dreamgirls
Üye
Aşktan Korkmak Korkaklıktır... (Uzun ama lütfen sonuna kadar okuyun)
Her yerde kan, her yerde acı, her yerde gözyaşı. Haykıran, oradan oraya bilinçsizce koşuşan insanlardan oluşan o mahşeri kalabalıkta umutsuzca aradığı ama her seferinde tam dokunmak üzereyken kendinden uzaklaşan sevdiği, eli silahlı adamların arasında hızla yitip giden aşkı, uzaklardan gelen silah sesleri, başının üstünden geçen kurşunlar ve birden her şeyi sona erdiren o yürek donduran ses…
Çığlık çığlığa, ter içinde uyandığında son hatırladığı, kâbusunun sonunda yok olup giden sevdiği, canı, hayatı, aşkı, umudu, arzusu, her şeyi…
Başucundaki lambayı yakıp, saate baktığında yatalı sadece 40 dakika olduğunu görüp şaşırdı genç kadın. O kadar kısa sürede mi görmüştü bütün o korkunç anları? Cep telefonunu eline alıp kalktı yataktan. Sevdiğinin her seferinden olduğu gibi arayacağını biliyordu. En son kâbusunda kaç dakika sonra aramıştı? Bir saate yakın beklemişti onu hatırlıyordu sadece… İlk başlarda her ikisi de ne garipsemişlerdi bu telepatiyi… Ama aşkın getirilerinden biriydi iste bu da… Her seferinde hissederdi kâbus gördüğünü ve mutlaka arardı…
Ürperdi, uzanıp yatağın üstünden sabahlığını aldı bir faydası olmayacağını bile bile, ürpertisinin asıl nedeni duyduğu endişeydi, korkuydu, çaresiz beklemenin acısıydı, beklerken çekilen kalp ağrısının sızısıydı… Ama yine de umutla sarındı sabahlığına, sıcaklığından medet umarak…
Gerçeği öğrendiği ilk günden, bütün direnmelerine, bütün korkularına, bütün umutsuzluklarına rağmen yine de kaçamayarak kalbini, bedenini, ruhunu bu sevda denizinin hırçın dalgalarının koynuna bıraktığı ilk günden beri, biliyordu her seferinde bunları yaşayacağını. Aşkını uzak yollara her uğurlayışında ondan günlerce haber alamayacağını, bu amansız ızdırabı çekeceğini, bu bilinmezliğin hasretini daha da körükleyeceğini, aşkını acılara terk etmemek, kuruntuların bir kurt gibi için için sevdayı kemirmesine izin vermemek için harcaması gereken çabanın insanüstü olması gerekeceğini, hepsini, hepsini biliyordu…
Alnını zifiri geceye bakan cama dayadı… Yıldızlar ne kadar parlak, ay ne kadar berraktı bu gece… ”Sen olmadığın zaman hep aya ve yanındaki o parlak yıldıza bakıyorum geceleri” demişti birinde sevdiği adama, “çünkü biliyorum ki sen de bir yerlerde aynı yıldızı ve ayı görüyorsun. O yüzden hep onlara anlatıyorum hasretimi, sevgimi, sana ulaştırsınlar diye”. Gülümsemişti genç adam, tıpkı ilk tanıştıkları günkü gibi…
Paris’te tanışmışlardı. Hayallerinin şehrinde, hayalini bile kuramayacağı bir aşka merhaba demişti.
Günlerdir yürümekten ayakları yara olunca gördüğü ilk eczaneden içeri girmiş ve bir kutu yara bandı almıştı… Saint Sabin sokağında… Paris’in on birinci bölgesindeydi o sırada… Eczaneden çıkıp bulduğu ilk banka oturmuş ve ayakkabılarından çıkartıp özgürlüğüne kavuşturduğu ayaklarında hiç de hoş durmayan su torbacıklarını bir bir yara bandıyla kamufle etmeye başlamıştı… Ayakkabısını tekrar giyip ayağa kalktığında artık kendisini rahatsız etmediklerini fark edip büyük bir memnuniyetle gülümsemiş ve tam o anda karşıdaki binalardan birinin girişinde duran genç bir adamın kendisine baktığını görmüştü. Gülümsüyordu genç adam ve gülümsemesindeki o bariz hayranlık sokağın karşısından bile rahatlıkla fark ediliyordu… O gözlerdeki sıcaklık aradaki mesafeye rağmen ona kadar ulaşıp, yüreğini sarmaladığında hiç şaşırmadı… Gözlerini gözlerinden ayırmayan genç adam yolu geçip ona doğru ilerlerken sadece tek bir şey düşünüyordu “İlk olarak ne söylemem gerek?”
— Merhaba, dedi genç adam, Fransızca.
“Fransız değil “, diye düşündü , ”güzel bir aksanı var ama Fransız değil”,
— Merhaba, diye cevap verdi, Fransızca.
— Gülümsediğinize göre pansumanlar işe yaradı demek ki?
— Beni mi izliyordunuz?
— O banka oturduğunuzdan beri…
Gülümsedi genç kadın. Sırtında hissettiği karıncalanmanın sebebi oydu demek ki, oysa, bunun çapkın ilkbahar güneşinden kaynaklandığını düşünmüştü… Ne saflık…
— Nerelisiniz? , diye sordu genç adama. Alacağı cevap hayatı bir önem taşıyormuş gibi nefesini tuttuğunu fark etti beklerken…
Bu sefer genç adam gülümsedi.
— Aksanım hala kötü anlaşılan. Ele veriyor beni, dedi, Türküm ben.
Sesinde bariz bir gurur sezinledi genç kadın. Cevabi aldığında kalbi bir atımını atlamış mıydı, yoksa ona mı öyle gelmişti?
— Ben de, dedi bu sefer, Türkçe.
Genç adamın yüzünde beliren o geniş tebessümü görünce bir atım daha atlayan kalbi demin yanılmadığını kanıtladı ona.
— Ama sizin hiç aksanınız yok.
— Biliyorum, dedi genç kadın, bu yanım çok hoşuma gidiyor. Kimse Fransız olmadığımı anlamıyor.
Muzip bir gülümseme yerleşmişti gözlerinin kösesine. Genç adam atlamadı bu muzip çocuğun dışarı çıkmak için verdiği çabayı. Hoşuna bile gitti ve içinden bir ses o çocuğu mutlaka görmesi gerektiğini fısıldadı kalbine.
— Burda mı yaşıyorsunuz? Aynı anda sorulan bu soru her ikisini de gülümsetti ama daha sesli, daha rahat.
Her ikisinin de cevabı “hayır“dı. Erkek iş için, kadın gezmek için ordaydı. Erkeğin adı Engin, kadınınki ise Gamze’ydi. Engin doktordu, Gamze grafiker. Her ikisi de hafta sonuna kadar Paris’teydi. Sessiz bir anlaşmayla birleşen günlük programları gibi hiç farkına varmadan hayatları da birleşmişti o anda…
O aksam , Seine nehrindeki gezinti teknelerinden birinde yan yana otururlarken, hiç konuşmadan, ışıklar içinde yüzen şehri seyretmek yerine, birbirlerinin gözlerinde kaybolmayı seçtiler. Çok az konuşup, çok fazla bakıştılar, gözlerinden öğrendiler haklarında merak ettikleri her şeyi, birbirleri hakkında öğrendikleri en ufak bir detay bile bir daha silinmemek üzere belleklerine kazındı. Nelerden hoşlandıklarını, neleri sevmediklerini hep o kısacık Paris gün ve gecelerinde yasayarak öğrendiler…
Paris’teki son gecelerinde restoranda oturmuş, dönünce ne yapacaklarını konuşurken, caddeden geçen itfaiye arabalarının sirenleri konuşmalarını bir anlığına bolünce Gamze,
- Hep eşlerini düşünürüm, hep tehlikeli mesleklerde çalışanların eslerini düşünürüm. Nasıl dayanıyorlar, kocalarının her an tehlike içinde olmasına. İtfaiyeciler, polisler, askerler… Hele de subaylar… Onların eşlerinin işleri çok daha zor. Hem görevleri tehlikeli hem de uzun zaman evden uzak kalıyorlar. Hiç bana göre değil… Ben yapamazdım. Esimin, sevdiğim adamın ne benden bu kadar uzak olmasına ne de tehlikeli bir işte çalışmasına dayanamazdım. Hayır, bu bana göre değil…
Ve ona Kenan’ı, beraber olamayacağı için terk ettiği eski sevgilisini, anlatmıştı… Sırf mesleği yüzünden bıraktığı eski sevgilisini… Haksızlık ettiğini bile bile terk etmişti onu… Mesleği, evet mesleği, neden olmuştu. Bunu ona da açık açık söylemiş ve gözlerinden, derinlerde çektiği acıyı bütün berraklığıyla okumuştu. Kendisinden uzun süre nefret etmişti ama tanıyordu da kendisini. Yapamazdı. Baraj inşaatlarında görev alan, devamlı ülkenin dört bir yanındaki barajları dolaşan, dolgu çalışmalarında patlayıcılarla içice olan, bir yıl orda, üç yıl burda, sonraki iki yıl başka bir şantiyede dolaşıp duran bir adamın karısı olamazdı. O, yerleşik olmayı severdi, sevdiği hep yanında olsun, tehlikesiz bir işi olsun, evden çıkarken acaba akşam dönecek mi diye merak etmesin isterdi… Bencilce… O ayrılık kararının tepelerinde asılı kaldığı günler boyunca, Kenan ona uzun uzun hiç kimsenin hayatının sabah evden çıkıp aksam sağ salim döneceği kadar garanti altında olamayacağını anlatmaya çalışmış ama Gamze’nin inadını kıramamıştı. Sonunda doğru teşhisi koymuştu son nokta misali: “Sen aslında beni yeterince sevmiyorsun sevseydin benimle nereye olursa olsun gelirdin, ben sevdiğim için mesleğimi de kabul ederdin“, demişti. Gamze bu gerçeği kabul etmemişti, edememişti bir türlü. Onu seviyordu ama korku dolu günler geçiremezdi… Bu kadar basitti iste…
Sözlerinin sonunda, dönüp, gülümsemişti Engin’e. “İyi ki öyle tehlikeli bir görevin yok.” demişti. Uzanıp elini tutarken ve güvenle sıkarken, genç adamın gözlerinden gecen bulutu kaçırmıştı. Görebilse ne değişecekti ki? Çoktan onundu her şeyiyle. Yıllarca inandığı birçok değeri onun uğruna nasıl olup da bir anda değiştireceğini o an söyleseler inanmazdı. Ve o an aslında yarından daha yakındı…
Restorandan ayrıldıklarında Engin’deki derin sessizlik artık gözden kaçırılamayacak kadar belirginleşince… Ve neler olduğunu sorunca… Ve Engin onu Seine nehrinin kıyısındaki rıhtımlardan birine inen merdivenlere sürüklediğinde… Ve onu banklardan birine oturttuğunda… Tam karşısında azametle yükselen Notre Dame’ın kulelerine bakmıştı. Kulaklarında çalan alarm zilleri mi yoksa çanlar mı diye… Notre Dame derin bir sükûnet içinde uzanıyordu geceye… Ve Engin konuşmuştu sonunda…
— Ben “SINIR TANIMAYAN DOKTORLAR“ için çalışıyorum, demişti…
Sınır Tanımayan Doktorlar.?... Médecins Sans Frontières? Hani şu nerde bir iç savaş olsa halkına yardım etmek için oraya koşan doktorlar… Hani bir gecenin kör bir yarısında sıcak yatağından, bir hafta sonunun en neşeli bir anında sevdiklerinin kollarından çağırılıp savaşın içine gizlice sızan doktorlar… Hani gittikleri ülkedeki yerel yetkililerin bile çoğu zaman istemediği doktorlar… Hani şu ölümle burun buruna yaşayan, dünyanın ücra köşelerinde zorda kalmış insanlara tıbbi yardım götürebilmek için kendi hayatlarını tehlikeye atan, zaman zaman gitmeleri gereken yere uçaktan paraşütle atlamak pahasına zamanında yetişen doktorlar…
Gamze başını kaldırıp bir kere daha bakmıştı Notre Dame’in çan kulelerine. Hayır, bütün bu gürültü sadece kendi beynindeydi. “Kenan’ın ah’ı tuttu” diye düşünmüştü.
Ertesi sabah dönüş yolculuğu ezici bir sessizlikte geçmiş, Gamze Engin’in bütün açıklamalarına, yalvarmaya varan çabalarına kapatmıştı kendini. Ne kulakları, ne ruhu, ne kalbi duymuştu onu.
Engin’in ısrarları İstanbul’da da devam etmişti. Bıkıp usanmadan aramıştı Gamze’yi. Günlerce genç adamdan gelen mesajlara cevap verdirmemişti genç kadının yüreğindeki korku… Eve her gelişinde telesekreterde ondan gelen kısa ama yüreğini mutlulukla sarıp ısıtan mesajları bulmuş, sonra oturup defalarca dinlediği bu sesle ağlamış, ağlamıştı. Sonunda harcadığı çabanın boşuna olduğunu anlamıştı. Çok geç kalmıştı artık. Onu seviyor, sırf sevmekle kalmıyor onsuz yaşayamıyordu… Ayrı kaldıkları şu kısacık süre içinde onu düşünmediği bir tek an bile geçmiyorken, herkes de, her yerde onu görüyorken, hala onu istemediğini, sevmediğini söylemesi sadece aşkı inkâr etmekti o kadar. Hem bütün yaptığı sadece önlerinde uzanan beraber geçirilebilme ihtimali olan süreyi boş yere harcamaktı. Gerçeği göz ardı etmeye çalışmak, kabul etmekten daha zordu. O da kolay olanı seçmiş ve kabul etmişti sonunda… Eline telefonu almış ve Engin’i aramıştı… Ve onun önünde açtığı kapıdan girip, gerçek aşkla tanışmıştı… Ve görmüştü ki gerçek korkaklık aşktan korkmakmış.
* * * * * * *
İşte şimdi oturmuş, kaçıncı defa olduğunu artık kendisinin bile unuttuğu anı bir ayrılışın ardından, Engin’den gelecek bir kaç kelimeyi bekliyordu. Kaç gün olmuştu görüşmeyeli, konuşmayalı, ona dokunmayalı, tenini hissetmeyeli… Tam dokuz gün, gece yarısını geçtiğine göre onuncu gündü bugün…
Bir fincan çay hazırladı kendisine, duvardaki haritadan şu anda nerde olduğuna baktı… Ghana, yerel kabileler arasında savaş, salgınlar, yaralananlar… Çayından bir yudum alıp, fincanı sehpanın üstüne bıraktı, koridoru geçip, soldaki odaya girdi, yere düşmüş oyuncak ayıyı alıp, oğlunun kollarının arasına yerleştirdi, yorganını omuzlarına kadar çekip, sevgiyle yanağını öptü. Babasına ne kadar benzediğini düşünüp gülümsedi… Engin’in küçük kopyası…
Oturma odasına dönüp, fincanından bir yudum daha aldı. Sehpanın üstündeki fotoğraflarına bir öpücük gönderdi parmaklarının ucuyla, pencereden görünen aya bakıp gülümsedi ve kitabını açtı. Telefon gelene kadar çok vakti vardı nasıl olsa…
Alıntıdır…
Çığlık çığlığa, ter içinde uyandığında son hatırladığı, kâbusunun sonunda yok olup giden sevdiği, canı, hayatı, aşkı, umudu, arzusu, her şeyi…
Başucundaki lambayı yakıp, saate baktığında yatalı sadece 40 dakika olduğunu görüp şaşırdı genç kadın. O kadar kısa sürede mi görmüştü bütün o korkunç anları? Cep telefonunu eline alıp kalktı yataktan. Sevdiğinin her seferinden olduğu gibi arayacağını biliyordu. En son kâbusunda kaç dakika sonra aramıştı? Bir saate yakın beklemişti onu hatırlıyordu sadece… İlk başlarda her ikisi de ne garipsemişlerdi bu telepatiyi… Ama aşkın getirilerinden biriydi iste bu da… Her seferinde hissederdi kâbus gördüğünü ve mutlaka arardı…
Ürperdi, uzanıp yatağın üstünden sabahlığını aldı bir faydası olmayacağını bile bile, ürpertisinin asıl nedeni duyduğu endişeydi, korkuydu, çaresiz beklemenin acısıydı, beklerken çekilen kalp ağrısının sızısıydı… Ama yine de umutla sarındı sabahlığına, sıcaklığından medet umarak…
Gerçeği öğrendiği ilk günden, bütün direnmelerine, bütün korkularına, bütün umutsuzluklarına rağmen yine de kaçamayarak kalbini, bedenini, ruhunu bu sevda denizinin hırçın dalgalarının koynuna bıraktığı ilk günden beri, biliyordu her seferinde bunları yaşayacağını. Aşkını uzak yollara her uğurlayışında ondan günlerce haber alamayacağını, bu amansız ızdırabı çekeceğini, bu bilinmezliğin hasretini daha da körükleyeceğini, aşkını acılara terk etmemek, kuruntuların bir kurt gibi için için sevdayı kemirmesine izin vermemek için harcaması gereken çabanın insanüstü olması gerekeceğini, hepsini, hepsini biliyordu…
Alnını zifiri geceye bakan cama dayadı… Yıldızlar ne kadar parlak, ay ne kadar berraktı bu gece… ”Sen olmadığın zaman hep aya ve yanındaki o parlak yıldıza bakıyorum geceleri” demişti birinde sevdiği adama, “çünkü biliyorum ki sen de bir yerlerde aynı yıldızı ve ayı görüyorsun. O yüzden hep onlara anlatıyorum hasretimi, sevgimi, sana ulaştırsınlar diye”. Gülümsemişti genç adam, tıpkı ilk tanıştıkları günkü gibi…
Paris’te tanışmışlardı. Hayallerinin şehrinde, hayalini bile kuramayacağı bir aşka merhaba demişti.
Günlerdir yürümekten ayakları yara olunca gördüğü ilk eczaneden içeri girmiş ve bir kutu yara bandı almıştı… Saint Sabin sokağında… Paris’in on birinci bölgesindeydi o sırada… Eczaneden çıkıp bulduğu ilk banka oturmuş ve ayakkabılarından çıkartıp özgürlüğüne kavuşturduğu ayaklarında hiç de hoş durmayan su torbacıklarını bir bir yara bandıyla kamufle etmeye başlamıştı… Ayakkabısını tekrar giyip ayağa kalktığında artık kendisini rahatsız etmediklerini fark edip büyük bir memnuniyetle gülümsemiş ve tam o anda karşıdaki binalardan birinin girişinde duran genç bir adamın kendisine baktığını görmüştü. Gülümsüyordu genç adam ve gülümsemesindeki o bariz hayranlık sokağın karşısından bile rahatlıkla fark ediliyordu… O gözlerdeki sıcaklık aradaki mesafeye rağmen ona kadar ulaşıp, yüreğini sarmaladığında hiç şaşırmadı… Gözlerini gözlerinden ayırmayan genç adam yolu geçip ona doğru ilerlerken sadece tek bir şey düşünüyordu “İlk olarak ne söylemem gerek?”
— Merhaba, dedi genç adam, Fransızca.
“Fransız değil “, diye düşündü , ”güzel bir aksanı var ama Fransız değil”,
— Merhaba, diye cevap verdi, Fransızca.
— Gülümsediğinize göre pansumanlar işe yaradı demek ki?
— Beni mi izliyordunuz?
— O banka oturduğunuzdan beri…
Gülümsedi genç kadın. Sırtında hissettiği karıncalanmanın sebebi oydu demek ki, oysa, bunun çapkın ilkbahar güneşinden kaynaklandığını düşünmüştü… Ne saflık…
— Nerelisiniz? , diye sordu genç adama. Alacağı cevap hayatı bir önem taşıyormuş gibi nefesini tuttuğunu fark etti beklerken…
Bu sefer genç adam gülümsedi.
— Aksanım hala kötü anlaşılan. Ele veriyor beni, dedi, Türküm ben.
Sesinde bariz bir gurur sezinledi genç kadın. Cevabi aldığında kalbi bir atımını atlamış mıydı, yoksa ona mı öyle gelmişti?
— Ben de, dedi bu sefer, Türkçe.
Genç adamın yüzünde beliren o geniş tebessümü görünce bir atım daha atlayan kalbi demin yanılmadığını kanıtladı ona.
— Ama sizin hiç aksanınız yok.
— Biliyorum, dedi genç kadın, bu yanım çok hoşuma gidiyor. Kimse Fransız olmadığımı anlamıyor.
Muzip bir gülümseme yerleşmişti gözlerinin kösesine. Genç adam atlamadı bu muzip çocuğun dışarı çıkmak için verdiği çabayı. Hoşuna bile gitti ve içinden bir ses o çocuğu mutlaka görmesi gerektiğini fısıldadı kalbine.
— Burda mı yaşıyorsunuz? Aynı anda sorulan bu soru her ikisini de gülümsetti ama daha sesli, daha rahat.
Her ikisinin de cevabı “hayır“dı. Erkek iş için, kadın gezmek için ordaydı. Erkeğin adı Engin, kadınınki ise Gamze’ydi. Engin doktordu, Gamze grafiker. Her ikisi de hafta sonuna kadar Paris’teydi. Sessiz bir anlaşmayla birleşen günlük programları gibi hiç farkına varmadan hayatları da birleşmişti o anda…
O aksam , Seine nehrindeki gezinti teknelerinden birinde yan yana otururlarken, hiç konuşmadan, ışıklar içinde yüzen şehri seyretmek yerine, birbirlerinin gözlerinde kaybolmayı seçtiler. Çok az konuşup, çok fazla bakıştılar, gözlerinden öğrendiler haklarında merak ettikleri her şeyi, birbirleri hakkında öğrendikleri en ufak bir detay bile bir daha silinmemek üzere belleklerine kazındı. Nelerden hoşlandıklarını, neleri sevmediklerini hep o kısacık Paris gün ve gecelerinde yasayarak öğrendiler…
Paris’teki son gecelerinde restoranda oturmuş, dönünce ne yapacaklarını konuşurken, caddeden geçen itfaiye arabalarının sirenleri konuşmalarını bir anlığına bolünce Gamze,
- Hep eşlerini düşünürüm, hep tehlikeli mesleklerde çalışanların eslerini düşünürüm. Nasıl dayanıyorlar, kocalarının her an tehlike içinde olmasına. İtfaiyeciler, polisler, askerler… Hele de subaylar… Onların eşlerinin işleri çok daha zor. Hem görevleri tehlikeli hem de uzun zaman evden uzak kalıyorlar. Hiç bana göre değil… Ben yapamazdım. Esimin, sevdiğim adamın ne benden bu kadar uzak olmasına ne de tehlikeli bir işte çalışmasına dayanamazdım. Hayır, bu bana göre değil…
Ve ona Kenan’ı, beraber olamayacağı için terk ettiği eski sevgilisini, anlatmıştı… Sırf mesleği yüzünden bıraktığı eski sevgilisini… Haksızlık ettiğini bile bile terk etmişti onu… Mesleği, evet mesleği, neden olmuştu. Bunu ona da açık açık söylemiş ve gözlerinden, derinlerde çektiği acıyı bütün berraklığıyla okumuştu. Kendisinden uzun süre nefret etmişti ama tanıyordu da kendisini. Yapamazdı. Baraj inşaatlarında görev alan, devamlı ülkenin dört bir yanındaki barajları dolaşan, dolgu çalışmalarında patlayıcılarla içice olan, bir yıl orda, üç yıl burda, sonraki iki yıl başka bir şantiyede dolaşıp duran bir adamın karısı olamazdı. O, yerleşik olmayı severdi, sevdiği hep yanında olsun, tehlikesiz bir işi olsun, evden çıkarken acaba akşam dönecek mi diye merak etmesin isterdi… Bencilce… O ayrılık kararının tepelerinde asılı kaldığı günler boyunca, Kenan ona uzun uzun hiç kimsenin hayatının sabah evden çıkıp aksam sağ salim döneceği kadar garanti altında olamayacağını anlatmaya çalışmış ama Gamze’nin inadını kıramamıştı. Sonunda doğru teşhisi koymuştu son nokta misali: “Sen aslında beni yeterince sevmiyorsun sevseydin benimle nereye olursa olsun gelirdin, ben sevdiğim için mesleğimi de kabul ederdin“, demişti. Gamze bu gerçeği kabul etmemişti, edememişti bir türlü. Onu seviyordu ama korku dolu günler geçiremezdi… Bu kadar basitti iste…
Sözlerinin sonunda, dönüp, gülümsemişti Engin’e. “İyi ki öyle tehlikeli bir görevin yok.” demişti. Uzanıp elini tutarken ve güvenle sıkarken, genç adamın gözlerinden gecen bulutu kaçırmıştı. Görebilse ne değişecekti ki? Çoktan onundu her şeyiyle. Yıllarca inandığı birçok değeri onun uğruna nasıl olup da bir anda değiştireceğini o an söyleseler inanmazdı. Ve o an aslında yarından daha yakındı…
Restorandan ayrıldıklarında Engin’deki derin sessizlik artık gözden kaçırılamayacak kadar belirginleşince… Ve neler olduğunu sorunca… Ve Engin onu Seine nehrinin kıyısındaki rıhtımlardan birine inen merdivenlere sürüklediğinde… Ve onu banklardan birine oturttuğunda… Tam karşısında azametle yükselen Notre Dame’ın kulelerine bakmıştı. Kulaklarında çalan alarm zilleri mi yoksa çanlar mı diye… Notre Dame derin bir sükûnet içinde uzanıyordu geceye… Ve Engin konuşmuştu sonunda…
— Ben “SINIR TANIMAYAN DOKTORLAR“ için çalışıyorum, demişti…
Sınır Tanımayan Doktorlar.?... Médecins Sans Frontières? Hani şu nerde bir iç savaş olsa halkına yardım etmek için oraya koşan doktorlar… Hani bir gecenin kör bir yarısında sıcak yatağından, bir hafta sonunun en neşeli bir anında sevdiklerinin kollarından çağırılıp savaşın içine gizlice sızan doktorlar… Hani gittikleri ülkedeki yerel yetkililerin bile çoğu zaman istemediği doktorlar… Hani şu ölümle burun buruna yaşayan, dünyanın ücra köşelerinde zorda kalmış insanlara tıbbi yardım götürebilmek için kendi hayatlarını tehlikeye atan, zaman zaman gitmeleri gereken yere uçaktan paraşütle atlamak pahasına zamanında yetişen doktorlar…
Gamze başını kaldırıp bir kere daha bakmıştı Notre Dame’in çan kulelerine. Hayır, bütün bu gürültü sadece kendi beynindeydi. “Kenan’ın ah’ı tuttu” diye düşünmüştü.
Ertesi sabah dönüş yolculuğu ezici bir sessizlikte geçmiş, Gamze Engin’in bütün açıklamalarına, yalvarmaya varan çabalarına kapatmıştı kendini. Ne kulakları, ne ruhu, ne kalbi duymuştu onu.
Engin’in ısrarları İstanbul’da da devam etmişti. Bıkıp usanmadan aramıştı Gamze’yi. Günlerce genç adamdan gelen mesajlara cevap verdirmemişti genç kadının yüreğindeki korku… Eve her gelişinde telesekreterde ondan gelen kısa ama yüreğini mutlulukla sarıp ısıtan mesajları bulmuş, sonra oturup defalarca dinlediği bu sesle ağlamış, ağlamıştı. Sonunda harcadığı çabanın boşuna olduğunu anlamıştı. Çok geç kalmıştı artık. Onu seviyor, sırf sevmekle kalmıyor onsuz yaşayamıyordu… Ayrı kaldıkları şu kısacık süre içinde onu düşünmediği bir tek an bile geçmiyorken, herkes de, her yerde onu görüyorken, hala onu istemediğini, sevmediğini söylemesi sadece aşkı inkâr etmekti o kadar. Hem bütün yaptığı sadece önlerinde uzanan beraber geçirilebilme ihtimali olan süreyi boş yere harcamaktı. Gerçeği göz ardı etmeye çalışmak, kabul etmekten daha zordu. O da kolay olanı seçmiş ve kabul etmişti sonunda… Eline telefonu almış ve Engin’i aramıştı… Ve onun önünde açtığı kapıdan girip, gerçek aşkla tanışmıştı… Ve görmüştü ki gerçek korkaklık aşktan korkmakmış.
* * * * * * *
İşte şimdi oturmuş, kaçıncı defa olduğunu artık kendisinin bile unuttuğu anı bir ayrılışın ardından, Engin’den gelecek bir kaç kelimeyi bekliyordu. Kaç gün olmuştu görüşmeyeli, konuşmayalı, ona dokunmayalı, tenini hissetmeyeli… Tam dokuz gün, gece yarısını geçtiğine göre onuncu gündü bugün…
Bir fincan çay hazırladı kendisine, duvardaki haritadan şu anda nerde olduğuna baktı… Ghana, yerel kabileler arasında savaş, salgınlar, yaralananlar… Çayından bir yudum alıp, fincanı sehpanın üstüne bıraktı, koridoru geçip, soldaki odaya girdi, yere düşmüş oyuncak ayıyı alıp, oğlunun kollarının arasına yerleştirdi, yorganını omuzlarına kadar çekip, sevgiyle yanağını öptü. Babasına ne kadar benzediğini düşünüp gülümsedi… Engin’in küçük kopyası…
Oturma odasına dönüp, fincanından bir yudum daha aldı. Sehpanın üstündeki fotoğraflarına bir öpücük gönderdi parmaklarının ucuyla, pencereden görünen aya bakıp gülümsedi ve kitabını açtı. Telefon gelene kadar çok vakti vardı nasıl olsa…
Alıntıdır…
