MaxiCep.Com


Geri git   MaxiCep.Com > İslami Yaşam > Sorular ve Terimler

İslâm Fıtratı Ne Demektir? Hidâyet Nedir ve Hidâyete Nasıl Vesile Olunur?

Ana Sayfa Forum Üye Ol / Register Şifremi Unuttum Bütün Forumları okunmuş kabul et
Alt 15.11.2007, 19:18   #1
 
FurkanBilge - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
İsim: FURKAN
Üyelik: Oca 2007
Mesajlar: 492
Konular: 178
Telefon: n70
İslâm Fıtratı Ne Demektir? Hidâyet Nedir ve Hidâyete Nasıl Vesile Olunur?

İslâm Fıtratı Ne DemektiFethullah Gülen 16.07.2007 Sahih bir hadiste "Her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anne-babası onu Hıristiyan Yahudi veya Mecusi (günümüzde de falan filan.....izm'den) yapar."[1] buyrulmaktadır.
a. Her insan yaratılış itibarıyla lekesiz tertemiz iman ve İslâm'a en müsait bir hüviyette doğar
Fıtrat yani yaratılış ve mahiyet itibarıyla her insan lekesiz tertemiz ve iman ve İslâm'a en müsait bir hüviyettedir; evet doğuşunda insan lekesiz bembeyaz üzerine her şey yazılabilecek bir kâğıt veya üzerine hiç ses kaydedilmemiş bir bant her şekle müsait bir macun kalıplara dökülmeyi bekleyen maden cevheri veya eğilmeye müsait bir rüşeym bir fidan gibidir.
Nasıl dupduru saf ve berrak bir pınar suyu kaynağı ve mahiyeti itibarıyla tertemiz olup en faydalı en şifalı en yararlı kalmaya müsaitse ya da üzerine toz-toprak saçmak suretiyle bulandırılıp başka bir mahiyete sokulabiliyorsa aynen öyle de her doğan çocuk fıtrat ve kâinat kanunlarına göre hakikatleri kabule bulanıklık ve dalâleti de reddetmeye muvafık ve müsait bir hâlde doğar. Bu sebeple 5-15 yaş grubu çocuklara ne anlatırsanız onlar hemen onu hafızalarına kaydedip iman ve İslâm adına kalb dünyalarına yerleştirirler. Sözgelimi "Bir köy muhtarsız bir iğne ustasız olmaz; öyleyse şu koca kâinat da sahipsiz olamaz. O'nun sahibi de Allah'tır (celle celâluhu)." dediğinizde karşınızdaki alıcı o kadar lekesiz ve bu tür mesajların öylesine frekansındadır ki hiç parazitsiz söylediklerinizi hemen kaydediverir. Yaratılış vakumu fıtratın manyetik sahası mesajı hemen çeker. Öyle simalar görürüz ki âşinası bulunduğumuz mânâ ve ölçülere binaen kendileriyle karşılaşır karşılaşmaz "Temiz fıtratlı iyi ahlâklı çok müsait ve müspet bir insan." deyiveririz.
b. Temiz ve selîm fıtrat küfür ve günahlarla kirletilip köreltilebilir
İnsan küfür ve inkârla kâinat çapındaki delillere gözlerini yummuş kulaklarını tıkamış vicdanını söndürmüş ve fıtratını da köreltip kendini bütün bütün ışık kaynaklarından mahrum bırakmış karanlıklar içine gömülmüş ve temiz olan fıtratının üzerine Allah'ın (celle celâluhu) sevmediği kapkara lekeler sürmüş sayılır. Buna karşılık insan iman ve amelle aslında temiz olan fıtratını muhafaza eder ve safvetini korur. O hâlde denebilir ki insanın fıtratında iman aslî küfür ise ârizî bir husustur. Yaratılışta temiz olan fıtrat sonradan kirletilebilir. Şayet fıtratın ilk baştaki hâli korunmaz imdadına koşulmaz ve bu yolda gerekli tedbirler alınmazsa insanın ya Hıristiyan ya Yahudi ya da Mecusî olması veya aklınıza gelebilecek küfür cereyanlarından herhangi birisine yem olup gitmesi mümkün ve muhtemeldir.
c. Temiz fıtrat kirletilip bozulunca insan ikinci bozuk bir fıtrat kazanmış olur
Yumurtadan çıkan yavru kuş uçamasa da yine kuştur. O yaratılıştan uçmaya müheyya ve elverişlidir. Palazlanma döneminde koşup sıçradığını düşe kalka uçmaya çalıştığını görür "Bu kuş uçacak." deriz. Ancak haricî bir sebep devreye girer de kuşun uçma kabiliyetini götürürse o zaman ne kadar kuş da olsa uçamaz. İşte küfür de böyledir; yani küfür uçmaya müsait bir kuşun kanatlarını kırma güdük bırakma ve kümeslerde onun kabiliyetlerini öldürme gibi insandaki ilk fıtratı köreltip onu ikinci bozuk bir fıtrat ile uçamayacak hâle getirir. İradesinin suiistimaline ve dış sebep ve saiklere binaen fıtratı köreltilen bir insan ikinci bir fıtrat kazanmış temiz ve selim yaratılışını da kirletmiş olur. Nasıl kuşun ilk hâline bakıp da "Kuştur bu uçar" diyorsak aynı şekilde yeni doğan bir çocuğa da "Müslüman bu" veya "Müslüman olur bu" deriz. Ne var ki zamanla o yavrunun üzerinde muhalif sam yelleri eser ve o da iradesini suiistimalle bunların üzerine tuz biber ekerse işte o zaman kolu kanadı kırılır ve fıtrat çekirdeği küfür toprağının karanlıklarında gömülü ve örtülü kalır.. çimlenip filiz çıkarmak ve neticede her mevsim meyve veren bir ağaç olmak için gerekli ısı ışık ve yağmuru alamaz ve dolayısıyla da hiçbir zaman sünbüllenemez boy atıp gelişemez ve başak salamaz.
d. Tahşidatta bulunduğumuz bütün bu meselelerde kader mevzuuyla alâkalı iki hususun her zaman karşımıza çıkma ihtimali vardır: Dış sebepler ve irade
Evet her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar fakat anne-baba arkadaş muhit toplum ve okul gibi dış etkilerle bunları lehinde veya aleyhinde değerlendirecek olan irade fıtrata müsbet veya menfî yönde müdahalede bulunur. Kaderde ise bütün bunlar hesaba katılarak "Bu insan ya fıtratını temiz tutup saîd olacak ya da fıtratını köreltip küfre batacak ve şakî olacak." diye yazılır.
Hidayet: Hidayet cüz'î iradesini kullanmasının neticesinde insanın içinde Allah'ın (celle celâluhu) yaktığı bir nur ve ışıktır. Daha evvel de işaret ettiğimiz gibi dalâlet de hidayet de tamamen Allah'ın (celle celâluhu) yaratması ile meydana gelir. Bir âyet-i kerimede "Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi topyekün iman ederdi."[2]; bir başka âyette ise "Allah dileseydi onları hidayet üzere toplardı."[3] buyrulmaktadır. Hatta Peygamber Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) "Şüphesiz sen ölülere söz dinletemezsin sağırlara da işittiremezsin... ve sen körleri de dalâletlerinden hidayete iletici değilsin."[4] denmektedir. Zaten biz de her namazın her rekâtında hidayeti Rabbimiz'den diler ve günde kırk defa "İhdinâ's-sırata'l-müstakîm"[5] deriz.
"Sen sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin; fakat Allah dile­diğine hidayet eder."[6] âyeti de bu mevzuda zikredilecek âyetlerden biridir. Allah'ın (celle celâluhu) Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de "Ben insanları hidayete imana davet edici olarak gönderildim. Hidayete sevk edip kalblere imanı koyacak Allah'tır (celle celâluhu)."[7] buyururlar. Şeytan da küfür dalâlet ve günahları süslü gösterir kalbe vesveseler atar; fakat dalâleti ve günahları yaratan yine bizzat Allah'tır (celle celâluhu).
Hidayete Vesile Olma
Bir âyette "Şüphesiz sen doğru yola hidayet edicisin."[8]; bir diğer âyette ise "Şüphesiz sen onları doğru yola çağırıyorsun davet ediyorsun."[9] buyrulur. Birinci âyette "hidayet edicilik" bahis mevzuu iken ikincide "davet etme" söz konusudur. Âyetlerden anlaşıldığına göre Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hidayete vesile şeytan da dalâlet ve günahlara vesiledir; fakat yukarıda ifade ettiğimiz gibi dalâleti de hidayeti de yaratan Allah'tır (celle celâluhu).
Allah (celle celâluhu) başta peygamberler olmak üzere çeşitli hidayet vesileleri yaratmıştır. Şayet kullar bu vesilelere sahip çıkmaz ve iradelerini hidayet istikametinde kullanmazlarsa Allah (celle celâluhu) onlar için hidayeti yaratmaz; yani vesileleri yaratır da neticeyi yaratmaz. Meselâ bu mevzuda Kur'ân'da "Semûd kavmini hidayet etmiştik; fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler."[10] buyrulmaktadır. Demek oluyor ki işin bir yanı insana ait olup onun meyillerine ve iradesine bakarken öbür yanı tamamen Allah'ın (celle celâluhu) hidayet veya dalâleti yaratmasına bakmaktadır.
Hidayete Götürücü Vesileler Araştırılmalıdır
Kur'ân bir yandan küfre götürücü ve hidayetin önüne set çekici sebep ve vesilelere karşı tahşidat yaparken diğer yandan da hakka götürücü vesilelere teşvikte bulunur. Yani bir taraftan imana mâni kibir gurur istiğna kendini beğenme çalım satma şartlanmışlık karşısındakini hafife alma dünyayı tercih ve cehalet gibi vasıflardan uzak bulunmayı talim ederken diğer taraftan da okumayı düşünmeyi kâinatı araştırmayı ibret almayı muhakemeyi Hak adına konuşanları dinlemeyi ve onların aydınlık yollarını takip etmeyi terğib ve teşvik eder.
Kur'ân'da iki yerde 'vesile' kelimesi geçer. Bunlardan biri olan Mâide sûresi 35. âyette mealen "Ey iman edenler Allah'tan korkun. (Kur'ân ve kâinat kitabını mütalâa ile tanımaya çalıştığınız) Rabbinize karşı saygılı olun ve O'na yaklaşmaya vesile arayın; (sizi görmek istediği şekilde küçüğüyle-büyüğüyle nefis şeytan ve isteklerinize karşı olduğu kadar dış dünyada sizi siz olmaktan çıkaracak ve her plânda içinize sızabilecek maddî düşmanlara karşı da) cihad edin ki kurtulasınız." buyrulur. Daha başka âyetlerde ise "Ve Bizim yolumuzda cihad edenleri Biz de mutlaka hayır yollarımıza erdiririz."[11] "Kim Allah'tan korkarsa (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır."[12] buyrulmaktadır.
Âyetlerden anlaşıldığı üzere kalbin derinliklerine doğru yolculuk yapıp Allah'a (celle celâluhu) seyr ile ermiş kimseleri Allah (celle celâluhu) kat'iyen şaşırtmaz. Tasavvuf erleri ve erenler hepsi de Allah'a (celle celâluhu) giden değişik yollardan ve değişik usullerle cehd edip Allah'a (celle celâluhu) yürümüşlerdir. Hidayet yolları olan bu yollarda Allah onların gören gözleri işiten kulakları ve tutan elleri olmuştur.[13] Yani Allah adına görmüşler Allah adına duymuşlar ve Allah adına yürümüşlerdir; Allah da onlara başka yollara ait şeyler göstermemiş duyurmamış ve ayaklarını başka yollara çekmemiştir.
Günümüzde ise hak ve hakikate tercüman olan dine omuz verip sahip çıkan ve gönüllerde Allah (celle celâluhu) adının Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yâdının duyulması istikametinde çalışanları Allah (celle celâluhu) –inşâallah– hidayet ettiği yolunda şaşırtmayacak yanıltmayacak günahlar içine atıp helâk etmeyecek...
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde –O'na bir mânâda ölmüş diyemiyoruz– son nefeslerine kadar daima bu vesilelik vazifesini eda etmişlerdir. Allah (celle celâluhu) Habibini "En yakın akrabalarını inzâr et!"[14]; "Hatırlat öğüt ver!";[15] "Sana emredileni (başlarını çatlatırcasına) açıkça anlat!"[16] fermanlarıyla imana davet adına harekete geçirmiştir ki onun bütün eza ve cefalara eziyet işkence ve hakaretlere katlanması; dünya adına cezbedici bütün teklifleri reddederek vazifesine –yine Kur'ân'ın beyanı içinde– neredeyse intihar edecek ve kendisini mahvedecek derecede[17] hırs istek ve arzuyla koşup durması; gezip seyran eylediği Cennetleri bile ümmetinin kurtuluşu ve onları da alıp oraya götürmek için bırakıp kavminin arasına dönmesi evet bütün bunlar onun dava düşüncesi adına ne baş döndürücü fedakârlık örnekleridir..!
Mübarek ayaklarına taşların atılması ve bütün vücudunun kan-revan içinde bırakılması pahasına Taif'e gidip Hakk'a tercüman olması[18] kendisine her türlü kötülüğü yapan insanları bilhassa Mekke fethinde "Gidiniz serbestsiniz!"[19] diye affetmesi ve ashab-ı kiramına kılıçların kınından çekilip başların vücutlardan ayrılacağı dakikalarda önce düşmana "iman ve İslâm" davetinde bulunulmasını tavsiye etmesi;[20] ayrıca "Ey Ali senin elinle bir kişinin hidayete ermesi yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden –başka bir rivayette– vadi dolusu koyun ve develerden daha hayırlıdır."[21] irşadı ve emsali daha başka pek çok hâdiseler ve hadis-i şerifler hidayete vesileliğin ne derece ehemmiyetli olduğunu göstermektedir.
Vesile olan o işi yapan kadar sevap kazanır. Bu mevzuda Söz Sultanı "Kim iyi bir çığır açar da hayra vesile olursa onun açtığı bu çığırda yürüyenlerin sevapları eksiksiz olarak yürüyenlere verildiği gibi o yolu açana da verilir; kötü ve günah çığırı açanlara da o yolda yürüyenlerin günahları kadar günah yazılır."[22] buyurmaktadır. Bir mescit bina etmişseniz bir cami yapmış veya yaptırmışsanız o mescit veya camide namaz kılanların sevabı kadar bir sevap sizin defterinize kaydedilecektir; aynı şekilde o mescit veya camiyi dolduracak nesilleri yetiştirme yolunda sa'y ü gayret etmiş bu maksatla müesseseler kurmuş muhtaç talebelere burs vermiş defter-kitap almış ve bir eğitim seferberliğine siz de katkıda bulunmuşsanız yetiştirdiklerinizin sevapları kadar bir sevap size de verilecek ve amel defterleriniz kapanmayacaktır. Kalbi imanlı kafası aydın anne-babasına itaatkâr vatan ve milletine hizmetkâr fertleri bu millete kazandırma yolunda atacağınız her adım alıp-vereceğiniz her soluk ibadet ve vesilelik adına yapıp geride bıraktığınız her amel sizin için ahiret azığı ve saadet vesilesi olacaktır.
Vesilenin sadece bir vesile buna karşılık yapan ve yaratanın Allah (celle celâluhu) olduğu çok iyi bilinmeli ve kat'iyen akıldan çıkarılmamalıdır. Bir kimse imanımızın kurtulmasına kuvvetlenmesine ve ibadetlere alışmamıza vesile olabilir. Bu durumda vesile olanın "Ben olmasaydım sen kurtulamayacaktın; ben alıştırmasaydım sen namaz kılmayacaktın; imanını ben kurtardığım gibi seni namaza alıştıran da benim." demesi ne derece tehlikeli bir tefrit ve yanlış bir yol ise aynı şekilde bizim de "Sen olmasaydın ben küfür içinde yüzüyor olacaktım; ibadet nedir bilmeyecektim." şeklinde düşünmemiz o derece tehlikeli bir ifrattır.
Bunun yerine hidayete vesile olan kişi şöyle düşünmelidir: "Allah'a (celle celâluhu) hamdolsun; benim gibi nâehil liyakatsiz ve muhtaç birini böylesi bir güzelliğe vesile kıldı. Ben belki bir üzüm çubuğuyum ve Allah (celle celâluhu) benim gibi kara kuru ve çelimsiz bir dal parçasında şerbet tulumbacıklarını var etti."
Birinin vesile olmasıyla hidayete eren kişi de şöyle demelidir: "Sultanımın benim aczimi ve ihtiyacımı görüp bir kapıcısı ve hizmetkârı ile bana elmastan hediyeler göndermesi karşısında benim O Sultan'ı unutup kapıcının ellerine sarılmam ona temenna durmam ve hediyeleri ondan bilmem O'na karşı su-i edebdir. Hamd ve minnet ancak Sultanım'adır yani Allah'adır. (celle celâluhu)"
Burada şu hususun belirtilmesinde de yarar var: Hamd ve minneti Sultan'a verip hidayeti O'ndan bilmek hiçbir zaman hidayete vesile olan kişiye hürmet gösterip şükran hisleriyle dolu bulunmaya mâni değildir. Her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da Kâinatın Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği ölçüler içinde hareket edip mutlaka dengeyi korumalıyız. Meselâ en büyük hidayet vesilesi olan Peygamberimiz'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) Yahudi ve Hıristiyanların peygamberlerini yaptığı gibi 'ulûhiyet' mertebesine çıkarmamalı; buna karşılık O'nun için "Abdühû ve Resûlühû" derken bütün bir beşeriyetin O'na medyun bulunduğunu unutup "Medyundur O'na bütün bir beşeriyet/Yâ Rab bizi mahşerde bu ikrar ile haşret." dua ve inancından da uzak olmamalıyız. Çünkü O'nun yolunda ve O'nun aşkıyla yaşanmayan bir hayata hayat değil ancak 'mevt' olarak bakılır; Kur'ân'ın ifade ve benzetmesiyle belki de olanca hakikatiyle O'nu kalblerinde taşımayanlara ve hayatlarında rehber ve getirdiklerini de hayata hayat edinmeyenlere ancak kabirdekilere bakıldığı gibi bakılabilir.
Evet kaderde temiz fıtratların bozulup bozulmayacağı ve hayat boyu insanın karşısına çıkacak vesile ve sebeplerle birlikte iradenin bu vesile ve sebeplere karşı tutumunun da çok öncelerden bilinip kaydedilmesi hayır ve şerrin Allah (celle celâluhu) tarafından yaratılması meselesinden farklı değildir. İnsanın iradesiyle devreye girdiği her yerde Allah (celle celâluhu) hayrı da şerri de yaratır; fakat bazen atâ kanunuyla tecellî edip şerri yaratmaz; çünkü O'nun şerre rızası yoktur. Buna rağmen kul iradesini şer yönünde kullanmada ısrar ederse razı olmamakla beraber şerri de yaratır; zira dünya bir imtihan bir müsabaka ve kulluk dünyasıdır... Kaldı ki şerrin yaratılmasının değil kesbinin şer olduğunu bizim şer bildiğimiz pek çok şeyde mühim hayırlar bulunduğunu melekût cihetiyle her şeyin hayır ve hikmet dairesinde olup bittiğini dolayısıyla da şerri yaratmaya şer denemeyeceğini daha önce belirtmiştik.
[1] Buhârî cenâiz 92; Ebû Dâvut sünne 17; Tirmizî kader 5.
[2] Yunus sûresi 10/99.
[3] En'âm sûresi 6/35.
[4] Rum sûresi 30/52-53.
[5] Fatiha sûresi 1/6.
[6] Kasas sûresi 28/56.
[7] ed-Deylemî el-Firdevs bime'sûri'l-hitab 2/11-12; Ali el-Müttakî Kenzu'l-ummâl 1/116.
[8] Şûrâ sûresi 42/52.
[9] Mü'minûn sûresi 23/73.
[10] Fussilet sûresi 41/17.
[11] Ankebût sûresi 29/69.
[12] Talâk sûresi 65/2.
[13] Buhârî rikâk 38.
[14] Şuarâ sûresi 26/214.
[15] Gâşiye sûresi 88/21.
[16] Hicr sûresi 15/94.
[17] Bkz.: Kehf sûresi 18/6; Şuarâ sûresi 26/3.
[18] İbn Kesîr el-Bidâye ve'n-nihâye 4/168.
[19] İbn Hişâm es-Sîratü'n-nebeviyye 4/55; İbn Kesîr el-Bidâye ve'n-nihâye 4/344.
[20] Müslim cihad 3; Ebû Dâvut cihad 82.
[21] Buhârî cuma 29; cihad 102 143; fedâilu's-sahabe 9; meğâzî 38; libâs 38; et'ime 1; Müslim fedâilu'l-Kur'ân 32 34.
[22] Müslim zekât 69; İbn Mâce mukaddime 203.

r? Hidâyet Nedir ve Hidâyete Nasıl Vesile Olunur?
FurkanBilge isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 03.01.2008, 15:13   #2
 
makmüh - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik: Kas 2007
Mesajlar: 308
Konular: 174
Telefon: Nokia 6680
Cevap : İslâm Fıtratı Ne Demektir? Hidâyet Nedir ve Hidâyete Nasıl Vesile Olunur?

Cenâb-ı Hakk’ın hidâyetimizi arttırması ve bizi bu noktada kararlı kılması için hidâyete elyak olmamız ve kendimizi hidâyet nûruna ve ikramlarına hazır hâle getirmek noktasında ciddiyetle gayret göstermemiz gerektiği büyük bir hakîkat olarak karşımıza çıkmaktadır. Unutmamalıyız ki ne kadar gayret gösterirsek o kadar rahmet ve hidâyet edilecek. Zira hidâyetin devamı bu gayrete bağlı olacaktır.



Şanlı izzetli ecdadımız Cenâb-ı Hakk’a (cc) ve O’nun necip Peygamberine (asm) olan itaatleriyle beraber ferâset dolu bir hayat sürmüşler ve kendi edindikleri tecrübeleri çok güzel anlamlı hissiyat-ı millîmize uygun sözlerle bu günlere aktarmışlardır. Bu anlamlı sözlerden bir tanesi de şudur: “İslâm olmak çok önemlidir ama daha önemlisi İslâm olarak kalmak ve ölmektir.”

Bu gibi cümleler İslâmiyet’in esaslarının çok iyi anlaşılıp yaşanmasıyla ortaya çıkan altın cümleler olup zamanın tefsir ettiği ve hakîkatlerini her zaman teyid ettiği cümlelerdir. Öyle ki İslâm olmak büyük bir şeref olmakla birlikte mesele bu noktada bitmemektedir. Cenâb-ı Hakk hidâyet verir doğru yolu gösterir sevk eder ve kul bu aşamadan sonra kendi ihtiyarı ile bu yolda gayret eder. Hâl ve harekât tarzlarını kendisine verilen bu ihsânı muhafaza ve yüceltmek üzerine bina eder. Zira kendisine hidâyet edilenin üzerine Cenâb-ı Hakk tarafından cebir gösterilip mecbur kılınmaz.

BAZI YANLIŞ ANLAMALAR

Kur’ân-ı Kerîm’de 350 yerde geçmekte olan hidâyet kelimesi ‘irşad etmek’ ’doğru yolu göstermek’ ‘hedefe götüren şeyi göstermek’ ‘hediye’ anlamlarını taşımakla birlikte ‘bir insanın Allah (cc) ve Resûlü (asm)’ın yolunda olması her türlü İslâm dışı hallerden uzak olması’ ‘insanı dünya hayatının amacına ulaştıran şey’ gibi mânâları ifade eder.

Sözün ucuzladığı âhirzaman hayatında konu ile ilgili bazı yanlış ifadeler kullanılmaktadır. Özellikle cenâze merasimlerinde “Ne yapalım Allah hidâyet etmedi etseydi daha iyi bir hayatı olurdu” veya “Bu kadar hidâyet etti” gibi benzeri ifadeler sanki Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet ettikleri ve etmedikleri gibi bir ayırımının olduğu sonucuna varılan yanlış anlamları beraberinde getirmektedir. Hâlbuki bu anlayış Kelâm-ı Ezelî’de meâlen şöyle ifade edilmektedir: “Ey Muhammed! De ki: Ey insanlar size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim doğru yola giderse kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.” (Yûnus 108). Size hiç bir şekilde ayırım yapılmadan bir hak/hidâyet geldi/verildi. Bundan sonra bu hidâyeti sürekli ve sâbit hale getirmek için gayret size aittir. Ezelî ve ebedî bir hidâyete karşı gayret sizdendir. Buradan bir işârî mânâ da şöyle olabilir ki; kimseye oturduğu yerde uğraşmadan hidâyet verilmeyecek ve imtihan sırrı bozulmayacaktır.

KISACA NEDİR HİDÂYET?

Nasıl ki güneşli bir günde insanların güneşten istifade edebilmeleri için güneşe doğru gitmeleri şarttır aksi takdirde güneş onların oturdukları gölgeye özellikle gidip onlara gülmeyecektir. İşte aynen öyle de insanlar da hidâyet güneşinden istifade etmek isterlerse hidâyete sebebiyet verecek her türlü vesîleyi kullanarak hidâyete koşmaları gerekir. Bu gayretle beraber hidâyet yolunda hidâyeti verenden yardım istenebilir bu yoldan ayırmaması için duâ edilebilir. Bunun aksine hiçbir gayret gösterilmeden “Allah bu kadar hidâyet verdi” diyerek Rahmet-i İlâhiye ittiham edilemez. Mesela namaz kılan bir insan kendisine ihsan edilen hidâyet yoluna girmiş bir insandır. Onun hakkıdır ki kıldığı her vakitte Fâtiha ile birlikte sırat-ı müstakîmi istesin ve o yolda sebat kılınmasını talepte bulunsun. Bu noktada hidâyet namazla gelecektir ve şartlıdır. Zira “İman edenler ve sâlih ameller işleyenleri imanlarına karşılık Rabbleri onları hidâyete erdirir doğru yola eriştirir.” (Tâha 82)

ALLAH DİLEDİĞİNE HİDÂYET VERİR

Kur’ân-ı Kerîm’de hidâyet ile ilgili birçok âyette Cenâb-ı Hakk’ın dilediğine hidâyet vereceği buyurulmaktadır. Bu âyetler bazı insanların kendilerine hidâyet verilmediği zira Cenâb-ı Hakkın onlar için dilemediği gibi algılanmamalıdır. Evet Allah (cc) dilediğine hidâyet verir. Bu noktada peygamberler ve kitaplar gönderir. Kullarına merhameti ile muamele eder. Öyle ki rahmeti kendisine inanan ve inanmayan herkesi kuşatır. Küre-i arzı kendisine beşik yapar. Ruh beden hayat sıhhat verir. Daha dünyaya gelmeden onu en güzel mûcizelerle donatır. Sonra onu muhatap kabul eder ve seçilmiş kullarını onlara rehber gönderir. Emir ve yasaklarını tebliğ ettirir. Sonra da onlardan itaatlerini ister.

İşte bu noktada bütün saydıklarımız birer hidâyet nümûnesidir. Bu aşamadan sonra hidâyeti kabul etmek ve etmemek gibi bir durum söz konusudur. Kabul edenler için Kitab’ında meâlen “Doğru yola girenlere gelince Allah onların hidâyetlerini artırmış ve onlara kötülükten sakınma çarelerini ilham etmiştir.” (Muhammed 17) buyurduğu emri ile kendilerine hidâyet yolunda ihsanlarda bulunur. Onlara nûru rahmeti ile sevk ve teşvik edici ikramlarda bulunur. İlham eder ve hayırları kendilerine kolaylaştırır. İman ve Kur’ân yolunda kendilerini kararlı kılar. Bu ikramlar ise sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın verebileceği ikramlardır. Bu nedenle peygamberlerin hidâyet üzerinde doğrudan bir tesirleri yoktur ve olamaz. Onlar ancak tebliğ edici ve yol göstericilerdir.

Cenâb-ı Hakk’ın hidâyetimizi arttırması ve bizi bu noktada kararlı kılması için hidâyete elyak olmamız ve kendimizi hidâyet nûruna ve ikramlarına hazır hale getirmek noktasında ciddiyetle gayret göstermemiz gerektiği büyük bir hakîkat olarak karşımıza çıkmaktadır. Unutmamalıyız ki ne kadar gayret gösterirsek o kadar rahmet ve hidâyet edilecek. Zira hidâyetin devamı bu gayrete bağlı olacaktır.

Yazımızı bir kaç güzel duâ ile bitirelim:
Resûl-ü Ekrem Efendimiz (asm) buyuruyor: “Ey kalpleri döndüren/çeviren Allahım! Kalbimi dîninin üzerinde sabit kıl!” (âmîn)

“Allaha hamd olsun. Eğer Allah bizi hidâyete erdirmeseydi doğru yolu bulamazdık.” (A’râf 43)
“Ey Rabbimiz bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra kalplerimizi saptırma! Bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki Sen bol ihsan sahibisin.” (âmîn) (Âl-i İmrân 8)
makmüh isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Cevapla
Geri git   MaxiCep.Com > İslami Yaşam > Sorular ve Terimler

Etiketler
olunur, vesile, nasil, hidyete, nedir, hidyet, demektir, fitrati, islm
Seçenekler
Benzer Konular
Konu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Edep Nedir? Edepli Olmak Ne Demektir? FurkanBilge Sorular ve Terimler 0 15.11.2007 19:02
Ayın Üyesi Nedir, Nasıl Olunur, Özelliği Nedir ? Negative Maxicep - Ayın Üyeleri 0 01.11.2007 02:09
Aşık nasıl Olunur ? tornado19 Şiir - Güzel Söz ve Yazılar 7 11.09.2007 01:40
Nasıl Satıs Temsilcisi Olunur sercantanis Konu Dışı 4 11.01.2006 15:35



Şu Anki Saat: 07:11
Hosted By Vital Hosting
This Page was generated in 0.53 seconds with 9 queries using HP® Intel® Quad-Core Xeon™ Server
vBulletin® 3.7.4 Gold ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd. - SEO by vBSEO 3.2.0
Copyright ©2008 Maxicep. All rights reserved.
"Taklitler, Asıllarını Yüceltir" 
Arama Motoru  Maxicep RSS Besleme  Alexa Toolbar indirin
Buy Anything On eBay | Loans | Cell Phones | Company Reports | Car Credit| Alışveriş | Kadınlar Kulübü | Bursa Datacenter | Sanal Gezinti
Ayyas.Com | vbTech | UslanmaM | Main-Board | TekPlatform | Kadim Dostlar | iDo-FoRuM | MeleklerMekanı | Web Hattı | sohbet | chat | r10.net seo yarışması | Bakimliyiz | evden eve nakliyat