İnsan,Cin.MeLek

Konu, 'Genel Dini Konular ve Sohbet' kısmında kraldost tarafından paylaşıldı. Okunma: 1132 | Cevaplanma: 0

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre:
    "Allah Teâlâ mahlûkatı;
    melek,
    şeytan,
    cin ve
    insan
    olmak üzere dört grup olarak yaratmıştır.

    Bu dört grup, ona ayrılmıştır.
    Dokuzu melekler olup, kalan biri diğer üç gruptur.
    Üç gurup da ona ayrılmıştır.
    Onlardan dokuzu şeytanlar,
    bir grubu da cin ve insanlardır.
    İnsanlar ve cinler de on gruptur.
    Onlardan da dokuzu cinler, biri insanlardır.

    İnsanlardan tevhid ehli bir grup vardır ki, Allah Teâlâ onları da yetmiş üç fırkaya ayırmıştır.
    Bunlardan yetmiş ikisi tehlike üzeredir. Onlar dalâlet ve bid'at fırkalarıdır.
    Geriye kalan "fırka-i nâciye" ise "Ehl-i sünnet ve'l-cemaat" olanlardır.
    Bunların da hesabı Allah'a kalmıştır. Allah Teâlâ dilediklerini bağışlar ve dilediklerine de azâb eder.​

    İNSAN,

    Secde suresi ayet 7
    O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır. (32/7)

    Yani, " Bu sonsuz kainatta, Allah, sayısız şeyler yaratmıştır, fakat hiç biri çirkin ve bozuk biçimli değildir. Herşeyin kendine özgü güzelliği vardır; herşey kendi yaradılış tarzı ile mütenasibtir. Belli bir hikmete mebni olarak yarattığı herşeye en uygun biçimi vermiştir ve onu, kendisine en uygun keyfiyetlerle donatmıştır. Sözgelimi görmek ve işitmek için yaratılmış olan göz ve kulağın daha iyi, daha uygun bir yapıda düşünülmesi mümkün değildir. Hava, yaratıldığı gayeye uygun özelliklere, su, yaradılmış olduğu hikmete en uygun keyfiyetlere sahip olarak yaratılmıştır. Hiç kimse Allah tarafından yaratılmış her hangi bir şeyin biçiminde ne bir kusur, ne de bir çatlak gösterebilir ve ne de o biçimde herhangi bir değişiklik öngörebilir."

    Secde suresi ayet 8
    Sonra onun zürryetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.

    Yani, "Başlangıçta insanı doğrudan "halk" fiiliyle yarattı, sonra döl suyu aracılığıyla kendi türünü devam ettirebilsin diye insana bir üreme kabiliyeti verdi. Kusursuz bir halketmeyle yaratıcı emrini vererek toprağa ait unsurların bir terkibine hayat, şuur ve akıl bahşetti ki, insan gibi harika bir yaratık varlık kazansın. Başka bir kusursuz halketmeyle de, kendi türünü gelecekte sürdürebilmesi için, donanımı akıllara durgunluk veren harikulâde bir mekanizmayı insanın bünyesine yerleştirdi.
    Bu ayet, Kur'an'ın, insanın doğrudan yaradılmasına işaret eden ayetlerinden biridir. Bilim adamları Darwin'den beri bu kavram hakkında şüpheler beslemiş ve onu, bilimsel olmadığı gerekçesiyle reddetmişlerdir. Fakat onların, isterse bir insan değil de ilk hayvan türlerine ait olsun, ilk tohumun doğrudan yaradılışı kavramını problem dışı bırakamadıkları da bir gerçektir.
    Eğer yaradılış kabul edilmezse bu durumda insan hayatı yalnızca tesadüf eseri meydana geldiği şeklinde tamamen saçma bir fikri kabul etmek zorunda kalacaktır. Oysa bir tek hücreli organizmada varolan en basit hayat biçimi bile öylesine karmaşık ve inceliklerle doludur ki, onu bir tesadüf eseri saymak, evrimcilerin yaradılışı saydıklarından milyon kere daha fazla gayri ilmî bir fikir olurdu. Ve ilk tohumun doğrudan yaradılış eseri olarak meydana geldiği kabul edilirse canlılar ailesinin her türüne ait ilk üyenin Allah'ın yaratmasıyla varolduğunu ve soy sürmenin çeşitli üreme şekilleriyle başladığını kabul etmesi artık zor olmaktan çıkacaktır. Kabul etmesi durumunda da, Darwinizm yanlıları tarafından geliştirilen tüm bilimsel görüşlere rağmen evrim teorisinde çözülmeden kalmış problem ve karmaşıklıklar çözülüverecektir.​


    CİN,

    RAHMAN SURESİ 15
    Cann'ı (cinni) da 'yalın-dumansız bir ateşten' yarattı.

    "Maricin men narin" ifadesinde geçen "nar," ağaç ve kömürün yanmasıyla meydana gelen bir ateş değil, özel bir ateştir. "Mâric" ise dumansız alev demektir. Yani, ilk insan nasıl çamurdan yaratıldıysa, ilk cin de ateşten yaratılmıştır. Yine nasıl ilk insan topraktan yaratılmış ve onun nesli nutfe ile devam ediyorsa,
    ilk cin de ateşten yaratılmış ve nesli devam etmektedir. Dolayısıyla insanların babası Adem ise, ilk cin de, cinlerin babasıdır.
    Adem bir "beşer" olarak yaratıldıktan sonra, onun toprakla bir ilişkisi kalmamıştır. Çünkü artık onun bedeni et, kemik ve kandan müteşekkildir. Her ne kadar toprakla bir ilişkisi olsa dahi, bu doğrudan doğruya değildir. Tüm bunlar, cinler için de geçerlidir. Yani onlar ateşden yaratılmıştır ama, nasıl insanlar toprak değilse onlar da ateş değildir.
    Bu ayetten iki husus anlaşılmaktadır.
    a) Cinler, salt ruhi varlıklar değillerdir ve onların da maddi cisimleri vardır. Onlar halis bir ateşten yaratıldıkları için, insanlar onları göremezler; zira kendileri topraktan yaratılmışlardır.
    Bu hususa şöyle değinilmiştir:
    "Ey Ademoğulları, şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak Cennetten çıkardığı gibi, sizi de bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremiyeceğiniz yerde sizi görürler..."

    Ayrıca cinler hızlı hareket etmekte, değişik şekillere dönüşmekte ve topraktan yaratılmış olan insanın görünmeden giremeyeceği yerlere, hiç hissettirmeden girmektedir. Bu özellikler, ateşten yaratılmış bir varlık için mümkündür.

    b) Cinler, insanlardan farklı bir varlıktır. Çünkü onların yaratıldığı madde, insanların, hayvanların ve bitkilerin yaratıldığı maddeden farklıdır.
    Dolayısıyla bu ayet, bazı kimselerin öne sürdüğü gibi "cinler insanlardan bir kısımdır" şeklindeki iddiayı açıkça reddetmektedir.
    Bu iddiaya göre, bu ayette mizaç farklılığı vurgulanmıştır. Örneğin, bazı insanlar çok halim ve yumuşak bir yapıya sahip olurlarken, bazıları da ateşli ve öfkeli kimselerdir ki, bu kimselere şeytan demek daha doğru olur. Bu yorum Kur'an'ı tefsir değil tahrif etmektir. Önceki ayette insanın topraktan yaratılışı ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Bu ayrıntılı açıklamalara rağmen akıllı bir insan, bu ayetin yumuşak mizaçlı insanları tarif ettiğini söyleyebilir mi? İnsanın kuru çamurdan, cinin de halis ateşten yaratıldığını beyan eden ayetlerden, birinin yumuşak, diğerinin de sert mizaçlı insanları kastettiği sonucunu çıkarmak mümkün müdür?​




    MELEK,

    Fatır suresi ayet 1
    Hamd, gökleri ve yeri yaratan, ikişer, üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler kılan Allah'ındır; O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.

    Buradaki "Rasûl" (elçi) ifadesi, Allah'dan Hz. Peygamber'e (s.a) mesaj getiren melekler anlamına gelmekle birlikte, tüm kâinattta Allah'dan aldıkları emirleri yerine getiren ve uygulayan melekler anlamında da kullanılmış olabilir.
    Bu açıklamaların gayesi şudur:
    Mekkeli müşrikler "melekleri" Allah'ın kızları olarak kabul ediyorlardı.
    Oysa bunlar sadece Allah'ın hizmetkarları ve emir kullarıdır. Bir hükümdarın hizmetkarları onun emirlerini yerine getirmek için nasıl koşuşup dururlarsa, aynı şekilde melekler de kâinatın gerçek hükümdarı olan Allah'ın emirlerini yerine getirmek için uçuşup dururlar. Kısaca meleklerin Allah'ın hükümranlığında söz hakkı yoktur ve onlar sadece memurdurlar.

    Bizlerin meleklerin kanatlarının niteliği hakkında bir bilgi sahibi olmamız mümkün değildir. Ancak Allah, meleklerin kanatları hakkında insanların kuşlar için kullandıkları bir kavramı seçmiştir.
    Dolayısıyla bu kanatların kuşların kanatları gibi olması en muhtemel görüştür. Ayrıca "ikişer, üçer, dörder kanatları" oldukları zikrediliyor.
    Bundan da meleklerin sınıf sınıf oldukları, kendilerine görevlerine göre kanat ve kuvvet verilmiş olduğu anlaşılıyor.
    Bu ifadeden meleklerin dörtten fazla kanatlı olanlarının da bulunduğu anlaşılmaktadır.
    Abdullah bin Mes'ud'dan (r.a) rivayet edilen bir hadiste, Rasûlullah'ın (s.a) Cibril'i 600 kanatlı olarak gördüğünü söylemiştir.
    (Buhari, Müslim, Tirmizi) Yine Hz. Aişe'den mervidir ki, Rasûlullah (s.a) Cibril-İ Emin'i iki kez asıl şeklinde görmüştür. Cibril'in 600 kanadı varmış ve bütün ufku kaplıyormuş. (Tirmizi)​

    CİN,
    Enam suresi ayet 100
    Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa onları O yaratmıştır. Bir de hiç bir bilgiye dayanmaksızın O'na oğullar ve kızlar yakıştırıp-uydurdular. O ise nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir, uzaktır.

    Yani, bu açık ayetlere rağmen bazıları kendi hayal ve vehimlerinin ürünü bir takım gizli varlıkları O'na ortak tanımaktadırlar. Bilgisizliklerinde bu varlıklara kâinatın yönetimine ve insanın kaderinde güç ve görev verecek kadar ileri gittiler. Sözgelimi, birini yağmur tanrısı, diğerini bitki tanrısı, bir başkasını servet tanrıçası ve yine bir başkasını da hastalık ve bunlar gibi saçma tanrılar yaptılar. Böylesi tanrılar, dünyanın tüm müşrik toplumlarının çeşitli adlar altında yarattıkları hayali tanrılardır.
    68. Cahiliyye Arapları meleklere Allah'ın 'kızları' diyorlardı. Aynı şekilde, bazı müşrik topluluklar da Allah'tan çıkma bir tanrılar ve tanrıçalar -soy ağacı- uydurmuşlardır.

    Enam suresi ayet 112
    Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak.

    Allah, Elçisini şöyle teselli ediyor: "İnsan ve cinler arasında bulunan şeytanların, misyonun karşısındaki birleşik ve faal düşmanlıklarına hiç üzülme. Bu ilk kez senin başına gelen bir şey değildir, diğer elçilere de aynı şekilde davranılmıştı. Ne zaman bir elçi Doğru Yol'u göstermek için geldiyse, tüm şeytânî güçler, Onu misyonunda başarısızlığa uğratmak için hemen harekete geçmişlerdir."
    "Yaldızlı sözler", halkın Mesaja ve kendilerini Hakk'a çağıran elçiye karşı ayaklandırmak için şeytanların kullandığı tüm araçlar, planlar, şüpheler, karşı çıkışlar vs.dir. Tüm bu şeylerin bir bütün olarak 'aldatma' araçları olarak nitelenmesi, Hakk'a karşı kullanılan bütün bu silahların gerçekte başkalarını aldatmak için ve her ne kadar oldukça yararlı ve etkili silahlar olarak görünseler de kendilerini de aldatmak için olduğundandır.
    Fakat Allah'ın dilemesiyle (meşîet) hoşnudluğu (rıza) arasındaki ince ayırım da akıl da tutulmalıdır,aksi halde ciddi yanlış anlamalar ortaya çıkabilir. İyice anlaşılmalıdır ki, Allah'ın 'dilemesi' ve izni olmadan hiçbir şey olmaz. Çünkü Allah geniş planı içinde kendisine yer ayırmadan ve olması için gerekli araçları sağlamadan hiçbir olay meydana gelmez. Fakat, bu hiçbir zaman Allah'ın her olaydan razı olduğu ve her olayı onayladığı anlamına gelmez. Sözgelimi, Allah 'dilemeden' hiçbir hırsız hırsızlık yapamaz, hiçbir katil öldüremez, hiçbir zalim zulmedemez ve hiçbir müşrik şirk koşamaz...
    Aynı şekilde yine Allah 'dilemedikçe' hiçbir mümin, iman edemez ve hiçbir müttaki takva sahibi olamaz; şu kadar ki, Allah birinci tür işlerden razı değilken, ikinci tür işlerden razıdır. Allah'ın dilemesinin nihaî büyük bir amaca yönelik olduğu, fakat bunun ancak aydınlıkla karanlık, iyilikle kötülük, düzenle düzensizlik arasındaki çatışmayla meydana geleceği doğrudur. Bu yüzden yüce planları gereği, O hem itaat güçlerine, hem de isyan güçlerine, hem dindarlık, hem de günah için ve hem peygamlerliğe, hem de şer güçlere gerekli özgürlüğü tanır. Bunun sonucunda, bu her iki zıt kutup iyiyle kötü arasında yaptığı seçimiyle işlediği işler ve yaratıklar (insanlar ve cinler) sınırlı yetkileriyle yaptıklarının sorumluluklarını yüklenirler. Herkes dünyada ister iyi işlere yönelir, isterse kötü işlere. Bu konuda hürdür. Hem iyi, hem de kötü insanlara ilahi plana uygun düştüğü sürece gerekli araçlara sahip olma izni verilmiştir. Fakat yalnızca seçimini iyi işler yapma yönünde kullananlar O'nun rızasını kazanır. Çünkü, her ne kadar kullarını iyiyle kötü arasındaki seçimde zorlamazsa da Allah iyiyi sever, iyiden razı olur. Şu kadar ki, ister iyi isterse kötü yolda olsun, kullarına verdiği seçme özgürlüğünü kullanma iznini de tanır O.
    Bu bağlamda, Allah'ın tekrar tekrar gerçeğin düşmanlarının çirkin faaliyetlerini yapmalarına izin verilmesinin kendi dilemesiyle olduğunu belirtmesi açıklanmaya değer. Peygamber'e (s.a.) ve onun aracılığıyla izleyicilerine, onların yaptıklarının niteliğinin, Allah'ın emirlerine karşı çıkmadan yerine getiren meleklerinkinden farklı olduğunu vurgulamak içindir bu. Müminlerin görevi, kötü ve isyânkar kişilerle çatışmalarında Allah'ın Yolu'nun başka yollara egemen olması için ellerinden geleni yapmayı gerektiriyordu. Bu yüzden, kötülerin bile bile isyan yolunu seçerek, kendi seçimlerinin peşinde Allah'a karşı elerinden geleni yapmalarına izin vermek de Allah'ın 'dilemesi' iledir. Aynı şekilde müminlere de bile bile seçtikleri Allah'a kul olma yolunda ellerinden geleni yapmaları için tam bir fırsat ve imkân tanınmıştır. Allah her ne kadar yapılmasını istediği işleri yaptıklarından, dolayı müminlerden razı olup, onlara yardım ediyor ve onları Doğru Yol'a götürüyorsa da, yine de müminler, kâfirler kendi özgür seçimleriyle inanmak istemediklerinde, olağandışı müdahalelerle Allah'ın kâfirleri inanmaya zorlamasını veya gerçeğe karşı yolunu kapamak için bile bile tüm kalp, zihin ve beden güçlerini kullanma yolunu seçen insanlar ve cinler arasındaki şeytanları zorla yollarından uzaklaştırmasını beklememelidirler. Gerçek, fazilet, doğruluk davası için çalışmaya içtenlikle niyet ettiklerinde, sert bir mücadeleyle bâtılın tapınıcılarıyla çatışmalarında ellerinden geleni yapmakla başarıya ulaşacaklarını bilmelidir müminler. Eğer Allah bâtılı yok edip mucizelerle Hakk'ı hakim kılmayı dilemiş olsaydı, bu durumda bizzat kendisi dünyada hiçbir şeytana izin vermeyecek ve ortaya çıkmaları için şirk ve küfre yer bırakmayacak şekilde herşeyi düzenleyeceğinden bu işi müminlere emanet etmesine hiç gerek kalmazdı.


    İNSAN,

    Müminun suresi ayet 12
    Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.

    Müminun suresi ayet 13
    Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik.

    Müminun suresi ayet 14
    Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıpyaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.

    Şimdi de kâfirler Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına bir de kendi yaratılışları açısından baksınlar, çünkü bu tevhid doktrinini kanıtladığından, belki böylece onun doğruluğuna kanaat getirirler. İnsanın kökeni, anne rahminde çeşitli değişiklikler geçiren bir damla meniden ibarettir. Fakat bundan sonra o, gün ışığını gördüğünde, rahimdeki hücreden bambaşka bir yaratılışa geçmiş olmaktadır. Artık işitebilir, görebilir ve zamanla yürüyüp düşünebilir. Sonra, yetişkinlik ve olgunluk çağına geldiğinde harika işler başarabilecek bir kapasite kazanır. Açıktır ki, bir damla meniden tüm bu nitelikleri yaratabilen yalnızca Allah'tır.
    İnsanın geçtiği çeşitli yaratılış aşamaları Allah'ın bereketler verici, nimetlendirici ve rahmeti bol bir yaratıcı olduğunu kanıtlamak için anlatılmakta olup, insanların konuştuğu dillerden hiçbiri O'nu gerektiği ve hak ettiği şekilde övemez. Dolayısıyla bu ifade bir tarif niteliği taşımaktan çok kuvvetli bir delil olarak öne sürülmüştür. Burda da sanki şöyle denmektedir: "Çamurdan süzülmüş bir özden mükemmel bir insan meydana getiren Allah'ın, ilâhlığında ortağı olması mümkün değildir. Öyle ki, ölümünüzden sonra sizi tekrar diriltmeye ve daha pek çok harika işlere de gücü yeter O'nun."




    MELEK,

    Kadir suresi ayet 4
    Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler.

    Bundan kasıt, Cebrail'dir.
    Fazilet ve şerefi dolayısıyla onun zikri diğer meleklerden ayrı olarak, yapılmıştır.
    Yani o kendi kendine gelmez. Allah'ın izni ile gelir.​
     
    Yazan: kraldost
Yüklüyor...
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.