Gönül pencerem

Sponsorlu Bağlantılar

|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Hicretin 8. yılıydı. Peygamberimiz (sav) büyük bir ordunun başında Mekke'ye doğru ilerlerken yolları üzerinde yeni doğmuş yavrularını emziren dişi bir köpek gördü.

Efendimiz (sav) derhal Cuayl bin Suraka'yı çağırdı ve süt emen hayvanların önünde durarak onları atlardan korumasını istedi.

Emir derhal yerine getirildi. Ordunun yolu kaydırıldı ve İslâmiyetin bütün kâinatı saran rahmet güneşinden yavrular da kendilerine düşen hisseyi aldı.

İslâm ordusu, onların yanından parmak uçlarına basarcasına geçip uzaklaşırken, dişi hayvanhalâ yavrularını emziriyordu.

Ölüm pahasına yollarından dönmeyen Peygamber erleri, o küçük yavrular için yollarını değiştirmişti.
 


|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
İKİ ŞEHİD ya da BİR ORDU!

1914 yılında Avustralya'nın "Silver City" şehrine yerleşmiş iki Osmanlı orada çalışarak hayatlarını kazanmaktadırlar.

Çanakkale Savaşı sırasında Halife'lerinin İngilizlere karşı Sancak-ı Şerifi çıkardığını ve bütün müslümanları cihada çağırdığını öğrenirler. Bu sırada Çanakkale cephesine gönderilmek üzere Avustralya'dan asker toplanmaktadır.

Bu iki genç, şehrin valisine çıkarak şöyle derler:

"Halifemiz size karşı harp ilân etmiş. Bizim de buna icâbet etmek vazifemizdir. Fakat, biz sizin bu kadar zamandır ekmeğinizi yedik. Bırakın gidelim. Sizinle cephede savaşalım. Burada size karşı bir harekette bulunmayı nankörlük sayıyoruz."

Vali gülmüş ve onları reddetmiş: "Bizi tehdit mi ediyorsunuz? Haddinizi bilin, edebinizle oturun yerinizde!" Bizimkiler de: "Eh ne yapalım, bizden günah gitti" diye söylenerek uzaklaşmışlar.

Hemen neleri varsa satmışlar. İki makinalı tüfekle bol cephane edinmişler. Sonra?

Sonra da Çanakkale'ye gönderilmek üzere limana sevk edilecek olan Anzak askerlerini taşıyan tren'in geçeceği dar bir boğaza gidip mevzilenmişler. Namazlarını kılıp helâlleştikten sonra kazdıkları siperlere yerleşmişler.

Üzerinde elde dikilmiş bir Osmanlı bayrağının dalgalandığı bu siperlerin hizasına gelince, raylar üzerine yığılan taşlar treni durdurmuş ve o tren yedi yüz anzak askerini ölü ve yaralı olarak orada bırakmak zorunda kalmış.



Etraftaki tepelerde kalabalık Osmanlı kuvveti arayan düşman, bütün bu savaşı verenin sadece iki şehid kahraman olabileceğine çok zor inanmış. Neredeyse bizim bu aydınlarımız kadar gâfil olan ve İslâm'ın gönüllerdeki hâkimiyetini bilemeyen İngiliz valiye de o iki kahramanın mübarek na'aşlarını selâmlamaktan başka yapacak bir şey kalmamış.
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
ilim başka, irfan başkadır

1. dünya savaşı ve Milli Mücadele'den bu yana doğmuş, büyümüş
yaşamış, az çok tahsil görmüş olup da Milli Edebiyat akımının öncüsü,
Türk hikâyeciliğinin piri Ömer Seyfettin'in bir kitabını, hiç değilse bir iki
hikâyesini okumayan Türk insanı yok denecek kadar azdır.

Ömer Seyfettin başarılı hikâyeciliğinin yanısıra bazı konularda kuvvetli
gözlemleri olan bir Türk aydınıydı. Onun bu gözlemlerinden biri de
Türk halkının okumamış bile olsa, irfan sahibi olduğu, sağduyusuyla
okumuşların bile kavrayamadığı bazı gerçekleri kavradığı yolundaydı.
Bunu anlatmak için "Aziz Türk halkı âlim değildir ama ariftir" sözünü
sık sık tekrarlardı.



Ülkede çok zorunlu ihtiyaç maddesinin temininde sıkıntı çekildiği,
bazılarının karneye bağlandığı, bazılarının temelli yok olduğu
I. Dünya Savaşı yıllarında Ömer Seyfettin Batı Anadolu vilayetlerinden birinde lisede öğretmendi. Birgün öğretmenler odasına müjdeli bir haberle girdi: "Arkadaşlar,
gözünüz aydın, Avusturya Türkiye'ye vagonlar dolusu şeker
gönderiyormuş.!"
Bunun üzerine bütün öğretmenler "Yaşasın, bundan sonra çayımızı, kahvemizi adam gibi içebileceğiz!" diye sevinç çığlıkları attı. Ömer Seyfettin bu sahnenin hemen arkasından okulun başhademesini öğretmenler odasına çağırdı ve herkesin huzurunda ona "Hasan efendi, haberin var mı, Avusturya bize vagonlar dolusu şeker gönderiyormuş!" dedi.

Hasan Efendi kendini toparlayıp terbiyeli bir eda ile cevap verdi:
"İnanmayın beyim, yem borusudur bunlar, bu kıtlıkta Avusturya
şeker bulsa kendi yer"

Çığlık sırası Ömer Seyfettindeydi. Ellerini çırparak şöyle dedi: "Gördünüz mü arkadaşlar? Ben boşuna demiyorum.
'Türk halkı âlim değil, ama âriftir!'
diye."
 
Emrgncy

Emrgncy

Üye
Ellerine sağlık Seçkin Hocam Allah razı Olsun!
 
Otroligt

Otroligt

Üye
Allah razı olsun çok güzel hepsi
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
Sarı-siyah formalar!



İstanbulspor'un renkleri neden sarı-siyah, hiç düşündünüz mü?

Elbette bu renklerin seçimi tesadüf değil ve elbette bir hikâyesi var. Hem de hazin bir hikâye.

Prof. Dr. Cengiz KUDAY anlatıyor:

"1915 yılında İstanbul Erkek Lisesi Galata'da kemeraltı Caddesi'nde bugünkü Saint Benoit okulunun bulunduğu binadaydı. Çanakkaleye vatan savunmasına katılan İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerinden yaralananlar İstanbula dönüyorlar; yaraları okulda tedavi ediliyordu.

Bu nedenle okulun taş duvarları hastane rengi olan sarıya boyandı. Tedavi görenler tekrar Çanakkale'ye gitti. İstanbul Üniversitesindeki ağabeyleri gibi...

19 Mayıs 1915 Çarşamba günü, Çanakkale Savaşlarının tarihe en kanlı ve en kayıplı günü olarak geçti. Altı buçuk saat süren hücumun sonunda 2. tümenin çoğu öğrenci olan 10 bin askerinin tamamı eriyip gitti. Bu kanlı günün ardından savaşa gönüllü giden İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerinin hiçbiri okullarına geri dönemedi. Okul binasının toplantı salonuna bu haber ulaştığında, okulun yaslı yöneticileri ve öğrencileri arkadaşlarının anısına tüm pencereleri matem rengine, siyah renge boyadı. Sarı-siyah renkler, ileride 1926 yılında İstanbul Lisesinin içinde doğan İstanbulspor'un da renkleri oldu."

Çanakkale Savaşlarına başhemşire olarak katılan Safiye Hüseyin, 1935'te kendisiyle yapılmış bir röportajda bakın neler söylüyor:

"Hastane haline getirdiğimiz Reşit Paşa vapurunda, muhtelif milletlerden yaralılar vardı. Almanlar, Avusturalyalılar, cepheden topladığımız İngiliz yaralılar ve bizim yaralılarımız. Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm. Hemen hepsi de, kendi dillerinde aynı kelimeyi sayıklayarak öldüler: Anne!"
 
|SEÇKiN|

|SEÇKiN|

Üye
    Konu Sahibi
DÜNYAYI DÜZELTMEK



Adam, pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için pijamalarını giyer ve eline gazetesini alır. Düşüncesi, bütün gün miskinlik yapıp evde oturmaktır. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak gelir ve sinemaya ne zaman gideceklerini sorar:

- Baba, oğlunu bu hafta sonu sinemaya götürmeye söz vermiştir; ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahaneyle oğlunu başından savmak ister.

Birden gazetenin promosyon olarak verdiği dünya haritası gözüne ilişir. Önce dünya haritasını keserek küçük parçalara ayırır ve oğluna,"Eğer bu haritayı birleştirip düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim" der.

İçinden de, "Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen, bu haritayı akşama kadar düzeltemez" der. Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak gelir. "Baba haritayı düzelttim, artık sinemaya gidebiliriz!" der.Adam önce oğlunun söylediğine inanmaz; Ama haritanın tamamlandığını görünce, hayretler içinde bunu nasıl yaptığını sorar. Çocuk şu cevabı verir:

"Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzeliverdi."
 

Benzer Konular

alperen1313
  • Kilitli
    • Beğen
Cevap
1
Görüntüleme
1K
-YARINIYOK-
YaşlıTaşCocuk54
Cevap
2
Görüntüleme
2K
OnurYurdakul
Mehmet
Cevap
0
Görüntüleme
5K
Mehmet
cihan10
Cevap
14
Görüntüleme
3K
Emma-Watson
Takipçi Satın Al


Üst Alt