Leİbnİz ...

  • 16 Nisan 2010
  • 296 Okunma
  • 0 Cevap

0/5, 0 Oy
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. Leİbnİz
    LEİBNİZ 1. Alman Ekininin Doğuşu Felsefe on sekizinci yüzyılı önceleyen yüzyıllar boyunca Almanya’da çok az ilerleme yaptı. Reformasyonu ve Otuz Yıl Savaşlarını (1618-1648) izleyen verimsiz tanrıbilimsel çekişmeler bilim ve felsefenin gelişimine elverişli değildi. İngiltere’de Shakespeare, Bacon, Milton ve Locke’u, Fransa’da Montaigne, Corneille, Racine, Molière, Pascal ve Descartes’ı üreten süreç Luther’in ülkesinde düşük bir ekinle karşılaştı. Alman dilinin kendisi yazınsal bir araç olarak ölmüş görünüyordu: yüksek sınıflar Fransızca konuşuyor ve bilginler henüz Latince’de yazıyorlardı, — yalnızca sıradan insanlar anadili kullanıyorlardı. Fransız paternalistik modelleri tarzında örneklenen ve Fransız göreneklerine öykünen sayısız saray yoluyla Almanya’ya Fransız ekini getirildi. Almanya’nın bağımsız bölgesel prensliklere bölünmesiyle birlikte ulusalcılık ruhu geriledi ve Almanlar Alman adından utanır oldular. Üniversiteler modern düşünceleri yaymada hiçbir rol üstlenmediler — ve bu bakımdan İngiltere ve Fransanınkilere benzerler; yeni bilim ve felsefe üniversitelerin dışında gelişti ve eğitimli yüksek toplum tarafından yüreklendirildi. Yeni ekinin Almanya’daki ilk büyük temsilcileri şunlardı: doğal tüze kuramını savunan Samuel Pufendorf (1632-1694), Alman dilindeki ilk dergiyi yayımlayan ve Almancada ders veren ilk kişi olan — Leipzig üniversitesinde — Christian Thomasius (1655-1728), ve matematik, tüze bilimi ve felsefede sivrilen Leibniz. Spinoza ve Leibniz’le yazışan Walter von Tschirnhausen (1651-1708) matematiksel yöntemi kabul etti, ama tüm çıkarsamaların deneyim olgularıyla başlamaları ve doğrulamalarını deneyimde bulmaları gerektiğine inandı. Almanya’da modernizmin önderleri olan tüm bu düşünürlerin öncülüğünü yaptıkları Aydınlanma daha şimdiden İngiltere ve Fransa’da tohum atmaya başlamıştı ve Lessing, Goethe ve Kant’ın ülkesinde varsıl bir hasat kaldırmaya yazgılanmıştı. 2. Sorun Descartes iki ayrı açıklama ilkesi varsayar, beden ve anlık; bunların özsel yüklemleri sırasıyla uzam ve düşüncedir. Spinoza bir tek evrensel töz ileri sürer, ama bu hem uzamlı hem de düşünen olarak tasarlanır. Her iki felsefeci de fiziksel ve ansal alanları saltık olarak kapalı iki dizge olarak görürler; Descartes’ın ayrıldığı nokta onun insan beyninde tek bir noktada bu ikisi arasındaki etkileşime izin vermesidir. Fiziksel yandaki herşey fiziksel olarak açıklanır: her iki felsefeci için de cisimsel evren bir düzenektir. Düzeneksel açıklama ayrımsızca hem modern felsefeciler hem de modern doğa bilimciler tarafından kabul edildi. Bununla birlikte, üniversitelerin çoğunda başat olan felsefi-tanrıbilimsel skolastik dizgelerden güçlü bir karşıtlık gördü ve dünyadaki tanrısal amacı hesaba katmayı başaramayan tanrısız bir öğreti olarak kınandı. Öncelleri gibi Leibniz de üniversitede skolastik felsefe ile tanıştı ve gençliğinde Protestan okulcuların geleneksel dünya görüşünü onayladı. Ama modern felsefe ve bilim incelemesi ve özellikle sonsuz küçüklükler kalkülüsünü bulması düşüncesinde önemli bir ilerlemeye neden oldu ve modern bilim ve felsefenin başarımlarına olduğu gibi Hristiyan-skolastik kurgudaki değerli öğelere de hakkını verecek bir kuramın zorunluluğunu gösterdi, — bir dizge ki, kısaca, düzenekselcilik ile erekbilimi, doğal bilim ile tanrıbilimi, modern felsefe ile eski felsefeyi uzlaştıracaktı. Ve öğretmeni matematikçi Jena’lı Weigel bir dünya görüşü oluşturmak için harcayacağı sonraki tüm çabalarının temeli ve yönlendirici ilkesi olarak kalan bir anlayışın gerçekliğine onu inandırmıştı: evrenin uyumuna ilişkin Pisagorcu-Platoncu anlayış. Leibniz evrenin matematiksel ve mantıksal ilkeler tarafından yönetilen uyumlu bir bütün olduğu, bu yüzden matematik ve metafiziğin temel bilimler ve tanıtlama yönteminin ise doğru felsefe yöntemi olduğu düşüncesini hiçbir zaman terketmedi
     


    Yazan: kum kзđiśi
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
Yüklüyor...
18/09/2018 - 16:22