Beyin ve Evrim

  • 17 Nisan 2010
  • 575 Okunma
  • 0 Cevap

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. Bilim dünyası birçok alanda neden nasıl sorularının cevabını bizim algılama sistemimize göre açıklamak için yeni araştırma çalışmaları yapıyor. Bilim, teknolojiyi şekillendiriyor sonrasında da bu teknolojileri kullanarak kendi kendini geliştiriyor. İnsanlık bilimi adeta şuurlu bir yapı ve her şuur yapı gibi evrimleşiyor. Bilimin ulaştığı son bulgular, her alanda insanlığı hayrete düşürüyor. Bütün bu gelişmelerle eş zamanlı olarak, şuurlu mutlak bilgi olan mistik düşünce de güncellenerek insanlara sunuluyor.
    Biyolojik canlılar olan bizlerin evrim sürecini göz önünde bulundurduğumuzda, karşımıza önemli dönemeçler, modern sufizmin tabiri ile şuur sıçraması yapılan noktalar çıkmaktadır. Biz insanları biyolojik yapının son noktası olarak tanımladığımızda tek hücreli yaşamın ortaya çıkışı ve DNA moleküllerinin ilk oluşumu, çok hücreli yapıya dönüşüm (bitkisel ve hayvansal yapılar), memeliler ve insan, temel dönüşüm aşamalarıdır diyebiliriz. (Sufizm, son halka olarak İnsan-ı Kâmil�i tanımlar.) Bu süreçlerde şaşırtıcı olan ise nasıl olup da en karmaşık olan insan biyolojisinin diğer aşamalara nispeten çok daha kısa sürede gerçekleştiğidir. Bu konuya açıklık getiren bir çalışma Chicago Üniversitesi�nden Eric Vallender tarafından yapılmıştır. Çalışmasında insan, makak ve farenin genetik donanımını karşılaştırmıştır. Evrim biyolojisi kavramlarına göre insan evrimi ve özellikle de beyin son derece hızlı bir şekilde gelişmiştir. Ve bu gelişme, beynin gelişiminden sorumlu genlerin mutasyona çok eğimli olmaları sayesinde mümkün olmuştur. Makak ve farelerle karşılaştırıldığında insan genleri, evrim için yararlı olan en yüksek değişim potansiyeline sahip olduğu ve genlerin değişme yetisi insanın en yakın akrabası olan şempanzeden bile daha üstün olduğudur. Dikkati çeken diğer bir nokta ise insanların evriminde beyne büyük yatırım yapmış olmasıdır. İnsanı insan yapanın beyin geldiği son aşama olduğu konusunda bilim dünyası ve sufizm aynı düşüncededir. Bilim dünyasının cevabını aradığı en önemli soru da yine beyin ile ilgilidir; neden biyolojik varlık beyne bu kadar yatırım yapmıştır? Sufizmde bu sorunun yanıtını birçok yönüyle ve tefaruatıyla bulabilirsiniz. Belki bilimde bir aşamada, varlıkta var olanın Tek bilinç olduğu ve evriminde bunun doğal sonucu olduğunu tespit edeceği kanaatindeyim. Henüz bunun için çok zaman var. Çünkü beyin ile ilgili yapılan son çalışmalar henüz beynin sırlarının bilimsel tespiti için çok erken safhada olduğumuzu gösteriyor.
    Beyin sözcüklere göre değil, manaya göre işlem yapıyor
    Neuropsychologia isimli bilimsel dergide geçtiğimiz ay bir çalışmanın sonuçları yayımlandı. Çalışmanın sonuçları bir hayli ilgi çekici. Beyin, eğer bir kelime yer ve zaman gibi farklı anlamlar içeriyorsa, bu kelimeye farklı işlemde bulunuyor. Şöyle ki, ingilizce�deki �at� kelimesi (-da) hem bir yer belirtken ve hem de zaman belirtirken olarak kullanılmaktadır; mağaza-da buluşalım (I will meet you 'at' the store.) ve saat 6-da buluşalım (I will meet you 'at' 6 p.m.). Bu iki cümlede de aynı ek-kelime (at) kullanılmasına rağmen beynin faklı bölümlerinde işleme tabi tutulmaktadır. Purdue ve Iowa Üniversitesindeki bilim adamları beyni hasar görmüş dört hasta üzerinde yaptıkları incelemelerde beyinlerinin mekan bilgileriyle ilgili kısımları hasarlı hastaların bu kelimeyi (eki) doğru olarak kullanamazken, aynı kelimeyi zaman ile ilgili olarak doğru biçimde kullanmışlardır. Benzer, fakat tam tersi yaralanma geçiren hastalarda ise bu ek mekanla ilgili doğru kullanılırken , zaman ile kullanılamamıştır.
    Bilimsel olarak tespit edilen bu çalışmayı bakın sufizm daha detaylı nasıl açıklamış: Bilelim ki, sesle duyduğumuz bir kelime, yapılan işin en son safhasıdır! Olay beyinde, o anda içten, yani kozmik boyuttan; veya kozmik âleme ait bir varlıktan gelen; ya da dıştan yani çevremizdeki algılamakta olduğumuz herhangi bir varlıktan gelen bir impalsla yani bir dalga ışınsal etki ile başlar.(1)
    Hasarlı beyinlerde algı kaybolmuyor
    Ciddi beyin yaralanmalarından sonra bile bilincin algılamaya devam ettiği, yapılan bir çalışmanın sonuçlarında gösterildi. Neurology dergisinde 8 Şubat�ta yayımlanan bir makalede, minimum bilinç düzeyindeki hastalar, yani çevresinin aralıklı olarak farkında olan ciddi beyin hasarlı hastalar, iletişim kuramasalar ve basit komutları yerine getirmeseler bile belli düzeyde idrak fonksiyonlarını yerine getirebiliyorlar. İncelemeler sırasında, özel bir çeşit fonksiyonel MRI tarama cihazı kullanan araştırmacılar, bu hastaların konuşmalara verdikleri beyin tepkilerinin sağlıklı hastalarla benzer olduğunu buldular.
    University College London�daki araştırmacıların deneyleri ise beyne maynetik alan uygulayarak beyin faaliyetlerini aktif hale getirme ve bloke edebildikleri yönünde sonuçlar verdi. (2) Bu tarz tedavi ile depresyondan beyin hasarlarına kadar geniş bir tedavi bulmayı hedefliyorlar. Beynin kimyasal reaksiyonlar dışında manyetik alan uygulanarak belli bir etkileşim sağlanması bana bu noktada yine sufizmin tespitlerini hatırlattı.
    Esasen, beyin, bir yönüyle çeşitli frekanstaki dalgaları, kozmik ışınımı değerlendirerek, programı istikametinde yorumlayan değerlendirme mekanizmasıdır.(1)
    Beyin ile yapılan farklı bir araştırma
    Bu bölümde de sizlere beyin faliyetlerinin gözlemlendiği farklı bir araştırmanın sonuçlarından söz etmek istiyorum. Mistik alanda yapılan en yoğun çalışmaları meditasyon-zikir teşkil eder. Bu çalışmalar sadece insanın piskolojik bir konsantrasyon sağlaması mıdır yoksa bu çalışmalar sırasında beyinde de bir yoğunlaşma olmakta mıdır? Birden düşünelim ki, bir mistik an yaşıyorsunuz sessiz ve izole edilmiş bir odadasınız, beş duyunuza gelen iletiler sıfıra indirgenmiş, kendinizi bir an için varlıkla bütünleşmiş olarak buluyorsunuz ve farz edelim yeni bir boyutta gözlerinizi açıyorsunuz. Bu durumda beyninizde neler olup bitiyor? Beyin, kendi gücüyle gerçekten evren ile bütünleşiyor mu yoksa sadece beyindeki bir hata kişiyi aldatıyor mu? Bu konudaki yorumu okuyuculara bırakıyorum ve bu noktada iki bilim adamının çalışmasının sonuçlarına değinmek istiyorum.
    Andrew Newberg ve Eugene D�Aquili, bu iki araştırmacı, mistik deneyimler sırasındaki beyin faaliyetlerini incelemeye karar vermişler. (3) Meditasyon yapan Budistler ve Fransiskan mezhebine bağlı rahibelerin meditasyon sırasındaki beyin faaliyetlerini incelemişler. Deneklere laboratuar ortamında, izole edilmiş odalarda yoğun meditasyon ve zikir çalışmaları yaparken beyinlerindeki aktiviteleri taramışlar. Beyinde hangi kısımların bu çalışmalar sırasında aktif veya durağan olduğunu gözlemlemişlerdir. Gerek Budistlerde gerekse rahibelerde zikir sırasında gözlemlenenler, benzer özellik taşımaktadır. Diğer bir ifade ile yoğun meditasyonda beyinlerinde aktive olan bölgeler aynıdır. Başka bir sonuç ise gerek bu yoğun zikir gerekse dua çalışmaları, beynin akıl (zeka) faaliyetlerinin kullanıldığı bölgelerin aktif hale geçmesidir. Öte yandan beynin diğer bir bölümü (arka üst yan lob) neredeyse ölüdeki gibi durağan hale geçmektedir. Beynin bu kısmı bilindiği üzere bedenimizin sınırlarını tanımamıza yarayan kısımdır. Üç boyutlu dünyamızda yönümüzü yolumuzu bilmemiz hep beynin bu bölümünin aktiviteleri ile sağlanır. Örneğin, beyninin bu kısmı hasarlı kişilerin hareketlerinde belirsizlik söz konusudur ve yollarını bulmakta, oturacakları sandalyeyi tespit etmekte dahi zorluk çekerler. Hatta, çoğu zaman bendenlerinin nerede bittiği ve dışarının nerde başladığı konusunda karmaşa içine düşerler.
    Newberg ve D�Aquili�nin deneklerinin anlattıkları bu mistik deneyimler, beynin bu kısmı hasarlı kişiler ile benzerlik taşımaktadır. Deneklerin söylediklerine göre meditasyonları sırasında evren ile bütünleştikleri, bedenlerinin teklikte eridiği gibi tecrübelerinden söz etmektedirler. Bunda hiçbir uyarının olmadığı sessiz ve karanlık bir odada olmalarının etkileri de olabilir. Beynin belki de bu kısmı uyarı olmadığı için geçici olarak devre dışı bıraktığı da düşünülebilir.Yine insanın evrimsel sürecinde en fazla yatırım yaptığı ön lobunda zikir ve dua çalışmalarında aşırı kan akışı gözlemlenmiştir. Kesin olan şu ki, zikir ve yoğun dua, beyindeki kan akışını ve aktiviteleri normal zamandakine nispetle değiştiriyor.
    Yukarıda değindiğim beyin ile ilgili yapılan bilimsel çalışmalar, birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Örneğin, beyin sadece kimyasal reaksiyonların meydana geldiği bir ortam değilse, beynin gerçek yapısı nedir? Beynin kimyasal yapısı da dahil olmak üzere daha karmaşık fonksiyonları laboratuar ortamında ne dereceye kadar gözlemlenip ne derecede anlaşılacağı hâlâ bir soru işaretidir. En önemlisi, beynin ruhu ürettiği tezinin laboratuar ortamında tespit edilmesi mümkün olacak mıdır? Bu daha da uzun zaman sürecinde göreceğimiz sonuçlar gibi gözüküyor.
     


    Yazan: Doğuş Pertez
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
Yüklüyor...
19/11/2018 - 19:13