nin billur avizeli ışıkları altında gözde olmaktan çıkmış gibi görünen dervişler, ayin yerinin değirmi sahasında kollarını kanatlanmışlar gibi açıp, başları kollarından omuz küreklerine doğru düşük, çıplak ayakların sessiz çevikliğiyle hem mihveri, hem mahreki yapılan hareketler neticesi entarilerinin bel kayışından aşağı kısımlarını beyaz bir şemsiye gibi şişirerek hülyalı hülyalı dönerken, üst mahfildeki kudumların tempoları içinden yükselen ney nağmeleri, bütün kubbeyi doldurduktan sonra aşağıya, fakat yalnız kulaklara değil, ruhları yıkayan manevi bir şelale halinde içimize dökülüyor.

Gazi de memnundu. Mevlevihane&#39;den ayrıldıktan sonra, beni imtihan etmek isteyen tarafını saklayarak, sanki kendisi öğrenmek istermiş gibi bir eda ile sordu:

- Bu Mevlana nasıl adamdır?

- Pek iyi bilmiyorum amma dedim, herhalde çok büyük bir adam olacak ki, musiki, raks, şiir gibi dincilerin hoş görmedikleri şeyleri tarikatına ayin ve esas yapmış. Bana yeşil kubbesinin sivriliği ile göklerden bir şey tırmalıyor gibi geliyor&#33;

Neşeli neşeli gülüyor.

Ve neden sonra, zihinden geçen düşünce silsilesinin bize son halkasını gösterir gibi söyleniyor:

- Mevlana büyük adamdı, büyük adamdı.

(İsmail Habip Sevük)
----------------------------------------------------------------------------------
MEKKE&#39;YE ŞAPKAYLA GİRECEKSİN


Atatürk sağ iken, Büyük İslam Kongrelerinden birine bizde çağrılmıştık. Kongre Mekke&#39;de toplanacaktı. Atatürk&#39;ün bir delege göndermeye razı olup olmayacağını merak ediyorduk.

Hiç tereddütsüz karar verdi. Türklüğünden kibir denecek kadar gurur duyan büyük adam, milleti ile aynı dinden olanları da gerilik ve kölelikten kurtulmuş görmek için elinden geleni yapmak istemiştir. Müslümanlık yeniden şereflendikçe nasıl Türklerin bundan manevi bir hissesi olacaksa, on milyonlarca Müslüman ya geri, ya köle kaldıkça bundan Türklere de bir utanç payı düşmemek ihtimali var mıydı?

Biliyordu ki Mekke&#39;ye şapka ile gidilemez. Fakat daha iyi biliyordu ki başlık ve kıyafet değiştirmekle din değiştireceğini zanneden bir cemiyette ne gerilik, ne de kölelikten sıyrılabilir. Milletvekillerinden Edip Servet Tör&#39;ü çağırdı:

- Mekke&#39;ye gidip beni temsil edeceksin, dedi. Türksün ve Müslümansın Türklük, Müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur. Müslüman milletleri medenileşmekten alıkoyan batıl itikatları yıkmak için Mekke&#39;ye şapka ile gireceksin. Kara taassup seni parçalamağa bile kalksa, başını vereceksin, fakat eğilmeyeceksin.

Edip Servet Tör, Mekke&#39;ye şapka ile girdi. Müslüman delegelerinin en fazla itibarlısı o idi. Kongrenin sonuna kadar, Mustafa Kemal mucizesine hayranlık duyan heyetler arasında, Kemalist Türkiye&#8217;yi efendice temsil etti.

(Behçet Kemal Çağlar, Atatürk Denizinden Damlalar)
-----------------------------------------------------------------------------------------
BÜYÜK ADAM ÖLÜNCE


Sene 1938, 10 Kasım...

İstanbul Üniversitesi&#8217;nde saat 9&#39;u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş... Bir alman profesör var, Hukuk Fakültesinde, o da duymuş, şaşırmış. Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar, yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer:

- Efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam?

- Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapın.

İşte o zaman alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:

- Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki... der.

(Hilmi Yücebaş, Atatürk&#39;ün Nükteleri-Fıkraları, Hatıraları)
----------------------------------------------------------------------------
NEYE LAYIKSIN&#33;..


Atatürk&#39;ün Adana&#39;da Hatay için:

- Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz&#33;

Demesinden iki gün sonraydı. Mersin&#39;de istasyondan şehrin içine doğru yavaş gidiyordu. Yolun üstüne siyahlar giyinmiş ve ellerinde büyük bir levha tutan bir kaç genç kız çıktı. Levhada şu yazı vardı: "Suriye hemşehrinizi de kurtarın&#33;"

Suriye, ancak din kardeşi olan bir milletin vatanıydı. Türkiye&#8217;yse artık dinci değil, milliyetçi bir devletti. Suriye içinde, bütün esir yurtlar için olduğu gibi, kurtuluş dilerdi. Lakin kurtarmaya kalkmak fuzili olurdu.

Etrafta hıçkırıklar ve göz yaşları yoktu; Atatürk&#39;ün de gözleri ıslanmış değildi. Suriyelilerin 1. Dünya Savaşı&#8217;nda Türk düşmanlarıyla birleştiklerini, Türk ordusunu arkadan vurmaya çabaladıklarını, belki ihanet ettikleri için ihanete uğradıklarını düşünüyordu.

- Her millet, layık olduğu yaşayışa erer&#33;.. dedi ve yürüyüp gitti.

(Nükte ve Fıkralarla Atatürk)
----------------------------------------------------------------------------------------
BABASININ TARLASI


Bir gün bir köylü Atatürk&#8217;ün orman çiftliği hudutları içindeki bir tarlayı, kendi tarlasıymış gibi sürüyordu. Onu gördüler. İhtar ettiler, dinletemediler. Bunun üzerine Atatürk&#8217;e söylediler.

Atatürk teftişe çıktığı zaman o tarafa gitti. Yanındakiler toprağı sürmekte olan köylüyü göstererek:

- İşte budur&#33; dediler.

Atatürk yavaş yavaş ona doğru yürüdü. Yaklaşınca sordu:

- Burada ne yapıyorsun?

Köylü gülümsüyordu. Son derece sevip saydığımız, fakat asla korkmadığımız bir insan karşısında nasıl durursak köylü de öyle duruyordu. Sakin bir sesle cevap verdi:

- Tarlayı sürüyorum.

- İyi ama, bu tarla senin midir?

- Değildir.

- Kimindir?

- Atatürk&#39;ündür&#33;.

Köylü bu cevabı vermekle suçu kabul etmiş oluyordu. Bu itibarla dava kaybolmuş demekti. Atatürk, kendi toprağına tecavüz edildiği için değil, haksızlık yapıldığı için sertlendi ve sordu:

- İyi ama, sen başkasının toprağını ona sormadan ve izin alınmadan sürülüp ekilmeyeceğini bilmiyor musun?

Köylü hiç telaş etmiyordu. Aynı sükunetle dedi ki:

- Biliyorum, fakat benim bu tarlayı sürüp ekmeye hakkım vardır&#33;

Atatürk&#39;ün kaşları çatıldı ve büyük bir merak ve hayretle ona sordu:

- Bu hakkı nereden alıyorsun?

- Çok basit... Atatürk bizim babamız değil mi? İnsan babasının tarlasını sürüp ekerse kabahat mi işlemiş olur?

Atatürk&#39;ün yüzünde takdir ve sevgi duygularının en coşkununu anlatan engin bir gülümseme oldu, köylünün sırtını okşadı ve;

- Haklısın&#33;.. diyerek uzaklaştı.

(Nükte Ve Fıkralarla Atatürk)
--------------------------------------------------------------------------------
İTALYAN SEFİRİ&#39;NE VERİLEN DERS


Atatürk&#39;e ihanet edenler, o&#39;nun birçok konuları içki sofrasında hallettiğini iddia ederler. Yalnız aşağıda nakledeceğim olay bile bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu ispata yeter:

"Habeşistan savaşının başlamasından önce, İtalya&#39;nın Rodos&#39;a askeri yığınakta bulunduğu günlerdeydi. Bir akşam yine Atatürk&#8217;ün sofrasına çağrılanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular.

- Tevfik Rüştü nerede?

- Ankara Palas&#39;ta, bazı sefirlere bir ziyafet veriyor.

- Biz de oraya gitsek olmaz mı?

Etrafındakiler beyhude Atatürk&#39;ü buna protokolün müsait olmadığına inandırmaya gayret ediyorlar. Fakat, o&#39;nun kesin karar verdiği bir konudan geriye çevirmek kimsenin haddi değildir.

Otomobiller, Ankara Palas&#39;a vardığı zaman Atatürk&#8217;ün otelin merdivenlerini sallana sallana ve yanındakilerin yardımı ile çıktığını görenler hayret ettiler. Çünkü Çankaya&#8217;da Atatürk&#8217;ün bir yudum bile içmediğini herkes biliyordu.

Sefire ziyafet verilen salona giren Atatürk, Arnavutluk Sefiri, Asaf Bey&#8217;in yakınında ve giriş çıkış kapısını iyi görebilecek bir yere oturuyor. O dakikadan itibaren salondan içeri ve dışarı kimsenin geçmesi mümkün değildir. Şimdi konuşulanları takip edelim:

Atatürk:

- Asaf Bey, gazetelerde bir takım resimler görüyorum, Arnavutlukla operet mi oynanıyor? diyor.

Bu sözleriyle o zamanlar yeni kral olan Zogo&#39;nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlamakta gecikme yen sefir ne söyleyeceğini şaşırıyor. Atatürk devam ediyor:

- Cumhuriyetten ne zarar görüldü ki, Arnavutluk&#39;ta krallık ilan edildi? Hem, takip edilen politika da tehlikelidir. İtalya&#39;nın Arnavutluk&#8217;u Balkanlar&#8217;da bir basamak yapması ihtimalden uzak değildir.

Bunu duyan İtalyan Sefiri, mücadeleye kalkınca Ata:

- Haber aldığıma göre, Roma&#39;da bazı öğrenciler sefaretimizin önünde mümayiş yapmışlar. Antalya&#39;yı istemişler. Antalya sigara paketimidir ki, sefir cebinden çıkarıp atsın. Antalya buradadır. Buyurun alın&#33;... Hem benim bir teklifim var. Eğer hakikaten böyle bir şey düşünülüyorsa Mussolini cenaplarına müsaade edelim. Antalya&#39;ya asker çıkarsınlar. Bütün çıkarma tamam olunca savaşırız. Mağlup olan hakkına razı olur.

Sefir atılıyor:

- Ekselans bu bir savaş ilanımıdır?

Ata:

- Hayır, diyor. Ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye savaş ilanı ancak büyük millet meclisi dahilindedir. Fakat unutmayınız ki, gerektiği zaman Büyük Meclis Türk Milleti&#8217;nin hissiyatını tercüman olmakta gecikmez.

Konuşmasının bu hali olması üzerine, İsmet Paşa&#39;ya telefon edilir ve Ankara Palas&#39;a çağrılır.

Atatürk de bunu haber alınca etrafındakilere:

- Hükümet geliyor, biz gidelim&#33; diyerek Ankara Palas&#39;ı terk eder.

- Çankaya&#39;ya dönüldüğü zaman herkes Atatürk&#39;ün gayet normal olduğunu hayretler içinde seyrederken Ata:

- Artık İtalya ile savaş tehlikesi yok. Rodos&#39;a yapılan yığınak Habeşistan&#39;a dönecektir&#33;

Hakikaten kısa bir süre sonra Habeşistan savaşı başladı.

(Nükte ve Fıkralarla Atatürk)
--------------------------------------------------------------------------------------
MUSTAFA KEMAL PAŞA ve YUNAN KUVVETLERİ KOMUTANI TRİKOPİS


Bütün bu taarruz esnasında Gazi&#39;nin yanında bulunan arkadaşlar, Yunan Kuvvetleri Komutanı General Trikopis&#39;in başkumandan çadırına nasıl getirildiğini şöyle anlattılar.

Trikopis, diğer esir kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ile birlikte Gazi&#39;nin huzuruna çıkarıldıkları vakit, hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde imişler. Gazi, bunları oturtmuş, kendilerini teselli için bu gibi malubiyetlerin tarihte misalleri olduğunu, sevk ve idarede vazifesini bi hakkın yapmış iseler vicdanen müsterih olabileceklerini söylediği zaman Trikopis:

- "Askeri vazifemi tamamen yaptığıma eminim. Fakat asıl vazifemi maalesef yapamadım." diye intahar edemediğini anlatmak isterken Gazi:

- "O size ait bir düşüncedir." diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde:

- "Şurada bir fırkanız vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere süreydiniz daha iyi olmaz mıydı?" gibi bazı tenkitler yapmış, Trikopis:

- "Ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanındaki kolordu komutanını gösterirken) bu yapamadı&#33;" demiş.

Bu görüşmeler olurken esir fırka kumandanı yavaşça yanında bulunan zabitlerimizden birine:

- "Bizim ile konuşan bu general kimdir?" diye sormuş zabit:

- "Başkumandan Mustafa Kemal" deyince adam hayrete düşmüş:

- "Şimdi anladım biz niçin mağlup olduk&#33; Bizim başkumandan İzmir&#39;de vapurda oturuyordu&#33;" diyerek derdini dökmüş.

(İlginç Olaylar ve Anektodlarla Atatürk)
------------------------------------------------------------------------------
YAVUKLUM GÖNDERDİ


Bir akşam, uzun müddet didişen, uğraşan iki erden birisinin yüzünü sildiği mendil gözüne ilişmişti. Bu işlemeli ve göz alıcı yağlığı isteyerek sordu.

- Bunu nereden aldın ?

Bu ani soru karşısında şaşıran kahraman Türk çocuğu, sıkılarak cevap verdi :

- Yavuklum gönderdi, Atam &#33;

Büyük kayıplar karşısında bile ağladığı görülmeyen, acı duygularını içinde gizleyen büyük şef, bilmem neden, o anda sarsılmıştı; dolan mavi gözlerinden iri damlalı yaşlar dökülüyordu. Erin, demin yüzünden akan terleri sildiği bu mendile o da göz yaşlarını silmiştir.

(Olaylar ve Atatürk)
---------------------------------------------------------------------------------
ATATÜRK ve ALEMDAR


Atatürk, Osmanlı Padişahları arasında Yıldırım ve Beyazıt, Fatih, Yavuz, IV. Murat&#39;ı beğenirdi. Sadrazamlar arasında da Alemdar Mustafa Paşa&#39;ya kızardı:

- Biraz kültürü olsaydı Cumhuriyeti ilan ederdi&#33;.. derdi.

- Büyük Reşit Paşa&#39;nın kültürü, Alemdar Mustafa Paşa&#39;nın kültürü birleşebilseydi, ben tarihe başka bir görevle girerdim, demişti.

(Nükte ve Fıkralarla Atatürk)
-----------------------------------------------------------------------
OLUR ŞEY DEĞİL


Muallimler Ankara&#39;da bir içtima yapmışlar, içtimaa iki üç muallim hanım da iştirak ederek salonda ayrı bir yere oturmuşlardı.

Muallim hanımların içtimaa gitmelerini hoş görmeyen Meclis&#39;in sarıklıları Gazi&#39;ye şikayete gidiyorlar.

Gazi kızarak:

- "Kimmiş Muallimler Cemiyeti Reisi? Çağırın onu&#33;"

Ve Mazhar Müfit birkaç dakika sonra içeri girince gürleyen bir sesle çıkışıyor:

- "Siz Muallimler içtimamda ne yapmışsınız? Ne ayıp şey bu?"

Mazhar Müfit şaşakalır. Gazi&#39;den bu hareket mi beklenirdi? Sarıklılar muzaffer bir besaretle gülüyor. Sarıklılar neşe içinde Gazi&#39;nin sesi hep aynı tonda devam ediyor.

- "Olur şey değil olur şey değil&#33;"

Mazhar Müfit hala ayakta ve hala ne diyeceğini şaşırmış bir halde cevap vermeye çalışıyor:

- "Efendim vallahi..."

- "Bırak bırak ben hepsini biliyorum; içtimaa Muallime Hanımlar&#8217;ı da çağırdınız. Fakat onları niye ayrı sıralara oturttunuz? Sizin kendinize mi itimadınız yok, Türk hanımının faziletine mi ? Bir daha öyle ayrılık gayrılık görmeyeyim, anladınız mı ?

(Atatürk&#39;ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları)
 

ardaca

Üye
    Konu Sahibi
ÖVÜLMEYİ SEVMEZDİ


Atatürk bizden biridir.

Ulusuyla bütünleşme yöneliminin en tipik göstergelerinden biri de şu kısa öyküde belirlenir:

"Cumhuriyetin onikinci yıl dönümü için bir sıra dövizler hazırlanmıştı. Bunlar içinde şöyleleri vardı: "Atatürk bizim en büyüğümüzdür", "Atatürk bu milletin en yücesidir", "Türk Milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı."

Listeyi dikkatle gözden geçirdi. Bunlar ve bunlara benzeyenleri çizdi. Hepsinin yerine şunu yazdı: "Atatürk bizden birisidir."

(Niyazi Ahmet Banoğlu)
-----------------------------------------------------------------------
ATATÜRK&#39;ÜN AĞZINDAN TÜRK KÖYLÜSÜ


Bir gün Akşehir civarında bir köye gittim. Çok yağmur yağıyordu ve soğuk vardı. Kendimi belli etmeyerek, bir evin önünde duran kadına: übacı yağmur var, soğuk var. Beni çatın altına kabul eder misin dedim ? Hiç tereddüt etmeyerek "buyrun" dedi ve beni bir odaya aldı odada ateş olmadığı ve yeni bir ateşin yakılması uzun zamana bağlı olduğu için:

"İsterseniz bizim odaya gidelim. Orada hazır ateş var" dedi. Gittik. Müteakiben komşulardan birkaç kadın ve birkaç erkek geldi. Beraberce konuşmaya başladık. Konuşurken bana en mühim sualleri soranlar kadınlar oldu. Askerin vaziyetini, düşmanın halini, en mühim düşmanın hangisi olduğunu sordular ve bunları sorarken hiç bir telaş ve tekayyüde lüzum görmediler. İnsanca konuştular. Fakat, biraz sonra, benim kim olduğumu anlayınca telaş gösterdiler ve söyledikleri, sordukları şeylerden kendilerine bir zarar geleceğini zannederek korktular&#33; Çünkü şimdiye kadar resmi bir adamla açıkça konuşmayı büyük bir kabahat telakki etmişlerdi...

(Atatürk&#39;ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları)
--------------------------------------------------------------------------------------
SATIN ALINMAYAN ADAM


Atatürk geçen dünya harbi başladığı zaman Türk ordusunda Alman general ve subaylarına mühim mevkiler verilmesinin aleyhinde bulunmuştu. Alman mareşali Falkenhayn bu gibileri itirazdan vazgeçirmek için çeşitli çarelere başvuruyordu. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın yedinci ordu kumandanlığına hareket edeceği günün gecesi, İstanbul&#8217;da Akaretler&#39;de 74 numaralı eve Alman mareşalinin karargahında memur olan bir Türk kurmay subayı ile genç bir Alman subayı geldiler. Ufak sandıklar içinde bazı şeyler getirdiler. Mustafa Kemal sordu:

- Bunlar nedir?

Alman subay cevap verdi.

- İstanbul&#39;dan ayrılıyorsunuz; size Mareşal Falkenhayn bir miktar altın göndermiştir.

- Bu paralar bana yanlış geldi. Ordunun levazım reisliğine gönderilmesi lazımdı.

- Efendim, o da başka...

Mustafa Kemal paranın ne kadar olduğunu anladıktan sonra, Alman subayının önünde, onları teslim aldığına dair senet imzaladı; fakat Alman subayı bunu kabul etmedi. O zaman Mustafa Kemal Türk subayına emretti:

- Bu zabit bilmiyor, senedi alsın. Mareşale versin ve siz de paraları gelip alması için levazım reisliğine haber gönderiniz...

Bir kaç ay sonra Atatürk yedinci ordu kumandanlığını, vekil olarak Ali Rıza Paşa&#39;ya bırakmış, ayrılmıştı; altınları da ona teslim ederek makbuz almıştı. Bu makbuzu iki yaverine verdi ve emretti.

- Mareşal Falkenhayn&#39;e gidiniz; kendisini görünüz; bu makbuzu vererek benim imzamın bulunduğu kağıdı ondan alınız&#33;

Mareşal Falkenhayn yaverine:

- Mustafa Kemal Paşa&#39;ya böyle bir para verdiğimi hatırlamıyorum; bende imzalı senedinin bulunduğunu da bilmiyorum. Bunun için Ali Rıza imzalı kağıdı da kabul edemem&#33; dedi. Mustafa Kemal Paşa şu haberi yolladı;

- Verdiğiniz altınlar olduğu gibi duruyor; onlar için size senet verilmiştir. Sizde böyle bir senedin bulunmayışı altınları yok edemez. Vesikayı kaybetmiş olabilirsiniz; o halde verdiğiniz altınları size iade edeceğiz; aldığınıza dair siz bize makbuz veriniz&#33; Ben altın için memleket menfaatleri hakkında müsamaha gösterecek insanlardan değilim. Paralarınız duruyor, fakat onlardan daha kıymetli olan Mustafa Kemal imzası sizde kalamaz&#33;

(Olaylar ve Atatürk)
-------------------------------------------------------------------------
MUSTAFA KEMALCE BİR YANIT


İstanbul&#39;un işgal günleri; başta General Harrington olmak üzere bir kısım işgal kumandanları Pera Palas Salonu&#8217;nun bir köşesinde otururlar. Mustafa Kemal nedense dikkatlerini çeker. Kim olduğunu soruşturdular. Mustafa Kemal denir. Onlar için Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı&#8217;nın en ünlü şahsiyetlerinden biridir. Yabancı dillerde Çanakkale Harpleri&#8217;nden bahseden ve daima Mustafa Kemal&#39;in isminde düğümlenen kitaplar, yazılar, o zaman bile bir kitaplığı doldururdu.

Kendisine haber göndererek masalarına davet ederler. Ama Mustafa Kemal&#39;in cevabı hem nazik, hem kesindir:

- Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onların bu masaya gelmeleri gerekir.

(Olaylar ve Atatürk)
------------------------------------------------------------------------
İNSAN, ASKER ve BABA ATATÜRK


Asker, politikacı Atatürk aynı zamanda iyi bir de baba idi. Çocuklarla yakından ilgilenirdi. Bilhassa askeri okulların talebeleri en çok ilgilendiği kişilerdi.

1929 yılının bir sonbaharın trenle İstanbul&#39;dan Ankara&#39;ya dönüyordu. Özel tren Hereke istasyonunda kısa bir duruş yapmıştı... Birden Ata&#39;nın gözü istasyon meydanında silah çatmış istirahat eden er kıyafetli gençlere ilişti. Ve bunları bir el işareti ile yanına çağırdı. Koşuştular, trenin bir adım yakınında levent vücutlar sanki birden çakılıp kaldılar. Gözleri atalarındaydı. Bir emir bekliyor gibiydiler.

- Siz kimsiniz ne yapıyorsunuz burada?

Hepsi bir ağızdan gök gürültüsünü andıran bir haykırışla cevapladılar.

- Harbiye Stajeriyiz paşam, manevraya gidiyoruz.

Fazlaca mütehassis olan Atatürk;

- Bu kısa duraklamadan faydalanarak size bazı şeyler söylemek isterim&#33; dedi. Bir an gözlerini onların üzerlerinde gezdirdi ve şöyle devam etti,

- Madem ki, zabit olacaksınız mesleğinizin size yüklediği sorumluluğu müdrik olarak çalışın. Kendinizi geleceğe ona göre hazırlayın, Türk tarihini tetkik ederseniz göreceksiniz ki bu millet ne zaman yükseldi ise Türk subaylarının omuzlarında yükselmiş, ne zaman düşmüş ise zabitlerinin çizmeleri altına düşmüştür.

Harbiye talebeleri Ata&#39;nın bu nasihatını büyük bir dikkatle ve "hazır ol" vaziyette dinlediler. Atatürk&#39;ün gözleri denize dalmıştı. Tekrar ağır düşüncelerden sıyrılır gibi bir hareket yaparak.

- "Sizin bir marşınız var, onu bana söyleyin" dedi, marş bitince geri döndü ve arkasında bekleyenlere bir şeyler söyledi. Koşuşmalar oldu. Atatürk tekrar pencereden dışarıya uzandığı zaman elinde büyükçe bir paket vardı. Tren ağır ağır hareket ederken Atatürk gençlere hitaben şöyle diyordu;

- "Size bir şeyler ikram etmek isterim. Kusura bakmayın, yol hali başka bir şeyim yok. Belki hepiniz sigara içmiyorsunuz, belki bir kısmınız içiyor, bir kısmınız içmiyor, ama bu sigara benim sigaramdır. Bundan hepiniz içeceksiniz. Sayıları az olduğu içinde tabirimi mazur görün onları nefes nefes içmenizi isterim."

Genç Harbiyeliler hep bir ağızdan "Sağol Paşam" diye bağırdılar ve Ata&#39;nın attığı paketi havada kaptılar.

Ata&#8217;nın bu sözleri üzerinden 33 yıl gibi çok uzun bir zaman geçmesine rağmen o günleri yaşayanların kulaklarında çınlamaktadır.

- "Nefes, nefes içmenizi isterim&#33;"

Tren uzaklaştıktan sonra uzun uzun Ata&#39;nın ardından bakan bizler, ne demek istediğini çözmeye çalışırken bir karışıklık oldu ve sigaralar kapışıldı.

Bunlardan üç tanesi g. M. K. (Gazi Mustafa Kemal) markalı sigara bana bu hatırayı nakleden Emekli Albay Fuat Uluç&#39;un en kıymetli hatırası olarak söylenmektedir.

(Sait Arif Terzioğlu, İnsancıl Atatürk)
---------------------------------------------------------------------------------------------------
SARIŞIN YARBAY


Atatürk, kendisini ilk görenlerin üzerinde son derece olumlu etkiler yapan bir insandı.

Çanakkale muhabereleri sırasındaydı.

O güne kadar hiç karşılaşmadığım bu yarbay tabancası belinde, dürbünü göğsünde avurtları çökük sarışın sarı bıyıkları hafifçe yukarıya doğru bükük, incecik belli ve orta boylu bir zattı.

Atından atlayınca bana bir şey sormadan ve söylemeden sağ eliyle dürbününü aldı ve ufku taramaya başladı. Eldivenli olan sol elinde gümüş kabzalı bir kırbaç vardı. Bir tarafta düşmanın yaklaşan donanmasını gözetlerken sol elindeki kırbacı ile hafif hafif getrlerine vuruyordu. Getrleri ile ayakkabılarının ve mahmuzlarının temizliği bilhassa dikkatimi çekti.

Dürbünü bir ara gözlerinden çekti. Kendimi takdim etmek fırsatını buldum. Gözlerine baktım. O güne kadar tesadüf etmediğim bir tesir altında kaldım.

O gözlerde şimşekler çakıyordu sanki... Bir iki defa daha düşman donanmasına baktı ve söylediği tek cümle şu oldu;

- Bu günkü geliş başka geliştir.

Seri bir hareketle elimi sıktı. Çabuk bir hareketle atına bindi. Dört nala uzaklaştı.

- Bu zat kimdi? diye arkasından baka kaldım. Sonra bu tok sözlü, insanı her hareketiyle tesir altında bırakan yarbayın Mustafa Kemal olduğunu arkadaşlarımdan öğrendim.

(Sait Arif Terzioğlu, İnsancıl Atatürk)
------------------------------------------------------------------------------------------
DÜŞMAN da KAHRAMAN


Birgün Çanakkale&#8217;ye giden bakanlardan birine Atatürk şöyle dedi:

- Orada Mehmetçik anıtının başında şehitleri anacaksınız. Siz olmasaydınız, siz göğüslerinizi çelik kalelere karşı siper etmeseydiniz, boğaz elden gider, İstanbul elden giderdi diyeceksin.

- Evet efendim.

- Çanakkale&#39;de yalnız bizim şehitlerimiz yok. Bu topraklar üzerinde kanlarını döken insanları da o kahraman düşman savaşçılarını da saygıyla anacaksın.

Bakanın ricası üzerine bu son söylenecekleri Atatürk&#39;ün kendisi hazırlamıştır. Nutuk şudur:

"Bu memlekette kanlarını döken kahraman, burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar&#33; Gözyaşlarınızı dindiriniz; evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evladımız olmuşlardır."

Bu nutku yabancı gazeteler haber aldıktan sonra, haftalarca, aylarca Avusturalya&#39;dan, Yeni Zelanda&#39;dan sevgi minnet mektupları yağmıştı.

(Falih Rıfkı Atay, Hatıralar)
----------------------------------------------------------------------
BİR RESSAMLA KONUŞMA


Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal&#39;e Sakarya Savaşı&#8217;nı gösteren bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda yağız bir savaş hayvanına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal&#39;in "Bu tabloyu kimseye göstermeyin" demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı:

- "Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri, bir kemikten ibaretti, bizimde onlardan arta kalır yanımız yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya&#39;nın değerini küçültmüş oluyorsunuz dostum."

(Behçet Kemal Çağlar, Atatürk Denizinden Damlalar)
-------------------------------------------------------------------------
YERE DÜŞEN BARDAKLAR


Az önce küme küme, birbirinden ayrı, birbirinden uzak birer alem yaşayan bahçe halkı ansızın ortak bir topluluk gibi aynı duygunun çevresinde birleşmiş oldu. Atatürk&#39;ün gelişi onları öylesine büyülemiş, gönüllerini o denli kaynaştırmıştı. Onun toplayıcı gücü kendini burada da göstermiş.

Oraya Boğaziçi mehtabının tadını çıkarmaya gelenlerin gözüne, o&#39;ndan başka her şey artık görünmez olmuştu. Müzik susmuş, şimdi herkes okşayan bakışlarla o&#39;na bakıyor, sesini duyurmak için konuşmasını bekliyor.

Oysa, kendisi birkaç saat kendi kimliğinden ve çevresinden uzak, etiketsiz, protokolsüz sıradan bir yurttaş özgürlüğünü yaşamak için gelmişti.

Baktı olmuyor. Üstelik eğlencesini bir yana koyan halkın kendisinden bir şeyler beklediğini de görmekte. Ata bir gence yönelerek bu bekleyişe son veriyor:

- Siz, delikanlı, ne iş yapıyorsunuz?

Delikanlı biraz şaşkın, ama çok mutlu, ayağa kalkıyor:

- Resim yaparım, paşam.

- Güzel. Demek sanatçısınız. Şimdi bize sanatın ne olduğunu anlatır mısınız?

Genç, sanatın tanımını yapıyor. Ata topluluğa bakarak:

- Nasıl? Bu tanımı nasıl buldunuz? Diyerek bir konuşma açıyor.

Müzikle uğraştığı anlaşılan başka bir genç kalkıyor, değişik bir tanım yapıyor. Bu akademik konuşma umulandan çok ilgi topluyor, tartışma genelleşiyor söz isteyenler parmak kaldırıyor. Derken konu değişiyor. Bu kez hukuk ele alınıyor.

Herkes kulak kesilmiş, Atatürk&#39;ün bu konular üzerindeki düşüncelerini dinlerken araya beklenmedik bir olay giriyor. Eşi ve çocuklarıyla bir köşede oturan yaşlıca bir efendinin elinden nasılsa bir bardak kurtuluyor ve o sessizlik içinde kulakları irkilten şangırtı ile yerde parçalanıyor. Herkesin yerici gözleri bu yakışıksızlığı yapanın üzerinde toplanıyor. Adamcağız nerde ise sakarlığının verdiği utançtan ölecek. Demeye kalmadan ikinci bir şangırtı bu kez bakışları kendi bardağını da yere bıraktıktan sonra eli henüz havada duran Ata&#39;nın gülen yüzü ve hoşgörürlük taşıyan gözleri üzerine çekiyor.

Ve halk, bu davranıştaki inceliği kavradığını uzun, çok uzun alkışlarla anlatıyor.

(Mehmet Ali Ağakay, Atatürk&#39;ten 20 Anı)
-------------------------------------------------------------------------------------------------
YARALI MUSTAFA KEMAL


(Halide Edip Adıvar, orduya bir nefer olarak katılmayı istemiş. Bu isteği başkomutanlıkça kabul olunmuş ve garp cephesine gidip katılması emri gelmiş. Sakarya meydan savaşının arifesindeyiz. Mustafa Kemal Alagöz köyünde, cephenin yanı başında).

... Bir zabit beni Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın karargahına götürdü. Solda toprak yığınlarının altında birkaç evin ışığı yanıyordu. Bir tek karanlıktan geliyordu. O&#39;da telefon servisini yapan bir askerin "inler, katrancı, inler, katrancı" diye bir köyle muhaberesiydi. Sağ taraf bir çukur, içinden su geçiyor. Arkasında üç ev daha var. Bu evlerin arkasında yine ışıkları yanan çadırlar; uzun ve sivri bir direk; telsiz tesisatı. Köy yolları karanlık ve çamur içinde. Ay batmış, gece yarısı oluyor. Küçük bir tahta köprüyü geçerek öbür taraftaki eve gittik. Mustafa Kemal Paşa&#39;nın muhafızları kapıda; onlardan biri beni yukarıya çıkardı. Paşa&#8217;nın yaveri Muzaffer Bey beni Paşa&#8217;nın odasına götürdü. Çok aydınlık ve tek lüks lambası olan bir Anadolu odası.

Mustafa Kemal Paşa, oturduğu koltuktan güçlükle kalkmaya çalıştı. Çünkü kaburga kemikleri hala ağrılar içindeydi. Paşa&#8217;ya doğru kalbimde mutlak, bir hürmetle gittim. O mütevazi odada bütün gençliğin, "bir millet yaşasın diye ölmeyi göze alan kararı"nı temsil ediyordu. Ne saray, ne şöhret, ne herhangi bir kudret, onun o odadaki büyüklüğüne yaklaşamaz. Gittim, elini öptüm.

"Safa geldiniz hanımefendi" dedikten sonra bana bir sandalye gösterdi. Ve Ankara hakkında havadis sordu. Aynı zamanda tahta masanın üzerindeki bir haritaya eğilerek : durumu, dört yaşındaki bir çocuğun bile anlayabileceği kadar açık ve sade bir ifade ile anlattı. İşte Sakarya kıvrılarak gidiyor. Nehrin etrafına üzerlerinde kırmızı ve mavi kağıt kelebekler titreşen toplu iğneler konulmuş. Eğer askeri durum hakkındaki duygularımı Mustafa Kemal Paşa&#39;ya söylesem mutlaka gülerdi. Yunan ordusu kocaman bir canavar gibi Ankara&#39;ya yaklaşmış görünüyordu. Buna muvazi olarak Sakarya&#39;nın doğusunda Türk ordusu da kıvrılarak bu canavarın Ankara&#39;yı yutmasına mani olmaya çalışıyordu. Siyah canavar o kadar kocamandı ki, insana korku veriyordu.

"Eğer Ankara&#39;ya gider de bizi geride bırakırsa ne yaparız?" diye sordum. Korkunç bir kaplan gibi güldü.

- "İyi yolculuklar efendiler" derim; arkalarından vurarak onları Anadolu&#8217;nun boşluğunda mahfederim&#33;

(Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı)
--------------------------------------------------------------------------------
ATATÜRK ve ANNESİ


"Bu ana; oğluna daha beşik çocuğu iken, vatan ve millet sevgisini telkin eden ninnilerden başlamış, O&#8217;nu her çağında aynı akidelerle büyütmüş, köyde, şehirde tahsile sevketmiş ilim ve irfan aşılamıştı. Yetişen, mevkiini bulan halaskar oğlunu o, Mustafa kemal yapmıştı.

Anasını ziyaretlerinin her birinde Atatürk o&#8217;nun mübarek elini büyük bir saygıyla öperdi. Sonra anasının karşısında o büyük adam küçülür Mustafa, hatta Mustafacık olurdu.

Çankaya&#8217;da bu ana-oğul görüşmelerinin birinde şahit olduğum bir vaziyeti, kıymeti hudutsuz olan bayan Zübeyde&#8217;nin faal zekasının bir numunesi olarak arz edeceğim.

Atatürk, anasının elini öptü. Bayan Zübeyde oğluna elini uzatırken coşkun sevgisinin gözlerinde toplanan bütün ifadesiyle Atatürk&#8217;ü bağrına basmak istiyordu. O&#8217;nu kucakladıktan sonra Aziz Türk Milleti&#8217;ne eşsiz bir halaskar kahraman veren ana olmak itibariyle gururlanmalıydı. Fakat öyle olmadı, bahtiyarlığını gülen ve şirin yüzünden okurken o Büyük Türk Anası kolları arasında uzaklaşan ciğerparesinin eline sarıldı. Atatürk:

- "Ne yapıyorsun anne" dedi. Elini çekmek istedi.

Bayan Zübeyde, sükunetle ve kat&#8217;i bir ciddiyetle:

- "Be senin ananım, sen benim elimi öpmekle bana karşı olan vazifeni yapıyorsun, fakat sen vatanı ve milleti kurtaran bir devlet reisisin. Ben de bu aziz milletin bir ferdiyim ve onun tebaasıyım. Elini öpebilirim" cevabını verdi.

Oğlunun elini öpmekten ziyade bayan Zübeyde, bu hareketiyle oğlunun mevkiinin en büyük ihtirama layık olduğunu etrafındakilere işaret ediyordu. Büyük Türk Anası sayın bayan Zübeyde&#8217;yi ne zaman hatırlasam gözlerim yaşarır, O&#8217;nun buna benzer hatıraları önünde derin hürmet duyarım. Bu mülakat sayesinde gerek O&#8217;nu ve gerekse oğlunu her ikisinin büyük terbiye ve nezaket kabiliyetlerini daha yakından tanımıştım.

(Cevat Abbas Gürer)
--------------------------------------------------------------------------------------------
ATATÜRK ve ADALET


Birçok kimsenin düşündüklerinin aksine Atatürk&#8217;e ve istediklerine muhalif fikir söylemek kabildi. Hatta samimi olmak şartıyla makbuldü. O&#8217;nun her dediğine kavuk sallayan ekseriye kendi samimiyetlerinden şüphe edenlerdir. Şu hikaye buna ne güzel bir misaldir.

Atatürk bir Balıkesir seyahatinde kendisine Milli Mücadele&#8217;de yakın hizmetler etmiş bir kimsenin müracaatı ile karşılaştı. Bir mevzuda haksız olarak mahkum olduğunu söyleyerek şikayet etti. Atatürk:

- "Haklısın, meseleyi ben de biliyorum" dedikten sonra refakatinde bulunan genç bir adliye müfettişini çağırdı. Mevzuu anlattı ve kararın düzeltilmesini istedi. Müfettiş hikayeyi dinledikten sonra:

- "Efendimiz, karar bütün adli sıralardan geçtikten sonra tekemmül etmiş (yetkinleşmiş). Hükmün infazından başka yapılacak kanuni çare yoktur.

Atatürk:

- "Ama ben söylüyorum bu iş haksızdır. Çünkü ben işin usulünü biliyorum, dedi.

Genç adliye müfettişi ısrar etti:

- Efendimizin bu beyanı kanun nazarında bir değişiklik yapamaz. Adliye vekaletinin de bir şey yapmasına imkan yoktur.

Ortada soğuk bir hava esti. Şimdi bir fırtına kopacağına hüküm veriliyordu. Fakat, Atatürk şayanı hayret bir sükunla sordu :

- Peki, bir adli hata olursa kanun bunun tashihini öngörmez mi?

Müfettiş:

- Yeni delille mahkemenin tekrarı istenebilir.

O vakit, Atatürk, müracaat eden zata döndü:

- Beni şahit olarak göster. Onda yeni deliller olduğunu haber aldım diye iddia et. Ben mahkemeye gider ve şahitlik ederim.

Sonra adliye müfettişine döndü:

- Size teşekkür ederim, dedi ve müracaatçıya da.

- Neden bana vaktiyle müracaat etmedin? Zamanında gelir şahitlik ederdim. Beyhude mahkemeleri de kanunu da işgal etmezdin. Her vatandaş, hatta reisicumhur dahi olsa adalete hürmetle mükelleftir.

(Münir Hayri Egeli)
----------------------------------------------------------------------------------------------
YANLIŞLIKLARIMI HALK DÜZELTSİN


Atatürk bir gün Türkiye&#8217;ye ziyarete gelen yabancı bir zatla Ankara palasta halkın önünde ve arasında konuşurken şöyle demişti;

Ben düşüncelerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim. Yanlışım varsa, halk beni tekzip etsin.

(Niyazi Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk)
------------------------------------------------------------------------------
ORDU ve POLİTİKA


Meşrutiyetin ilanı üzerine hürriyeti sağlamakta az veya çok gayret göstermiş olan subaylar, kendilerini birden bire politika içine yuvarlanmış buldular. Üst ve ast arasında orduyu ayakta tutan geleneksel saygı ve disiplin de çok azalmıştı. Bir gün, çok genç bir ittihatçı teğmenin, ömrünü savaş meydanlarında geçirmiş bir tümen kumandanından bahsederken:

- Adam yüzüme dik dik baktı. Fakat ben selam vermek bile istemedim. Dediğini yakın bir arkadaşım anlattı. Ne ittihat ve terakki cemiyeti subaylara ve ne de subaylar, cemiyete söz geçirmez oldular. Genel merkez inisiyatifi kaybetti. Çünkü daha önce de anlattığım gibi ne bir programı ne de o programı uygulayacak lideri vardı. Talat (Paşa) bir gün bize:

- Vallahi, ben de şaşırdım, kaldım. Suyun durulmasını bekliyoruz demişti. Olaylardan en ziyade, müteessir olan Mustafa Kemal&#8217;di. İhtilalden önce yaptığı uyarmaların hiç bir etki yaratmamış olduğunu görmüş, teessürü büsbütün artmıştı.

Diyordu ki:

- Ordu muhakkak ve derhal siyasetten çekilmelidir. Aksi takdirde, bir kudret olmak vasfını kaybedecektir. Bu ise memleket için bir felaket olacaktır.

(Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk)
--------------------------------------------------------------
FİKİRLERE SAYGI


Akşam Konya Valisi İzzet Bey, Köşk&#8217;te bir ziyafet vermiş, yemeğe Konya Milletvekilleri de davet edilmişti. O zamanlar Atatürk&#8217;ün özel kalem müdürü olarak gezide bulunan Hasan Rıza (Soyak)&#8217;ın bu yemekle ilgili bir hatırasını buraya aynen alıyoruz:

Konya&#8217;da Atatürk&#8217;e, halk tarafından hediye edilmiş olan konakta - ki, şimdi vali konağı olarak kullanılmaktadır- mebuslardan bazılarının da davetli olarak bulunduğu bir akşam yemeğinde, milli mücadeleden söz açılmıştı. Sofrada bulunanlar, o zamana ait hatıralarını anlatıyorlardı. Atatürk çok neşelenmişti. Bu tatlı sohbet en hararetli noktasına geldiği bir sırada mebuslardan Refik Bey (Koraltan) Atatürk&#8217;e hitaben uzun bir nutuk vermeye koyuldu; özet olarak, "her şeyi yapan sensin, bütün varlığımızı sana borçluyuz; sen olmasaydın, başka hiç kimse, hiçbir şey yapamazdı, bundan sonra da yapamaz. Allah seni başımızdan eksik etmesin..." demek istiyordu.

Atatürk&#8217;ün neşesi kaçmış, bunalmaya başlamıştı, bahsi kapatmak istedi:

"Beyefendi," dedi, "bütün yapılanlar, herkesten evvel Büyük Türk Milleti&#8217;nin eseridir. Onun başında bulunmak bahtiyarlığına ermiş bulunan bizler ise, ancak onun şuurlu fedakarlığı sayesinde ve fikir ve iman birliği içinde müşterek vazife görmüş, öylece başarı kazanmış insanlarız. Hakikat bundan ibarettir."

Fakat Koraltan, alkolün tesiriyle coşmuştu, susmak niyetinde değildi, atıldı: "Paşam bu kadar yüksek tevazua tahammülümüz yoktur."

Atatürk artık iyice sinirlenmişti; sesini biraz yükselterek cevap verdi:

"Efendim; müsaade buyurunuz... Ortada tevazu filan yok... Gerçeğin ifadesi vardır. Zatıalinize bir şeyi hatırlatacağım; elbette dikkat etmişsinizdir; ben önümüze çıkan meseleler hakkında, her zaman uzun uzadıya konuşur, istişarelerde bulunurum; herkesi söyletir ve dinlerim. İtiraf edeyim ki, konuşulacak meselelerin hal şekilleri hakkında vazıh bir fikre sahip olmadan müzakerelere girdiğim olmamıştır; bu konularda, ancak arkadaşlarımı yani sizleri dinledikten sonradır ki kanaate varmışımdır. Binaenaleyh tatbikatta olduğu gibi, verilen kararlarda da hepimizin hissesi vardır, bunu bilesiniz."

Biraz sustuktan ve düşündükten sora devam etti:

"Şimdi mevzuun asıl ince noktasına geliyorum; beyefendi; içeride ve dışarıda şahsıma karşı suikastlar tertip edilmesinin sebep ve hikmeti nedir; hiç düşündünüz mü? Bu tertiplerin peşinde koşanların benimle bir şahsi alıp veremedikleri mi vardır? O da değil... Sizin sözlerinizin de onların sakat muhakemesine uygun olduğunu bilmem fark edebiliyor musunuz?

Çok rica ederim beyefendi. Eğer samimi iseniz; bu fikri kafanızdan çıkarınız. Hatta böyle düşünenlere rastlarsanız, onlara da aynı şeyi ihtar ediniz. Herkes milli vazife ve mesuliyetini bilmeli ve memleket meseleleri üzerinde o zihniyetle, düşünüp çalışmayı itiyat edinmelidir."

Sonra sofradakilere döndü:

"Efendiler," dedi; "Size şunu söyleyeyim ki, İnkılâpçı Türkiye Cumhuriyetini benim şahsımla kaim zannedenler çok aldanıyorlar, Türkiye Cumhuriyeti; her manası ile, Büyük Türk Milleti&#8217;nin öz ve aziz malıdır. Kıymetli evlatlarının elinde daima yükselecek, ebediyen payidar olacaktır. Şimdi rica ederim artık bu bahsi kapayalım, bir daha da tekrar etmeyelim."

(Mehmet Önder, Atatürk Konya&#39;da)
 


Üst Alt