Allah Bazı İnsanları Neden Çirkin Yaratmıştır ?

  • 4 Ekim 2012
  • 634 Okunma
  • 0 Cevap

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. < Resmi açmak için tıklayın >

    İçinde yaşadığımız şu kainatın en açık gerçeklerinden biri,
    gerçeklerin nisbi ya da göreceli niteliğidir. Bu kainat, ya siyah ya beyaz, ya güzel ya çirkin, ya iyi ya kötü,
    ya aydınlık ya karanlık gibi mutlak, kesin ve keskin ayrımların
    diyarı değildir. Bilakis, siyahın ve beyazın, güzelliğin ve
    çirkinliğin, iyinin ve kötünün, aydınlığın ve karanlığın
    dereceleri vardır. Kainatın neden bu durumda yaratılmış olduğu sorusuna, selim
    kalblerin ve müstakim akılların asırlar boyu veregeldiği ortak
    bir cevap vardır: çünkü, kainatın yaratılış amacı böyle bir
    derecelilik içinde gerçekleşir. Bu kainat, kendi güzelliğini,
    mutlak ve sınırsız isim ve sıfatlarını görmek ve göstermek
    isteyen bir Zat-ı Zülcelal tarafından yaratılmıştır; ve onun bu sırrı gerçekleştirmek üzere yarattığı insan, bunu ancak bir ‘nisbilikler,' ‘derecelilikler' dünyasında gerçekleştirebilir. Zira insanın, bir yaratılmış olarak, yaratılmışlığının zorunlu sonucu olan sınırları vardır; bilgisi, algısı, bakışı, iradesi, gücü,..
    sınırlıdır. Dolayısıyla, kendisini ve kainatı yaratan Zat'ı mutlak
    ilmi, iradesi ve kudreti ile kuşatıp kavrayamaz. Hakikatı,
    mutlak ve sınırsız bir biçimde karşısına çıktığında, tanıyıp
    tanımlayamaz. Bu durumda, hakikatı mutlak surette görmek
    yerine, göz kamaşmasıyla gelen bir körleşmeye maruz kalır; tıpkı güneş ışığına baktığımızda, görme kapasitemizin
    artmayıp, gözümüzün körleşmesi gibi... Bu sırdandır ki, kainatı ve insanı yaratan Zat-ı Zülcelal, alemi ‘şiddet-i zuhurundan gizlenip azamet-i kibriyasından ihtifa
    ederek' yaratmış; yani, mutlak isim ve sıfatlarını ‘göreceli,'
    ‘dereceli' bir surette tecelli ettirmiştir. Kainatta zıtların varlığı, işte bundandır. Bu kainatı yaratan,
    güzel-çirkin, iyi-kötü, fayda-zarar, mükemmel-noksan,
    aydınlık-karanlık,.. gibi zıtları birbirine karıştırarak müthiş bir
    çeşitlilik içinde kainatı yaratmış; bize, bu nisbilik üzerinden
    O'nun mutlak isim ve sıfatlarını tanıma imkanı sağlamıştır. İnsanın kainatın içindeki mevcudları, mesela güzellik açısından çok güzel-güzel-fena sayılmaz-çirkin-çok çirkin gibi bir
    sınıflamaya tabi tutabilmesi, bundan dolayıdır. Elbette, bir
    adım ileri gittiğinde ‘güzel' görmediği şeylerde dahi, bir kıyas
    unsuru olarak güzel şeylerdeki güzelliğin farkedilmesini
    sağlama gibi güzel bir özellik görür insan. İnsanlık alemine baktığımızda da, kainatı kuşatan bu dereceliliğin insanlar arasında da değişik yansımalarını görürüz. İnsanlar, ne güç bakımından birbirine eşittir, ne akıl bakımından, ne duygu bakımından, ne ahlak ve ne de güzellik
    bakımından. Güçlü-zayıf, akıllı-akılsız, iyi-kötü, duygulu-
    duygusuz, güzel-çirkin zıtları arasında değişik salınımlar
    sergiler insanoğlu. Bütün dünyaya iyi ahlak örneği sunan insanlar kadar, ahlakının kötülüğünden bütün dünyanın sakındığı insanlar da vardır. Gücüyle efsanelere kadar uzanmış insanlar çıktığı gibi, parmağını kıpırdatmaktan aciz insanlar da yaşamıştır. Güzelliğiyle dillere destan olanlar olduğu gibi, çirkinliğiyle şöhret bulmuş insanlar da vardır. İnsanın bu ‘dereceli tecelliler' tablosunun göze ve gönüle hoş gelen tarafına fazla bir itirazı yoktur. Buna karşılık, aklı bu
    ‘nisbilik' sırrını kabullense bile, her insanın vicdanı bu tablonun ‘olumsuz' gözüken tarafına dair sorular
    sormaktadır. Bilge bir insan olmak, iyi bir insan olmak, hatta güçlü bir insan olmak bir derece insanın iradesine, eldeki kabiliyetleri iyi kullanmasına bağlı olduğu için, vicdanın bu
    noktadaki sorularına cevap vermek nisbeten kolaydır. Ama
    özellikle güzellik, sonradan edinilen bir şey olmadığı için, “İyi
    ama, çirkinlerin günahı ne?” sorusu öylece ortada
    kalmaktadır. üstelik, insan çalışıp gayret göstererek zekasını ve bilgisini, görgüsünü ve ahlakını güzelleştirebildiği halde, güzellik
    çalışarak edinilen veya geliştirilen bir şey değildir. Dahası,
    ‘estetik amaçlarla' vücuduna cerrahi müdahalede bulunmak,
    hatta kaşını-gözünü aldırmak, Allah ve Peygamberi (asv)
    tarafından kesinlikle hoş görülmemiştir. İnsanlık tarihine, hatta yalnızca kendi yaşadığı döneme ve kendi çevresine bakan her insan, vicdanını meşgul eden bu sorunun en azından şiddetinin hafiflemesini mümkün kılacak
    bir dizi gerçeği rahatlıkla kavrayabilir. Mesela, her insan, güzelliği kendisi için felakete, pek güzel olmaması ise kendisi için bir saadete dönüşmüş pek çok insan görebilir. çok güzel ama mutsuz insanların sayısı, pek güzel olmadığı halde mutlu insanların sayısından daha az değildir. Benzer şekilde, nice güzel insan, çevresinin ve kendisinin güzelliğine yönelik aşırı vurgusuyla, başkaca insani kabiliyetlerini yeterince geliştirememiş durumdadır. Güzel ama
    huysuz, güzel ama şımarık, güzel ama kaprisli, güzel ama
    geçimsiz diye tanımlanan insanlara her insan çevresinde rastlayabildiği gibi; güzelliğe yönelik bir vurgudan veya
    güzelliğin verdiği bir güvenden dolayı akli yeteneklerini
    geliştirmeye fazla özen göstermeyen insanların çokluğundan dolayıdır ki, mesela ‘aptal sarışın' diye bir deyim dillere yer
    etmiş durumdadır. Gerçekte ‘güzel' insanlar, özellikle ‘sarışın güzel'ler akıl ve zeka itibarıyla ‘daha geri durumda'
    yaratılmadıkları halde, bu deyimin dillere bu kadar yerleşmiş
    olması, elbette anlamlıdır. Tablonun pek güzel olmayanlar, hatta ‘çirkin' denilecek
    durumda olanlar tarafında ise, bunun tam zıddı görüntülere
    rastlamak her zaman için olasıdır. Güzelliğiyle kaybedenler
    kadar tanıdık bir olgu, ‘pek güzel olmayışı'nı kazanca
    dönüştürenlerin varlığıdır. ‘Vasat' bir güzelliği olan, hatta
    kimilerinin ‘çirkin' gördüğü nice insan, kimi ahlak, kimi akıl, kimi görgü itibarıyla nice güzele göre daha tercihe şayan
    durumdadır. Pek güzel olmayan güzel ahlaklı bir insanın dostlarının sayısı, güzel ama huysuz insanlardan kesinlikle daha fazladır. Güvenip dayanacağı düzeyde aşikar bir güzelliği
    olmayışının sevkiyle bilimde, sanatta, maneviyatta daha ileri
    noktalara çıkabilmiş insanlar azımsanmayacak sayıdadır. Nitekim, Allah'ın onu yarattığı halden hoşnut olup, ‘dünyalar
    güzeli' olmayışına şükreden pek çok insan olsa gerektir. Kısacası, ne güzellik tek başına insana yetmektedir; ne de yeterince güzel olmamak. Bilakis, insanın hayat yolculuğunun iyiye veya kötüye doğru seyri, Allah'ın onu yarattığı hali nasıl
    değerlendirdiğine göre şekillenmektedir. Ancak, bu vakıa, insanın vicdanından kopup gelen o soruyu, şiddetinden epeyce şey kaybettirse de, büsbütün izale
    etmemektedir. En başta, hem güzel, hem akıllı, hem iyi ahlaklı insanların varlığı, insanın içinde ‘yeterince güzel' görünmeyen, dahası ‘çirkin' denilebilir durumdaki insanlar açısından, bu soruyu kalıcı kılmaktadır. Bu dünyada hem güzellik, hem akıl, hem ahlak bakımından insanlığa en güzel örnek olmuş olan Resul-i Ekrem aleyhissalatu vesselamın ahiret hayatına dair, nedense
    nazarlardan gizlenmiş, fazla şöhret bulmamış bir hadisi, bu
    soruya kalıcı bir cevap sunmaktadır. Bu hadisten
    öğrendiğimize göre, bu dünyada Allah onları hangi surette
    yaratmışsa o surete razı olan; güzelliğine güvenip yahut
    çirkinliğine kızıp isyana kalkışmayan; Allah'ın bu dünyada onu yarattığı hal üzere kendi insani kemalini bulup O'nun kendisini yaratış amacını gerçekleştirmeye çalışan her insanın buyur edileceği cennette, bir çarşı vardır. Ama bu çarşıda ne
    alış, ne de satış vardır. Bu çarşıda, erkek ve kadın suretleri
    bulunur. Cennet ehli, oraya gider, beğendiği sureti alır ve o
    sureti giyinmiş olarak cennetteki evine döner. Bu hadis, bu dünyanın yaratılışındaki ‘derecelilik' hikmetine
    binaen farklı suretlerde yaratılan, bu derecelilikteki hikmeti
    kavramakla birlikte için için kendinden daha güzelleri görüp
    onların haline imrenen, yahut kendini güzel bulsa da yeterince
    güzel olmayanlar adına üzülen insanlara, müthiş bir duygusal açılım, ferahlık ve derinlik sunmaktadır. ‘Suret çarşısı' hadisinin de düşündürdüğü üzere, bu fani
    dünyada aslolan, ne güzelliğine, ne de yeterince güzel
    olmayışına kilitlenip kalmaktır. Bu imtihan dünyasında aslolan,
    özünü güzelleştirip, bizi ve kainatı yaratan Rabbin
    hoşnutluğunu kazanmamızı sağlayacak ‘güzel eylem'lerde
    bulunmaktır. Bu dünyada biz O'ndan razı olup O'nu bizden razı
    kılabildiğimizde, O bizi içinde ‘suret çarşısı'nın da bulunduğu
    ebedi cennetlerde ağırlayacak; razı olduğu kuluna, çok
    hikmetlere binaen bu dünyada vermediği suret güzelliğini
    orada sunacaktır. Ne mutlu, güzelliğini nisyana yahut çirkinliğini isyana gerekçe
    kılmayıp, bu dünyada siretini güzel kılıp yaşayışını güzel
    eyleyerek, öte dünyada suret çarşısının müşterisi olmaya hak
    kazananlara...

    Not: Alıntıdır
     


    Yazan: pro.engineer
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
Yüklüyor...
17/11/2018 - 07:21