Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur Romanı Özeti

  • 3 Mayıs 2011
  • 2089 Okunma
  • 0 Cevap

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur Romanı özet,
    Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur Romanı indir,
    Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur Romanı yükle,

    Ahmet Hamdi Tanpınar
    Edebiyat
    Huzur Romanı
    Konusu
    Özeti

    I. Huzur Romanının Yapısı


    Huzur“Huzur” romanı, “İhsan”, “Nuran”, “Suat” ve “Mümtaz” başlıklarını taşıyan dört bölümden oluşur. Bunlar romanda yer alan ve önem arz eden kişilerin adlarıdır. Fakat bu bölümlere bu kişilerin adlarının verilmesi, bu bölümlerde bu kişiler anlatıldığı için değil, romanın konusu içerisinde bu kişilerin önemli bir yere sahip olduğunu vurgulamak içindir.

    “İhsan”, romanın baş kahramanı olan Mümtaz’ın yetişmesinde çok emek sarf eden bir kişidir. Mümtaz’ın her yönüyle beğenip takdir ettiği, örnek aldığı bir kişidir. “Nuran”, Mümtaz’ın çok sevdiği, içten ve derin bir tutkuyla bağlı olduğu kadındır. Sanata, musikiye duyduğu yakın ilgiden dolayı Mümtaz ona hayranlık duyar. “Suat”, romanın kötü kahramanıdır. Dengesiz davranışları olan, kendisini insanlardan soyutlamış, kimseyi sevmeyen biridir. Kendisini asarak Mümtaz ile Nuran’ın ayrılmalarına sebep olur. “Mümtaz” ise, romanın merkezindeki kişidir. Yazar, romanı onun penceresinden bakarak yürütür.

    Romanın birinci ve dördüncü bölümü birbirinin devamıdır. Bu bölümlerde Mümtaz, hasta olan amcasının oğlu İhsan’a hasta bakıcı ve doktor bulmak, ilaç almak gibi nedenlerle sokağa çıkar. Sevdiği kadının, eski kocasıyla barıştığını öğrenir. Bu bölümlerde ayrıca, kahramanların hayatlarına dair olaylar anlatılarak roman kahramanları tanıtılır. Romanın ikinci ve üçüncü bölümlerinde ise, bir yıl geriye gidilerek Mümtaz ile Nuran’ın tanışmaları, yaşadıkları aşk ve Suat’ın intiharı anlatılır. İntihar olayından sonra Mümtaz’la Nuran arasındaki mutlu beraberlik sona erer.

    Dört bölümden oluşan Huzur romanı, toplam 383 sayfalık metne sahiptir. Bu bölümlerin sayfa numaraları şu şekildedir: Birinci Bölüm, “İHSAN”, s. 9-72; İkinci Bölüm, “NURAN”, s. 73-234; Üçüncü Bölüm, “SUAT”, s. 235-336; Dördüncü Bölüm, “MÜMTAZ”, s. 337-391.

    II. Huzur Romanının Konusu

    “Huzur” romanının en belirgin konusu, Mümtaz’la Nuran arasında yaşanan ve sonu ayrılıkla biten “aşk”tır. Mümtaz, Ada vapurunda tanıştığı Nuran’la kısa sürede kaynaşır, arkadaş olur. Nuran’la Mümtaz’ın pek çok konuda ortak zevk ve beğenileri vardır: musiki, şiir, sanat. Mümtaz için Nuran hem bir sevgili hem de şiir, edebiyat, sanat, musiki üzerine derinlemesine sohbet edebileceği bir arkadaştır. Mümtaz’ın hayatındaki en mutlu anlar, Nuran’la beraber geçirdiği günlerdir. Fakat, Suat’ın intiharı bu mutluluğa gölge düşürür. Nuran, kızıyla birlikte eski kocası Fâhir’in yanına gider. Mümtaz bu gidişi kabullenemez, sonunda bunalıma girer.

    Mümtaz ile Nuran arasındaki aşk, başlangıçta her ikisine de mutluluk ve huzur verirken, sonunda onları mutsuz etmiştir. Mümtaz, Nuran’ın gidişine bir anlam veremez. Sürekli onun hayaliyle yaşar. Aynı şekilde Nuran da, gönlü Mümtaz’ın aşkıyla yanarken kızıyla birlikte eski kocasına gider. Üstelik bu koca vaktiyle kendisini ve çocuğunu bırakıp hayat kadınlarıyla gününü gün etmiş, nefsinin esiri olan birisidir.

    Fâhir ile Nuran arasında yaşanan duygu ise, aşktan ziyade zorunlu bir birlikteliktir. Fâhir karısını gerçekten sevmemiştir. Onunla ilgilenip ilişkilerini canlı tutmak yerine, mutluluğu dışarıda, başka kadınların kollarında aramıştır.

    Suat’ın Nuran’a karşı olan duyguları sapıkçadır. Çünkü o, kadınları elde ettikten sonra paçavra gibi atmayı sever. Dengesiz, hasta bir insandır. Nitekim, Nuran’ın kendisine yüz vermemesine, kendisini asarak karşılık verir. Huzur romanında gerçek anlamda yaşanan tek aşk, Mümtaz ile Nuran arasında yaşanan aşktır.

    Huzur romanında “aşk” temasının yanında “huzursuzluk, mutsuzluk, hüzün” gibi temalar da ağırlıklı olarak işlenir. Romanda yer alan kişilerin çoğu yaşamda aradığını bulamamış, bunalım içinde olan, hastalıklı kişilerdir.

    İhsan, uzunca bir süredir zatürre hastalığıyla boğuşmaktadır. Tüm ev halkı bu hastalıktan kaynaklanan boğucu havayı teneffüs etmektedir. Macide, kızı Zeynep’i bir trafik kazasında yitirdikten sonra, bu olayın etkisinden kurtulamaz. Bir de buna kocasının hastalığı ve bakımı eklenir. Romanın baş kahramanı olan Mümtaz, küçük yaşta anne ve babasını kaybeder. Nuran’la çok mutlu bir aşk yaşarken Suat’ın intiharı, bu mutluluğu yok eder. Nuran’ı delicesine sevmesine rağmen onu bir türlü ikna edemez. Onunlayken yakalamaya çalıştığı huzuru bir anda kaybeder. Gece gündüz onun hayaliyle perişan bir hâlde yaşar. Nuran, tatsız bir evlilik deneyimi geçirir. Kocası kendisini, hayat kadınlarıyla gönül eğlendirmek için terk eder. Mümtaz’la birlikte hayatında yeni bir sayfa açar. Onunla çok mutlu günler geçirir, çünkü hem Mümtaz tarafından çok sevildiğini bilir hem de kendisi Mümtaz’ı çok sevmektedir. Fakat Suat’ın intiharı, her şeyi yok eder. Suat’ın tavanda asılı duran cesedini, bu kötü manzarayı bir türlü zihninden atamaz. Bu şok hâlinde eski kocasıyla barışır. İçinde Mümtaz’ın sevgisiyle, kendisini hayat kadınları için terk eden kocanın yanında yaşar. Romanın mutsuz kahramanlarından biri de Suat’tır. Hayattan ne beklediğini bilmeyen, Allah’a inanmayan, birtakım değerleri hiçe sayan, bomboş bir insandır. Hayatta kimseyi sevmez, kimsenin de kendisini sevmesini istemez. Özetle söylemek gerekirse, romanda yer alan kişiler huzuru, mutluluğu arayan, fakat ona bir türlü kavuşamayan huzursuz, mutsuz insanlardır.

    Romanda geri planda işlenen tema ise “savaş”tır. Bu her an çıkması muhtemel olan İkinci Dünya Savaşı’dır. Sokakta, çarşıda, kahvede insanlar sürekli olarak çıkması beklenen bu savaştan konuşurlar. İnsanlarda savaş nedeniyle korku ve tedirginlik vardır. Nitekim romanın sonunda savaşın başladığını görürüz.

    Romanda “şiir, musiki, sanat” temaları da ağırlıklı olarak işlenir. Bunun sebebi, romandaki kişilerin çoğunun yüksek bir eğitim seviyesine ve kültüre sahip olmasıdır. Saz ustalarının da katıldığı yemek davetleri ve eğlenceler romanda uzun uzun anlatılır.

    III. Huzur Romanının Zamanı

    Huzur romanının aktüel (gerçek) zamanı, 24 saatlik bir süreyi kapsar. Bu bir günlük zaman dilimi, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığını haber veren satırlarla tamamlanır. Başka bir deyişle roman, İkinci Dünya Savaşı’ın başlamasından bir gün önce başlar, savaşın başlamasıyla sona erer. Bu bir günlük zaman dilimi, romanın birinci ve dördüncü bölümlerinde anlatılır. İkinci ve üçüncü bölümlerde ise yazar, bir yıl öncesine gider.

    Birinci bölümde, roman saat dokuza doğru Mümtaz’ın yataktan kalkmasıyla başlar. İhsan’a hasta bakıcı aramak için sokağa çıkar, fakat bulamayınca geri döner. Öğleden sonra kiracıyla görüşmek için tekrar dışarı çıkar, birkaç saat dolaştıktan sonra, Eminönü’nde Nuran’ın iki kız arkadaşına rastlar. Bu kızlardan, Nuran’ın eski kocasıyla barıştığı haberini alır. Birinci bölüm bu şekilde biter.

    İkinci ve üçüncü bölümlerde geçmiş zaman söz konusudur. Yazar ikinci bölümün başında bir yıl öncesine gider ve anlatmaya başlar. Mümtaz’la Nuran bir Ada vapurunda tanışır, birbirlerini çok severler. Nikâhlarına birkaç gün kala, eve geldiklerinde Suat’ın tavanda asılı cesediyle karşılaşırlar. Bu intihardan çok etkilenen Nuran, artık mutlu olamayacağını düşünerek Mümtaz’dan ayrılır. Üçüncü bölüm de burada noktalanır.

    Dördüncü bölüm, birinci bölümün bittiği yerden başlar, yani tekrar aktüel zamana geçilir. Mümtaz, genç kızlardan ayrıldıktan sonra kahveye uğrar, patlamak üzere olan savaş üzerine konuşur, eve döner. Bu arada evde hasta yatan İhsan’ın durumu iyice ağırlaşmıştır. Mümtaz, doktor bulmak gayesiyle tekrar sokağa çıkar. Askerî bir doktorla eve döner. ertesi sabah erkenden ilâç almak için nöbetçi bir eczaneye gider. İlâçları alır. Eve dönerken Nuran’ın kendisini bırakmasından kaynaklanan bir bunalım geçirir. Bu bunalım hâlinde Suat’ın hayaliyle boğuşur. Derken kendini kaybeder ve yere düşer. Elindeki ilaç şişeleri kırılır, eli yüzü kan içinde kalır. Eve güçlükle gelir. Doktor savaşın başladığını söyler. Dördüncü bölüm de burada biter.

    Bunların dışında yazar, birinci bölümde kahramanları tanıtırken yer yer aktüel zamandan çıkarak geçmiş zamana gider.

    IV. Huzur Romanının Kişileri

    Mümtaz: Romanın en önemli kişisidir. Küçük bir yaşta iken babası işgal sırasında Rumlar tarafından öldürülür. Bu acı olay Mümtaz’ı derinden etkilemiş, onun kişiliğinde derin izler bırakmıştır. Bu olaydan sonra annesiyle o bölgeden ayrılırlar. Yolda bir handa kalırlar. O gece Mümtaz, yer olmadığı için annesinin yanına uzanmış genç bir köylü kızıyla koyun koyuna yatar. Bu kız, henüz çocuk yaşta olan Mümtaz’a ilk cinsî hazzı tattırır. Bu, kahramanımızın o zamana kadar hiç tatmadığı, bilmediği bir duygudur. Mümtaz, bir yandan bu kızı düşünürken diğer yandan babasının ölümü aklına gelir. Kendisini suçlu hisseder. Babasının ölümü ve bu güzel köylü kızının koynunda geçirdiği gece Mümtaz’ın hayatı boyunca zihninden çıkmayacak, sık sık hatırlayacağı olaylardır.

    Mümtaz, amcasının oğlu İhsan ve karısı Macide tarafından yetiştirilir. İhsan sayesinde, şiiri, edebiyatı, musikiyi, sanatı tanıma fırsatı bulur. Mümtaz, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirir ve burada asistan olarak göreve başlar. Şeyh Galip’in hayatını konu alan bir doktora tezi üzerinde çalışmaktadır. Kitaplardan, musikiden, sanattan ve her türlü güzellikten zevk alan kültürlü bir insandır.

    Bir gün Ada vapurunda Nuran’la tanışır. Bu kızın hem güzelliği hem de şiirden, musikiden, kitaplardan, sanattan hoşlanan kültürlü bir kız olması Mümtaz’ı çok etkiler. Mutlu bir şekilde aşklarını yaşarlarken, Suat’ın kendini asarak intihar etmesi her şeyi altüst eder. Nuran, bu intihardan çok etkilenir, eski kocasıyla barışır. Mümtaz, bu ayrılığı kabullenmek istemez.

    Nuran: Fâhir’in eski karısı, Mümtaz’ın sevdiği kadındır. Son derece güzel, sabırlı, duygularını fazla açığa vurmayan, sessiz biridir. Nuran, Boğaziçi’nde oturan, kültürlü, zengin bir ailenin kızıdır. Bu aile Osmanlı geleneğini sürdürmenin yanında Batı medeniyetini de benimsemiştir. Nuran, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirmiştir.

    Evliliklerinin yedinci yılında kocası Fâhir, kendisini ve kızını bırakarak Romen bir hayat kadınıyla yaşamaya başlamıştır. Bunun üzerine Nuran, kocasından boşanarak kızı Fatma ile birlikte ailesinin yanında yaşamaya başlar. Böyle yalnız ve içine kapanık olduğu bir dönemde Ada vapurunda Mümtaz’la tanışır. Kısa sürede ona karşı sevgisi ve güveni artar. Mümtaz’ın kendisine iyi bir hayat arkadaşı olacağını düşünür. Mümtaz’la Nuran’ın pek çok konuda ortak zevk ve beğenileri vardır. Her ikisi de kültürlüdür, sanatı, musikiyi sevmektedir. Evlenmeye karar verirler. Fakat nikâhtan birkaç gün önce evlerine geldiklerinde, Suat’ın tavana asılmış cesediyle karşılaırlar. Bu olaydan sonra Nuran asla mutlu olamayacaklarını düşünür, Mümtaz’dan ayrılır ve kızıyla birlikte eski kocası Fâhir’in yanına gider.

    Fâhir: Nuran’ın boşandığı kocasıdır. Evlilikte her türlü ilgiyi, sıcaklığı kadından bekleyen biridir. Evliliklerinin yedinci yılında karısından sıkılır ve kendisine dışarıda başka heyecanlar arar. Karısını bırakarak Romen bir hayat kadınıyla yaşamaya başlar. Nefsinin arzularına söz geçiremeyen, iradesi çok zayıf bir adamdır. Emma kendisini bırakıp zengin bir adamla Paris’e kaçınca yine yalnız kalır. Bunca yaşananlardan sonra utanmadan karısına mektup yazarak barışma isteğinde bulunacak kadar yüzsüz, kişiliksiz, aşağılık bir insandır.

    Emma: Fâhir’in, uğrunda karısını ve çocuğunu terk ettiği hayat kadınıdır.Erkekleri mutlu etme konusunda on beş yıllık bir tecrübeye sahip olan Emma, Fâhir’i gerçekten sevmemektedir; sadece zengin bir adam buluncaya kadar onunla idare etmek niyetindedir. Fâhir’le birlikteyken bile, başka erkeklerle birlikte olmaktan çekinmeyen bir kadındır. Nihayet zengin bir İsveçliyle Paris’e kaçarak Fâhir’i terk eder.

    İhsan: Mümtaz’ın yetişmesi konusunda en büyük paya sahip olan kişidir. Ona hem babalık hem de hocalık etmiştir. İhsan, Mümtaz’ın amcasının oğludur. Galatasaray Lisesi’nde Tarih öğretmenliği yapmaktadır. Mümtaz, lisede okurken Tarih derslerine İhsan girer. İhsan, Fransa’da eğitim görmüş, Batı kültürünü yakından tanımıştır. Fakat o, kendi kültürüne bağlı kalarak Türk tarihini, Türk edebiyatını, Türk musikisini öğrenmiş, sevmiştir. Kızı Zeynep’i acı bir trafik kazasında kaybeder. Karısı Macide ve çocukları Ahmet ve Sabiha’yla birlikte mutlu bir yaşam sürer. İhsan, zatürre hastalığına yakalanır. Hastalığı her geçen gün ilerler, şiddetlenir. Fakat, İhsan ölümden korkmayan, onu sabırla kabullenip beklemeyi bilen, olgun bir insandır.

    Macide: İhsan’ın karısıdır. Kızı Zeynep’i acı bir kaza sonucunda kaybetmiş olmasına rağmen, etrafına mutluluk ve neşe saçan bir iyilik perisidir. Mümtaz’a annesinin yokluğunu aratmamış, bir anne gibi onun her şeyiyle ilgilenmiştir. “Onu düşünürken Mümtaz, benim çocukluğumun bir kısmı bir bahar dalı altında geçti, derdi.” (...) “Macide’nin eve gelişi ile Mümtaz iyileşmiş, yüzünü güneşe çevirmişti. Onun eline geçene kadar Mümtaz, her şeye küskün, etrafa kapalı, gökten yalnız felâket bekleyen bir mahlûktu.” (s. 22) Mümtaz, geçmişte yaşadığı acı olayları yengesi sayesinde unutmuş, yepyeni bir dünyaya adımlarını atmıştır. Macide’nin Ahmet ve Sabiha adında iki çocuğu vardır. Herkesle beraber o da hasta yatmakta olan kocası İhsan’la ilgilenmektedir.

    Suat: Romanın kötü kahramanıdır. İnsanlarla olan tüm bağlarını koparmış, yalnız kendisini düşünen ve kendisi için yaşayan bir insandır. Kimseyi samimî olarak sevmeyen Suat, kimse tarafından sevildiğine de inanmaz. Evli olduğu hâlde ne karısına ne de çocuklarına ilgi gösterir. Kadınlarla olan ilişkisi, sadece cinsel arzularını tatmin etmek içindir. Arzusuna kavuştuktan sonra, kadınlar kendisi için değersiz bir varlıktır. Nitekim, Nuran’a olan ilgisi de gerçek bir sevgiye dayanmaz. On yıl kadar önce fakülte yıllarında Nuran’a sevgisini açmış, fakat Nuran kabul etmemiştir. Nuran, kendisine eş olarak Fâhir’i seçmiştir. Nuran evlenince, aynı yıl kendisi de başka bir kızla evlenerek uzaklara gitmiş, bir daha da görünmemiştir. Suat, evlendikten bir yıl sonra hastalanır, her geçen yıl hastalığı ilerler. Sonunda onu İstanbul’da bir sanatoryuma (özel bir sağlık kuruluşuna) yatırırlar. Bu sırada Nuran’ın kocasından boşandığını ve Mümtaz’la bir aşk yaşadığını öğrenir. Geçmişte Nuran’ın kendisini reddetmesini hatırlar, onların mutluluğunu çekemez. Nuran’a sapıkça bir aşk mektubu yazar. Suat’ın amacı, Nuran’ın kalbini kazanmak değil, insanların huzurunu kaçırarak onlarda kendisine karşı nefret duygusu uyandırmaktır. Nuran, kendisini yine kabul etmeyince, bir gün gizlice onların yeni kiraladıkları eve girer ve kendini asarak intihar eder. Suat, yaptığı bu son sapıklıkla Mümtaz’la Nuran’ın yaşamını altüst eder, onların ayrılmalarına neden olur.

    V. Huzur Romanının Özeti (Olay Örgüsü)

    Birinci Bölüm, “İHSAN”

    Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur RomanıMümtaz’ın amcasının oğlu İhsan, son günlerde hastalığı iyice ağırlaşmış olarak evde yatmaktadır. Evde, İhsan’ın hastalığından kaynaklanan sıkıntılı bir hava vardır.

    Mümtaz, hasta bakıcı bulmak ve İhsan’ın annesine ait dükkânın kirasını almak için sokağa çıkacaktır. İhsan, hastalandıktan sonra kontratı yenilemek, kiraları almak gibi işleri Mümtaz’a kalmıştır. Bir an kiracıyı düşünür. Kiracı, her ay türlü bahanelerle kira parasını erteler, tuttuğu günden beri dükkânın çok küçük ve bakımsız olduğundan yakınır.

    – Beyefendi, vaziyeti biliyorsunuz, şimdilik kabil (mümkün) değil; hanımefendiye arz-ı tazimat (hürmetler, saygılar) ederim. Bana birkaç gün daha mühlet (süre) versinler. O bizim mal sahibimiz değil, velinimetimiz (nimet sahibi) oldu. İnşallah on beş gün sonra uğrarlarsa hem teşerrüf etmiş (şeref duymuş) oluruz, hem de bir parça şey takdim ederim, diye işi müpheme bağlar (belirsizleştirir); fakat genç adam kapıdan çıkarken, yaptığı vaadin büyüklüğünden ürkmüş gibi sesi titreyerek; “on beş günde kabil (mümkün) olur mu, bilmem ki...” diyerek tekrar söze başlar ve “mümkünse hiç gelmesin, hiçbiriniz gelmeyin, ne diye geleceksiniz sanki! Bu çürük binada, bu acayip kafeste oturduğum yetmiyormuş gibi, bir de size para mı vereceğim” diyemediği için, “daha iyisi aybaşına doğru, hatta gelecek ayın ortasında teşrif buyursunlar (şereflendirsinler)...” ricasıyla, bu mülâkatı (görüşmeyi) gerilere, çok uzak zamana atmağa çalışırdı. (s. 11)

    Yazar, İhsan’ın karısı Macide’nin başından geçen acı bir olayı anlatır. Bu olay, sekiz sene önce bir Haziran sabahı olmuştur. Macide, ikinci çocuğu olan Ahmet’e hamiledir. Doktorların doğumun sorunlu geçebileceğini söylemesi üzerine hastaneye yatırılır. Kızı Zeynep, büyük ısrarlar sonucunda babaannesini ikna ederek hastaneye, annesinin yanına gelir. Bir an, annesine aldığı, fakat getirmeyi unuttuğu hediyeyi hatırlar. Dalgın bir şeilde ve süratle dışarı çıkar. Hızla gelen bir arabanın kendisine çarpması sonucu ölür. Babası, felâketten iki dakika sonra, kanlar içerisinde yerde yatmakta olan kızını görür, kucaklayarak hastaneye getirir.

    Bu işte büyük bir talihsizlik olduğu muhakkaktı (gerçekti). Gerek İhsan, gerek doktorlar, Macide’nin felâketi haber almaması için ellerinden geleni yapmışlar; fakat hiç kimse telâş ve ıstırabını ilk sancılar arasında kıvranan kadından saklayamamıştı. Nihayet, genç kadın hasta bakıcılardan başına geleni öğrenmiş, yattığı yerden ölünün bulunduğu yere kadar sürüne sürüne gitmiş, hazırlanmış cesedi görmüş, başında kaskatı kesilmişti. Ondan sonra da bir türlü kendine gelememişti.

    Ağır bir humma ile günlerce yatmış, Ahmet’i bu humma içinde doğurmuştu. (s. 15-16)

    Mümtaz dalgın bir şekilde evden çıkar, hasta bakıcı bulmak için gittiği adreslerin çoğu yanlış çıkar. Kimini de evde bulamaz. Birkaçından telefon numarası alır. Bu arada Mümtaz’ın dışarıda gördüğü manzara hiç de iç açıcı değildir.

    Sefil, perişan mahalleler, yoksulluk yüzünden bir insan çehresini andıran eski evler arasından geçiyordu. Etrafında bir yığın perişan ve hasta yüzlü insan vardı.

    Herkes neşesizdi. Herkes yarını, büyük kıyameti düşünüyordu. (s. 21)

    Mümtaz biraz dolaştıktan sonra eve gelir. Mümtaz’ın hayatında İhsan’ın ve karısının çok büyük yeri vardır. Babasını ve annesinin birkaç hafta ara ile ölmelerinden sonra onu amcasının oğlu İhsan büyütmüş, ona hem babalık hem de hocalık yapmıştır. Karısı Macide de büyük bir sevgi, şefkat ve özenle Mümtaz’a bakmış, ona annesinin yokluğunu hissettirmemiştir. Mümtaz, yengesi Macide’yi düşünürken “benim çocukluğumun bir kısmı bir bahar dalı altında geçti” (s. 22) der. Mümtaz, hem amcasının hem de yengesinin yakın ilgisinden oldukça hoşnuttur. Mümtaz, yengesinin sevgisi ve güler yüzlülüğü sayesinde hayata küsmemiş, çocukluk dönemine ait acı hatıraları çabucak unutmuştur. Yazar, Mümtaz’ın çocukluk günlerine giderek, onun kişiliğinde çok büyük iz bırakan iki önemli olayı anlatır: Babasının ölümü ve handa yer olmadığı için yanında yatan genç ve güzel köylü kızının tattırdığı ilk cinsel hazlar.

    Mümtaz’ın babası, S...’nin işgali gecesi, oturdukları evin sahibine düşman olan bir Rum tarfından ve onun yerine öldürülmüştü. Şehrin düşeceğine yakındı. Birçok aileler şehri daha evvelden terk etmişlerdi. Adamcağız da o gece karısıyla çocuğunu götürmek için vasıta bulmuştu. Denkler (bohçalar), her şey hazırlanmıştı. Bütün günü bu işler için dışarıda geçirmişti. Akşamdan biraz sonra eve gelmiş, haydi! demişti; biraz bir şey yiyelim, bir saate kadar yola çıkacağız. Yollar henüz açık. Sonra yer serilen bir örtü üzerinde yemeğe oturmuşlardı. Tam o esnada kapı çalınmıştı. Hizmetçi, birisinin kapıda beyi beklediğini haber vermişti. Babası, bütün gün akşama kadar peşinden koştuğu yük arabasına dair bir haber geldiği zannıyla koşmuştu. Sonra bir silah sesi, tek, kur, hatta akissiz bir ses. Ve koskoca adam bir eli karnının üstünde, âdeta sürünerek, yukarıya kadar çıkmış ve orada sofada yere yıkılmıştı. Bunların hepsi beş dakika bile sürmemişti. Ana oğul ne aşağıda konuşulanları, ne de gelenlerin kim olduğunu öğrenmişlerdi. Sadece silah sesinin arkasından yokuş aşağı bir koşuşma olmuştu. Daha onlar, olup bitenin şaşkınlığı içinde iken, yakından top sesleri duyulmağa başlamıştı. Biraz sonra komşular gelmiş, ihtiyar bir adam onları ölünün üstünden kaldırmağa çalışmış, “Bu kadar iyiliğini gördük. Şu adamı açıkta bırakmayalım, gömelim, şehittir, elbisesiyle gömülür.” demişti.

    Sonra isli bir fenerle yarı çılgın bir bahçıvanın tuttuğu henüz denge (bohçaya) girmemiş petrol lâmbasının ışığı altında, bahçenin bir köşesinde, büyükçe bir ağacın dibinde, alelacele bir mezar kazmışlardı.

    Mümtaz bu sahneyi hiç unutmadı. Annesi yukarıda hep ölünün üstünde ağlıyordu. Kendisi bahçe kanadının bir tarafına yapışmış, büyülenmiş gibi orada ağacın dibinde çalışanlara bakıyordu. Üç insan, ağacın dalına astıkları bir fenerin altında çalışıyorlardı. Fenerin ışığı ikide bir rüzgârla kısılıyor, sönecek gibi oluyor, ihtiyar bostancı ceketinin eteğini kaldırmış, lâmbanın sönmemesine dikkat ediyordu. Bu iki ışık altında gölgeler büyüyor, küçülüyor, top sesleri arasından annesinin çığlığı kazma seslerine karışıyordu. Sona doğru hava birden kızıllaşmıştı. Bu kızıllık evin bulunduğu taraftan geliyordu. Şehir alabildiğine yanıyordu. Hakikatte yangın bir saat evvel başlamıştı. Bahçedekiler şimdi kıpkırmızı bir göğün altında çalışıyorlardı. Bir an sonra tek tük şarapnel parçaları bahçeye düşmeğe başladı. Sonra şehirde büyük, bendini yıkmış sularınkini geçen bir uğultu başladı. Bu her türlü sesten bir mahşerdi. Bir adam bahçenin çitinden içeri atladı. Şehre giriyorlar, diye bağırdı. O zaman hepsi birden durdular. Fakat annesi aşağıya inmiş yalvarıyordu. Mümtaz daha fazlasına dayanamadı, eli birdenbire tutunduğu kapının kanadında gevşedi ve yere yıkıldı. (...) Uyandığı zaman kendisini çitlerin dışında buldu. Annesi, yürüyebilecek misin? diye soruyordu. Mümtaz şaşkın şaşkın etrafına bakındı; hiçbir şey anlamadan, “yürürüm” dedi. Kendisinden yürümesi isteniliyordu. O da yürüyecekti.

    Mümtaz bu yolculuğu bir türlü tam olarak hatırlayamazdı. Hangi tepeden şehrin yanışını seyretmişler? Hangi büyük yolda o yüzlerce insanlık acayip, perişan, mustarip kafileye katılmışlardı? Kim onları sabaha karşı o yaylıya koymuş, kendisini arabacının yanına oturtmuştu? Bunlar cevapsız kalan suallerdi.

    Hafızasında gerisi gelmeyen birkaç hayal vardı. Bunlardan biri, annesinin yola çıkar çıkmaz değişmesiydi. Artık o, kocasının ölüsü üzerinde ağlayan, sızlayan kadın değildi. Yola çıkmış, oğlunu ve kendisini kurtarmağa çalışan kadındı. Sessiz, sedasız, küçük kafileyi idare edenlerin dediklerini yapıyordu. Oğlunun elinden sıkı sıkı tutmuş yürütüyordu. (...)

    İkinci geceyi, bozkırı âdeta tek başına bekleyen beyaz, kireç sıvalı geniş bir handa geçirmişlerdi. Hanın merdiveni dışarıdandı ve odaların pencereleri sonbaharda öteberi kurutulan yere açılıyordu. Mümtaz bu odalardan birinde dört beş çocuk ve bir o kadar kadınla beraber yatmıştı. (...)

    Gece yarısına doğru büyük bir şamata ile uyandılar. (...) Hemen herkes pencereye ve hatta dışarıya üşüştü. Yalnız Mümtaz’ın annesi, olduğu yerde kalmıştı. Bunlar dört atlıydılar. Atlılardan biri, terkisinden bir şey indirdi. Atların burnuna kadar sokulan Mümtaz, bir genç kadının:

    – Emmi Allah senden razı olsun, diye mırıldandığını işitti. Hancının tuttuğu ışıkta kadının büyük siyah gözleri görünüyordu. (...)

    Mümtaz yukarıya annesinin yanına çıktığı zaman, demin gelen kadının on sekiz yirmi yaşlarında bir kız olduğunu, annesinin yanına olduğu gibi boylu boyunca uzanmış, gözleri açık, yüzü âdeta kaskatı, hıçkırdığını gördü. Annesi biraz geriye çekilerek ona yer açtı. Mümtaz bu genç kızı yalnız birkaç saat gördü. Fakat o geceden sonraki uykularında, onun, bütün gece vücudunda duyduğu yakınlığının verdiği duyguyu duydu. Uzun zaman, o gece birkaç kere olduğu gibi, onun kolları arasında, onun göğsü göğsünde ve saçları yüzünü örtmüş, yahut alnı nefesiyle buğulu uyandı. Genç kız ikide bir teheyyüçle (telâşla) uyanıyordu. O zaman kesik, âdeta insan dışı hıçkırıklarla inliyordu. Bu, belki annesinin dalgın sükûtu kadar acı bir şeydi. Fakat uykuya dalar dalmaz, bacakları ve kollarıyla Mümtaz’ı kavrıyor, sanki annesinin koynundan zorla çekiyor, yüzü bütün bir saç ve nefes kalabalığıyla yüzüne geçiyor, yahut onu göğsünün tam ortasına çekip bastırıyordu. Mümtaz sık sık bir kucaklayıştan veya iniltilerden uyandıkça, bu yabancı ve bilinmedik iştihalarla dolu vücudu bu kadar kendisiyle iç içe görmekten şaşırıyor, bütün vücuduyla, bir akşam evvel ilk tecrübesini yaptığı ölümden başka türlü ölmeğe hazır bu vücut, yaklaştığı her şeyi âdeta nefesinde yumuşak bir maden gibi eriten bu nefes, bu acayip ve gergin yüz onu korkutuyor, hâlâ yanmakta devam eden gaz lâmbasının ışığında gözlerinin kendinde olmayan pırıltısını görmemek için gözlerini yumuyordu.

    Sanki kendi başına işleyen bu ten iştihasının, bu sıcak sokuluşun ve onların boşluğunu tam zıddıyla dolduran iniltilerin hiç tatmadığı cinsten bir büyüsü vardı. Onun için bir türlü bu kucaklayıştan kendisini kurtaramıyor, ılık ve kokulu bir suda uyumuş yorgun bir insanın hem boğulmaktan korkan, hem de uykunun uyuşukluğundan kendisini bir türlü kurtaramayan o garip ve ikizli hâliyle onlara kendisini terk ediveriyordu. Bu, o zamana kadar tatmadığı bir duyguydu. O zamana kadar muayyen (belli) duyumların ötesine geçmeyen vücudu, sanki yepyeni bir dünyaya açılmıştı; bir nevi (tür) sarhoşluk içinde vücudunun hiç bilmediği ve tanımadığı noktalarına, sade lezzet anları taşınıp duruyordu. (...)

    Sabaha karşı tam uyandığı zaman kendisini genç kızın kolları arasında, çenesi küçük çenesine dayanmış, bütün uzviyetiyle (uzuvlarıyla) kendisine sahip buldu, gözleri yüzüne garip bir ısrarla açılmıştı. Mümtaz bu gözleri görmemek için gözlerini tekrar kapadı ve korka korka annesine doğru döndü.

    (...) O günün ikindisinden sonra idi. Bindikleri araba kafileyi çok geride bırakmıştı. Annesi, üç kadın ve kendisinden çok küçük iki çocukla beraber arabanın içindeydiler. Dün akşamki genç kız da orada, yaylının tam arkasına düşen tarafındaydı.

    (...) Mümtaz onu görmek ihtiyacıyla çıldırıyor; fakat buna cesaret edemediği için başını çevirip annesini bile aramıyordu. (...)

    Bu, garip, dün akşamın sıcaklığından mahrum, fakat onların hatırasıyla dolu bir temastı ve genç adam farkında olmadan onların kendisine doğru gelmesini arzu ediyor, bu bekleyiş içinde omuzu âdeta katılaşıyordu. İşte bu bekleyişlerin birindeydi ki... babasını hatırladı. O sonuna kadar hayatından çekilmişti. (...)

    Birdenbire babasını olduğu gibi karşısında gördü ve bu hayal ona bir daha onu göremeyeceğini, sonuna kadar onun varlığından uzak kalacağını, bir insanı bir daha görmemenin, sesini bir daha işitmemenin, bir daha hayatına girmemenin keskin ve yenilmez acısıyla ona hatırlattı.

    Tam bu esnada belki de geçirdiği fenalığın farkına varan köylü kız düşmesin diye onu tutmuştu. Böylece, bir gece evvelin garip duyumları, babasının ölümüyle yeni baştan ve çözülmez bir şekilde birleşti. İçinde büyük bir günah işlemiş duygusu vardı; kendisini bilmediği şeylerden mücrim (suçlu) sanıyordu... Bu çok korkunç bir duygu idi. Kendisini son derece sefil buluyordu. Bu garip ruh hâli Mümtaz’da senelerce devam edecek, her adım atışında ayağına takılacaktır. (s. 22-28)

    Bu olaydan iki gün sonra uzak bir akrabanın evine giderler. Kısa bir süre sonra annesi hastalanır ve ölür. Daha sonra Mümtaz’ı vapura bindirip İstanbul’a amcasının yanına gönderirler. İstanbul’da onu amcasının oğlu İhsan karşılar. Mümtaz’ı sevgiyle kucaklayarak asık suratlılığı bırakmasını, bundan böyle her şeyi unutmasını söyler. Evde, İhsan’ın odasının üstündeki odayı ona verirler. Bu odanın hemen yanı başında da İhsan’ın çalışma odası olarak kullandığı bir kütüphane vardır. Mümtaz ilk okumalarını burada gerçekleştirir.

    Bu arada İhsan ile Macide evlenirler. Macide’nin gelişiyle evin havası değişir. Macide, güzelliği, iyi ahlâkı, sıcaklığı ve hoşgörüsüyle kısa sürede Mümtaz’ın sevgisini kazanır. Macide ve İhsan, onun gelişimiyle çok yakından ilgilenirler.

    İnsanın sevdiği bir ev olunca kendisine mahsus bir hayatı da olur. O zaman kadar S...’deki son gecede kendisi için her şeyin bittiği, hayatın dışında çok hususî (özel) bir talihle, herkesten ayrı olarak yaşadığını sanan Mümtaz, birdenbire kendisini yeni bir hayatın içinde buldu. Etrafında bir hayat vardı ve o, bu hayatın bir parçasıydı.

    Bu hayatın ortasında Macide adlı acayip bir mahlûk vardı. Her şeyi, herkesi peşinden sürükleyen, bir büyü gibi değiştiren küçük bir kadın... Tatil günlerinde bu küçük kadın Mümtaz’ı mektepten alıyor, saatlerce aç karnına onunla mağaza önlerinde durarak, gelen geçene bakarak Beyoğlu’nda geziyorlar, öteberi alıyorlar, sonra iki mektep kaçağı gibi geç kalmış olmaktan korka korka eve dönüyorlardı. Mektebe gideceği saatte Macide yine yanı başındaydı. Çantasını o hazırlıyor, giyinişini o idare ediyordu. Bu bir anne değildi, bir kardeş de değildi, belki koruyucu bir melekti. (s. 38)

    Mümtaz İhsan’ı daha sonra, asıl onun fikir hayatına girince tanıdı. Hiç farkına vardırmadan çocuğu takip etmiş, istidat (kabiliyet) ve temayüllerini (eğilimlerini) öğrenmiş, onları beslemişti. Daha on yedi yaşında Mümtaz kendisini bir eşiğin önünde, onu geçmek için hazır bulunuyordu. Eski divanları okumuş, tarih zevkini almıştı. Tarih dersini onlara İhsan veriyordu. Sınıfta ilk defa amcasının oğlunu görünce, ben tanıdığım insandan nasıl bir şey öğrenirim?.. diye düşünmüştü. Fakat ders başlayınca bunun tanıdığı insandan büsbütün başka biri olduğunu anlamıştı. Daha ilk günden bütün sınıf ona hayran olmuştu. (s. 39)

    Mümtaz, amcasının oğlu İhsan sayesinde pek çok yerli ve yabancı şairleri tanıma fırsatı bulur. Bâkî’yi, Nef’î’yi, Nâilî’yi, Nedîm’i, Galip’i; Baudelaire’i, Mallarme’yi, Nerval’i okur ve bunlardan büyük bir keyif alır.

    Öğleden sonra Mümtaz, kiracıyı görmek için tekrar sokağa çıkar. Bitpazarını gezer, kitapçıya uğrayarak bazı kitaplara göz atar. Nuran’la yaşadıkları güzel günleri hatırlar, ondan ayrı olmanın verdiği kalp sızısıyla şehri dolaşmaya devam eder. Mümtaz’ın çevresinde gördüğü manzara, her yönüyle can sıkıcıdır; savaşın her an çıkabileceğine dair haberler, askerî konvoylar, yıkık dökük evler, solgun ve zayıf yüzlü dilenciler...

    Mümtaz, büyük yengesine ait dükkâna girer, onun adına bir senelik kira kontratını mühürler, paranın bulunduğu zarfı alarak dışarı çıkar. Eminönü’ne kadar ne yaptığını bilmez bir şekilde, bir düşünceden öbürüne atlayarak gelir. Burada Nuran’ın kız arkadaşları olan İclâl ve Muazzez’e rastlar. Onlardan Nuran’ın, eski kocası Fâhir’le barıştığını, İzmir’e giderek nikâhlarını orada kıyacaklarını öğrenir. Kızlar ayrıca, Nuran’ın kızı Fatma’nın da babasına kavuştuğu için çok sevinçli olduğunu söylerler.


    İkinci Bölüm, “NURAN”

    Yazar, bir yıl öncesine giderek Mümtaz ile Nuran arasında yaşanan aşkı anlatır.

    Mümtaz ile Nuran bir sene evvel, bir mayıs sabahı Ada vapurunda tanışmışlardır. Nuran’ın eski kocası Fâhir, evlendiklerinden yedi sene sonra bir seyahatte tanıdığı Romen bir kadın için iki sene evini barkını bırakmış, şurada burada sürtmüş, nihayetinde de ayrılmaları gerektiğini söylemiştir. Bu ilişkide Nuran’ı renksiz, heyecansız ve ilgisiz olmakla suçlayan Fâhir, Köstence plâjlarında tanıştığı, erkeğini mutlu etme konusunda oldukça tecrübeli olan bir hayat kadını ile birlikte yaşamaktadır. Bu olanlardan sonra Nuran, kocası Fâhir’den boşanmıştır.

    Gerçekte, bu, başından beri mesut olmayan bir evlenme idi. İkisi de birbirini çok sevmişler; fakat vücutça hiç tanımamışlar, Fâhir sinirli ve bezgin, Nuran sadece sabırlı, yan yana, birbirlerine kapalı, fakat gündelik işlerde açık, iki tesadüf mahkûmu gibi yaşamışlardı. Fatma’nın dünyaya gelişi, bu kapalı ve hemen hemen neşesiz hayatı başlangıcında biraz değiştirir gibi olmuştu. Fakat çocuğunu çok sevmesine rağman ev, Fâhir’i daima sıkmış, karısının sessiz, yumuşak ve kendi âlemine gömülmüş hayatını daima yadırgamıştı. Fâhir’e göre Nuran ruhen tembeldi. Hakikatte ise kadın yedi sene bu yarı uyku hayatından onun kendisini uyandırmasını beklemişti.

    Tehlikeli denecek derecede zengin, her ihtimale gebe, her manasında velût (verimli) bir kadınlık hayatı, bakımsız bir tarla gibi sırf kendisini işleyecek erkeğin yokluğundan yarı hulya (kuruntu), yarı verimsizliğin bütün sebeplerini kendisinde gören bir aşağılık duygusu içinde akıp gidiyordu. Fâhir, sahip olma hissinin içinde her türlü arzu ve hevesi uyuttuğu insanlardandı. Onun için bu zengin madenin farkına varmadan onun yanı başında aslında kısır, ancak insiyaklarını (içgüdülerini, hislerini) uyandıracak şiddetli sürprizleri bekleyerek yaşamıştı. Zaman zaman karısına dönüşleri de içten beslenmediği, kadına karşı daima satıhta (yüzeyde) kaldığı için, Nuran’ın üstünden bir kayanın üstünden aşan bir dalga gibi, onda hiçbir akis (tepki) uyandırmadan geçerdi. Böyle bir mizacı (huyu), ten işlerini büyük bir mikyasta (ölçüde) hesaba katan bir aşk, yahut da, onun hayatına olduğu gibi nakledilmiş bir tecrübe uyandırabilirdi. İşte Emma, Köstence plâjlarında tesadüf ettiği Fâhir’in hayatına böyle bir tecrübe ile girmişti. Bu güzel erkekte bir başkasının derisiyle uyuşma imkânı eksikti. Fakat Emma’nın on beş senelik aşk kadını hayatı, bu eksikliği ikisi için de telâfi edebilmişti. (s. 73-74)

    Mümtaz, hayatını baştan aşağı değiştirecek olan Nuran’la, onun böyle yalnız ve sıkıntılı bir döneminde tanışır. Mümtaz, Nuran’la vapurda tanışır. Nuran’ın İstanbullu olması, Boğaz’da yetişmesi ve Türkçeyi âdeta şarkı söyler gibi konuşması Mümtaz’ı çok etkiler.

    Mümtaz alt salonda karanlığa gömülmektense, biraz rahatsız olacağını bile bile yukarıda oturmayı tercih ederdi. Fakat hangi İstanbullu bindiği vapurda kimlerin bulunup bulunmadığını merak etmez? Hele yersiz kalmak tehlikesi yoksa. O da alt kamaraya göz atmadan yukarıya çıkmağa razı olmamış, orada çoktan beri rastlamadığı bir dostunu karısıyla beraber görmüş, içinden; “Sanki başka gün karşıma çıksan ne olurdu?” diye diye yanlarına oturmuş, biraz sonra Nuran bir elinde birkaç paketle, bir çanta, öbüründe yedi yaşlarında, lepiska (uzun,sarı ve yumuşak) saçlı bir kız çocuğu, içeriye girmişti. Karı koca bu yeni geleni tıpkı biraz evvel Mümtaz’ı karşıladıkları gibi sevinçle karşılamışlardı.

    Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, “İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor” dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran’a benzemek, Türkçeyi onun gibi teganni edercesine (şarkı söylercesine) konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrarıyla bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri (el kol hareketleri) yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telâşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sakin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar içinde öğrendi.

    Mümtaz, kendisine tanıtıldığı zaman genç kadın gülerek:

    – Ben sizi tanıyorum, dedi. Sabahleyin aynı vapurda geldik. Siz İclâl’in arkadaşı Mümtaz Bey’siniz. (...)

    – O halde ben de söyleyeyim, dedi. Siz meşhur Nuran ablasınız. (s. 75-76)

    Mümtaz, vapurdan indikten sonra onlardan ayrılır, fakat sonra pişman olarak geri döner. Kendisini gizlemeye çalışarak Nuran’la kızını takip eder. Bu sırada tatsız bir tesadüf yaşanır. Fatma, metresiyle birlikte karşıdan gelmekte olan babasını görünce büyük bir heyecanla bağırarak babasına koşar. Nuran’ın yüzü bu manzara karşısında bembeyaz olur, bütün vücudu titremeye başlar. Fakat çabucak kendine gelir. Fatma, babasıyla biraz konuştuktan sonra onu kucaklayarak hızla oradan ayrılır ve bu tatsız olayı sonlandırır.

    İskele binasından çıkar çıkmaz, Fatma:

    – Babam!.. anne, babam geliyor, diye bağırarak ileriye atıldı. Mümtaz o dakikada gördüğü şeyi bütün ömrünce unutamazdı. Nuran’ın yüzü kül gibi beyazlanmıştı. Genç adam gözleriyle etrafı araştırdı; kendisinden yirmi, yirmi beş adım ötede, sarışın, iri kemikli, dolgun göğüslü, hülâsa (kısaca), malzeme itibarıyla oldukça zengin ve sağlam, fakat garip şekilde güzel, -sonradan bu sahneyi tekrar düşününce “hiç olmazsa bazı erkekler için güzel...” diye karar vermişti- bir kadınla, esmer, otuz beş yaşlarında, siyah saçlı, yüzü ve kolları güneşten yanmış, her hâlinden deniz sporlarına alışık bir adamın onlara doğru yürüdüğünü gördü. Nuran’ın bütün vücudu titriyordu. Mümtaz, iri kemikli kadının kendi yanından geçerken, yavaş sesle, yarı Türkçe, yarı Fransızca:

    – Fakat bu skandal... Fâhir, Allah aşkına sustur şunu! diye fısıldadığını duydu. Nihayet Fâhir’le metresi genç kadına yaklaştılar. Emma çocuğu bir yığın “Maşallah!” ile ve “Ne güzel çocuk bu...” diyerek kucakladı. Fâhir ise buzdanmış gibi duruyordu. Çocuğun ancak yanağını okşayabilmişti. Bu, garip çok garip bir sahne idi. Nuran, olduğu yerde hâlâ titriyordu; Emma, harfleri çatlata çatlata:

    – Ah ne güzel çocuk!.. diye hayran oluyor, Fatma bu yabancı sevgiden ve bilhassa (özellikle) babasının soğuk duruşundan mustarip (üzgün), annesinin eteklerine yapışmış ağlıyordu. Dışarıdan görenler, bu sahnenin Nuran tarafından hazırlanmış olduğunu... zannedebilirdi. Saatlerce devam etmemesine hiçbir mâni (engel) olmayan bu hazin vaziyete Nuran mizacının (huyunun, kişiliğinin) birçok taraflarını gösteren bir hareketle son verdi; çocuğunu kucaklayarak ikisinin arasından çıktı, biraz ötede bir arabaya atladı. Mümtaz yanından geçerlerken Fatma’nın katılasıya ağladığını gördü. İçi garip sûrette burkuldu. (s. 87-88)

    Bu tatsız rastlaşmanın ardından Fâhir ile Emma bir deniz lokantasına geçerler. Emma, Fâhir’le olan ilişkisini sürdürürken aynı zamanda pek çok kişiyle de beraber olmaktan çekinmeyen ve hatta bundan çok büyük zevk alan bir hayat kadınıdır. Zengin birini buluncaya kadar Fâhir’le idare edecektir. Fâhir, bu kadından ayrılmayı düşünür, fakat arzularının esiri olmuş, iradesi zayıf bir insan olduğu için buna cesaret edemez.

    – Biliyorsun Fâhir, istersen barış, ben seni hiçbir zaman çocuğundan ayırmak istemem... (...)

    Emma hiçbir şey istemezdi. Sadece alırdı. tecrübeli aşk kadını hayatı ona istemeği katiyyen yasak etmişti. “Al, yakala, dört tarafından sar, nefes aldırma! fakat katiyyen isteme...” Bu biricik düsturu (kuralı) idi. “Arkadaşlıkla başla! Daima anlayışlı ve sabırlı ol! Erkeği anladığını hissetsinler... Sonra kanatlarını ger, nefes aldırma... fakat istemek, asla...” (...)

    Fâhir, Emma’yı bir müddet süzdü:

    – Ne münasebeti var şimdi bu sözün?

    Kadın büyük bir hata yaptığını anladı. Bu işten hiç bahsetmemeliydi! (...)

    Fâhir bir haftadan beri şimdi Emma’nın kendiliğinden teklif ettiği şeyi düşünüyordu. Fakat nefsine karşı o kadar itimatsız (güvensiz), itiyatlarına (alışkanlıklarına) o kadar bağlı, Emma’nın onu içine çektiği hayat o kadar değişikti ki, bir türlü karar veremiyordu. Sonra Nuran’ın böyle bir teklifi nasıl karşılayacağını hiç bilmiyordu. Genç kadın kendisine vaktinde barışmak, hepsini unutmak için üst üste bir yığın mühlet (süre) vermişti. “Asıl güçü Emma’dan ayrılmak...” Bu sevdiğinden değildi, nefsine karşı daima alçak oluşundandı. Hiçbir zaman iradeli bir insan olmamıştı, ne de vaktinde kaçacak kadar akıllı... “Kim bilir belki de...” ve ömrünün cenneti olan anları, Emma’nın hazza dolu dizgin atılışını, o çılgın mısraları birdenbire içinde taze bir bıçak yarası gibi hatırladı. (s. 100-101)

    Mümtaz ile Nuran ertesi akşam iskelede karşılaşırlar. Nuran, kızını halasına bırakıp yalnız gelmiştir. Mümtaz, Nuran’ı karşısında görünce çok mutlu olur. Birlikte konuşarak şehri dolaşırlar. Konuştukça birbirleriyle olan ortak zevk ve beğenilerinin oldukça fazla olduğunu öğrenirler. Her ikisi de kitaplardan, resimlerden, musikiden hoşlanır, hayata sanat penceresinden estetik bir gözle bakmayı bilir. Bu sebeple kısa sürede kaynaşırlar. Birbirlerine karşı duydukları yakınlık, sevgi, heyecan anbean artar. Bir ara, kitapçıya girerler. Nuran bir iki gazete ve roman alır. Mümtaz, Nuran’ı seyrederken kendisini âdeta bir masal dünyasında hisseder. Nuran da Mümtaz’dan etkilenmiş, onu içten ve sıcak bulmuştur.

    Sonra kendi hediyesi, onun aldığı şeyler, hepsi elinde ve o yanında, Boğaz iskelesine doğru yürüdüler. Onunla beraber yürüyordu. Daha dün sabah vapurda uzaktan gördüğü, sonra bir tesadüfle tanıdığı kadınla şimdi İstanbul’a çıkmış bir başka vapurla Boğaz’a gideceklerdi. Bu kendisi için inanılmayacak bir işti. Varsın, hergün tekrarlanan şeylerden olsun, varsın yüz binlerce kişi bu hisleri hayatında bir defa, yüz defa tatmış olsun; bundan hiçbir şey çıkmazdı. O da biliyordu ki, sevmek, mesut olmak, sevmeden evvel tanışmak, sevdikten sonra unutmak, hatta düşman olmak olağan şeylerdi. Fakat denizde yıkanmak da öyleydi; uyumak da öyleydi. Her şey, herkeste olduğu gibiydi. Tecrübenin yeni ve ilk olmaması onun ruhundaki şevki eksiltmiyordu... Fakat o da böyle mi düşünüyordu, o da mesut muydu? İstiyor muydu?.. Ah bir şey söyleseydi!..

    Fakat Nuran, bir şey söyleyecek halde değildi. O, Mümtaz gibi hayat yollarının ağzında ve serbest beklemiyordu. Yaşanmış bir hayatı vardı, erkeğinden ayrılmış kadındı. Bu kalabalıkta yüzlerce gözün üzerinde olduğundan şüphelenebilirdi. “Gitse, diyordu; ne olur, bıraksa ve gitse... Gelişi o kadar âni oldu ki, kendi kendime kalmağa ihtiyacım var. Ne sanıyor beni, dolaştığı arkadaşlarından biri miyim?”

    “Hayatını yapmış, sonra bozulduğunu görmüş bir kadınım. Bir kızım var. Aşk, benim için yeni bir şey değil. Bu tecrübeyi ondan o kadar evvel geçirdim ki...” Onun bir yığın lezzet bulacağı yerde, o, sadece azap bulacaktı...

    “Ben bir kere geçtiğim yoldan bir daha geçeceğim. Bundan büyük azap olur mu? Niçin bu kadar hodbin (bencil) oluyorlar? Niçin bizi kendileri gibi serbest sanıyorlar...” (s. 112-113)

    Mümtaz ile Nuran arasındaki sohbet vapurda da devam eder. Mümtaz, evlerinin bulunduğu sokağın başına kadar Nuran’a eşlik eder. Nuran’ın isteği üzerine evlerine yakın bir yerde ayrılırlar. Mümtaz, bir daha buluşup buluşmayacaklarını sormadığına pişman olur.

    Ertesi gün Mümtaz, Nuran’ı tekrar görebilmek umuduyla iskelede beklemeye başlar. Birkaç gün sonra Nuran, neşeli bir şekilde içeri giren arkadaşı İclâl’in iskelede Mümtaz’a rastladığını duyar. Mümtaz’ın kendisini görmek için beklediğini anlar. Beşinci gün Mümtaz, sabrının karşılığını alır; Nuran’la İclâl’i vapurda görür. Mümtaz yüzü kızararak İclâl’e, bir arkadaşını beklediğini fakat onun da geciktiğini söyler. Mümtaz’ın kendisi için böyle tatlı yalanlar söylemesi, Nuran’ın hoşuna gider. Birlikte bir sandala binerler. Dönüşte Emirgan’a çıkarlar. Meydan kahvesinde birer çay içerler. Bu arada Nuran, Mümtaz’ın yanına sokularak ona, bir haftadır Kandilli’yi kuşatmasının sebebini sorar. Mümtaz kızarır. Daha sonra Nuran’ın ısrarıyla eski bir köşke girerler. İclâl’in olmadığı bir anda ilk kez öpüşürler.

    Konuşurken Mümtaz’ın yüzüne biraz evvelki karanlık bir aynanın önünde öpüştükleri ânın sıcaklığını duya duya bakıyordu. Dibinde tanımadığı, hiç görmediği yüzlerce insanın hayatından bir şeyler uyuyan aynanın sularında başları ve elleri birdenbire birleşmişti. Bu o kadar âni olmuştu ki, ikisi de hayret içindeydiler. Nuran’ın neşesi biraz da bu şaşkınlığı örtmek arzusundan geliyordu. (s. 128)

    Mümtaz, Nuran’la İclâl’i evlerine bırakır; Nuran, ayrılmadan önce Mümtaz’ın kulağına “Siz gelmeyin, ben telefon eder, gelirim.” der. Mümtaz, gece boyunca Nuran’ı düşünür. Sabah erkenden deniz kenarına gider, küçük bir balıkçı kahvesinde oturur. Heyecandan yerinde duramamaktadır. Biraz denize girer, daha sonra eve döner.

    Bu arada Nuran da, iç dünyasında yaşadığı yoğun çarpışmalardan sonra, “Kimseye hesap vermek zorunda değilim!” der ve Mümtaz’a telefon açar. Artık Mümtaz’ı sevdiğini bilmektedir. Ertesi sabah erkenden Mümtaz’ın yanına gider ve kendisini sevdiği adamın kollarına bırakır.

    O gün Mümtaz için hiç tanımadığı lezzetlerin günü oldu. Hayatında ilk defa bir kadın bütün mahremiyetini ona açıyordu. Bu ne bir mâbudeydi (kendisine tapılan put, peri, Tanrı), ne de lâlettayin (rastgele, gelişigüzel) vuslat (sevgiliye kavuşma) meraklısı bir mahlûktu. Bu, uzviyetin (vücudun, bedenin) seçtiği erkeğe bütün hüviyetiyle (aslıyla, gerçeğiyle) kendisini bırakan, bir tarla, bir bahçe gibi bütün özünü teslim eden, “ben buyum işte...” diyerek her sırrını, imkânını ona açan kadındı. Fakat olduğu şey, bu hüviyet (asıl, gerçek, kimlik), ne kadar zengin, ne kadar değişik âlemdi ve kaç insan bu zenginliği kendisinde keşfetmeden ölürdü. Hiçbir denizaltı, hiçbir masal hazinesi bu kadar dolu, bu kadar şaşırtıcı olamazdı. Mümtaz onu ilk defa pancurları sımsıkı kapalı odada, yarı aydınlıkta çırçıplak gördüğü ânı sonraları sık sık hatırladı. Bütün yıldız parıltıları, her türlü mücevher ışığı buradaydı. (...)

    O gün Nuran’da her şey Mümtaz’ı çıldırttı. Kendi kendisini aşka veriş şekli, hazza sakin bir limanda bekleyen gemi gibi hazırlanmış, yüzünün mahmur (baygın, süzgün, uyuşuk) İstanbul sabahlarını hatırlatan örtülüşleri, yaşanan zamanın ötesinden gelir gibi tebessümler (gülümsemeler), hepsi ayrı ayrı lezzetlerdi ki tattıkça hayran oluyor, bir insandaki bu sonsuzluğa, zamanın birdenbire değişen, âdeta birbiri peşinden gelen ebediyetler gibi ağırlaşan ritmine şaşıyordu. Daha o günden en büyük sırrı sadelikte olan kadına karşı içinde garip, her türlü duygunun üstünde bir tapınma hissi başladı. Onu bir kıta gibi yavaş yavaş keşfediyor ve ettikçe hayranlığı ve bu tapınma hissi değişiyordu.

    Ne Mümtaz bu kadar sevebileceğini, ne Nuran bu tarzda sevileceğini düşünmüştü. (s. 141-142)

    Nuran, ailesine sıkça bahsettiği Mümtaz’ı evlerine davet eder. Mümtaz bu davete çok sevinir. Fakat Nuran’ın kızı Fatma, annesini Mümtaz’dan kıskanır, bu yüzden de huysuzluk eder. Nuran’ın ailesi bu birlikteliği olumlu karşılar. Haftada iki gün Mümtaz’ın kalmakta olduğu Emirgan’daki evde buluşurlar. Birbirlerine karşı duydukları aşkı, sevgiyi, tutkuyu tüm coşkunluğuyla yaşarlar. İkisi de bu birliktelikten hoşnutturlar. Mümtaz, Nuran’a karşı çok derin duygular besler. Bu, aşktan öte bir şeydir, bir tutkudur.

    Hakikatte Nuran’ın aşkı Mümtaz için bir nevi (tür) dindi. Mümtaz, bu dinin tek âbidi (ibadet edeni, tapınanı), mabedin (ibadet edilen yerin, tapınağın) en mukaddes (kutsal) yerini bekleyen ve ocağı daima uyanık tutan baş rahibi, büyük mâbûdenin (Tanrı’nın) sırrın yerini bulması için insanlar içinden seçtiği fâni (ölümlü) idi. Bu biraz da doğruydu. Güneş her gün onlar için yeni baştan doğuyordu. Bütün mazi (geçmiş) üst üste zamanlarını onlar için tekrarlıyordu. (s. 166)

    Mümtaz’la Nuran, Boğaz’da kayıkla gezintilere çıkar, plâjlara gider, İstanbul’u semt semt dolaşırlar. Nuran, Mümtaz’ı tanıdıkça ona olan güveni artar, onun kendisine iyi bir hayat arkadaşı olacağını düşünür. Evlenmeye karar verirler. Nikâh hazırlıkları başlar. Kendileri için Talimhane’de küçük bir apartman dairesi kiralarlar. Birlikte evin döşeme işlerini (mobilya, koltuk...) hallederler.

    Bu arada Emma, Fâhir’i bırakmış, zengin bir İsveçliyle Paris’e kaçmıştır. Emma gidince yalnızlıktan bunalan Fâhir, çareyi eski karısı Nuran’la barışmakta bulur. Onunla barışmak için mektup yazar. Nuran’ın Mümtaz’la birlikte İstanbul’un her köşesinde, sandalında, vapurunda, plâjında çifte kumrular gibi gezip dolaşmasını kabullenemez.

    Bunun yanında Nuran’ın fakülte yıllarından arkadaşı olan Suat da Nuran’a bir aşk mektubu yazar. Vaktiyle Suat, Nuran’ı çok sevmiş, fakat Nuran kendisine eş olarak Fâhir’i seçmiştir. Nuran’ın evlenmesinden kısa bir süre sonra Suat da evlenmiş, uzaklara giderek ortadan kaybolmuştur.

    Bu iki olumsuz gelişme, Mümtaz’la Nuran’ı çok üzer. Mümtaz, bir an önce evlenmek ve bu sıkıntılara son vermek ister.


    Üçüncü Bölüm, “SUAT”

    İhsan, evinde yakın dostlarının katıldığı bir yemek daveti verir. Saz ustaları Cemil Bey ve Emin Bey de geceye musikileriyle renk katarlar. Eğlence geç saatlere kadar devam eder. Bir ara Suat da gelir. Sohbet sırasında cinayet, öldürmek gibi saçma sapan konulardan bahseder. Ne söylediğini, amacının ne olduğunu kendisi de bilmez. Yemek davetine katılan herkesin canını sıkar. Garip bir şekilde veda ederek ayrılır.

    Nuran, bir süre Mümtaz’la olan görüşmelerini azaltır. Haftada bir iki kez görüşmektedirler. Fakat Mümtaz bu durumdan şikâyetçidir, günlerinin çoğu sevdiği kadını bekleyerek, onun hayaliyle gönlünü avutarak geçer. Tam bu sıralarda Mümtaz’ın kulağına Nuran’la ilgili bir dedikodu gelir. Söylentiye göre Nuran, içinde Suat’ın da bulunduğu davetlere katılmakta, kendisine karşı zaafını bile bile Suat gibi bir serseriyle kadeh tokuşturmaktadır. Mümtaz duydukları karşısında deliye döner. İçindeki sıkıntıyı atmak için meyhaneye gitmeyi dener, fakat oranın da kendisine göre bir yer olmadığını anlar. Karmakarışık düşüncelerle yağmurun altında saatlerce dolaşır. Geceleyin eve geldiğinde, karşısında Nuran’ı görür.

    Nuran olup biteni tüm açıklığıyla anlatır. Olaylar Mümtaz’a abartılı bir şekilde anlatılmıştır. Mümta da Nuran’a onu nasıl kıskandığını, sıkıntısını atmak için meyhaneye bile gittiğini söyler. Nuran, artık sıkıldığını ve bir an önce evlenmek istediğini söyler. Ayrıca, evin anahtarlarından birini kaybettiğini, Suat’ın bu anahtarı bulmuş olmasından şüphelendiğini, bu yüzden çok korktuğunu söyler.

    Ertesi sabah erkenden İhsan’ın yanına giderler. En kısa zamanda evlenmek istediklerini ona da söylerler. Bu duruma çok sevinen İhsan, kaymakamlıkta tanıdık arkadaşlarının olduğunu, nikâh işlemlerinin en geç bir haftaya tamamlanacağını söyler. Bu bir haftalık süre Nuran’a çok uzun görünür. Nuran, Mümtaz’a bir hafta beklemenin gereksiz olduğunu, artık kendi evinde yaşamak istediğini söyler. O günden itibaren kendi evlerinde kalmaya başlarlar.

    Geldiklerinin beşinci günü, Mümtaz telefonda İhsan’la konuşur, her şeyin yolunda olduğunu, pazartesi saat dörtte nikâhlarının olduğunu öğrenir. Bu habere ikisi de çok sevinir.

    Ertesi gün kısa bir gezinti için dışarı çıkarlar. Dün gece hem Mümtaz hem de Nuran rüyalarında Suat’ı, batmak üzere olan bir kayığın üzerinde çırpınırken görmüşler. Bu rüyayı hatırlayınca garip bir şekilde korkarlar. Mümtaz, Nuran’ı rahatlatmak için gelecekle ilgili planlarından bahseder. Eve döndüklerinde, üst kattaki ışığın yanmakta olduğunu görürler. Önce yukarıda birinin olabileceği düşüncesiyle telâşa kapılırlar, daha sonra hizmetçinin gelmiş olabileceğini düşünerek rahatlarlar. Fakat yukarı çıktıklarında korkunç bir manzarayla karşılaşırlar; holün keskin ışıkları altında Suat’ın cansız vücudu sallanmaktadır. Suat sonunda yapacağını yapmış, kendisini asarak intihar etmiştir. Mümtaz, soğukkanlılığını koruyarak bayılmak üzere olan Nuran’ı dışarı çıkarır. Henüz kapının önünde olan taksiye bindirir, İhsanların evine giderler.

    Taksiden evin önünde indiler. Mümtaz bir elinde çantalar, Nuran’a kapıdan yol verdi...

    Mümtaz, evin kapısından girerken Nuran’ı öpmeğe karar vermişti. “Girmeden evvel... eşikte.” Ve kendi içinden bu saadete gülümsüyordu. Fakat merdiveni çıkıp da kapının küçücük camından sahanlığa düşen keskin ışığı görünce şaşırdı. Nuran, bir ayağı son merdivende, olduğu yerde durdu.

    Nuran:

    – Evde birisi var galiba... dedi.

    Mümtaz:

    – Sümbül Hanım aceleden lâmbayı söndürmeği unutmuştur...
    diye onu teskin etti (sakinleştirdi). Fakat kapıyı açtıkları zaman bu tahmini yaptığını bile unuttu. Gördükleri şey ikisinin de ömürleri boyunca unutamayacakları cinstendi. Holde çok keskin bir ışığın altında tavana asılmış bir insan vücudu, kapıya doğru sallanıyordu. Mümtaz da, Nuran da ilk bakışta Suat’ı tanıdılar... Sarkan ellerinde kurumuş kan parçaları vardı. Mümtaz biraz dikkat edince kanın holün seramiği üzerinde de bulunduğunu gördü. İkisi de kısa bir an bir şey anlamamış gibi baktılar. (s. 329-330)

    İhsan’ın yardımıyla bu olay Nuran ve Mümtaz’ın adları gazetelere geçmeden kapanır. Zaten, Suat kendi el yazısıyla yazdığı mektubunda her şeyi açıkça anlatmıştır.

    Ertesi gün Nuran, Bursa’ya gider. Oradan yazdığı mektubunda “Ne yapalım Mümtaz; kader istemiyor! Aramızda bir ölü var. Bundan sonra beni bekleme artık! Her şey bitmiştir.” (s. 330) der. Mümtaz, mektubu alır almaz Bursa’ya koşar. Nuran’la uzun uzun konuşur, kendisinin bir suçu olmadığını anlatır, onu ikna etmeye çalışır. Fakat, Mümtaz’ın çabaları sonuç vermez. Nuran, Mümtaz’a “Sana karşı her zamanki gibi dostum. Fakat aşktan ve saadetten, evlilikten bahsetme! Gördüğüm şey, beni hepsinden iğrendirdi.” (s. 331) diyerek bu ilişkiye son noktayı koyar.

    Nuran’ın gidişinden sonra İstanbul’da hayat Mümtaz için korkunç bir hâl alır. O kötü olaya birlikte şahit olduklarını, kendisinin suçsuz olduğunu, ayrılığın yanlış bir karar olduğunu düşünür. Deliler gibi sevdiği, gece gündüz hayaliyle yanıp tutuştuğu Nuran’ın kendisinden uzaklaşmasına bir anlam veremez.


    Dördüncü Bölüm, “MÜMTAZ”

    Mümtaz, İclâl ve Muazzez’den ayrıldıktan sonra yine dalgın bir şekilde dolaşır. Arkadaşlarına rastlar, onlarla çıkmak üzere olan savaşla ilgili konuşur.

    Eve döndüğünde İhsan’nın çok ağırlaştığını görür. Yengesinin isteği üzerine, doktor çağırmak için yine dışarı çıkar, fakat doktorun geç vakitte gece yatısına gittiğini öğrenir. Bunun üzerine Bayezıt’a çıkıp hükümet doktoru çağırmaya karar verir. Fakat orada da pek çok insanın çaresiz bir şekilde doktor beklediğini görür. Bir polisten, askerî bir doktorun evinin tarifini alır. Bu kez doktoru evinde bulur. Bu arada Mümtaz’ın iç dünyası karmakarışıktır. Bir yandan Nuran’dan uzak olmanın verdiği acıyı yaşarken bir yandan da Suat’ın hayaliyle boğuşmaktadır. Kendisini çok mutsuz hissetmektedir.

    Doktor, hastayı muayene eder. Mümtaz, ilaç almak için yine sokağa çıkar. Nöbetçi eczaneden doktorun istediği ilaçları alır. Eve doğru gelirken yaşadığı bunalım neticesinde yolda Suat’ın hayaliyle karşılaşır, onunla konuşur. İçindeki savaşa, sıkıntıya yenik düşen Mümtaz, sonunda çıldırır. Suat’ın hayali, Mümtaz’ı yanına çağırır, olan biten her şeyin suçlusu olarak onu gösterir. Suat, kurtuluşun kendisiyle gelmekte, yani ölülerin dünyasına katılmakta olduğunu söyler. Bir süre Suat’ın hayaliyle boğuşur. Bir ara kendini kaybeder, yere düşer. Elindeki ilaç şişeleri avucunda kırılır. Yüzü gözü kan içinde kapıdan içeri girer. Kendisini bu hâlde görünce şaşıran yengesine, kötü bir kaza geçirdiğini, ilaçların da kırıldığını söyler. Merdivene doğru yönelir, fakat çıkamaz.

    Mümtaz, yanı başındaki adamın Suat olduğunu, böyle bir şeyin bütün imkânsızlığına rağmen biliyordu. “Ölüler böyle sokakta dolaşırlarsa hayatın tadı kalır mı?” diye düşündü ve yan gözle, “Hakikaten o mu?” der gibi yavaşça baktı. Evet, Suat’tı. Fakat ne kadar değişmişti? Olduğundan çok büyük, çok güzel, âdeta muhteşem bir Suat’tı bu. Hatta birkaç saat evvel rüyasında gördüğü Suat’tan daha güzel, daha muhteşemdi. (...)

    – Suat, dedi. Niye geldin? Niçin beni bırakmıyorsun? Bütün gün ve gece benimle uğraştın! Yeter artık! Beni bırak. Konuştukça ürkekliği gitmiş, onun yerine garip bir isyan hissi geçmişti. -Bırak beni artık! Sonra bu ölüye bu kadar sert hitap ettiğinden pişman oldu.

    – Niye gelmeyeyim Mümtaz? Ben zaten senin yanından hiç ayrılmadım!

    Mümtaz başını salladı:

    – Evet, hiç ayrılmadın, âdeta bana musallat oldun. Fakat dünden beri başka türlü. Dün akşamüstü o yokuşta seni gördüm. Bu gece de rüyamda...

    Suat, gözlerini üzerine dikmiş, onu dinliyordu.

    – Dedim ya... Seni hiç yalnız bırakmadım hep yanındayım!

    Mümtaz hiçbir şey söylemeden bir müddet yürüdü. İçinde, fecirden (tan aydınlığından) ziyade yanı başındakinin parıltısı içinde yürüyormuş duygusu vardı. Ve bu, Mümtaz’a çok azaplı geliyordu.

    – Peki, benden ne istiyorsun? Bu ısrarın sebebi ne?

    – Israr değil... vazife. Vazifem seninle beraber olmak. Şimdi senin koruyucu meleğin oldum.

    Mümtaz bir daha güldü; fakat gülüşünün çok sinirli olduğunu da fark etti.

    – Bu olmaz! dedi. Sen bir ölüsün. Yani insansın -tekrar düşüncesini tashih etmek (düzeltmek, doğrultmak)ihtiyacını duydu. “Ölülerle konuşmak o kadar güç oluyor ki...” - Yani insandın, demek istiyorum. Halbuki bu iş asıl meleklerin işidir.

    – Hayır, artık yetişemiyorlar. Son zamanlarda dünya nüfusu çok arttı. Her tarafta nüfusu artırma politikası var. Melekler yetişemiyor; şimdi ölülere gördürüyorlar bu işi...

    Mümtaz ilk önce hiçbir cevap vermedi. Sonra birdenbire isyan etti:

    – Yalan söylüyorsun! dedi. Sen melek olamazsın. İmkânsız. Sen şeytanın kendisisin! (...)

    – Şeytan olsam, senin içinden konuşurdum. Beni göremezdin. (...)

    – Ama ben seni şimdi gözlerimle görüyorum. Sonra, seninle konuşuyorum da... (s. 386-388)

    – Zalim olma Suat, dedi. Çok ıstırap çektim.

    Suat tekrar o geniş kahkahayla gülmeğe başladı:

    -– Peki, öyle ise haydi gel, seni kurtarayım.

    – Gelemem, yapacağım işler var.

    – Hiçbir şey yapamazsın! Benimle gel. Hepsinden kurtulursun. Bunlar senin taşıyamayacağın yükler... (...)

    Suat kollarını açtı ve onun yüzüne şiddetle vurdu. Genç adam sendeleyerek yere düştü.

    Kalktığı zaman yüzü gözü kan içindeydi. İlâç şişeleri avucunda kırılmıştı. Bununla beraber yüzünde garip, çok ince bir tebessüm vardı. Yan pencerelerden birinde bir radyo Hitler’in o gece verdiği hücum emrini tekrarlıyordu. Bütün macerayı unutmuştu.

    – Harp başlamış... dedi. Ve hâlâ kırık şişe parçalarını tuttuğu avuçlarını açarak yaralarına baktı. Sonra yavaş yavaş eve doğru yürüdü. (...)

    Macide doktorla sofada oturmuş radyo dinliyordu.

    – Aman Allah’ım bu ne hâl?..

    Mümtaz acıyan ellerini pencerenin önünde tekrar açıp kapadı.

    – Sorma, dedi. Şimdi büyük bir kaza geçirdim...

    – İlâçlar da kırıldı! dedi. sonra doktora döndü:

    – Nasıl... dedi.

    – İyidir, dedi. İyidir. Hiçbir şeye ihtiyacı kalmadı. havadisi duydunuz mu?

    Fakat Mümtaz dinlemiyordu. O, bir köşeye çekilmiş avuçlarına bakıyordu. Sonra birdenbire yerinden fırladı, merdivene doğru yürüdü.

    Fakat merdiveni çıkmadı. Orada ilk basamakta elleri başının arasında oturdu. Doktor, “artık benimsin, sade benim!” der gibi ona bakıyordu. Macide gözlerini silerek, ona doğru yaklaştı. Radyo evin sessizliği içinde tek başına, hadiselerin gür sesiyle, herkes için konuşuyordu. (s. 390-391)
     


    Yazan: Doğuş Pertez
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
Yüklüyor...
25/09/2018 - 03:53